21. bölüm · Beni Bana Verin •Gerçek Ailem•
21. Bölüm
“Senden alınan şeyi ismin yapmışlar, Gülşah.”
21.Bölüm; Ne Var Olan, Ne De Yok Olan
Gülümesemeyi severdim. Sevdiğimi de bu evde öğrenmiştim. Yıllar önce dönmüş olsam da sırtımı, içmde bir ukte olarak kalmıştı, dudaklarımın kenarından dökülen tebessümler.
Sabah herkesten önce kalkmış, direkt olarak mutfağa geçmiştim. Önceden niyetlendiğimde babam yapmama izin vermemişti. Ve şimdi de ondan önce kalkarak kahvaltı hazırlamaya başlamıştım.
Pankek, börek, patates kızartması, gözleme, krep, reçelli poğaça ve açma... Hepsini üşenmeden hazırlamış, şimdi de kapılarına vurarak onları uyandırıyordum.
Babam, tam onun kapısına vuracağım zaman açmıştı kapıyı, bana sorgular bir ifade ile baksa da, ben, ona dönemden Uran'ın odasına yol almıştım.
Kapısını tıkladım. Ama ses gelmedi.
Bir daha tıkladığımda, içeriden bir düşme sesi geldi. Endişe ile gözlerimi kapıda gezdirdiğim sırada, kızarık gözler ve burnu ile çekmişti aramızdaki duvarı Uran.
Ağlamış mıydı?
Karşısında beni göremeyi beklemiyor olacak ki, gözlerini irice açtı ve kapıyı suratıma kapattı. "Ben iniyorum şimdi kahvaltıya," diyerek bana seslenmişti.
Neden ağlamıştı ki? Ona zaman ayıramıyordum, ve dertlerini dinleyecek vaktim olmuyordu. Ama bu kadar ağabeyim varken, hangisi ile doğru düzgün zaman geçirebilmiştim?
Mecburen aşağı indim ama bu konuyu konuşmayı aklıma kazımıştım. Ağabeyimler ve babam, sofraya âdete bir sanat eserine bakıyormuş gibi bakıyorlardı. Oysa sıradan bir sofraydı.
Elindeki açmayı ağzına tıkan Murat, bir yandan konuşmaya, bir yandan da Bedir Ağabeyimden tabağını korumaya çalışıyordu.
"Horoko olmoş!" dedi, zorlanarak konuşurken. Gülümsedim.
Uran da bir kaç dakika sonra yanımıza gelmişti, yüzündeki ve gözlerindeki kızarıklıklar gitmişti. Belki de sadece uykudan yeni uyandığı için öyle görülmüştü.
Herkes sofradayken, olmazsa olmazımız Murat ve Bedir Ağabeyimin tartışmasıydı. Kendi tabağında da aynı şeyler olmasına rağmen, Murat'ın tabağına büyük bir ilgi duyuyordu.
"One, two, three, four, karşımdan yok ol!" dedi Murat, son anda reçeli açmasını kurtarırken.
Bedir Ağabeyim alınmış gibi kaşlarını kaldırdı ve dudaklarını büzerek, ona yüzünü döndü.
"Sen benim gibi ağabeyi zor bulursun! Allah, sana benim gibi bir nimet vermiş, nankör! Nankör insan!" dedi, ve 'Hıh!" diye bir ses çıkardı.
Yemeğin tadı onlarla çıkıyordu. Onlarsız masaya oturmak istemeyeceğim kadar, keyif veriyorlardı bana.
Önümdeki tabağı bitirdiğimde, masadan kalktım ve odama dönerek üzerimi giyindim. Ders programımı hazırlarken, Cem'in attığı mesaj ile göz göze geldim.
Artık 'Cem,' diye kayıtlı, çünkü Murat görmüş, Espirili isim kaydedeceksen benimkini kaydet! Murat, koyayım da tur at, on numara olurdu! Bende onu kırmamak için değiştirmiştim.
Cem: Fotoğraf*
Cem: Okul formama bir selâ alabilir miyim? Kendisi makineye takıldı, bende takıldığını anlamayarak son gücümle çektim. Annem beni öldürecek...
Formanın fotoğrafına baktığımda, ortadan ikiye boydan boya yırtıldığını gördüm.
Cem: Yani anlayacağınız, ben kayınbabama forma almaya gidiyorum. Bugün yokum..
