9. bölüm · DRAGONHEART: KARA DUMAN

9. Bölüm

Pelin Pelin

Maggie⬆️

“Ne yaptığını sanıyorsun?”
Ben de kapıya doğru ilerledim.
“Anlamadın sanki.” Kapının ağzını kapatıyordu pislik.
“Benim yatağımı karıştırma cesareti nereden geldi?”
“Senin benden çalarkenki cesaretinden, bildin mi?”
“Onu burada bulacağını mı sanmıştın?” Dudakları alayla kıvrıldı. “Sandığımdan daha aptalsın.”
Bir şey söyleyemedim; aptal değildim, aptallık etmiştim.
“Bir daha seni etrafımda görürsem sonun o nöbetçi gibi olur.” Bana doğru bir adım attı. “Emin ol bir kişi bile benden şüphe etmez.”
“Deneyebilirsin, şimdi çekil.”
“Bu sefer fazla şanslısın.”
Cevap vermedim. Hafifçe kapıyı açtı. Açıldığı gibi hızlıca çıktım. Kontrolü kaybetmeye başlamıştım. En sevmediğim şey...
Hata yapmayı sevmem ama hata yapıyorum.
“Blake,” yatakhaneden çıkmış ilerlerken Tom’u gördüm. “Ne yapıyorsun?”
“Dolaşıyorum işte,” birlikte yürümeye devam ettik. “Siz kafeye gitmeyecek miydiniz?”
“Gittik bile, kaç saat geçti kızım, algın mı bozuldu? Şimdi de yemekhaneye geçiyorduk, benim yatakhaneye uğramam gerekti.”

Yemek saati gelmiş miydi ya? Bayağı da acıkmıştım. Kael konusu bekleyebilir.

“Sen kitap falan alacaktın sanki.”
“Evet,” elimde kitap falan yoktu. “İstediklerimi bulamadım.”

Yemekhanenin girişine vardık. Tom diğerlerine garip garip el salladıktan sonra sıraya girdik.
“Akademinin bu kadar sıkıcı olduğunu tahmin etmemiştim ya.”
“Ne istiyorsun tam olarak?”
“Kavga tabii ki,” sırıtarak gözlerini bana dikti. “Senden öyle bir enerji aldım, birilerini döv de izleyelim.”
“Ne kadar garip istekler bunlar Tom.”
“Of of, sen anlamazsın.”
Tepsilerimizi doldurduktan sonra bizimkilerin yanına geçtik. Aren yüzüme bile bakmadı, normal olarak. Maggie ve Chloe konuşuyordu; Tom da Aren’in yanına gidince onlar konuşmaya başladı.
Çok umursamamaya çalışarak yemeğime odaklandım. Onlara ihtiyacım yoktu. En azından kendime bunu söyleyip duruyordum.

“Bugün çok sessizsin Blake,” Chloe’nin sesini sevmiyorum.
“Sen de bugün fazla konuşuyorsun Chloe.”
“Kötü anlamda söylemedim, bir sorun mu var?”
“Sağ ol ama sorunum olursa sana söyleyeceğimi sanmam.”
“Kimseye söylemeyeceğin gibi,” Aren’in sesi buz gibi çıkmıştı. Onu savunuyordu ama bu sefer benim yüzümden.
Masada öyle boş hissediyordum ki kendimi...
“Evet,” diyebildim sadece.
Eskiden gülen yüzle bakan Aren şu an yüzüme bakmıyordu. Bunu umursamamam gerekiyordu ama olmuyor sanırım.
Uzakta oturan Theo’ya baktım. Yine yalnızdı. Elindeki şişeyle tek başına oturuyordu. Kimse onu rahatsız etmiyor, o da kimseyi umursamıyordu.
Garip…
Birkaç dakika önce buna imreneceğimi söyleseler gülerdim. Başımı önüme eğdim. İstenmiyor değildim; istemeyen bendim.
“Hiç mi güvenmezsin insanlara, ne kadar boş bir düşünce!” Damarıma basmaya mı çalışıyor bu ahmak?
“Ben insanlara güvenmem; bir şey için seni bırakır giderler sonra.” Senin zamanın geldi. Şu olayları bir konuşalım seninle.
“Yanlış bir düşünce bence.”
“Olabilir, fikirler tartışılmamalı.” Gereksiz konuşanlara tahammül edemiyorum.
