1. bölüm / 12
DRAGONHEART: KARA DUMAN1. Bölüm
Bölümler 12Şu an: 1. Bölüm
- 1 1. Bölüm3.039 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 2. Bölüm1.688 kelime
- 3 3. Bölüm2.053 kelime
- 4 4. Bölüm2.754 kelime
- 5 5. Bölüm2.360 kelime
- 6 6. Bölüm1.622 kelime
- 7 7. Bölüm2.208 kelime
- 8 8. Bölüm2.162 kelime
- 9 9. Bölüm2.424 kelime
- 10 10. Bölüm1.753 kelime
- 11 11. Bölüm2.589 kelime
- 12 12. Bölüm1.941 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
⬆️Blake
İnsanlar garipti.
Hangi gezegene gidersem gideyim değişmiyorlardı. Meridya da farklı değildi. Güçleri olanlar üstün sanıyordu kendini, olmayanlar ise korkuyordu. Komik olan ne biliyorsunuz musunuz? İkisi de aynı derecede acizdi.
Gökyüzüne baktım.
Diğer gezegenler uzaktan küçücük görünüyordu ama ben oralarda da bulundum. Savaşlar gördüm, ölümler gördüm, insanlar gördüm. Hiçbiri birbirinden farklı değildi.
Beni de onlardan biri sanıyorlardı.
Sıradan bir ajan. Güçlü ama aptal biri.
Yanılıyorlardı.
Sağ tarafımdan gelen güçlü bir ışık yüzünden gözlerim kamaştı; ellerimle gözlerime gölge yaptım. O tarafa doğru başımı çevirdiğimde hafifçe gülümsedim. İri yarı, siyah kıyafetli üç adam duruyordu; bunlar Louis’nin adamlarıydı. Ben de öyleydim ama daha özgür çalışıyordum tabii.
"Ajan Blake, bizimle geliyorsunuz."
"Çok kibar bir davet."
Ellerimle bacaklarıma vurarak kalktım.
***
Ortam gerektiğinden sıcaktı. Üzerimdeki ceketi çıkarıp sandalyeye astım. Ceket eskiydi; görenler beni dilenci bile sanabilirdi ama onların çoğundan zengindim. Cekete anlığına bakmak bile acı verirken hep üzerimde taşımak yük oluyordu eskiden.
Masanın ucundaki altın renkli sandalyeyi çekip oturdum. Yan tarafımda oturan Louis hem yorgun hem de gayet rahat duruyordu. Üzerindeki takım elbise ütülü ve düzenli duruyordu; o mavi takımdan hiç sıkılmıyordu.
"Ne var Louis?" Gözlerim rahatsız edecek türden üzerinde gezindi. "Yine ne var?"
Ellerini masada birleştirdi, her zaman yaptığı gibi.
"Bir görev var." Fazla terliyordu, bu durum gözümden kaçmamıştı.
"Her zaman bir görev oluyor, niye erginsin?"
"Bu görev biraz..." Boynunu kaşıdı. "...zor."
"Bana mı?" Alayla geriye yaslandım. "Şu ana kadar neler yapabileceğimi görmedin sanırım."
"O halde özetleyeyim," diyerek duvardaki saate baktı. "Dragonheart Krallığı’na gideceksin."
Bu krallığın ismini çok fazla duymuştum.
"Ne var bunda? Durmadan anlat artık."
"Oradan bilgi almanı istiyoruz. Onları mahvedecek, belki de onların ejderhalarını elimize geçirecek bir bilgi." Birkaç ejderha fotoğrafını önüme attı. "Ejderha Akademisi’ne gideceksin, ejderha seçmelerine kadar bilgi toplayacak ve oradan çıkacaksın. Aksi halde ejderhalar senin ajan olduğunu hissettiği an artık yoksun demektir."
Önüme attığı fotoğrafları parmağımla ittim. "Neden bile bile ölüme gideyim ki?"
