2. bölüm · Bir Bakış
Güm Güm
Ertesi gün okula geldiğimde İlkay’ın gelmediğini gördüm. Sebebini sorduğumda öğretmenim, “Bir hafta izinli, hastalanmış,” dedi. Ben tam sıraya yayılacakken sınıfa yeni bir nakil öğrenci geldi. Ersin… Muğla’dan gelmişti. Yakışıklı, uzun boylu, kıvırcık saçlı bir çocuktu.
Sınıfta iki kişinin yanı boştu: Hakan’ın ve benim. Ersin, Hakan’ı es geçip benim yanıma oturdu. “Merhaba,” deyip kendini tanıttı ve elimi sıktı. O an, bir çift siyah gözün beni adeta yemek istercesine izlediğinin maalesef farkında değildim.
Ersin’in elleri ince ve uzundu, kalem gibiydi. Elimi incitmeden, yumuşacık bir şekilde sıktı. Krem mi sürmüştü, anlamadım. Birden elini çekip “Sen?” dedi.
“Ben de Elvan,” dedim.
Tekrar memnun olduğunu söyledi. Çok sıcakkanlı, sevecen birine benziyordu.
Ben ona İlkay’la oturduğumu söyledim.
“Bir hafta oturabilirsin ama o gelince kalkarsın. Hakan’ın yanı boş, istersen orada otur,” dedim.
“Seni bırakıp şu haydut bakışlı çocuğun yanında oturmak istemem,” dedi.
Ağzımdan kahkahaya benzer bir mırıltı çıktı. Bu, bizim sınıfta —özellikle benim gibi asosyal biri için— pek görülmüş bir şey değildi. Arkadaki üçlüden homurdanmalar geldi. Arkamı döndüğümde Ali’nin keskin bakışlarıyla karşılaştım.
Ne oluyordu yahu? Bu ikinciydi. Bu çocuk neden bana bakıp duruyordu? Kalbim bir an tekledi.
Ersin bütün gün soru üstüne soru sordu. Beni güldürmek için elinden geleni yaptı ve başarılı da oldu. Sürekli gülüyordum. Gerçekten kafa dengi bir çocuktu.
Teneffüs zili çaldığında kalkacakken, kısacık elimi tutup beni durdurdu.
“Bugün kantin benden. Ne seversin?” diye hızlıca sordu ve cevap vermeme fırsat bırakmadan koşarak gitti.
Birden sınıfta kimsenin kalmadığını fark ettim. “Ne oluyor?” der gibi etrafa bakınırken arkamda bir nefes hissettim. Bu hiç tahmin etmediğim biriydi: Ali.
Ellerini sıramın üstüne dayayıp gözlerimin içine baka baka,
“Onu yanından kaldır,” dedi ve yerine döndü.
Tam o sırada sınıf bir anda doluştu. Ben hâlâ yaşadığım şoku atlatamamışken Ersin, eli kolu dolu şekilde gelip getirdiklerini sıraladı. Beraber yedik… Tabii benim boğazıma dizildi, o ayrı mesele.
Kalbime “Sakin ol,” diye direktifler veriyordum.
Ne oluyordu ya? Ben bir şey mi kaçırmıştım? Nasıl yani… Üç yıldır yüzüme bile bakmayan, sınıf arkadaşım demeye bin şahit isteyen o çocuk ne demişti?
“Onu yanından kaldır.”
Bu ne demekti Allah aşkına? Biri bana açıklayabilir miydi? Bu neydi şimdi…?
Her şey bir anda olmuştu. Etrafıma baktığımda sınıfta kimse kalmamıştı. “Ersin, çıkalım mı?” diye sorunca kendime geldim. Ne düşünüyordum ben? Peh… Kaf Dağı’ndaki Ali Hanoğlu benimle konuşmuştu ve bana ne yapacağımı mı söylemişti? Yok artık! Gerçekten yakında kırmızı, yeşil ne renk varsa o kadar kar yağacaktı.
Yol boyunca iç dünyamla bir türlü uzlaşamadığım için Ersin susmak zorunda kalmıştı. Garibim, ilk günden benim gibi arkadaşlıktan nasibini alacağı pek meçhul birine denk gelmişti. Ona biraz üzüldüm. Sonra vedalaşarak evlerimize dağıldık. Çok uzak oturmuyormuşuz; “Artık okula birlikte gidelim,” diye teklif edince hemen kabul ettim. Çünkü benimle konuşan kişi sayısını düşününce bu teklif oldukça cazipti. Gerçekten artık insanlarla daha fazla vakit geçirmeliydim, özellikle de kendi yaşıtlarımla.
Eve vardığımda harika yemek kokuları beni içeri davet ediyordu. “Yok, bu kadın bize bir hediye, bir ödül… Allah’ım sana şükürler olsun, iyi ki annem benim annem, elhamdülillah,” diye söylenerek içeri girdim. Annemi mutfakta kucakladım. Havaya kaldırmaya yeltendim ama henüz o kadar güçlü olmadığım için niyetle kaldı. “Dur, deli kız!” diye çıkışınca odama yönelip üstümü değiştirdim, ardından banyoya girdim.
Duşumu alıp havluyla biraz oturdum, kendime beş dakika verdim. Sonra eşofmanlarımı giyip yatağıma uzandım. Deli deli düşünceler akın etmeye başladı. Ne oluyordu ya? Ne oldu da öyle söyledi bu Ali kişisi? Tövbe tövbe… Sevgilisi değilim; olmak şöyle dursun, bu kelimenin onunla benim aramda ima edilmesi bile abes kaçıyordu. Şimdi söylerken bile eğreti duruyordu.