Onlar konuşmalarına geri döndüler, ben de yemeğimi bitirdim. Başımı kaldırdığımda bize doğru gelen Selene’yi fark ettim. Geliyor felaket tellalı.
“Selam gençler,” yemeklerimize baktı. “Chloe yemeğin bitti mi?”
“Az kaldı, neden?”
“O halde Blake sen benimle gel, Chloe beş dakika içinde odamda ol.”
Kalkmadan Aren’le göz göze geldik. En son çağrıldığımda o beni kurtarmıştı.
Selene ile birlikte yürümeye başladık.
“Bu sefer bir şeyin içinde olmadığıma eminim, sorun ne?”
“İletişim,” bana yan gözle baktı. “Şikayetler aldım ve düzeltebileceğimizi düşündüm.”
“Chloe mi? Hayır, düzeltebileceğinizi sanmam.”
“Evet, biri o.”
“Başka biri daha mı var?”
“Konuşmak için odama gitmeyi beklemelisin.”
Yaklaşırken Chloe de koşarak yanımıza geldi. Saçlarını arkaya attı. Bana bir bakış atıp Selene’ye döndü.
Odaya girdiğimizde gördüğüm yüzle tekrar çıkmak istedim. Chloe, ben ve Kael’i ilgilendiren ne olabilir?
“Nasılsınız?”
“Hemen konuya mı girsek?” Bir an daha bu varlıkla kalmak istemem.
“Peki,” masasına yaslandı. “Kael ve Blake, Chloe ve Blake... Anlaşamıyorsunuz değil mi? Cevap vermeyin, zaten biliyorum.”
Gözleri üzerimizde gezindi.
“Bayan Clara’nın önemli birkaç otu bitmiş; şifacılarımız için gerekli otlar. Ve düşündüm de bunu sizin anlaşmanız için fırsata çevirebilirim.”
Kael ve ben ortam içinde hiç kavga etmemiştik, nereden biliyor?
“Daha önce çok fazla grup yolladım; ya gerçekten düzeliyorlar ya da eksik geliyorlar. Hemen hazırlanın, akşam olmadan dönseniz iyi olur.”
“Neden? Akşam ne olur ki?” İlk soru Chloe’den.
“Geceleri pek güvenli değil ama Kael yanınızda olacak, sorun olacağını sanmam.”
“İstemiyorum,” Kael yine net konuştu.
“Yapacağını söyledim, fikrini sormadım.” Selene’nin gözleri ‘Prens olsan bile umurumda değil’ diyordu.
“Neden böyle bir zorunluluk koyuyorsunuz? Anlamsız. Akademide herkes birbirini sevmeyebilir.”
“Haklısın ama gideceksiniz. Şimdi çıkın, itiraz etmeye alıştınız iyice.”
Güzel, buraya gelme amacımdan iyice uzaklaştım.

Yirmi beş dakika sonra akademinin kapısında bekliyorduk. Sırtıma kılıçlarımı, kıyafetime de ön iki tarafa hançerlerimi yerleştirdim; hazırdım. Gece olmadan dönersek bir şey olmaz dendi zaten.
“Gereksiz işlere giriyorum senin yüzünden,” gözleri sakin ama nefret doluydu.
“Ben de burada olduğuma bayılıyorum zaten.”
“Bayılıyorsun demedim, senin yüzünden dedim.”
“Benim yüzümden mi? Defterimi çalan sendin.”
“O senin defterin değildi.”
“Bendeydi, yani benimdi.”
“Şu an oyuncağı elinden alınmış çocuk gibisin.”
“Elimden alınan oyuncak değildi yalnız.”
“Yeter ya!” Chloe geldiğinden beri ilk defa konuşmuştu. “Geldiğimizden beri beynimi yediniz, susun artık!”
“Sen bunu şu taş kafalıya söyle.”
Tek kaşını kaldırdı. “Ben miyim taş kafalı?”
“Başka kim olacak?”
Tam Kael cevap verecekken arkadan bir ses geldi:
“Demek hepiniz hazırsınız.” Selene sonunda teşrif etmişti. “Size toplayacaklarınızın kendisini gösterdim zaten, erken dönün.”
Kapılar açıldı. “Kael yolu biliyorsun.”
“Evet,” önden gitti.
“Birbirinizden uzaklaşmayın,” çıktığımız an kapılar yüksek bir sesle kapandı.