"Doğru," diyerek fotoğrafları tekrar bana itti. "Yıllardır arayıp beceriksizliğin yüzünden bulamadığın aileni buluruz ve bu kadar uzun sürmez."
Duraksadım. "Bana beceriksiz diyorsunuz ama bu göreve beni göndermek istiyorsunuz. Madem çok beceriklisin, sen git."
"Kabul etmeme gibi bir şansın bence yok. İyi bir teklif, kabul et."
"Size neden güveneyim?"
"Yıllardır birlikte çalışıyoruz, güvenmeme sebebin yok. Ayrıca bu görevdeki emirler krala ait."
"Ekstra ne vaat ediyorsun ailem dışında?" Sadece ailem için ölüme gidecek değildim.
"Altı yüz altın."
"Sekiz yüz," diyerek ceketimi arkamdan çekerek aldım ve ayağa kalktım. "Sekiz yüz rakamını severim."
"Pekala," diyerek elini uzattı ama tutmadım. "Diğer bilmen gereken her şey şu an evinde seni bekliyor, bir ay süren var." Diyerek büyük kapıdan dışarı çıktı.
Asıl soru şu: Ailemi bulmak istiyor muydum? Onlar olmadan yaşıyorum sonuçta. Nedenini bilmiyorum ama oraya gitmek istiyorum; biraz eğlenebilirim. Ama ucunda yine ölüm olabilirdi. Her neyse, bunu eve gidince kesinleştirerek çalışmalarıma başlayabilirim.
****************************************
Lanet olası iki gündür ejderhalarla ilgili araştırma yapıyordum. Sonuçta ejderhalardan uzak ve gizli durmalıyım; yaklaşsam bile benim normal biri olduğumu düşünmeliler.
Masamdaki kırk ikinci kahve bardağını alıp bir yudum aldım. Önümde krallıktan gelen gazete, kitap ve bilgi dosyaları... Her şey karışmıştı.
Ejderha kitabını tekrar açtım. İlk tanıtılan ejderha, Kemik Ejderhası'ydı. Kemik dediğine bakmayın, çok dayanıklı ve sert olduğu söylenmiş. Yıldız Ejderhaları, çok fazla biniciye sahip olmazlarmış ve nadir gözükürlermiş. Sis Ejderhaları ise zihin yansımalarında çok sinsi ve güçlüleriş. Hepsinin ortak yanı, ateş ve sınırsız güce sahip olmalarıydı.
Daha ejderha türleri bitmemiş olsa bile kitabı kapattım. Biraz daha bakarsam bu görevden vazgeçmem uzun sürmezdi.
Sararmış olan gazeteyi elime aldım. Başından sonuna kadar okudum ve önemli gördüğüm her şeyin altını çizdim.
"Krallığa yapılan saldırı biniciler tarafından engellendi," diye dışımdan okudum ve altını çizdim.
"Prenses Maggie bu yıl ejderha akademisine gireceğini bildirdi. Gerçekten girebilecek mi yoksa giremeden ölecek mi?" Bir prensese bile ayrıcalık yoktu, kim olursa olsun yol ölümcül diyorlardı.
"Yönetici ejderhanın son binicisinin ölümünden sonra izi bulunamamıştı. Çoğu kişi artık onun olmadığını söylüyor. Ama ejderhalar ona itaat etmeye devam ediyor. Ayrıca son zamanlarda krallıktaki önemli isimlere fısıldadığı söyleniyor."
Ejderhaların gereksiz olduğunu biliyordum. Kim kısa süreli, aptal bir insan için depresyona girip ortadan kaybolur ki?
Açıkçası dünden beri okuduğum onca bilgiden sonra kesin olan bir şey var: Dragonheart Krallığı, ejderhalar olmadan bir hiç olur. Krallığı ayakta tutan kral veya kraliçe değil; ejderhalar ve binicileriydi.
Eğer ejderhalar başka bir krallığı korumak isteseydi, bu krallığın sonu hayırlı olmazdı.
