20. bölüm · Beni Bana Verin •Gerçek Ailem•

20. Bölüm

Soreil ~

"Hayatın sınavında şansa ihtiyaç yoktur, çünkü şansızlık senin peşindedir. Ve şans, o uğursuzluk duvarını yıkıp gelemez."

20.Bölüm; Zamanın Geçmişi

"Tekrardan hoşgeldiniz, Pamir Hanım." dedi, psikolog hanım. Dudaklarımı dişlemeyi bırakarak ona gülümedim ve hafifçe başımı eğdim. İpek Abla, bana koltuğa oturmamı işaret ettiğinde uyuşuk adımlar ile masasının karşısındaki, karşılıklı koltuklardan birine oturdum.

"Sizi tekrardan görmek güzel." dedi ve defterini açtı. Önünde açık olan sayfada bazı yazılar vardı ama seçemiyordum.

"Sizi de öyle," yazdım ve ona verdim. Samimi bir şekilde gülümsemesine rağmen, yüzünde bir ciddiyet hüküm sürüyordu.

"İsterseniz ilk önce başka bir konudan başlayalım, buraya konuşmak için geldiniz diye tüm sohbetimiz onun üzerine olacak değil, elbette." Haklıydı. Ona rahatça içimi açmam için tanımam, güvenmem lazımdı.

"Tabii, çok isterim."

"Tamam o zaman, nasılsınız Pamir Hanım?"

"İyiyim, İpek Hanım. Siz nasılsınız?"

"Bende iyiyim." dediğinde sesi sıkıntı çıkmıştı ve bende nedenini anlamıştım. Yazarak sohbet etmem uzun sürüyordu. Bu da konuşma odaklı bir branş için epey zordu.

İçimde bir kırgınlık hissettim. Ama bu kırgınlık kendimeydi. Hakan, sus, dedi diye susan bana ait bir kırgınlıktı. Keşke... İnadına daha da bağırsaydım. Keşke sesim yeri ve göğü inletseydi de sessizliğe mahkûm olmasaydım.

Ona anladığımı belli edercesine baktığımda, gözlerinde en ufak bir değişiklik olmadı. Şu an asıl konuya geçmek istediğini anlamıştım, ona zorluk çıkarmamak adına, İsterseniz, asıl mevzuyu konuşmak isterim, yazdım. Buna dünden hazır olduğu için kafasını sallayarak onayladı ve az önce kapattığı defteri geri açtı.

"Kendinizi nasıl hissediyorsunuz, Pamir Hanım, bu durum size nasıl hissettiriyor?"

Dudağımı dişlerimin arasına aldım. Ve düşünmeden yazıya vurdum.

"Eksikmiş gibi, çünkü eksiğim. Bazen kendi kendimi dışlıyorum, bazenleri bunlara rağmen seviyorum kendimi. Ama en çok da üzülüyorum."

Yazdığım notu derin bir sükûnet içinde okudu. Ardından kafasını salladı.

"Kendinizi dışlamamalısınız, Pamir Hanım. Çünkü bu durum sizin içinizde yaşanan bir durum. İlk önce kendinize bu durumu açıklamalısınız ama kati suretle kabul etmemelisiniz. Çünkü kendinizi sessiz olarak kabul ederseniz, artık bizimde yapacağımız bir şey kalmaz... Ancak neden üzgün hissettiğinizi tam anlayamadım. Akran zorbalığı mı yoksa başka bir neden mi?" Uzun konuşmasını dinledikten sonra, tekrardan yazmaya başladım.

"Hayır, ben üzülüyorum çünkü, babamlara ve ağabeylerime seslenemiyorum. Babama, baba, diyemiyorum."

Cevaplarımı net ve kısa tutmaya çalışıyordum. Çünkü, anlayışsız görünen bu kadın, benimle konuşmaktan sıkılmış gibiydi.

Yüzüm düştü.

Yine de konuşmaya devam ettim, çünkü bu görüşmeyi de berbat etmek istemiyorum.

"Babanıza baba diyemediğiniz için, babanız mı sizi suçluyor yoksa kendi kendinizi mi suçluyorsunuz?" dedi, ve deftere bir şeyler karaladı.