“Çok korkutucu, değil mi?” Chloe yürürken gözleriyle beni kontrol ediyordu.
“Hayır, değil,” üzerimdeki ceketi düzelttim. “Ormanda en fazla ne olabilir ki?”
“Çok şey ama neyse,” gözü üzerimde dolaştı. “Ceketin çok eski duruyor, başka bir tane alamadın mı?”
“Aslında çok var ama tercih etmiyorum.”
“Neden? Bu çok kötü duruyor.”
“Geçmişi var diyelim,” ona doğru parmağımı uzattım. “Ayrıca göreve gelmemiz sana olan şüphemi azaltmayacak.”
“Neden? Bu kadar ön yargılı olma.”
Ormana girmiştik. Kael bizden biraz uzaktı, beni duymazdı.
“Ön yargılı bir insanım, bunu kabul ediyorum ama sende yanılmadım.”
“Nasıl yani? Ne yaptım?”
“Açıklama yapmayı sevmem.”
“Ne yapmakla suçlandığımı bilmem gerekmiyor mu?”
“Konuşmayı kesin de arayın şu şeyleri.”
“Emredersiniz ya!”
“Neydi şu bitkinin ismi?”
Chloe’nin sorusuna:
“Starfern. Yıldız şeklinde mavi bir şey işte,” diye cevap verdim.

Ormanın içlerine doğru ilerledik. İlk başta birbirimize yakın yürüyorduk ama birkaç dakika geçmeden aramız açılmaya başladı. Kael en önde gidiyordu. Sanki bizi beklemek gibi bir niyeti yoktu.
“Şu otlar gerçekten bu kadar önemli mi?” Chloe elindeki sepetle etrafına bakındı.
“Selene bizi gönderdiğine göre önemlidir,” dedim.
“Sen de her şeye cevap buluyorsun.”
“Yok, sadece gereksiz konuşmuyorum.”
Bir süre daha yürüdük. Clara’nın gösterdiği bitkilerden birkaçını bulduk. Chloe eğilip dikkatlice koparıyor, ben etrafı kontrol ediyordum.
“Şurada da var,” dedi Chloe.
“Gördüm.”
“Gördüysen neden almıyorsun?”
“Çünkü sen daha yakınsın.”
Oflayarak gidip aldı.
“Ne kadar yardımseversin!”
“Övgü olarak kabul ediyorum.”
En önde yürüyen Kael durmadan konuştu:
“Biraz sessiz olun.”
“Niye?” dedim.
“Ormandayız.”
“Onu ben de fark ettim.”
“Fark ettiğine emin değilim.”
Kaşımı kaldırdım.
“Bugün laf sokma yarışması mı var?”
“Yok.”
“E o zaman?”
“Sen başlattın.”
Haklı mıydı? Biraz.
Yürümeye devam ettik. Ağaçlar sıklaşmıştı. Güneş hâlâ görünüyordu ama ışık eskisi kadar rahat ulaşmıyordu.
“Şurada bir tane daha var!” Chloe birkaç adım sağ tarafa ilerledi.
“Çok uzaklaşma,” dedi Kael.
“Buradan bile duyuyorsun zaten.”
“Duymam sorun değil.”
“Ne sorun?”
“Seni görememem.”
Chloe gözlerini devirdi.
“Tamam anne.”
İçimden istemsizce güldüm.
“İlk defa aynı fikirdeyim,” dedim.
Kael bana ters ters baktı.
“Komik değildi.”
“Zaten seni güldürmeye çalışmıyordum.”
Sepetime birkaç bitki daha attım.
“Kaç tane kaldı?”
“Üç,” dedi Kael.
“Nereden biliyorsun?”
“Sayıyorum.”
“Boş vaktin çokmuş.”
“Senin boş konuşmalarını dinlemekten iyidir.”
“Taş kafalı.”
“Hırsız.”
“Katil.”
“Kanıtla.”
Bir an durdum.
“Bir gün.”
Kael’in bakışları üzerime döndü.
“Sadece bir gün.” Hiçbir şey demedi. Arkasını dönüp yürümeye devam etti. Orman yeniden sessizleşti.
Saatler geçmişti, akşam oluyordu. Birkaç tane eksik vardı ama canımdan önemli olamazdı.
“Dönsek iyi olur,” Kael de bize yaklaştı.