1 HAFTA SONRA...
Onlarca kıyafet, onlarca ezber bitmek üzereydi. Tabii ki bu kadar kısa sürede bitmesi imkânsızdı ama azaltmak da mümkündü elbette.
Normal bir insanın giyebileceği, yeni gözükmeyen kıyafetler almıştım. Aldığım her şeyi çantaya yerleştirmiş ve hazırlamıştım. Her şey eksiksizdi; mükemmel olması için yavaş ilerliyordum.
Oraya da kendi ismimle gitmeye karar verdim. Zaten soyismimin olmaması da işime yarardı. Mutfak masamın üzerindeki onlarca bıçağa baktım. Bunları da götürecektim ama içeri sokmam zor olabilirdi. "Üzerime en az on beş tane yerleştireceğim desem, diğerlerini çantama koyarım. Araştırdığıma göre içeri ne kadar silah sokabilirsen sok, zaten ölüme gidiyorsun," diye düşündüm. Elimdeki kadehten büyük bir yudum aldım, dudaklarım yana doğru kıvrıldı. Başaracaktım, başarmamam için bir sebep yoktu.
"Ne kadar zor olabilir ki?"
Alayla konuşsam da çok zor olduğunu biliyorum; bazen kendimizi avutmak en doğru karar olur. Elimdeki kadehi masaya yavaşça bıraktım.
"Pelerin almayı unuttum."
Oradayken çoğu kişi pelerin giymek zorundaymış. Kademelerin renkleri oluyor ve ona göre bir pelerin alıp giymen gerekiyor. Ama orada da veriyor olabilirler, emin değilim. Oraya gidince almak daha mantıklı olur. Onlardan biri gibi durur.
Küçük yüz aynasına doğru döndüm. Sahte bir gülümseme ile kendimi süzdüm.
"Yarın," dedim sakin bir sesle. "Yarın o krallığa gideceğim."
Bir süre orada çalışmak mantıken daha akıllıca olurdu. Çünkü etraflıca görmem ve öğrenmem gerekiyor. Kahverengi, uzun saçlarıma dokundum. Uzun denebilir miydi bilmem. Özen göstermesem bile saçlarımı seviyordum çünkü anısı büyüktü. Yarın bütün hayatım değişebilirdi ama ben saçımı mı düşünüyorum? Sanırım öyle.
****************************************
Limana adımımı atar atmaz etrafın temizliğine ve güzelliğine bakakaldım. Etrafta farklı farklı ince ağaçlar, kocaman ama temiz taşlar ve top oynayan gençler... Çok huzur verici gözüküyordu. Arkamdaki insanları sinirlendirmemek için hızlıca ilerledim.
Limanın çıkışına doğru ilerledik; taşlar çoğalıyor ve görüntü daha etkileyici oluyordu. Önümdeki kadınlar ejderha hikayeleriyle ilgili konuşuyorlardı; gerçek midir orası muamma. Onları geçip çarşıya çıktım. Açık söylemek gerekirse böyle beklemiyordum.
Üç katlı binalar; kahverengi, kırmızı, turuncu olmak üzere sıralanmışlardı. Ama o kadar temiz ve yeni gibi duruyorlardı ki etkileyiciydi. Çarşı alanı ise çok genişti. İleride şekilli bir çeşme, etrafında oturan çocuk ve kadınlar... Dükkanlar ise işlek ve sürekli bir ses vardı; insanlar güler yüzlüydü.
Benim ihtiyacım olan sadece bir peleriniciydi. Kalabalığa doğru gittim; sırtımdaki uzun ve büyük çantayı da düzeltip duruyordum. İnsanlar birbirlerini tanıyor ve yüksek sesle konuşuyorlar, bir diğeri de onu bastırmak için bağırıyor derken çok gürültü oluşuyordu. Kenarda bir şeyler içip gülüşen gençler, dükkanlara çay içmek için giden dayılar ve kadınların etrafa olan bakışları aslında çoğu şey aynıydı.
