27. bölüm · Bir Bakış

“Kalbine girmek istiyorum Elvan''...

Zeliha Taş

Artık ona boyun eğmeyecektim. O kim oluyordu da her gün onunla buluşacaktım? Neymiş, bir ay benimle görüşecekmiş de hoşlanıp hoşlanmadığını anlayacakmış. En sinir olduğum şey net olmayan insanlardır. Kesinlikle Ali kişisi de onlardan biriydi. Hiçbir şey olmamış gibi dershaneme gittim, derslerime girdim. Çıkışta sevdiğim pastaneden üç tane ekler aldım. Günlük rutinime dönmüştüm yani. Onun boş tehditlerine inanacak değildim. Neymiş, odamda konuşurmuşuz pehh... Bu kendini ne sanıyordu? Cidden böyle büyük büyük konuşmaları canımı sıkıyordu. Eve gittiğimde odama girip üstümü başımı çıkarıp duşa girdim. Annem “Yemek hazır.” dedi. Masaya oturduğumda Selim'in bana sinsi bir bakış attığını gördüm.
“Ne oldu be?” dedim.
“Abla sen iyi misin?”
“İyiyim tabii, niye iyi olmayacakmışım? Sorduğu soruya bak.”
“Kızım kardeşin bir şey demedi ki, durumunu sordu. Kızacak ne var bunda?”
“Anne sen bilmezsin bu küçük şeytanı, kim bilir aklından neler geçiyordur?”
Masum bir bakış atarak anneme rol kesiyordu.
“Gördün de mi anne, kızın bana nasıl davranıyor? Halbuki ben sadece günün nasıl geçti diye sormak istemiştim.”
Nedendir bilinmez Selim'in söylediği her şey batıyordu bu masada.
“Kapa çeneni.” dedim. “Konuşma benimle.”
Annem şaşırmış bir şekilde, “Okulda bir şey mi oldu kızım? Neden bu kadar asabisin?” dedi.
“Yok anne, bir şey olmadı. Ne olacak Allah aşkına?”
Daha fazla benimle konuşmadan yemeğimi bitirmemi beklediler. Selim sanki aklımı okuyormuş gibi yanıma yaklaşıp, “Ali'yle mi atıştınız?” dedi. Gözlerimi açıp o gün söylediğim yalana hiç inanmadığını o an anladım. Ağzımdaki lokmada az daha boğulacaktım.
“Abla al, su iç. İnsanlık yine bende kalsın değil mi anne?” deyip güldü.
Annem de, “Kızım yavaş yavaş iç suyu.” dedi.
İkisine de gözlerimden ateş fırlatıp masadan ayrıldım. Odama girerken, “Kimse beni rahatsız etmesin, ders çalışacağım.” deyip odama geçtim.
Acaba çok mu sert davrandım Ali'ye? Ya bir daha yüzüme bakmaz ve benimle konuşmazsa...
“Kızım senin derdin ne? İstediğin de bu değil mi zaten?” diye çıkıştı içimdeki akıllı kız.
İstediğim tam olarak da bu, ne eksik ne fazla. Kesinlikle benden uzak durmalı. Şurada okulun kapanmasına ne kaldı sanki... Okul bitince de zaten yüzünü bile hatırlamam.
Bu durumu düşününce içimde bir burukluk oluştu. Tamam kabul ediyorum. Ona söylediğim her şeyin tersini hissediyordum. Ama olmayacak duaya da amin diyecek kadar saf değildim. Kendimi korumam gerekiyordu. Önceliğim Ali olursa her şey tepetaklak olabilirdi. Tam hedefime bu kadar az zaman kalmışken bunu ne kendime ne de aileme yapamazdım. Kesinlikle ona duygularımdan bahsetmeyecektim. Belki onun da duyguları gelip geçiciydi. Hem bu sınav sadece bana mıydı ya? Onun da bu sınava girmesi gerekiyordu. Ailesinin tanınmış bir aile olduğunu biliyordum ama yine de üniversite okuyacaktı bu çocuk değil mi? Kendi sınavımı halletmiştim de şimdi Ali'nin sınavının derdine düşmüştüm. Gerçekten ruhum sıkışıp kalmıştı. Her şeyi bu kadar en ince ayrıntısına kadar düşünmek bana büyük bir zulüm gibi geliyordu.
