15. bölüm · Bir Bakış
Evleneceksin!!
Ali Kişisi
Beni almaya bu sefer babam değil de halamın eşi olan Harun enişte gelmişti. Babamın üç kız kardeşi vardı: Berfin Bibi, Züleyha Bibi ve Asya Bibim. Üçü de o konakta yaşıyordu. Berfin Bibi, evli olmasına rağmen kocasıyla birlikte o konakta kalıyordu.
Yolda Harun enişte sorular sorup beni konuşturmaya çalışıyordu:
“Dersler nasıl gidiyor Alicim, iyidir inşallah. Bak, senden çok umudumuz var. Büyükbabanın da babanın da senin için büyük umutları var, biliyorsun değil mi?”
Aslında soru sorar gibi yapıp alttan alta bazı düşünceleri kafama yerleştirmeye çalışıyordu.
“İyi enişte, derslerim iyi, merak etme.” dedim.
“Son senen zaten. Artık Diyarbakır’a geleceksin, biliyorsun. Herkes senin on sekiz yaşını doldurmanı dört gözle bekliyor. Hele babaannen... Ali yukarı, Ali aşağı; senin adının geçmediği bir günü yok.”
“Biliyorum enişte, sağ olsunlar. Hepsini ben de çok seviyorum.”
“Bu sefer orada seni bekleyen başka durumlar da var.”
“Ne var enişte, ne oldu?”
“Şimdi söyleyemem Alicim. Hem benim söylemem uygun olmaz. Abdullah Ağam sana en uygun biçimde izah edecektir.”
Bunları söylerken arada bana bakıp, “Merak etme yav, ölüm yok ya ucunda; her şey senin geleceğin için.” diyerek içimi rahatlatmaya çalışıyordu.
“Enişte, biliyorsun tam sınav arefesinde Diyarbakır’a, sırf büyükbabam hasta diye gidiyorum. Yoksa gitmezdim. İnşallah durumu iyidir.”
“İyi Alicim, merak etme. Seni görmek istedi sadece. Yaşlıdır, biliyorsun. Rıza Ağam pimpiriklidir, bilmiyor musun? Hep bir şey olursa diye yaşar. Hele ki sen böyle uzakta yaşarken içi hep korkudadır. Senin başına bir şey gelir diye korkar. Sen onun soyunun devamı için tek umudusun, bilmez misin?”
Bildiğim şeyleri anlatırken eniştemi uslu bir çocuk gibi dinliyordum. Yol boyunca Diyarbakır şarkıları dinledik.
Konağa vardığımda bu defa davul zurna yerine bir yas provası var gibiydi. İçeri girdiğimde beni babaannem karşıladı. Bu kadın daha da yaşlanmıştı. Elini öptüm.
“Güzel torunum, çok özledik seni.” deyip bağrına bastı.
Ben de beni bu kadar şefkatle saran bu kadına kayıtsız değildim. Annemle araları kötü olsa da ben babaannemi çok severdim. Annemin bu durumu kıskanmışlığı bile vardır.
“Gel torunum, dedeni gör. İyi değil, yatağında yatıyor.”
Odaya girdiğimde geçen seneye nazaran daha da çökmüş bir ihtiyarla karşılaştım.
“Ooo, benim can torunum gelmiş! Canıma can katacak, gözümü arkada bırakmayacak soyum gelmiş!” diyerek doğrulup ellerini açtı.
Ellerini öpüp “Nasılsın büyükbaba?” diye sordum.
“İyiyim oğlum, daha yaşayacak günlerim varmış.” dedi.
Aslında yaşlı olmasından başka bir sağlık problemi görünmüyordu.
“İyisin maşallah.” dedim.
“Sen açsındır, gel torunum. Deden dinlensin, sonra yine görürsün.” dedi babaannem.
Salona geçtiğimde yemekler çoktan hazırlanmıştı. Halalarım dört bir yandan etrafımı sarmış, hem konuşup hem sarılıyor hem de ağzıma yemekleri tıkıştırıyorlardı.
“Ye oğlum, bir deri bir kemik kalmışsın. Ye de biraz kendine gel.”