İleride solda kocaman bir dükkan ve içinde çok fazla pelerin vardı. İsmi "Pelerin" yazıyordu, gerçekten çok yaratıcı olmuş değil mi?
İçeri girdim; içeride pelerin bakan birkaç aile daha vardı. Görevliler soruyor ve ona göre bir pelerin veriyorlardı.
"Merhaba, hoş geldiniz."
Bana yaklaşıp konuşan kadına baktım; uzun yeşil bir elbisesi vardı, gözleri yeşil ve saçları belini geçen bir gençti.
"Merhaba."
"Akademi pelerinleri için mi, günlük pelerinler için mi yoksa önemli gün pelerinlerine mi bakmak istersiniz?"
Her birinin farklı bir kategorisi olması komikti.
"Akademi için olacak; giriş ve ilk sınıf."
"Ah evet," yüzünde garip bir ifade oluştu. Büyük ihtimalle buradan çok kişiye pelerin sattılar ama çoğu öldü. “Hemen size uygun bir tane getireyim."
"Buyurun." Elime kırmızı renkte paketlenmiş pelerini verdi. "Kasa şu tarafta." Parmağıyla girişi gösterdi.
"Teşekkürler."
Kasanın olduğu tarafa dönmemle birinin bana sertçe çarpması bir oldu. Ah, bu aptal insanlar gözlerini neden kullanamıyor?
"Dikkat et."
Yere düşen pelerini alırken sadece bunu söyledim. Başımı kaldırdığımda sırıtarak bakan biri vardı; kendini bir bok sanan erkek tiplemesine benziyordu.
"Akademi pelerini," parmağıyla işaret ederek kahkaha attı. "Güzelim, sana pembe daha iyi gider."
Böylelerini iyice dövdükten sonra diri diri gömmek lazım. Ne yani, bir kadın güçlü olamaz mı?
"Bu seni hiç alakadar etmez."
"En iyisi hiç alma, mezarın bile olmayabilir."
"Aynı şey senin için de geçerli. Sadece kadınlar ölür gibi bir kaide olduğunu sanmıyorum."
"Doğru," dişlerini göstererek gülümsedi. "Ama umarım pelerini sen taşırsın, o seni değil."
Bana resmen "zayıfsın" diyordu; yiyorsa gel de öğren yani.
"Bu da seni ilgilendirmez."
"Doğru," yavaş yavaş başka tarafa ilerledi. "Ama umarım geçersin, yoksa yazık olur."
Bu cümle sanki kadınların güzellik dışında işe yaramadığını düşündürüyor. Bu çocuk da ilk sınava girecek, nereden mi anladım? Çünkü akademinin yüzde ellisinin kadından oluştuğunu duydum.
***
Odaya girer girmez sessizlik dikkatimi çekti. Rahatsız edici türden bir sessizlik.
Kapıyı kapattım. Küçük oda, beklediğimden temizdi. Tek kişilik yatak, koyu renk masa, eski bir dolap ve duvara asılmış solmuş bir tablo.
Çantamı yatağın üzerine bıraktım.
Bir anlığına tablodaki adamın yüzü hareket etmiş gibi göründü.
Kaşlarım çatıldı.
Tekrar baktığımda hiçbir şey yoktu.
"Harika," diye mırıldandım. "Daha gelmeden kafayı yemeye başladım."
Uzun süredir doğru düzgün uyumuyordum. Günlerdir sadece görev, ezber ve yol düşünüyordum. Beynimin bana oyun oynaması şaşırtıcı değildi.
Ceketimi çıkarıp sandalyeye attım.
Tam o sırada gözüm masanın kenarına kaydı.
Siyah bir duman.
İnce, kıvrılan bir şey masanın altından geçmiş gibi oldu.
Elim refleksle bıçağıma gitti.
Ama tekrar baktığımda hiçbir şey yoktu.
Derin nefes verdim.
"Yorgunluk."