Saat sekizi geçiyordu. Bugün tam altı yüz soru çözmem gerekiyordu. Masanın üzerindeki sorularla bakıştık. Mutfağa gidip bir Türk kahvesi yaptım. Uyanık kalmam gerekiyordu. Soruları çözmeye başladım. Aklımda Ali kişisi'nin sesinin kısıldığı tek yer burasıydı. Soruları çözdükçe sanki hayatımdaki sorunları da çözüyormuşum gibi hissediyordum. Son soruyu da çözdüğümde saate baktım. Biri geçiyordu, neredeyse iki olacaktı. Aynada gözlerime baktım, kızarmıştı. Uyumak için yalvaran gözlerime daha fazla karşı koyamadan odanın ışıklarını kapatıp uyudum.
Rüyamda Ali'yi görüyordum. Yanında bir kız ellerini tutuyor, ben de uzaktan onları izliyordum. Ağlayarak onlara bakıyordum. Sonra yanıma İlkay geliyor.
“Sen istedin bunu.” diyor. “O seni sevdi, sen ona hep git dedin. Şimdi ağlama boşuna.” deyip beni teselli edeceğine yarama tuz basıyordu.
Sonra bir de ne oldu bilmiyorum. Onların yanına gidip kızın elini sıkıp “Bırak!” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Uyandığımda birini sıkıyordum. Ama benim yatağımda kimi sıkabilirdim ki? Rüyayla gerçek arasında debelenirken “Ahh...” diye bir ses duydum. Bu bir erkek sesiydi. Tam yanımdan geliyordu. Yanımdaki abajurun düğmesine bastım. Gördüğüm şeyle bir anda irkildim. Ali kişisi yanımda yatmıştı ve ben de onun burnunu sıkıyordum. Bir anda elimi çektim. Şok olmuş gözlerle ona bakıyordum.
Lanet olsun, diye geçirdim içimden. Neden bu eski tişört ve ince pijamayla beni görmek zorundaydı sanki? Tekrar ona dönüp yakasına yapıştım.
“Sen... Senin ne işin var burada? Sen gerçekten çıldırmışsın.”
Sesimi o kadar alçaltmıştım ki neredeyse fısıldıyordum.
“Burada benim yatağımda ne arıyorsun? Sapık mısın sen?”
Bana gülerek ellerini yakasındaki ellerimden alıp bütün parmak uçlarımı öpmeye başladı. Allah'ım yine aynı şey oluyordu. Yine beni etkisi altına alıyordu. Şimdi benim odamda, benim yatağımın üstünde Ali kişisi parmak uçlarımı öpüyordu. Rüya olup olmadığını teyit etmem gerekiyordu. Birden Ali kişisinin kolunu ısırdım.
“Ahh!” diye bir ses çıktı.
Rüya değildi.
“Ne yapıyorsun Elvan? Senin bu kadar vahşi olduğunu bilmiyordum.” deyip sırıttı.
“Bana mantıklı bir açıklama yap Ali.” dedim.
Ellerimi tekrar ellerinin arasına alıp, “Sana söylemiştim. Odanda konuşacağımızı.” dedi.
“Ama ben bunu yapacağını hiç düşünmedim. Bu kadar deli olabileceğini...”
“Hayır deli değil, aşık.” dedi.
Ben yanlış duyuyordum değil mi? Kesin yanlış duyuyordum. Bana aşık olduğunu mu söylemişti yoksa hayal mi görüyordum? Gaipten sesler de duyuyor olabilirdim. Belki beş dakika öylece kalakaldım. O da halinden memnun olmuş olmalı ki hiç kıpırdamıyordu. Sadece ellerinin hareketlerini hissediyordum.
“Sen ne dediğinin farkında mısın?” dedim.
“Hem de hiç olmadığım kadar...”
“Ama biz daha yeni konuşmaya başladık. Bu kadar kolay mı aşık oldun yani? Ben anlamıyorum.”
“Aslında Elvan, ben senden lisenin ilk gününden beri hoşlanıyordum. Seni kendime saklıyordum desem yeridir.”
“Nasıl yani?”