"Kendi kendimi suçluyorum. Bunca zaman bir arada değildik ve şimdi ona baba demek istesem bile diyemiyorum." Bunu ona geçen seansda anlattığım için kendimi biraz olsa rahat hissettim.

Yüzündeki ciddi ifade bir an olsun silinmez iken, benim yüzümü tedirginlik ele geçirmişti.

"Anlıyorum," diyerek taktığı çerçeveli gözlükten bana bir bakış attı. "Pamir Hanım, acaba babanızı, yani üvey babanızı neden dinlediniz? Ne oldu, bir çocuğun susması bir tehtidle olacak bir şey değil."

Kısa bir an sustum. Ardından:

"Annemin cenazesinde sus demişti." yazdım sadece.

"Üvey annenizden mi bahsediyorsunuz?" Kafamı sallayarak onayladım. "Pamir Hanım, o yaştaki bir çocuk için yeterince yara açan bir olayın üzerine babanızın baskısı da eklenince, kendinizi susturmuşsunuz. Şimdi ise anladığım kadarıyla, iyi bir aileniz var. Kendinize artık güvende olduğunuzu ve konuşmanızda bir sakınca olmadığını anlatmanız lazım. Şimdi diyeceksiniz ki, madem ben bunu tek başıma yapacaktım, neden sizden yardım istiyorum? Haklısınız ancak, kendi zihninizin içinde olan olayları, bizim görmemiz mümkün değil. Belki tamamen anlatmıyorsunuz bile. Konuşmanızı sağlayacağınız birisi varsa o da sizsiniz. Acılı hayatınız geçmişte kaldı. Artık üvey babanız size sus diyemez." Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bunun bende farkındaydım. Kendime bu konuyu açmıştım ama bir sonuç yoktu.

Bende biliyorum konuşmak için bir engelimin olmadığını.

Doktor hanım anlamış gibi tekrardan konuşmaya başladı: "Pamir Hanım, sesiniz çıkarmayı denediniz mi? Şu an için bahsetmiyorum, ilk önce, geçmişinizde susan kız çocuğu ile konuşmalısınız."

"Konuşsam bile cevap alamıyorum ki."

"Çünkü, hâlâ sustuğunuz için kendinizi suçlu görüyorsunuz, ve kız çocuğu da suçlu olduğunu biliyor. İlk önce, suçluluğunuzdan arının. Kendinize, o an yapacak başka bir şeyin olmadığını hatırlatın. Ardından o küçük kız çocuğu, size kendisi gelecektir. Çünkü sizin geçmişte birbirinizden başka kimseniz kalmamış." Ne ara ona yalnız olduğumu açmıştım ki? Ona bundan bahsettiğimi hatırlamıyorum. "Mesleğimin bir parçası, gözlerinizden okunuyor." dedi bana açıklama yaparak.

Yüzündeki o ciddi ifade kırılmış, kendini sevimli bir yüze bırakmıştı.

Bir kaç dakika onunla geyik muhabbeti yaptıktan sonra dışarı çıktım ve koridorda volta atan Murat ile karşılaştım. Onu, endişelendirmiş olmalıyım. Geçen seansda hâlimi gördükten sonra, bir daha beni psikologa getirmek istememişti.

"Göz yaşların akacaksa zaten konuşmazsın, Pamir'im." demişti. Ancak benim itiraz ve ısrarlarım sonucunda buradaydık.

Arkasını döndüğünde beni gördü. Rahat bir nefes aldığını işittim. "Nasıl geçti seans? Bir sorun yok, değil mi?" dedi endişe ile.

"Bir sorun yok, bu sefer iyi geçti." yazdım ve ona verdim. Aklımda doktor hanımın söyledikleri dolaşıyordu. Kendimi suçluyorum evet, ama nasıl geçmişim ile barışabilirdim ki?

Nasıl sustuğum güne barışabilirdim. Belki de annemin yanına gitmeliydim. Çünkü o gittiğinde susmuştum ve konuşmam onun yanında olacaktı. Okulların tatil olmasına az kalmıştı. Belki o zaman, babamla konuşarak annemin mezarına gitmek istediğimi söyleyebilirdim. Bunu aklımın kenarına not aldım ve Murat ile yürümeye başladım.

