38. bölüm · Beni Bana Verin •Gerçek Ailem•

38. Bölüm

Soreil ~

“Kaderler aynıydı, kişiler farklı.”

38.Bölüm: Nerede Şehir

Gözlerim, aşağıdan gelen seslerle hafifçe aralandığında, güneş çoktan gökyüzündeki yerini almıştı. Işıkları ile dünyanın tenini ısıtırken, tül perdenin arasından sızarak benim odamı da sıcacık etmişti.

Beyaz çarşafla kaplı yatağımdan kalkıp pikeyi gelişigüzel yatağın üzerine attım. Merakla aşağı inmek istesem de yüzümü yıkamadan edemedim. Lavaboda kısa bir tazelenmenin ardından üzerime dolaptan rastgele seçtiğim kıyafetleri geçirip, yastığımın altındaki telefonu almadan kendimi dışarı attım.

Seslerin aileme ait olduğunu tahmin ediyordum. Ahsen ve babaannenin bir sürpriz daha yapmadığına emin olmak istedim; çünkü babam, onları göndermiş ve bir daha gelmeyeceklerini söylemişti. Babama güvenim tamdı.

Merdivenleri bitirdiğimde, seslerin mutfaktan geldiğini anladım. Antreyi geçip, dış kapının yanındaki mutfak kapısından içeri adım attım. Tezgahta yemek hazırlayan yenge hanımların yerine babam vardı. Yanında ona yardım eden Fetih ağabeyim, masayı kuran diğer ağabeylerim ve Uran…

Gülümseyerek "Günaydın!" dedim. Hep birden başlarını kaldırdılar; yüzlerindeki sersem ifade, dün gece terasta yaşanan konuşmanın izlerini taşıyordu. Muhtemelen hâlâ onlara kızgın olacağımı düşünmüşlerdi.

Ama uzun süre küs kalamazdım. Hayat sürprizlerle doluydu ve tüm sürprizler iyi değildi. Onları yıllar sonra bulmuşken yeniden kaybetmek istemiyordum. En azından küs ayrılmak… aslında hiç ayrılmak istemezdim.

Buzdolabından kahvaltılıkları çıkarıp masaya dizmeye başladım. Ağabeylerim hemen yardım etti. Sadece Bedir ve Murat Ağabeyim bir kenarda duruyordu. Murat, ada tezgâhının üzerine oturmuş, elindeki tabakta duran omleti iki eliyle sıkıca tutuyordu. Bedir’in aç bakışları ise omleti esir almıştı ama Murat vermeye hiç niyetli değildi.

Bakışlarımı onlardan çekip bardakları masaya yerleştirmeye başladım. Uran’la laflaya laflaya masayı tamamladık. Diğerleri yerlerine oturdu. Tam ben de oturacaktım ki, Murat’ın “Ulan!” diye patlayan sesiyle olduğum yerde durdum. Elindeki boş tabağa sinirle bakıyor, porselen kenarını avuçlarında sıkıyordu.

Bedir Ağabeyim, omleti çoktan mideye indirmiş, bir eliyle ağzını kapatarak kahkaha atıyordu.

"Paylaşmayı öğrenmen lazım, Murat!" dedi hâlâ gülerek. Ellerini sıkıca ağzına bastırarak, Murat'a alaylı bir bakış attı.

Dudaklarımı bastırıp gülmemi engellemeye çalıştım. Bu tatlı atışmalar her zaman hoşuma giderdi. Ve haftalardır görmediğimden olsa gerek, epey özlemiştim. İstanbul'a geri dönüp, tüm gün tartışmalarına şahit olmak istiyorum.

Bedir Ağabeyim, onun sinirli bakışlarını takmadan arkasını döndü. Bedir Ağabeyim arkasını döner dönmez, Murat hızla sırtına atladı. Sandalyemin arkalığına tutunup kahkaha attım. Murat, ellerini Bedir Ağabeyimin ağzına sokmaya çalışıyor, omleti geri almaya uğraşıyordu.

