14. bölüm · Bir Bakış

Ben Ali....

Zeliha Taş

Ali kişisi
“Ben Ali. Hayatım; arkadaşlarım Tayfun ve Cem’in arasında kalmış, Sema’nın da Cem’e tutulmasıyla birlikte onun da aramıza katılmasıyla takılan bir dörtlü olmuştuk. Neden hâlâ Cem’e açılmadığının sebebini Tayfun da ben de bir türlü anlayamamıştık. Bu üçlü arasında geçen bir hayat... Benim yaşamım, Antalya’nın eski ama çok da varlıklı olmayan anne tarafımın yanında geçiyor.
On yaşına kadar Diyarbakır’da yaşadım. Sonra annem, babamla boşanma kararı alıp Antalya’ya taşınmamız gerektiğini söyledi. Anneannem ve dedemle orta sayılabilecek büyüklükte, bahçeli bir evimiz var. Babam ayda bir gelir, beni görür, sonra da giderdi.
Babam, Diyarbakır’ın köklü ailelerinden Rıza Hanoğlu’nun biricik oğlu Abdullah Hanoğlu’dur. Kendisi yurt dışında eğitim görmüş, yakışıklı ve bakımlı bir adamdır. Gençken, tatil için geldiği Antalya’da annemle tanışıp âşık olup evlenmişler. Sonra Diyarbakır’a taşınmışlar.
Babaannem, annemi gelin olarak hiç istememiş; “Âdetlerimizi bilmez bu kız.” diye hep karşı gelmiş. Tabii babam dinlememiş ve evlenmişler. Sonra ben dünyaya gelmişim. Daha sonra annem, daha fazla dayanamayacağını söyleyip oradaki düzene ayak uyduramayarak beni de alıp Antalya’ya dönmüş.
Tabii bir şart koşmuş: Babam, anneme, yaşım on sekiz olduğunda Diyarbakır’a döneceğini ve benim yanımda yaşayacağını söylemiş. Annem, o zamanlar küçük olduğum için bunu kabul etmiş. Babaannem bu duruma içerlemiş; “Torunumu göremeden büyüyecek.” diye üzülmüş. O yüzden yılın belirli zamanlarında onların yanına gidiyorum.
Bana, küçüklüğümden beri bir ağaymışım gibi davranıyorlar. “Sen bizim tek soyumuzsun.” diye severler hep. Çünkü babam tek çocuk. Büyükbabam, daha sonra ikinci evliliğini yapmış olsa da başka çocuğu olmamış. O yüzden o konakta kral gibi karşılanırdım.
Bu durum, benim gibi şehir hayatında yaşayan biri için çok farklıydı. Gittiğimde yemekler hazırlanır, kurbanlar kesilir, davullar zurnalar çalardı. Hep bir şenlik havasında geçerdi o iki hafta.
Bu sefer gitmemin sebebi, büyükbabamın çok hasta olmasıydı. Apar topar yatağımdan kaldırılıp özel arabayla yola koyuldum. Annem de tedirgindi. Çünkü Diyarbakır, 1987’deki OHAL sebebiyle güvenlik operasyonlarının yoğun olduğu bir yerdi. Ama yapacak bir şey yoktu; oraya gidilecekti. Zaten her gidişimde annemin aklı kalıyordu.
Bir keresinde annem, babama “Sen gel, gör; onu götürme.” dediğinde babamın gülüşünü hiç unutamıyorum. “Ben değil, onlar görecek.” deyip daha fazla konuşmadan arabasına binip yola koyulmuştuk.
Şimdi yaşım on sekiz. Antalya’ya yeni geldiğim sene okula gitmemiştim; annem göndermemişti. Yaşıtlarım mezun olmuştu ama ben bir sene rötarla liseye devam ediyordum. Bu sefer büyükbabam hasta olmasaydı beni kimse buradan götüremezdi.
Aklımı, kalbimi, ruhumu ele geçirmişti sanki vicdansızın kızı... Çare yok, gidecektim.”