Başka açıklaması olamazdı.
Pencereye doğru ilerledim. Dışarıda Dragonheart hâlâ canlıydı. İnsanlar gülüyor, sokaklar ışıldıyordu.
Ama içimde garip bir his vardı.
Sanki bir şey beni izliyordu.
Ve nedense...
O şey beni bulmuş gibi hissediyordum.
İnsanlar garipti.
Hangi gezegene gidersem gideyim değişmiyorlardı. Meridya da farklı değildi. Güçleri olanlar üstün sanıyordu kendini, olmayanlar ise korkuyordu. Komik olan ne biliyorsunuz musunuz? İkisi de aynı derecede acizdi.
Gökyüzüne baktım.
Diğer gezegenler uzaktan küçücük görünüyordu ama ben oralarda da bulundum. Savaşlar gördüm, ölümler gördüm, insanlar gördüm. Hiçbiri birbirinden farklı değildi.
Beni de onlardan biri sanıyorlardı.
Sıradan bir ajan. Güçlü ama aptal biri.
Yanılıyorlardı.
Sağ tarafımdan gelen güçlü bir ışık yüzünden gözlerim kamaştı; ellerimle gözlerime gölge yaptım. O tarafa doğru başımı çevirdiğimde hafifçe gülümsedim. İri yarı, siyah kıyafetli üç adam duruyordu; bunlar Louis’nin adamlarıydı. Ben de öyleydim ama daha özgür çalışıyordum tabii.
"Ajan Blake, bizimle geliyorsunuz."
"Çok kibar bir davet."
Ellerimle bacaklarıma vurarak kalktım.
***
Ortam gerektiğinden sıcaktı. Üzerimdeki ceketi çıkarıp sandalyeye astım. Ceket eskiydi; görenler beni dilenci bile sanabilirdi ama onların çoğundan zengindim. Cekete anlığına bakmak bile acı verirken hep üzerimde taşımak yük oluyordu eskiden.
Masanın ucundaki altın renkli sandalyeyi çekip oturdum. Yan tarafımda oturan Louis hem yorgun hem de gayet rahat duruyordu. Üzerindeki takım elbise ütülü ve düzenli duruyordu; o mavi takımdan hiç sıkılmıyordu.
"Ne var Louis?" Gözlerim rahatsız edecek türden üzerinde gezindi. "Yine ne var?"
Ellerini masada birleştirdi, her zaman yaptığı gibi.
"Bir görev var." Fazla terliyordu, bu durum gözümden kaçmamıştı.
"Her zaman bir görev oluyor, niye erginsin?"
"Bu görev biraz..." Boynunu kaşıdı. "...zor."
"Bana mı?" Alayla geriye yaslandım. "Şu ana kadar neler yapabileceğimi görmedin sanırım."
"O halde özetleyeyim," diyerek duvardaki saate baktı. "Dragonheart Krallığı’na gideceksin."
Bu krallığın ismini çok fazla duymuştum.
"Ne var bunda? Durmadan anlat artık."
"Oradan bilgi almanı istiyoruz. Onları mahvedecek, belki de onların ejderhalarını elimize geçirecek bir bilgi." Birkaç ejderha fotoğrafını önüme attı. "Ejderha Akademisi’ne gideceksin, ejderha seçmelerine kadar bilgi toplayacak ve oradan çıkacaksın. Aksi halde ejderhalar senin ajan olduğunu hissettiği an artık yoksun demektir."
Önüme attığı fotoğrafları parmağımla ittim. "Neden bile bile ölüme gideyim ki?"
"Doğru," diyerek fotoğrafları tekrar bana itti. "Yıllardır arayıp beceriksizliğin yüzünden bulamadığın aileni buluruz ve bu kadar uzun sürmez."
Duraksadım. "Bana beceriksiz diyorsunuz ama bu göreve beni göndermek istiyorsunuz. Madem çok beceriklisin, sen git."
"Kabul etmeme gibi bir şansın bence yok. İyi bir teklif, kabul et."