Herkes onu onaylayan mesajlar atmışken, ben bir şey yazmamıştım.
Çağıl ile de hâlâ küstük. Yani... O benimle konuşmuyordu. Bende yazmak istemiyorum. Pazartesi günü, yazdığım nota kısa bir an bakarak, onu çağıran Ahenk in yanına gitmişti.
Bildiğin görüldü atmıştı.
Dün zaten okula gitmemiştim.
İçine kitaplarımı yerleştirdiğim çantamı alarak omuzuma astım ve odamdan çıktım. Hızla aşağı indiğimde, bizi bugün babamın bırakacağını öğrenmiştim.
Uran ile birlikte arabaya bindik ve emniyet kemerlerimizi bağladık.
Kocam Çiçek At: Pamir, söylemeyi unuttum, bir dahaki randevun Cuma günü.
Ciğerlerime aldığım nefesi zorlukla dudaklarımdan bıraktım.
Siz: Murat, randevuyu iptal edebilir misin? Bir daha gitmeyeceğim.
Kocam Çiçek At: Neden? Randevun iyi geçtiğini söylememiş miydin?
Konuşmaktan pes ettiğimi sandığını anladım.
Siz: İyi geçti. Ama bu benim zihnimde kurtarmam gereken bir şeymiş, doktor hanım öyle dedi.
Siz: Yani, bundan sonra bir sen, bir de ben varız bu mücadelede.
Kocam Çiçek At: İyi ki de varız.
Onunla vedalaşarak, telefonu cebime koydum. Okula gelmiştik ve bahçede okulun kapısına doğru yürüyorduk. Uran, tekrardan basket sahasına yürürken, ben mecburen sınıfa geçtim. Onların dersi bedendi, bizimki matematik.
Sınıfa girdiğimde Cem'in eksikliği belli oldu. Çünkü sınıf öylesine sessiz, öylesine sakindi ki kocam, diye haykıran sesi duyamazdınız. Çünkü yoktu.
"Günaydın," dedi Bahar. Ona gülümsedim. Yerime geçtiğimde, Çağıl yoktu. Normalde her sabah, kafasını sıraya koymuş olarak bulurdum onu.
Onun tarafından gözlerimi çekerek, çantamdan matematik kitabımı ve defterimi çıkardım.
Öğretmenin sınıfa girdiğini görünce ayağı kalktım. Ama gözlerim, bahçedeki basketbol sahasına takılmıştı. Çağıl ve Uran da içlerinde oynuyorlardı.
Çağıl da mı basketbol seçmelerine katılmıştı?
Bildiğim kadarıyla, bu Perşembe günü finaldi, Cuma günü ise kazananları geziye götüreceklerdi. Evet, Uran'ın maçı bu öğle arasıydı.
Öğretmenimiz sınıftaki yoğun isteğe karşı koymamış, diğer sınıflardan da konu olarak önde olmamızın rahatlığıyla, bizi boş bırakmıştı. Ve tam bu sırada, kapı çalmış içeri Çağıl gitmişti.
Bahçedeki üstü yoktu, formasını giyerek gelmişti. "Geç evladım," dedi Hüsrev Hoca.
"Tekrardan özür dilerim," diyerek yanıma geldi ve hafifçe gülümser gibi oldu. Bende onun gibi hafifçe gülümsedim. "Hoca boş mu bıraktı?"
"Evet," yazdım ve defterimden kopardığım kâğıt parçasını ona verdim. Ona başımı sallayarak cevap vermek istemiyorum, sanki yazdıklarımı okuyunca beni duyacakmış gibi hissediyorum.
Çantasını sıranın üzerine bırakarak, kafasını onun üzerine koydu. "Günaydın bu arada." dedi mayışmış bir sesle. Bu çocuk iki dakikada uykusunu getirmeyi nasıl başarıyordu?
"Sana da günaydın," yazdım. Bu sefer belirgin bir hâlde gülümsedi. Ben ise içimdeki cesaret kırılmadan diğer yazdığım notu ona verdim. Daha doğrusu vermeye kalkıştım.
O elimdeki kâğıda bakarken, ben kâğıt parçasını ellerimin arasında buruşturdum. Onu, bu öğle arası terasa davet etmek istemiştim ama Uran'ın maçı olduğunu unutmuştum. İkizimi ekecek değildim.