"Ağabeyim diyor ki, geçen bir bugün iki, okuldan kaçırıp nereye görüyorsun sen benim kızımı?" dedi bana açıklama yaparak. Ona manalı bir bakış attığımda, ne demek istediğimi havada kaptı ve göz kırptı. "Nikâh dairesine gidiyoruz dedim. Görüyorsun, değil mi kocam, nasılda sadığım sana. İlla sen, illa sen."

"İlla ben illa ben," dedim kibirli bir ifade ile. Yazdığım kâğıdı gördükten sonra burun kıvırıp önünde döndü.

"N'êtes-vous pas des femmes ? Vous êtes tous pareils." (Fransızca: Siz kadın değil misiniz? Hepiniz aynısınız." dediğinde anlamayarak ona baktım. İngilizce'ye geri dönebilir mıydı acaba?

"Lütfen Türkçe konuşun, beyefendi, anlamıyorum."

"Benim kocam bana beyefendi diyemez. Olsa olsa hanımefendi olurum!" dedi ve buradaki insanları umursamadan kıvırtarak yürümeye başladı. Ben ise dudaklarımı birbirine bastırmış bir hâlde duruyordum. Murat'ın yanındayken üzgün duramazdım. Ve nedensizce o da ben yokken mutlu olamazmış gibime geliyordu.

Koşarak ona yetişmeye çalıştığımda, satine bakıyormuş gibi yaparak durdu. "Yanlış anlama seni beklemiyorum, saat kaç merak ettim." dedi ve burnunu kıvırdı.

"Hanımefendi, saati bana da söyleyebilir misiniz?" dedim istediğini yapmak amacıyla.

Memnuniyetle gülümedi.

"Nikâh masasını şahit geçiyor." dedi hülyalı bir şekilde. "Az önce bana evlenme teklifi ettin!" En sonunda bağırması ile gözlerimi şok içinde açtım.

Ben mi evlenme teklifi etmiştim?

Etraftan geçenler bize baktığında başımı önüme eğdim. Bağırmasan olmaz mıydı, Murat!

"Bakmayın be! Özel denilen bir şey kalmamış."
diyerek onları ayıpladı. Ardından aklına ne geldiyse, elimi kavradı ve hızla yürümeye başladı. "Kılıç Ağabeyim, eğer seni yarım saat içinde getirmezsem, oyun hesaplarımı kapatacağını söyledi!" Daha da hızlanması ile bende son gayretimle koştum.

Arabanın içine girdiğimizde, o, direkt olarak arabayı çalıştırdı. Ben ise kemerimi bağlayarak ona da kemerini bağlamasını işaret ettim.

Kemerini taktığında bir yandan da telefonunu çıkarmıştı. Ağabeyimi arayarak telefonu tutucuya yerleştirdi.

"Alo!" dedi, karşıdan gelen babamın sesi. Onun sesini duyunca bile içimdeki kız çocuğu kocaman gülümseyerek ellerini çırptı. "Yarım saati geçtiğinin farkındasındır, umarım."

"Üstat, lütfen merhamet et," dedi, Murat dublajlı bir filmden çıkan sese benzemişti sesi.

"Çok geç küçük çekirge, hesapların gitti." Arkadan bir gülme sesi geldiğinde, bunun Bedir Ağabeyimin sesi olduğunu anladım. O, sırf Murat oynuyor diye o oyunlara başlamıştı. Ama işe gittiği için oynamaya fazla zamanı olmuyordu, bu yüzdendir ki, Murat'ın hesabı ondan daha kıdemliydi.

Murat direksiyon başında hızla koluna vurdum. Güme gidemezdim!

Vurduğum sert darbe ile kendine gelerek arabayı sağa çekti. "Yap... Yapmadım, de." dedi küçük bir çocuk gibi. Telefonun karşısından yine Bedir Ağabeyimin gülme sesi geldi. "Getirmiyorum ulan Pamir'i! Pamir'siz kalın!" Aramayı sonlandırdığında, ben koltukta bükülmüş, sessiz sessiz gülüyorum. Daha doğrusu nefessizlikten ölüyorum.