“Evet, bayağı uzaklaşmışız, hızlı gitmeliyiz.” Aramızdan geçip yürüdü.
“Korkunç.”
“Sana göre her şey mi korkunç?” Kael birkaç adım geri geldi.
“Susun.”
“Emir verip durmasan mı?” Onu itip ilerleyeceğim sırada kolumu tuttu. “Bana bir daha temas etme demiştim.”
“Sen susmasını bilmez misin?”
Chloe yanımıza yaklaştı. “Sesi duydunuz mu? Hızlıca gitsek olur mu?”
“İki paranoyak ile çıkarsan sonuç bu,” Tam o anda çalıların arasından bir hışırtı geldi. “Orman sonuçta, hayvanlar var.”
Kael belinden hançerlerini çıkardı, Chloe de aynı şekilde. Konu ciddi sanırım. Ben de sırtımdaki çapraz duran kılıçların ikisini de çektim.
“Evet, etrafımızda olmayan biriyle mi savaşacağız?”
“Sen bu akademiye çenenle mi girdin? Sus lan!” Bize döndü. “Etrafınızı kontrol ederek dikkatlice döneceğiz.”
“Korktuğum şey gerçekleşiyor resmen.”
“Korkarsan sonu da korkunç olur.”
Kılıçlarımı elimde döndürdüm. “Hallederiz, gidelim mi?”
“Sendeki özgüven de krallarda yok.”
“Uzman sensin ya, prens.”
Başka bir yönden bir çalılık sesi geldi.
“Sessiz ve hızlı adımlarla ilerleyin.”
Chloe ortada, ben arkayı kontrol ederken Kael de ön kısımlara bakıyordu.
“Önde olman adil değil.”
“Sen olsaydın da öldürtseydin bizi.”
“Evet, seni öldürtmek için önlerine atardım.”
“Canisin.”
Gördüğüm siyah siluet ile biraz yavaşladım. Bana yakındı, halledebilirdim; ne kadar zor olabilir ki?
“Blake niye yavaşladın?”
“Arkanı nasıl görüyorsun?”
“Görmedim, duydum.”
“Ama ben onu gördüm.”
Çalılıkların arkasına doğru koştum. Onu görüyorum ama gözü yok muydu? Kılıçlarımı çapraz şekilde kafasına savurdum ama kılıç bir şeye dokunmadı.
“Siktir!” Arkama doğru adım attığımda dengemi sağlayamayıp yere düştüm. Ben nasıl düşerim? Bu akademi benim ayarlarımı bozdu, başka seçenek yok.
Ben geriye doğru giderken ayağa kalkmaya çalıştım. Ama yerdeki çamura yapışmış gibi ayağa kalkamadım.
O siluet bana doğru eğildi. Kılıçlarımı yeniden kaldırdım. Nefesimi tuttum.
Hiçbir şey yapmadı.
Başını hafifçe yana eğdi. O siluetin bana bir şey yapacağını düşünürken o sadece yanımdan geçip gitti. Şaşkınlıkla gözlerim açıldı. Ama sorun, o şeyin Kael ve Chloe’ye doğru gittiğiydi.
Alıklığı bırakıp çevik bir hareketle ayağa kalktım; bir de onların ölüsüyle uğraşamam. Elimdeki kılıçları hareket ettiriyor, alıştırıyordum. Gülümsedim. Tam üzerine atlamayı düşünürken karşı taraftan, Kael’in arkasından bir tane daha çıktı.
“Dikkat et!” dediğimde Kael avuçları karşıya gelecek şekilde tuttuktan sonra anlayamadığım bir büyü yaptı. Chloe de yaklaşmasını bekliyor, ellerindeki hançerleri döndürüyordu.
Kılıç veya hançer işlemiyorsa ne yapılır ki bu varlıklara?
“Onları nasıl yok edebiliriz?” Sorum tabii ki Kael’eydi.
“Bilmiyorum, her gün savaşmıyorum kendileriyle.”
Yaptığı büyü o varlığı buzlar içinde bıraktı. Başarmış mıydı?
“İşe yaradın, şükür.”
Rahatlama hissi gelecekken iki varlık da yok oldu. Bu demek oluyor ki ağzımıza sıçacaklar. Kael ve Chloe’ye yaklaştım.