O hâlâ elimdeki kâğıda bakarken bende kafamı sıraya yasladım. "Sende mi basketbol seçmelerine katıldın?"
Kafasını iki yana salladı. "Birkaç dakika oynamak istedim sadece. Benim için bir hobi, fazla zaman ayıramayacağım bir hobi."
"O zaman, benimle bu öğle arası basketbol maçını izlemek ister misin, diye sorsam?"
"Sanırım evet derdim." Daha fazla konuşma geçemedi aramızda. Çünkü onun göz kapakları kapandı. Burun delikleri hafif bir şekilde büyümüş, derin derin havayı içine çekiyordu.
Sınıfta diğer insanların da olduğunu hatırladım. Direkt olarak bakışlarımı ondan çektim. Okulların kapanmasına az bir zaman kalmıştı. Haftaya Pazartesi sınavlar başlıyor. Ve ben, doğru düzgün ders çalışmadım bile!
(...)
İçimdeki heyecanla, Çağıl ile birlikte yürüyor, gözlerimle Uran'ı arıyordum. Okulun spor salonu tıklım tıklımdı. Çoğu kişi, maçı izlemek için gelmişlerdi. Orta sıralarda bir yer bularak oraya oturduk.
Basketbol sahası boştu şu anda. Soyunma odasında üzerlerini değiştiriyor olmalıydılar.
Ve ben, ilk kez Uran'ın basket attığını göreceğim!
"Uran ile arkadaş mıydınız?" diye yazdım. Bunu merak ediyordum, ve eğer arkadaşlarsa neden dostluklarını bitirmişlerdi?
Salondaki ses kalabalığından dolayı kulağıma doğru eğildi. Burada olmak yerine, sessiz bir yerde uyumak istediğini anlayabiliyorum. Bu çocuk uykuya aşk besliyordu.
"Öyleydik." dedi sadece. Sesindeki keder, omurgalarımdan aşağı bir his yayılmasına neden oldu. Kalbim, aralarında olan şeyin ne olduğunu bilmemesine rağmen, acıyla attı.
"-dik, peki sonra?" yazdım ve ona uzattım. O kâğıdı okurken, kalabalığı yararak, ön sıralara geçen Ahenk'i gördüm. Uran'ı sevmekten vazgeçmediğini görebiliyordum. Ki, sevgi bir anda vazgeçilmezdi. Ahenk, istediği kişiyi sevmekte özgürdü, ama karşısındakininde duygularını göz önünde bulundurmalıydı.
"Ahsen..." dedi sadece. Burada konuşmak istemediği belliydi. Kim bilir Ahsen ne yapmıştı? "Neyse... Birlikte geçirdiğimiz öğle aramızı güzel şeyler konuşarak geçirelim."
"Tamam... Bu güzel şeylere Kukuli dahil mi?" yazdım. Kınayan bir ifade ile bana baktı.
"Sana elini veren kolunu kaptırıyor. Yok, Kukuli filan, kalmadı." dedi, sesinden eğlendiği belli oluyordu.
"Onu söyelemden önce düşünecektin, çok geç. Arkandan ağlar, şarkısı istiyorum." dedim ve haylazca ona baktım. Gülerek gözlerini sahaya çevirdi kısa bir an.
"Beni mecbur eden sendin, yeseydin yemeğini." Tam ağzımı açacaktım ki, kolumda bir el hissettim. Kaşlarımı kaldırarak o tarafa döndüğümde, Ahenk'in gülümseyerek bana baktığını gördüm.
"Bende sizinle oturabilir miyim?" dedi, kocaman gözlerle. Benim için sıkıntı değildi, tamam, Uran'ı kıskanıyor olabilirdim ama Ahenk'le bir sorunum yoktu. Çağıl içinde sorun olmamış olacak ki, ikimiz de aynı anda kafamızı salladık.
Yanımızdaki koltuğa oturarak, bakışlarını yeni sahaya çıkan Uran'a çevirdi. Uran da bize bakıyordu. Daha doğrusu kaşlarını çatmış bir şekilde, yanımdaki Çağıl'a bakıyordu. Bakışları sonra bana döndü ve ifadesi yumuşarken gülümsedi. Ahenk'e bakmadı.
O gün ağladığını öğrenmişti, ve gözlerinde suçlu bir ifade oluşurken, irisleri ona dönmedi. Onu kırmış olduğunu sonradan fark etmiş, ve bunun için kendini suçlamaya başlamıştı.