“Sen o minik gözlerinle arkadaş edinmeye çalışıyordun ilk gün, seni izledim hep... Ama sınıftakiler sana karşı hiç arkadaş gibi değillerdi. Hatta birkaç kişinin sana sıkıntı çıkardığını da biliyordum.”
“Evet.” dedim. “O zamanlar okula bile gelmek istemiyordum.”
“Biliyorum. Sonra ben sana sataşanları usulünce uyardım. Ondan sonra da sesleri çıkmadı değil mi?”
“Evet, sendin o zaman. Çünkü artık kimse bana karışmıyordu. Ama kimse benimle arkadaş olmak da istemiyordu.”
“Evet, her şeyin bir bedeli oluyordu işte. Herkese benim korumamda olduğunu Cem ve Tayfun aracılığıyla duyurdum. Ama gel gör ki bu sefer de herkes korkudan seninle arkadaş olmak istemedi. Bu yüzden de özür dilerim.” dedi.
Şimdi taşlar yerine oturdu. Niye görünmez olduğum...
“Sen görünmez değildin. Ben seni görüyordum. Koruyordum.”
“Ama gelip bir kelime bile etmedin.”
“O zamanlar seni korumam gereken küçük bir kız gibi görüyordum. Bilmiyorum... Seni her gördüğümde bende hep iyi duygular uyandırıyordun. Ta ki bu seneye kadar... Artık büyümüştün, büyümüştük. O çocuk Ersin yani senin yanına oturunca anladım. Senin yanında değil bir erkek, erkek sinek bile görmeye tahammülümün olmadığını.”
“Kıskandın yani?”
“Kıskandım hem de deli gibi. Sınıfta olmasaydık onu yakasından tutup pencereden fırlatacaktım.”
Kırık bir gülüşle karşılık verdim. Ellerim ellerindeydi. Artık bu duruma alışmıştım galiba, çekme isteği duymadım. Hatta bundan hoşlanmıştım bile. Avucumun içini öperken,
“Peki ya sen? Sen ne hissediyorsun bana karşı?” dedi.
“Bilmiyorum, kafamı çok karıştırıyorsun. Bir anda çıkıyorsun, iki laf ediyorsun, tüm gün o iki cümleni kafamda döndürüp duruyorum. Sana kızıyorum, sinirleniyorum. Kafamı karıştırıyorsun yani...”
“Bu iyi bir şey değil mi?” diye sordu.
“Bilmiyorum. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi?”
“Bence iyi bir şey çünkü öyle ya da böyle beni düşünüyorsun.”
“Zorla aklıma giriyorsun...”
“Kalbine girmek istiyorum Elvan... Hem de hiç çıkmak istemiyorum oradan...”
Gözlerime bakıp yüzünü yüzüme daha da yaklaştırıp dudaklarıma doğru yol almıştı bile. Ne bir dur diyen çok bilmiş Elvan vardı ne de her şeye muhalefet ukala Elvan. Hepsi tamam demişti galiba. Ben de sesimi çıkarmadan dudaklarıma doğru eğilen Ali'ye karşı gelmedim. Dudaklarını dudaklarıma bastırırken elleriyle belimi sarıyordu. Dudaklarımız birleşirken dilinin dişlerimin arasından içeri sızışı bende büyük bir deprem etkisi oluşturuyordu. Bir ara dilimi emerken gözlerimi açıp “Ne yapıyorsun sen?” der gibi baktım. Yavaşça dudaklarımız birbirinden ayrılırken gülmeye başladık.
Kötü başlayan günümün gecenin bu saatinde en mutlu ana evrileceğini bilemezdim.
“Bu gece burada uyuyabilir miyim?” dedi. “Sana sarılarak uyumak istiyorum.”
“Ama bizimkiler...”
“Kapıyı kilitleyip tekrar yanıma geldi. Uyuyorlardır hem. Çadırda da uyumuştuk, hatırlarsan.”
“Unutmak ne mümkün?” dedim.
“Birden sarılabilir miyim sana?” dedi.
Benden izin almadan aralandı. Uyuduğum en güzel gecelerden biriydi. Başımı göğsüne yaslayıp, “İşte hep olmanı istediğim yer.” dedi.
“Galiba benim de...” dedim.