"Tükürürüm yüzüne, kırk üç seksen!" diye homurdandı Bedir Ağabeyim. Yüzünde ki alaylı ifade bir an olsun silinmiyor, daha bariz bir hal alıyordu.

"Tükür!" diye bağırdı Murat sinirle, ellerini daha da zorladı. Ama Bedir, çiğnemeyi tamamlamış, ardından teatral bir "Ohh!" sesi çıkarmıştı. Murat’ın yüzü bir anda düşüp neredeyse ağlamaklı oldu.

Bedir, elini karnına koyarak zafer ifadesiyle "Öle hoş, öle güzel!" dedi. Eli ile karnını okşamaya başlamıştı. Murat dudaklarını büzüp babama yaklaştı.

"Şuna bir şey söyler misin lütfen!" dedi, işaret parmağını Bedir’e doğrultarak. Babasına şikâyet eden çocuklardan farkı yoktu.

Babam, bir ona bir Bedir’e baktı. "Bir şey." dedi sakin bir sesle.

Murat ona öyle bir baktı ki, sanki "Cidden mi?" der gibiydi. Ardından alkışlayıp "Vağv! Sen ne komik şeysin öyle!" dedi ve tekrar Bedir’i işaret etti. "Ciddiyim, bir şey söyle şuna!"

"Dedim ya." diye omuz silkti babam, elindeki menemen dolu tavayla masaya yöneldi.

Menemeni görmem ile gözlerimin ışıldadığına kalıbımı basabilirdim.

Hızla ekmeğe uzanıp yemeğe başladım. Babam tebessümle saçlarıma bir öpücük kondurdu. Hep birlikte kahvaltıya devam etti... Sohbet bir an olsun eksik olmamıştı masadan.

Kahvaltıdan sonra babam, benimle konuşmak istediğini söyledi. Konunun ne olabileceğini tahmin ediyordum. Muhtemelen yalnız kalınca ona anlatabileceğimi sanıyordu. Oysa yanılıyordu… Dün üzülmekte kalmıştım, bugün başka bir gündü.

Dün annemin doğum günüydü ve her yıl ki gibi geçip gitmişti. Ve ben hüznümü onda bırakarak gelmiştim bu güne.

Bahçedeki kırmızı güllerin yanında, gölgelikli kamelyaya vardığımızda babam elindeki iki kahveyi masaya koydu. Ben koltuğa oturdum, o da karşıma geçti.

Dakikalar boyunca sessizlik vardı. Ben benimle konuşacağını sanarken, o benimle susuyordu. Sanki nasıl başlaması gerektiğini bilmiyordu. Kahvesini sessizlik içinde yudumluyor, bende ona eşlik ederek kendi kahvemin dibini görmeye çalışıyordum.

“Annem ve babam ölmeden önce,” diye söze başladığında bakışlarım fincandan onun gözlerine kaydı. Bana bakmıyor, kırmızı güllerle bakışıyorud. Yüzünde, geçmişten süzülen bir hüzün vardı. “Her zaman büyük olmama rağmen annemle uyumak isterdim.” Gözleri bana değdiğinde gülümsedi. “Onun kokusu olmadan uyuyamazdım. Korkardım.”

Aklıma, günler boyu gözlerinin altında kalan, mor halkalar geldi. İçimin ezildiğini hissettim. Kalbimden bir damar babam için koptu ve uçları birbirine yakın kaldı.

“Babam çok kızardı. ‘Eşek kadar oldun hâlâ annenin koynundan kurtaramadım seni’ derdi. Ama anneme olan bağlılığımı sevdiğini de hissederdim.” diye devam ettiğinde, içimdeki burukluk ile onun gözlerine baktım. Bu sefer o da tam gözlerime bakıyor, ama acılarını irislerine koymayarak benden uzak tutuyordu.