Gülümseyip “İyiyim ben babaanne, merak etme.” dedim.
“Büyükbabam gayet iyi görünüyor. Biliyorsunuz sınavlarım var; tam sıkışık zamanımda apar topar eniştemi göndermişsiniz.”
Babaannem ve halalarım birbirine bakıştı. Benim bilmediğim ama onların bildiği bir konu olduğu belliydi.
“Bir şey yok oğlum.” dedi babaannem. “Baban gelsin, konuşuruz. O anlatır sana durumu.”
“Nerede o, ne zaman gelir?”
“Otelde toplantısı varmış. Geç gelecek ama gelecek, merak etme. Sen anlat, nasıl oralar?”
Ben konuşurken Berfin halamın benim yaşımdaki oğlu Sinan içeri girdi. Onu görünce çok sevindim, sarıldık.
“Ooo, Ali gardaşım gelmiş!”
Sinan kendine has, harika bir çocuktu. Diyarbakır’da okuyordu; benden bir yaş küçüktü, lise son sınıftaydı.
“Nasılsın Sinan?”
“Ne yapayım, şu liseyi bitirmeye çalışıyoruz. Bitse de Abdullah amcamın yanında işe başlasam. Daha fazla okumaya ne ben ne de bu beynim izin veriyor.”
Gülüştük. Çaylarımız geldi.
Aklımı kurcalayan bu durumu Sinan’a sordum.
“Ali, vallahi ben de bilmiyorum. Senin geleceğinden son anda haberim oldu.”
“Geceyi bekleyeceğim desene...”
Bütün gece bekledim ama babam gelmedi; geldiyse de çok geç gelmişti, ben uyumuştum.
Sabah beni Züleyha halam uyandırdı:
“Ali, Ali, Ali! Uyan kurban olduğum. Hadi kahvaltıyı hazırladık, seni bekliyoruz. Baban da seni bekliyor.”
Uyanıp yanağına bir öpücük kondurdum. Züleyha halam bir başka güzeldi. Bu konakta değil de başka bir yerde doğsaydı, kesin çok ünlü bir aktris olurdu.
“Halacığım, geliyorum.” dedim.
“Oyy, ben senin ‘halacığım’ diyen dilini yerim! Hadi Ali ağam, Abdullah ağamı bekletme.”
“Ooo, bu evde de ağalardan geçilmiyor.” diyerek takıldım.
Kahvaltı için salona gittiğimde masanın başında babamı gördüm. Gidip elini öptüm. Beni çok özlediği sarılışından belliydi.
“Hoş geldin aslan oğlum.” diyerek bir kez daha sarıldı.
Kahvaltı yaparken herkes çok mutluydu. Ta ki babama,
“Neden beni buraya getirttin baba? Sınav zamanım, biliyorsun.” diye sorana kadar...
Boğazını temizledi.
“Söyleyeceğim oğlum. Öncelikle bu karar benim değil, Rıza Ağa’nın kararıdır. Ben istemesem de bilirsin; onun lafı bu aile için kanun hükmündedir.”
Devam etti:
“Sen bu ailenin tek erkek torunusun. Bu yüzden aşiretin devamı için çok önemlisin. Rıza Ağa seni Sırrı Ağa’nın torunu Sedef’le evlendirmek için getirtti. Yarın imam nikâhın kıyılacak.”
Masada bu duruma şaşıran sadece ben ve Sinan’dık.
Ben daha tepki veremeden babam konuştu:
“Oğlum, maalesef itiraz etme hakkın yok...”
Ben şok içindeyken aklımda sadece Elvan vardı.
O ne olacaktı? Ben ne olacaktım? Biz ne olacaktık?
Hayatım artık benim hayatım değildi.
“Annem...” diyecektim ki babam sözümü kesti:
“Onun bilmemesi daha iyi olur. Bilirse işler daha da karışır.”
“Peki baba... Ama yurt dışından döndükten sonra senden bir şey isteyeceğim. Kabul ediyor musun?”
Gözlerime bakıp:
“Tamam oğlum, o gün geldiğinde ne istersen o olacak.” dedi.