Eee, o zaman Ersin’i tanımaz etmezdi. Kötü biri olduğunu düşündüğünden öyle söyledi diyeceğim, o da değil. Gerçi düşününce, bu Ali–Tufan–Cem üçlüsü geçen sene bir çocuğu okul çıkışında hırpalamıştı. Çocuk yalvar yakar “yapmayın” dedikçe daha da kötü dövüyorlardı. Sonra o çocuk okulu bıraktı. Bence bu üçlü sebep oldu… en azından benim tahminim bu.
Yani demem o ki, bunlar böyle tipler işte. Rüzgâr nereden eserse… “Dur, şu kıza şunu yap, bunu yap,” demiş de olabilir. Kim bilir, benim bilmediğim daha neler vardır? Ama yine de Elvancım, fazla takılma. Ne olacak? Amaan, neyse… Hem demişse demiş; o dedi diye hemen “emredersin komutanım” mı diyeceğim? Çok bekler…
Ertesi gün kapıda Ersin’i beklerken buldum. Bu çocuk düne nazaran gözüme daha bir tatlı gelmişti; hele o kıvırcık saçları… Kocaman bir gülümsemeyle “Günaydın,” dedi. Karşılığını aldıktan sonra yola koyulduk. Okul bir otobüs mesafesindeydi. Yirmi dakika sürüyordu ama her sabah saat yedideki otobüse yetişemezsek, diğer otobüs bir saat sonraydı. Ve bu demekti ki: “Koş Ersin, koş!”
Zar zor yetiştiğimiz otobüsten inerken kıkırdamalarımız okulun bahçesinde de sürdü. Tabii bizi izleyen gözler de vardı: Üç silahşor ve bir adet Sema… Sınıfa doğru yürürken Ali hariç diğer ikisi öksürmeye başladı. Bahçe kalabalıklaşmaya başlamıştı. Öksürükler eşliğinde Ersin’i ite kaka sınıfa götürdüler.
Ben mi neden durdum? Çünkü Şehzade Ali Bey, kalabalıkta kimsenin görmeyeceğinden emin olarak kolumdan tutup beni arka bahçeye sürükledi. Neye uğradığımı şaşırmış halde donup kaldım. Yüzüne bile bakmaya çekindiğim Ali karşımda duruyor ve hâlâ kolumu bırakmıyordu. Geçen beş dakika boyunca bana tepeden tırnağa baktığını, yüzüne bakmasam da hissediyordum.
Zil sesiyle kendime geldim. Gözlerine bakıp, “Bu ne demek şimdi?” dedim. Gözlerini bana dikerek, “Ben sana dün ne söyledim?” diye sordu.
“O çocuğu yanından kaldır dedin,” diye cevapladım.
“Peki sonuç? Neden kaldırmadın?”
Bu çocuk aptal falan mıydı? Ben bunu akıllı biri sanıyordum. İçimden gülerek cevap verdim: “Daha sınıfa girmedim ki. İzin verseydin zaten kaldıracaktım.”
Şaşkın bir şekilde bakarak, “Hımm, öyle mi?” dedi. Birkaç yalandan öksürük… “Kaldıracaktın yani?” diye yine sorunca, gözlerimle “Evet” der gibi başımı salladım.
Gözlerinde bir gülümseme mi belirdi, yoksa bana mı öyle geldi, orası tartışılır… Ama bu çocuk gerçekten değişikti. Bir de galiba ben nefes almayı unutmuştum. Biri bana suni teneffüs falan yapsın… Oksijenim, oksijenim, neredesin?
Kolumu bıraktığında derin bir nefes almayı başarabildim. “Bu göğsüme ne oluyorsa…” dedim içimden. “Sana ne elin adamından? Niye heyecan yapıyorsun?” Bir hallenmeler, bir şeyler… Neyse.
“Konu kapandığına göre sınıfa girelim,” dedi. Sonra durdu. “Sen gir, ben sonra gireceğim.”
Sanki çok meraklıydım seninle görünmeye… Ukala, havalı pislik!
Koşar adımlarla sınıfa girdim ve yerime oturdum. Ersin soran gözlerle bakarken, “Bir şey yok,” dedim ve derse odaklanmaya çalıştım. Ders fizikti; gerçekten formüllerle başım beladaydı. Olanları düşünmemeye çalıştım.
Beş dakika sonra Ali de sınıfa girdi ve bakışlarını üzerimden çekmeye hiç niyetli görünmüyordu.
Teneffüs zili çaldı. Ersin’le kantine gittik. Ali’nin de arkamızdan “biraderleriyle” geldiğini gördük. Kantinde uzun bir kuyruk vardı. Bir tost, bir ayran almak resmen işkenceye dönüyordu. Benim önümde Ersin, arkamda Ali; onun arkasında Tufan ve Cem sıralanmıştı.
Arkamda olmasının verdiği o belirsiz duyguyu hiç sevmedim. Bu çocuk bunları bilerek yapıyordu. Benden ne istiyordu ki?
Sıra bana geldi. Ersin aldıklarıyla beni geride bekliyordu. Tam parayı uzatacakken Ali’nin elini uzatıp, “Bu defa benden olsun,” demesiyle donup kaldım.
“Ne münasebet? Kendi yiyeceklerimin parasını ben öderim,” dedim.
Boyu ne kadar uzundu… Resmen yukarı bakarak konuşuyordum. Eğilip kulağıma, “Borcun olsun o zaman,” dedi.
O neydi şimdi? Kulağıma üfledi mi?
Allah’ım, ben ne yaşıyorum? Şerefsiz… Çok yakışıklı! Kalbim dur, sen de be! Hemen güm güm… Biri duyacak, rezil olacağız…