"Gülme!" dediğinde daha fazla gülmeye başladım. Artık zihnimde başka bir ses yankılanıyordu.

Nefes itaatle olmazdı, nefes özgürlüğün hediyesiydi.

O da gülerek kafasını iki yana salladı ve tekrardan arabayı çalıştırdı. Evin bahçesine girdiğimizde arabayı durdurmuş ve kapıyı açıp atlamıştı. "Hesaplarım, hesaplarım!" diye bağırırken, savaşa giden bir askerden farkı yoktu benim gözümde.

Bende arkasından eve girdiğimde, direkt olarak salona geçtim. Murat da odasına koşmuş hesaplarını kontrol etmeye başlamış olmalıydı.

"Kızım," dedi beni gören babam. Yüzündeki şefkatli gülümsemeyi gördüğümde bende gülümedim. Yanına giderek kollarının arasına aldı beni. "Cuma bir, bugün iki, hep bu 43-80 ile vakit geçiyorsun." dedi sahte bir kırgınlıkla. Ya da gerçekti, tam anlayamadım.

Gözlerinin altında ki morluklar içimi ediyordu. İşleri çok mu yoğundu? Geceleri uyuyamayacağı kadar mı?

"İşleriniz çok mu yoğun geçiyor, Kılıç Tuğra Bey?" Ona her Bey dediğimde- yani yazdığımda- yüzü asılıyor, gözleri dolacakmış gibi oluyordu. Yine öyle olmuştu.

"Neden sordun, Gülüm?" dedi kendini toparlamaya çalışarak.

"Yorgun gözüküyorsunuz..." dedim, ardından parmak uçlarımda yükselerek, onunda eğilmesi ile gözlerini öptüm. Kalmasındı yorgunluk...

Yüz ifadesi derinleşti ve sertleşti. Ne olduğunu anlayamadım ama bu sefer, sert ifadesinin üstüne gözleri daha çok doldu.

Ne olmuştu ki şimdi?

"Değilim yorgun," dedi, sesi öylesine pütürlü çıkmıştı ki, boğazındaki yanmayı ben hissettim.

Buna kendi inanıyor muydu? Yorgun olduğu belliydi, en azından birkaç saat uyuyamaz mıydı? Anlaşılan iş başa düştü!

"Ben yorgunum... Ve korkuyorum..." Yazdım yalancıktan.

"Neyden korkuyorsun?" dedi endişe ile.

"Gitmenizden... Acaba benimle uyur musunuz?" yazdım. Saçlarımı okşadı.

"Ben gitmeyeceğim, Gülşah. Giden ben olmayacağım. Korkuların gidecek, sessizliğin gidecek ama ben burada olacağım." dedi ve elimi tuttu. Birlikte merdivenlere yönelerek, benim odama çıkmaya başaldık. Tabii, yarı yolda önümüzü Murat kesmişti.

"Nıck nıck!" dedi ve olmayan saçlarını savurdu. Yanımızdan geçip giderken kalçasını sallamayı ihmal etmemişti. Ona gülerken benim odama geldik. Babam yarı yolda üzerini değiştirmek için yanımdan ayrılmıştı.

Ben de hızla pjamalarımı giydim.

Yatağa oturarak annemin aldığı peluş ayıcığıma sarıldım. Annem adını koyacaktı ama aklına bir isim gelmemişti. Ayıcık kalmıştı onun için.

Kapım tıklandığında ayağı kalktım ve kapıyı açtım. Babam üzerinde bulunan lacivert tişört ve siyah eşofman altı ile kapımdaydı.

Geriye çekilerek geçemsi için yol açtım. Gözleri sık sık yatağa kayıyor, göz kapakları uyku ihtiyacı içinde kapanıyordu. Madem bu kadar uykun var, ne diye uyumuyorsun be adam!

Birlikte yatağa girdiğimizde beni göğsüne çekti ve burnunu saçımın arasına daldırdı.