Arkadaşlarına doğru dönerek, yerlerini aldılar. Birkaç dakika sonra oynamaya başlamışlardı. Uran, arkadaşından pas alarak, topu karşı takımdan korumaya çalıştı, önüne gelen çocuktan kurtulmak için, arkasını döndü ve Serdar'a pas verdi.
Serdar, topu sektirerek ilerledi ve avuçlarına alarak iki kişinin arasından geçti. Ardından tekrardan top, yere vurup yükselmeye başladı.
Top ondan, sarı saçlı bir çocuğa geçti. O, havada yükselerek basket atmıştı.
Top, bir kaç dakika sonra, Uran'ların potası ile buluştu. Ben heyecanla Uran'ın basket atmasını bekliyordum.
Ve evet!
İkinci periyotun sonunda, Uran basket atmıştı! Heyecan ile yerimde dikleşirken, Uran'ın gözleri anında bana döndü. Gözlerimdeki parıltılardan gördüğümü anlamış olacak ki, yüzünde büyük bir gülümseme oluştu.
Maçın sonunda, Uran'ların takımı kazanmıştı. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
Ama içimden bir ses, bunun kazandıkları için değil, attığı basketi gördüğüm için olduğunu söylüyordu. Onlar tekrardan soyunma odasına gittiklerinde, kutlama yapacaklarını bildiğim için, Çağıl ile birlikte kantine yürümeye başladık.
Uran, yanıma gelip sarılmış, benim ona uğur getirdiğimi söylemişti. Tabii, bu benim içimde kelebeklerin dans ederek, kalbimden çıkıp, vücuduma yayılmasına neden olmuştu.
Çağıl ile birlikte kantine vardığımda, elimle onu durdurdum. Geçen o almıştı, şimdi ben alabilirdim. "Ne oldu, Pamir?" dedi kaşlarını kaldırarak.
"Geçen sefer sen almıştın, bu sefer ben alacağım." yazdım ve ona verdim. Kaşlarını çattı ve etrafta göz gezdirdi.
"Olmaz... Yanımdaki kıza para ödetecek değilim."
"Yanındaki kız, senin Kukuli şarkını duymak için rüşvet veriyor." Bence gayette güzel bir rüşvetti. Hem ne demişler, aç ayı oynamaz.
Çağıl'a ayı mı dedin sen, Pamir?, dedim kendi kendime. Aslında, kış uykusuna yatan ayılardan tek farkı, yıl uykusuna yatmasıydı.
Şaka şaka!
"Yemek güzel bir rüşvet ama olmaz. Ben, namuslu bir adamım, öyle bir yemeğe, sesimi sana sunacak değilim." dediğinde güldüm. Yüzünde, hakarete uğramış bir kadının, her şeye rağmen olan, inkâr dolu gururlu ifadesi vardı.
"Bir kereden bir şey olmaz, efendim."
"Katî suretle nayır! Nolmaz! İmdi siz, lütfen kenara geçiniz, ben yemeklerimizi alıp geleceğim." Gülmekten yanaklarım ağrırken, o, sıraya geçmitşi.
Bir dahaki sefere kesinlikle ben ödeyecektim.
O, döner alarak, yanıma gelmişti. Zorlanarak tuttuğu ayranları elinden aldım. Ve birlikte terasa yürümeye başladık.
Merdivenleri bitirerek, kapıya yasladığım sırtımı ittim. Kapıyı kolayca açtığımda, Çağıl'ın bana destek olan ayağını görmeseydim gururlu bir hâle bürünebilirdim.
Nerdeyse tüm masalar doluydu. Öğretmenler maçtan dolayı bu dersi boş bırakmışlardı. Boş, üzerine mor bir örtü sarılmış masaya oturduk. Beyaz vazonun içindeki şakayık çiçeklerine gülümsedim.
Döneri önüme koyduğunda, bende ona ayranını uzatıyordum.
O, iştahla yemeye başlamıştı. Ama ben, öylece durmuş, onu izliyordum. Eğdiği başını hissetmiş gibi kaldırdı ve anında "Hayır," dedi. Ona ters ters bakarak, dönerimi elime aldım.
"Hep mi hayır?" dedim dayanamayarak. Alt tarafı bir şarkıydı ve iki dakika mırıldanacaktı. Tamam, istemiyorsa söylemeyebilirdi ama ben onun sesini duymak için bahane arıyordum. Sesi güzeldi ve bir çocuk şarkısıyla, bana huzur veriyordu.