“Hazır gitmişlerken koşsanıza, neyi bekliyorsunuz?” Koşacağım sırada Kael konuştu:
“Blake...” Yukarı bakıyorlardı. Ben de başımı kaldırdım; ay yoktu, ayı geçtim yıldız bile yoktu.
“Ne yani? Neyi bekliyoruz?”
“Bittik biz,” dedi Chloe, gözleri dehşetle açılmışken.
“Neden? Yürüsenize.”
Etrafa baktım: Sanki ağaçlar şekil değiştiriyordu.
“Psikolojim bozuldu sanırım.”
“Hayır, gayet gerçek.”
“Tamam,” Kael’e döndüm. “Bir büyü yap ve yolumuzu bulalım.”
“Artık burada büyü işlemez.”
“Ne yani? Ölüme mi terk edildik? Saçmalama, her zaman bir yolu vardır.”
“Bir susarsan bir yol bulunur belki.”
“Konuşmamla ne ilgisi var? Sesli düşünüyorum sadece.”
“Şu an kavga etmenin sırası mı gerçekten?” Bölmeyi keser misin Chloe?
Etrafa baktım. Sessizlik gerçekten ürkütücüydü. Yaprak ezilme sesleri, rüzgar sesi, böcek sesleri gerici olabilir... Ama biraz. Kael’in kaşları çatılmıştı, o da ne yapacağını bilmiyordu.
“Hani yolu biliyordun?”
“Biliyordum.”
“Eee?”
“Artık bilmiyorum, yol değişti.” Büyü yapmak için ellerini kaldırdı ama ne kadar denese de yapamadı.
“Büyü yapamadığımızı söyledin zaten.”
“Denemekten zarar gelmez.”
Chloe fikrini söyledi:
“Senin ejderhan yok mu? Onu çağıramaz mısın?”
“Bağ kuramıyorum, buradaki büyü bozuyor.”
“Prens olman bile işe yaramıyor artık, öleceğiz desene.”
“Ama o beni hissetmek isterse beni bulabilir.”
“Yani bir beklenti...”
“Bir umut, içimizi karartma,” dedi ilk kez gördüğüm bir gerginlikle.
“Sizden bir şey beklenmez, bekleyerek ölmeyeceğim.”
Uzaklaşmak için adım attığımda ilk kez bağırdı:
“Yerinde dur! Şu an benim korumamda olduğuna göre kafana göre hareket etme!” Kolumu tuttu; öyle bir sıktı ki kendinde değil gibiydi. “Ya sözümü dinlersin ya da onlar değil, seni ben öldürürüm!”
“Sorun da bu ya, sözün yok. Yapabileceğini düşündüğün hiçbir şey yok.”
“Birbirimizden uzaklaşmak aptallık.”
“Yerimizde durup ölümü beklemek de öyle! Eğer bir fikrin yoksa gitmeyi tercih ederim.” Kolumu çektim ama bırakmadı.
“Sadece sus da düşüneyim.”
Omuzumla onu sertçe ittim. Ve kılıcımı savurdum; yüzünde ufak bir çizik iyi gitti.
“Şu an düşman değiliz salak kız! Asıl düşmanlar bizi burada tutuyor. Eğer bir kere daha bana kılıç çekersen kötü olur.”
Biraz uzaklaştı. Ellerini beline koyup bekledi. Ben onun her dediğini yapmakla yükümlü falan değilim. Arkama döndüm.
“Blake dur,” kısık sesle uyardı beni Chloe.
“Korkak olma, onun emriyle ölecek değilim. Ve dediğinin aksine, düşmanım. Birini yem yapacak olsaydı o ben olurdum.”
Daha ten adım bile atmamışken hemen önümde belirdi. Nefes alışım hızlandı, kalbim öyle hızlı atmaya başladı ki sesini duyuyordum. Hemen önümde, karşımda... Gözlerimi kapattım. Bir… iki… üç… dört… Neden bir şey olmuyor? Gözümü hafifçe açtım. Karşımda değildi; arkama baktığımda Kael bana tanımlayamadığım bir şekilde bakıyordu.
Nefret mi? Biraz. Ama bence tiksinti.
İkimiz de aynı anda Chloe’ye baktık. Chloe yerdeydi, o varlık ona yaklaşıyordu. Fazla yakındı. Chloe’nin çığlığı bütün ormanda yankılandı.