"Size neden güveneyim?"
"Yıllardır birlikte çalışıyoruz, güvenmeme sebebin yok. Ayrıca bu görevdeki emirler krala ait."
"Ekstra ne vaat ediyorsun ailem dışında?" Sadece ailem için ölüme gidecek değildim.
"Altı yüz altın."
"Sekiz yüz," diyerek ceketimi arkamdan çekerek aldım ve ayağa kalktım. "Sekiz yüz rakamını severim."
"Pekala," diyerek elini uzattı ama tutmadım. "Diğer bilmen gereken her şey şu an evinde seni bekliyor, bir ay süren var." Diyerek büyük kapıdan dışarı çıktı.
Asıl soru şu: Ailemi bulmak istiyor muydum? Onlar olmadan yaşıyorum sonuçta. Nedenini bilmiyorum ama oraya gitmek istiyorum; biraz eğlenebilirim. Ama ucunda yine ölüm olabilirdi. Her neyse, bunu eve gidince kesinleştirerek çalışmalarıma başlayabilirim.
****************************************
Lanet olası iki gündür ejderhalarla ilgili araştırma yapıyordum. Sonuçta ejderhalardan uzak ve gizli durmalıyım; yaklaşsam bile benim normal biri olduğumu düşünmeliler.
Masamdaki kırk ikinci kahve bardağını alıp bir yudum aldım. Önümde krallıktan gelen gazete, kitap ve bilgi dosyaları... Her şey karışmıştı.
Ejderha kitabını tekrar açtım. İlk tanıtılan ejderha, Kemik Ejderhası'ydı. Kemik dediğine bakmayın, çok dayanıklı ve sert olduğu söylenmiş. Yıldız Ejderhaları, çok fazla biniciye sahip olmazlarmış ve nadir gözükürlermiş. Sis Ejderhaları ise zihin yansımalarında çok sinsi ve güçlüleriş. Hepsinin ortak yanı, ateş ve sınırsız güce sahip olmalarıydı.
Daha ejderha türleri bitmemiş olsa bile kitabı kapattım. Biraz daha bakarsam bu görevden vazgeçmem uzun sürmezdi.
Sararmış olan gazeteyi elime aldım. Başından sonuna kadar okudum ve önemli gördüğüm her şeyin altını çizdim.
"Krallığa yapılan saldırı biniciler tarafından engellendi," diye dışımdan okudum ve altını çizdim.
"Prenses Maggie bu yıl ejderha akademisine gireceğini bildirdi. Gerçekten girebilecek mi yoksa giremeden ölecek mi?" Bir prensese bile ayrıcalık yoktu, kim olursa olsun yol ölümcül diyorlardı.
"Yönetici ejderhanın son binicisinin ölümünden sonra izi bulunamamıştı. Çoğu kişi artık onun olmadığını söylüyor. Ama ejderhalar ona itaat etmeye devam ediyor. Ayrıca son zamanlarda krallıktaki önemli isimlere fısıldadığı söyleniyor."
Ejderhaların gereksiz olduğunu biliyordum. Kim kısa süreli, aptal bir insan için depresyona girip ortadan kaybolur ki?
Açıkçası dünden beri okuduğum onca bilgiden sonra kesin olan bir şey var: Dragonheart Krallığı, ejderhalar olmadan bir hiç olur. Krallığı ayakta tutan kral veya kraliçe değil; ejderhalar ve binicileriydi.
Eğer ejderhalar başka bir krallığı korumak isteseydi, bu krallığın sonu hayırlı olmazdı.
1 HAFTA SONRA...
Onlarca kıyafet, onlarca ezber bitmek üzereydi. Tabii ki bu kadar kısa sürede bitmesi imkânsızdı ama azaltmak da mümkündü elbette.
Normal bir insanın giyebileceği, yeni gözükmeyen kıyafetler almıştım. Aldığım her şeyi çantaya yerleştirmiş ve hazırlamıştım. Her şey eksiksizdi; mükemmel olması için yavaş ilerliyordum.