Sorumla kısa bir an afalladı. Yanakları kızarırken başını önüne eğdi. "Şu ana uygun bir şarkısı gelmiyor aklıma." dedi, ağzının içinde mırıldanarak.
"Arkandan ağlar?" yazdım.
"İyi de yemeğini yiyorsun, neden arkandan ağlasın ki?" dedi bir çocuk edasıyla. Dudaklarımı büzdüm. Haklıydı.
"Hiç mi yok? Gelmiyor mu aklına?" Kafasını iki yana sallayarak bana baktığında, kulaklarına kadar kızarmış olduğunu gördüm. "Geldiğinde söyleyecek misin?"
"Söyleyeceğim. Ama ya okulda gelmezse aklıma?" dedi, bir bahaneydi ama söylememek için değil. Sanki bana mesaj atıp, atamayacağını, atarsa rahatız olup olmayacağımı düşünüyordu?
"Ararsın beni o zaman." Yüzünde bir gülümseme oluştu.
"Tamam, ararım... Şarkı için..." Gülümsedim ve yemeğimi yemeye devam ettim. Ellerimin hafifçe titrediğini gördüğümde döner ekmeğini daha sıkı kavradım. Bu sefer ağladığım ya da korktuğum için değildi. Tamamen içimdeki heyecandandı.
Dönerlerimizi yediğimizde, ayran ile dönerin son lokmasını aynı ana getirmenin özgüvenini yaşıyordum. Masanın kenarına koydukları çöp kutusuna attık çöplerimizi.
Şu an teneffüse girmiştik. Yani birazdan ders zili çalacaktı. Birlikte geldiğimiz yolları, yine birlikte geri döndük. Sınıfa gireceğimiz esnada, Çağıl beni durdurdu. Ona ne oldu, der gibi bakıyordum.
"Şey... Aklına şarkı geldiğinde ara, dedin ya. Gelmediğinde de arasam olur mu?" Ara, demek isterdim ama ben konuşamazdım ki. Sesim gitmezdi ona.
"Ben nasıl konuşacağım peki? Benim kelimelerim yazılardan oluşuyor..." Sanki bunu bir anlığına unutmuş gibi gözleri irileşti. Sonra dudaklarını büzdü.
"Aramayayım mı yani, mesajda mı atmayayım?" dedi. Sadece benimle görüşmek istiyordu belki de, ve bende onunla görüşmek istiyorum. Bir şey demek yerine 'ara,' manasında kafamı salladım.
"Sohbetiniz bol olsun gençler," Coğrafya hocasının sesini duymamla, gözlerim ona döndü.
"Amin, hocam," dedi Çağıl. Bir şey demeden sınıfa geçtim. Yerime oturarak, giren hocayla birlikte yeniden kalktım. Hızlı kalkmamdan ötürüdür ki, kısa bir anlığına, gözlerimin önünden siyah sisler geçmiş ve başım dönmüştü.
Yerimize oturduğumuzda, hocamız tıklamayı almaya başlamıştı...
Cem'in yokluğundan olacak ki, ders çok sessiz geçmişti. Zil çaldığında, Uran direkt olarak kapıda belirmişti. Heyecan ile bana bakıyordu.
Öğretmenin sınıftan çıkması ile, bende hızla çıktım. Uran'a yüzümdeki tebessüm ile bakıyordum. "Harikaydım değil mi, Pamir'im?"
"Harikadan da öteydin! Muhteşemdin," yazdım ve ona verdim. Hissettiği heyecanı, şimdi de, derste de kalbimin tam ortasında hissediyordum. İçimde, kalbimin kanat çırparak haraket etmesinin sebebi kesinlikle oydu.
"İkizim gibi," diyerek çapkınca göz kırptı. Ya hâk, diyerek üzerine atlayarak ısırıp ısırıp sevmek istiyorum! "Pamir, sana bir şey soracağım, ama kızma ve sakın yanlış anlama." Böyle dediğinde ne soracağını anlamıştım.
"Sor," dedim, bilmeme rağmen.
"Çağıl ile iyi anlaşıyorsun, arkadaşsınız yani değil mi?" dedi beni şaşırtarak. 'Onunla görüşmeni istemiyorum, görüşmesen olur mu?' diyeceğini filan sanıyorum.