Sustu. Ben, gözlerimi kaçırdım. Eğer onlarla büyüseydim, bunları bana anlatmasına gerek kalmayacaktı; ben zaten hepsine şahit olacaktım. Ben geçmişlerinde olacaktım. Gizli gizli baktıkları albümlerin içindeki beden benim bedenim olacaktı.

“Annem ve babam öldükten sonra, yıkılmadan önce, annemin saçından bir tutam aldım. Uykusuz kalmak umurumda değildi; annemin kokusuz kalmamak için aldım. Kardeşlerime söylemek istemedim, bencillik yaparak bende kalmasını istedim. Ama, annem benim kadar onların da annesiydi. Bu yüzden kardeşlerime de söyledim. Hepimiz özlediğimizde o saça sarılırdık. Babamızı özlediğimizde ise bizi götürdüğü parka giderdik… öylece otururduk. Ama akşam olunca saçları kimseye vermezdim, çünkü uyumak isterdim. Annem ve babamı sadede rüyalarıma daldığımda görebiliyordum çünkü. Ahsen karışmazdı o saçlara… Her mutluluğumuzu çalsa da annemin saçını bizden almadı. Ona da lazımdı, çünkü nefreti yalnızca bizeydi.”

Yutkundum. Ahsen’in bu hikâyenin sonunda yapacaklarını henüz bilmiyordum ama içimde garip bir sıkıntı yükseldi.

“Seni o evden almaya geldiğimizde Ahsen, annemin saçını ve evlilik alyanslarını alıp kaçtı. Onları ondan almaya gittiğimde ise saçları camdan aşağı fırlattı… Bir an bile kendi annesinin de saçları olduğunu düşünmedi. Rüzgâr savurdu. Yerden tek tek topladım ama birkaç tel bulabildim.” Gözleri derinleşti. Bir an gözyaşları ile dolduğunu bile düşündüm. “Seninle uyumayı sevmemin bir nedeni de bu, Gülşah. Sen annem kokuyorsun.”

Boğazıma oturan yumruyu yutamadım. İçim sızladı. Ahsen… nasıl bu kadar acımasız olabilirdi?

Bana baktığında derin bir nefes aldı. “Bize anılarını, dertlerini anlatmak istemediğini biliyorum. Biz de sana kendimizi anlatmıyoruz. Ama bizim acılarımız senin gelişinle silindi, Gülşah. Geçmişimizden kalan tek şey annemle babam. Senin onları bilmen gerekmiyor. Çünkü artık bir baban var — ki bu benim — ve bir annen de var.”

Başımı salladım, neden yaptığımı bilmeden. Hafif bir rüzgâr saçlarımın arasından geçip okşadı. Konuşma zorunluluğu hissettim. Ama bu babam yüzünden değildi. İçimde, nefesini bile babasına anlatmak isteyen bir kız çocuğu vardı. Onun isteğiyle konuşma zorunluluğu hissettim.

Gözlerim güllere kaydı; kırmızı yapraklar, yıllardır kalbimi boyayan aynı renkte bir yarayı hatırlattı. O yara hâlâ kanıyordu. Oluk oluk kan veriyordu bedenime. Her şeyi anlatmam gerekmiyordu… Ama özlediğimi söyleyebilirdim. O da beni anlardı. Çünkü o da annesizdi.

“Dün… annemin doğum günüydü.” Sesim kısıldı. Bir fısıltıdan farksızdı. “Ölümünün üzerinden tam on yıl geçti. Ve ben bu on yıl boyunca bir kez bile mezarına gidemedim. Ona ‘İyi ki doğdun’ diyemedim. Annemin mezarının nerede olduğunu bile bilmiyorum.”

Gözlerinden kaçan bakışlarım yeniden ona döndü. İrislerinde acı vardı. Benim için üzülüyordu. Babam benimle birlikte acıyordu.

Bir an onun da kalbinde yara açıldığını ve o yaranın benim için kanadığını hissettim. Ama sadece benim düşüncemdi. Babamın kalbi hâlâ sağlamdı.