Ben yerimden kıpırdamadım ama ona olan nefretimden değil; Kael düşünmeden atlamıştı zaten. Hançerlerini ona savuruyordu ama bir işe yaradığı da yoktu.
“Bensiz olmuyor demek...”
Oraya doğru hızla koştum, elimdeki iki kılıçtan birini tekrar yerine koydum. Bir tane yeterdi, zaten işe yaramıyordu.
“Of ya!” Ben varana kadar gölge kayboldu. Chloe’ye baktım, titriyordu.
“Chloe kalk, bir yerde saklanalım. Sabah zaten her şey eski haline dönecek.”
“Bu mantıklı,” dediğimde yine aynı bakışı attı. Tamam, beni sevmiyor da genelde nefret dolu bakışlar atar.
Kael Chloe’yi nazikçe tutup kaldırdı. “Buradan gidelim.”
Hep senin dediğin olsun be paşam, biz kim oluyoruz ki zaten!
Chloe’nin bacağı yaralanmış sanırım, Kael’in omzuna tutunuyor. Kael, Chloe’ye bir şey olduğunda kendini direkt öne mi atıyor? Bir dakika, neden bu kadar değer veriyor? Chloe’nin bilgi verdiği tek kişi Selene değilse... Kael’e de bilgi taşıyorsa, ki şu aralar normal. Bir ilişkileri mi var? Olabilir. O zaman kulağa daha mantıklı geliyor.
“Blake, sana diyorum!” Kael’in sesiyle kendime geldim.
“Ne dedin?”
“Sen Chloe’yi tut, ben içeriyi kontrol edeyim.”
Dediğini yaptım. Dikkatlice önüme baktığımda bir yere geldiğimizi anladım. Büyük bir taş yığını gibi ama devasa... Kapının girişinde bulunan ejderha arması ile buranın kime ait olduğu belli oldu: Ejderhalara.
“Burayı nereden biliyorsun? Madem yollar değişti, buranın da değişmiş olması gerekmez mi?”
“Burayı değiştiremezler,” içeriye bakıyordu.
“Neden?”
“Burası eski ejderha sığınağı. O şeylerin kralı gelse değiştiremez.”
“Ve bu senin yeni aklına geldi.”
“Kusura bakma, aklıma yazmalıydım,” dedi tahammülsüzlükle. “Sanırım temiz, girelim. Sabaha kadar bekleriz.”
Chloe ile içeri ilk adımları attık.
“Arma güzelmiş.” Dokunacağım sırada Kael elime vurdu.
“Dokunma.”
Biraz daha ilerledik. “Burada duralım.”
Chloe’yi yere oturttum. Kael ve ben ayakta durduk. Bana dik dik bakıyordu.
“Ne? Ne var?”
“Gözümün önünden ayrılma, hatta kıpırdama.”
“Sana ne bundan? Ayrıca neden?” Kolumu tuttu; bunu da alışkanlık edindi, tutup duruyor şerefsiz. Daha derinlere yürüdük.
“Orada yaptığın da neydi?”
“Ne yapmışım?” Ondan birkaç adım uzaklaştım.
“Akademiye varır varmaz bunu Selene’ye anlatacağım.”
“Neyi lan?”
“O varlık neden senden uzaklaştı? Neden sana zarar vermedi, çok yakındınız oysa?”
“Bunu ona sor, ben nereden bilebilirim?” Aslında düşününce yeni fark ettim.
“Tabii, ben de aptalım ya! At yalanı...”
“Bilmiyorum diyorum! Bana aşık falan olmuştur.”
“Şaka yapma,” ellerini kaldırdı. “Şu durumda şaka yapma! Delireceğim ya, ormanın ortasında elim kolum bağlı... Ama nedense senin değil! Bunu Selene ile konuşursun.”
“Senin de birini öldürdüğünü konuşacağım gibi mi?” Ellerimi iki yana açtım. “Bu beni ilgilendirmiyor. Bana saldırmadı diye bunun hesabını verecek değilim.”
“Tabii, öyledir kesin.” Daha fazla konuşmadan Chloe’nin yanına gitti.
O varlığın bana dokunmama sebebi karanlık güç müydü? Ama neden ona bağlı olsun ki? Anlayamıyorum.
Sığınağın derinlerine doğru ilerledik. Sadece kötü koku ve kırık bir sürü gereksiz şey vardı.
“Blake, geri dön.”
“İyi be.”