"Evet, arkadaşız." yazdım ve ona verdim. Notu okuduğunda, benim kalbime bir rahatlama geldi.
"İyi... Ama o pi... Yani Pinokyo kılıklı insanî varlık, bir yanlış yaparsa, direkt gelip bana söyle. Ve malum yerine tekme indirmeyi unutma." dedi. Çağıl neden yanlış bir şey yapsın ki? Bence gayet iyi bir çocuktu.
"Uran, neden Çağıl ile olan arkadaşlığınızı bitirdiniz?" Birkaç saniye donup kaldı.
"Ahsen'in dedikleri..." dedi o da. Ahsen ne yapmıştı! Ve Uran neden Ahsen'e inanıyordu ki?
"Ahsen iyi bir yalancı, insanların vicdanını bulup, manipüle etmeyi çok iyi biliyor, ve bunun farkındasın, peki o zaman neden Ahsen'in dediklerine inanıyorsun?" Bu konuda haklıydım. İlk defa dillendirsem bile, Ahsen'in usta bir manipüleci olduğunu anlamıştım. Ve, Uran onunla yıllarını aynı evde geçirerek, onu daha iyi tanımıştı.
Bir şey demedi. O da haklı olduğumu gayet iyi biliyordu. "Zil çaldı," diye mırıldandı ve sınıfı işaret etti. Dudaklarımı büzerek sınıfa girdim. Diğer derslerde su gibi geçti. Ve Çağıl her zamanki gibi uyuyordu.
Okul çıkışında, Murat gelmişti bizi almaya. Sabah ona attığım mesajdan sonra, doktor ile ne konuştuğumuzu deli gibi merak ettiği her hâlinden belliydi. Gözleri sürekli Uran'a kayıyor, kendini tutmaya çalışıyordu.
"İstersen ineyim, Murat. Gözlerinle attın beni camdan." dedi homurdanarak.
"Saçmalama oğlum, ben sana şey diyeceğim." dedi ve kısa sürede bahane buldu. "Biz kocamla noodle yiyeceğiz, sende katılmak ister misin?"
"Senin o karga sesini çekemem." dedi yüzünü buruşturarak.
"Çek çek amca, burnu kanca seni!" dedi Murat. "Benim sesim sirenlerin sesinden bile daha güzel. I am the best singer in Türkiye!" (Türkiye'nin en iyi şarkıcısıyım ben!)
Uran ona tabii tabii dermiş gibi baktı. "43-80 ses ayarı seni!" dedi o da Murat'ı taklit ederek.
"Ve bu arada, karşında basketbol maçının yarı finalisti duruyor." Murat sevinç içinde ona baktı.
Tüm ev halkı Uran'ın bu maç için olan gayretini biliyordu.
"After being a cat, you finally caught a mouse!" (Kedi olalı sonunda bir fare tuttun!)
Uran ona güldüğünde evin bahçesine girdik. Arabadan indiğimde, babamın da evde olmadığını biliyorum.
İçeri girdiğimde ev bomboştu. Odama geçerek, mavi tişört ve beyaz şort giydim. Aşağı indiğimde, Murat noodlelerımızı yapıyordu.
Başında bu sefer mor bir takke vardı. "Bu sefer şarkı yok mu?" yazdım. Kafasını iki yana salladı.
"Sende var mı?" Bende kafamı iki yana salladım. "Tüh be!" dedi, ve düşünmeye başladı.
Noodlelerımız olduğunda, Murat şarkı bulamadığı için yüzünü asmıştı. "Eşarp da bulamadım zaten." dedi isyan içeren bir sesle. Elimi saçlarına atarak karıştırdım.
Onunla olan yarım saatlik sohbetimizin ardından, odama geçmiştim. İlk önce karar vediğim gibi yatağın üzerine oturdum. Ve test kitabımı elime aldım. Matematik çalışırken, bir kaç gün gitmediğim için, bazı konuları anlamıyordum.
Kaç saat boyunca çalıştım bilmiyorum ama sadece matematik değil, coğrafya ve tarihe de bakmıştım. Ve gözlerim yorgunlukla kapanıp beni uykuya teslim etmişti...
Uykumda da sustum.
Çünkü ben haftalar ve yıllar boyunca lâldim, ve bunu değiştirmek istesemde gerçeği değiştiremiyorum...