Oraya da kendi ismimle gitmeye karar verdim. Zaten soyismimin olmaması da işime yarardı. Mutfak masamın üzerindeki onlarca bıçağa baktım. Bunları da götürecektim ama içeri sokmam zor olabilirdi. "Üzerime en az on beş tane yerleştireceğim desem, diğerlerini çantama koyarım. Araştırdığıma göre içeri ne kadar silah sokabilirsen sok, zaten ölüme gidiyorsun," diye düşündüm. Elimdeki kadehten büyük bir yudum aldım, dudaklarım yana doğru kıvrıldı. Başaracaktım, başarmamam için bir sebep yoktu.
"Ne kadar zor olabilir ki?"
Alayla konuşsam da çok zor olduğunu biliyorum; bazen kendimizi avutmak en doğru karar olur. Elimdeki kadehi masaya yavaşça bıraktım.
"Pelerin almayı unuttum."
Oradayken çoğu kişi pelerin giymek zorundaymış. Kademelerin renkleri oluyor ve ona göre bir pelerin alıp giymen gerekiyor. Ama orada da veriyor olabilirler, emin değilim. Oraya gidince almak daha mantıklı olur. Onlardan biri gibi durur.
Küçük yüz aynasına doğru döndüm. Sahte bir gülümseme ile kendimi süzdüm.
"Yarın," dedim sakin bir sesle. "Yarın o krallığa gideceğim."
Bir süre orada çalışmak mantıken daha akıllıca olurdu. Çünkü etraflıca görmem ve öğrenmem gerekiyor. Kahverengi, uzun saçlarıma dokundum. Uzun denebilir miydi bilmem. Özen göstermesem bile saçlarımı seviyordum çünkü anısı büyüktü. Yarın bütün hayatım değişebilirdi ama ben saçımı mı düşünüyorum? Sanırım öyle.
****************************************
Limana adımımı atar atmaz etrafın temizliğine ve güzelliğine bakakaldım. Etrafta farklı farklı ince ağaçlar, kocaman ama temiz taşlar ve top oynayan gençler... Çok huzur verici gözüküyordu. Arkamdaki insanları sinirlendirmemek için hızlıca ilerledim.
Limanın çıkışına doğru ilerledik; taşlar çoğalıyor ve görüntü daha etkileyici oluyordu. Önümdeki kadınlar ejderha hikayeleriyle ilgili konuşuyorlardı; gerçek midir orası muamma. Onları geçip çarşıya çıktım. Açık söylemek gerekirse böyle beklemiyordum.
Üç katlı binalar; kahverengi, kırmızı, turuncu olmak üzere sıralanmışlardı. Ama o kadar temiz ve yeni gibi duruyorlardı ki etkileyiciydi. Çarşı alanı ise çok genişti. İleride şekilli bir çeşme, etrafında oturan çocuk ve kadınlar... Dükkanlar ise işlek ve sürekli bir ses vardı; insanlar güler yüzlüydü.
Benim ihtiyacım olan sadece bir peleriniciydi. Kalabalığa doğru gittim; sırtımdaki uzun ve büyük çantayı da düzeltip duruyordum. İnsanlar birbirlerini tanıyor ve yüksek sesle konuşuyorlar, bir diğeri de onu bastırmak için bağırıyor derken çok gürültü oluşuyordu. Kenarda bir şeyler içip gülüşen gençler, dükkanlara çay içmek için giden dayılar ve kadınların etrafa olan bakışları aslında çoğu şey aynıydı.
İleride solda kocaman bir dükkan ve içinde çok fazla pelerin vardı. İsmi "Pelerin" yazıyordu, gerçekten çok yaratıcı olmuş değil mi?
İçeri girdim; içeride pelerin bakan birkaç aile daha vardı. Görevliler soruyor ve ona göre bir pelerin veriyorlardı.