“Hakan gitmeme gerek görmezdi. Ona göre annem ziyareti hak etmiyordu. Para vermek zaten işkenceydi ona. Sizin babanızın aksinize o beni parka hiç götürmedi. Hep annem götürürdü… Pembe salıncağı kapamadığırmda eve dönmek için ağlardım. Şimdiki aklım olsaydı annemi hiç üzmezdim… Çocuk olmaz, bir yetişkin olarak annemi babamdan korur, ölmesine izin vermezdim. Hakan’dan çok ben üzüyordum onu.”

Sözlerim boğazımda düğümlendi. Sustum.

Bir kelime daha edersem, ömrümün geri kalanında da sessiz kalacaktım sanki…

Tekrardan birlikte sustuk. Onun düşündüğü ne bilmiyorum, ben kendi düşüncelerimi bile bilmiyorum. Sadece duruyorum. Sessizliğin içinden sıyrılmak istiyorum ama bir konuşma başlamasından deli gibi korkuyorum. Sanki devam edersem cümle kurmaya, kaçıracaktım tüm geçmişimi. Ezberletecektim babama.

Ayaklarım karıncalanmaya başladığında, kalıp gitmek istedim. Tümcelerimde, annemin ölümünden bahsetmiştim. Üstü bir bezle örtülmüştü, kimse anlamasın diye ama ben, anlasın diye konuşmuştum. Nasıl olur da, hem anlamasını istiyor, hem de anlamasından deli gibi korkuyordum.

"Yetişkin olsan bile bir şey yapamazdın. Bende yetişkindim, ama annem öldü. Koruma imkanı yoktu, ölüm kaçınılmazdı. Annelerimizin ölmesi gerekiyordu, ha çocuk, ha yetişkindik... Ne farkı var?" Boğazıma dizlen tüm kelimeler çıkmak için can atsa da onları yutarak gerisin geriye gönderdim.

Benim geçmişim de geride kalmalıydı, onların hayatıma girmesi ile. Kalan tek şey annem olmalıydı, nasıl öldüğü değil. Ama yapamaz, unutamazdım. Annem ölmüştü hem de vahşi bir adam yüzünden. Bunu nasıl unuturdum?

"Farkı var." dedim en sonunda. Aramızdaki sessizlik bir baltanın deriye çarparak ikiye ayırması gibi ayırmış, ortamızda ölümün soğuk cesedi kalmıştı. Dudaklarını araladığında, "Ne farkı olduğunu boş ver. Ama bil ki farkı var. Ha çocuk, ha yetişkin... Çok farkı var."

Daha fazla durmak istemediğime kanaat getirdim ve ayağa kalktım. Başka bir şey demeden kamelyanın gölgesinden çıkarak güneşin yakıcı ışınlarının bedenime değmesine izin verdim. "Ne farkı var?" dedi, bir adım attığımda. Ona sormaması gerektiğini söylememe rağmen bana bu soruya yöneldirmişti. Onu cevapsız bırakmak istemedim. Ama cevap vermekten de korktum.

"Sen kurtaramadın." dedim sonunda. "Ben kurtarmadım." Başka bir şey demeden hızla kendimi evden içeriye attım ve merdivenlere yöneldim.

Odama vardığımda, gözlerimden bir yaş aktı.

Kurtarmamıştım. Karanlıktaki canavardan çok korkmuştum. Odamdan çıkarak yardım istemeye yeltenememiştim. Annemin ölmesine göz yummuştum. O gecenin bir katili de bendim aslında. Kimsenin bilmediği katilin yardakçısıydım.

Annem bile bilmiyordu onun katili olduğumu. Annemin haberi bile yoktu kızının kocası tarafından susturulduğundan. Annemin haberi yoktu onun gerçek kızı olmadığımdan.

Hiçbir şeyden haberi yoktu çünkü ölmüştü.

Kocası öldürmüştü.

Ben öldürmüştüm.