"Merhaba, hoş geldiniz."
Bana yaklaşıp konuşan kadına baktım; uzun yeşil bir elbisesi vardı, gözleri yeşil ve saçları belini geçen bir gençti.
"Merhaba."
"Akademi pelerinleri için mi, günlük pelerinler için mi yoksa önemli gün pelerinlerine mi bakmak istersiniz?"
Her birinin farklı bir kategorisi olması komikti.
"Akademi için olacak; giriş ve ilk sınıf."
"Ah evet," yüzünde garip bir ifade oluştu. "Büyük ihtimalle buradan çok kişiye pelerin sattılar ama çoğu öldü. Hemen size uygun bir tane getireyim."
"Buyurun." Elime kırmızı renkte paketlenmiş pelerini verdi. "Kasa şu tarafta." Parmağıyla girişi gösterdi.
"Teşekkürler."
Kasanın olduğu tarafa dönmemle birinin bana sertçe çarpması bir oldu. Ah, bu aptal insanlar gözlerini neden kullanamıyor?
"Dikkat et."
Yere düşen pelerini alırken sadece bunu söyledim. Başımı kaldırdığımda sırıtarak bakan biri vardı; kendini bir bok sanan erkek tiplemesine benziyordu.
"Akademi pelerini," parmağıyla işaret ederek kahkaha attı. "Güzelim, sana pembe daha iyi gider."
Böylelerini iyice dövdükten sonra diri diri gömmek lazım. Ne yani, bir kadın güçlü olamaz mı?
"Bu seni hiç alakadar etmez."
"En iyisi hiç alma, mezarın bile olmayabilir."
"Aynı şey senin için de geçerli. Sadece kadınlar ölür gibi bir kaide olduğunu sanmıyorum."
"Doğru," dişlerini göstererek gülümsedi. "Ama umarım pelerini sen taşırsın, o seni değil."
Bana resmen "zayıfsın" diyordu; yiyorsa gel de öğren yani.
"Bu da seni ilgilendirmez."
"Doğru," yavaş yavaş başka tarafa ilerledi. "Ama umarım geçersin, yoksa yazık olur."
Bu cümle sanki kadınların güzellik dışında işe yaramadığını düşündürüyor. Bu çocuk da ilk sınava girecek, nereden mi anladım? Çünkü akademinin yüzde ellisinin kadından oluştuğunu duydum.
***
Odaya girer girmez sessizlik dikkatimi çekti. Rahatsız edici türden bir sessizlik.
Kapıyı kapattım. Küçük oda, beklediğimden temizdi. Tek kişilik yatak, koyu renk masa, eski bir dolap ve duvara asılmış solmuş bir tablo.
Çantamı yatağın üzerine bıraktım.
Bir anlığına tablodaki adamın yüzü hareket etmiş gibi göründü.
Kaşlarım çatıldı.
Tekrar baktığımda hiçbir şey yoktu.
"Harika," diye mırıldandım. "Daha gelmeden kafayı yemeye başladım."
Uzun süredir doğru düzgün uyumuyordum. Günlerdir sadece görev, ezber ve yol düşünüyordum. Beynimin bana oyun oynaması şaşırtıcı değildi.
Ceketimi çıkarıp sandalyeye attım.
Tam o sırada gözüm masanın kenarına kaydı.
Siyah bir duman.
İnce, kıvrılan bir şey masanın altından geçmiş gibi oldu.
Elim refleksle bıçağıma gitti.
Ama tekrar baktığımda hiçbir şey yoktu.
Derin nefes verdim.
"Yorgunluk."
Başka açıklaması olamazdı.
Pencereye doğru ilerledim. Dışarıda Dragonheart hâlâ canlıydı. İnsanlar gülüyor, sokaklar ışıldıyordu.
Ama içimde garip bir his vardı.
Sanki bir şey beni izliyordu.
Ve nedense...
O şey beni bulmuş gibi hissediyordum.
Bölüm etkileşimi
