32. bölüm · Beni Bana Verin •Gerçek Ailem•
32. Bölüm
“Bir mezar başında, ve mermer taşta...”
32.Bölüm: Kalbin Gecesi
Sıkıntı bedenimin her bir zerresinde hüküm sürmeye başlamışken, yanaklarımı hava ile doldurdum. Ancak ağzıma hapsettiğim hava bile sıcaktan payını almıştı.
Şehri sevmiştim.
Mardin'in kendine has, güzel bir aurası vardı.
Ama sıcaklığı için aynısını söyleyemezdim.
Bir haftadan biraz fazla olacak bir zamandır buradayız. Ailem memleketlerine olan özlem duygusunu bunca zaman içlerinde tuttukları için, biraz daha burada kalmaya karar vermiş, tabii benim de fikrimi sormuşlardı.
Ben ise, ilk başta havasıyla suyuyla iyi olan memleketin aslında ne kadar da sıcak olduğu ile yüzleşiyordum. Bir şehir bu kadar sıcak olabilir miydi? Ama şanslı olmalıyım ki, bugün hava biraz daha düşük bir ısıdaydı.
36C°...
Buna şanslı diyordum çünkü, 42C°'ye kadar çıkmışlığı vardı.
Elimdeki yelpazeyi sallarken, bakışlarım duvar da asılı duran klimaya ilişiti. Bozulacak zamanı bulmuştu! Dün bir anda bozulmuş, teknik servis ise ancak iki güne gelebileceklerini söylemişlerdi.
Yedi gün, yirmidört saat boyunca aralıksız çalışmıştı. Ve sonuç, Hakk'ın rahmetiydi.
Daha da şiddetle sallamaya başladım elimdeki yelpazeyi. Yanımda bana yaslanmış bir şekilde duran, Uran sayesinde o taraftan da serin bir hava geliyordu. Ancak yaslandığı kolum için aynısını söyleyemezdim. Çünkü kendisi terler dökmeye başlamıştı.
Baştaki elimi Uran'ın kafasına koyarak ittirdim. Ama daha fazla yaslanarak homurdanmaya başladı.
"Ne yapıyorsun Pamir, ya?" dedi pürüzlü bir sesle. Ardından hemen masada duran suya uzandı ve kafasına dikti. Ama az kalsın etrafa püskürtüyordu.
Çünkü o suyu, yaklaşık iki saat önce getirmiş, sonrada ısındı diye içmemiştim.
"Bu ne ulan, zehir, zemberek, zıkkım gibi?" Küfür ediyormuş gibi bir ifade belirdi yüzünde. Sonra da hormurdanarak koluma yaslanmayı bıraktı ve ayağa kalktı. "Su içeceğim, sende istiyor musun?"
"Evet," dedim uzata uzata. Başını sallayarak salondan çıktı. Ben ise rahat bir pozisyon alarak yaylana yaylana oturmaya başladım.
Kutuplara gitme isteği vardı içimde. Böyle bol buzlu bir yatak olsaydı, yayılsaydım üstünde...
Ben düşüncelere dalmışken, Uran tekrardan salona girdi. Elindeki bardağı bana uzattığında hızla kaptım ve kafama diktim. Soğuk su boğazımdan akıp giderken, mest olmuş gibi yerimde kıpırdandım.
Uran ise koltuğun diğer ucuna salınmıştı.
Bir şey demeden telefonumu aldım ve mesaj kutusuna girdim. Ezikliğimizle Varız Platformu, grubunu sessize almak mecburiyetinde kalmıştım. Çünkü gecenin köründe mesajlaşma başlıyordu. Ben sıcaktan kıvranarak uyumaya çalışırken, mesajlaşma başkıyordu...
Tahmin ettiğim gibi birkaç mesaj vardı. Hızla açtım.
Ahenk: Bu tatil bana yaramıyor!
Gönderdiği isyan mesajının ardından diğer mesajlarda onu takip etmişti.
Ahenk: Abartısız, tüm baba tarafı yaz tatilini beklemiş gibi İstanbul'a gelmişler. Bir de, ‘Sizde kalalım,’ diyorlar. Hayır yani! Otel mi bizim ev?
Bu mesajı okurken boş bir şekilde kafamı salladım.
Çünkü baba tarafının nasıl bir illet olduğunu anlamış bulunuyorum.
Hem bunca zaman babam sandığım adamın, hem de şu anki baba tarafımın bana büyük zararları vardı. Belki de bu yüzden kafamı sallamıştım, kim bilir.
Kısa bir an, çaprazımdaki koltukta oturan, Sıla ve Sare'ye baktım. Sıla benim ile muhattab olmuyordu. Sare ise gayet iyi davranıyordu.
Belki hepsi kötü değildi...
Sonuçta bende baba tarafı olacaktım, ağabeylerim yuva kurduklarında.
Ben kesinlikle iyi bir baba tarafı olacaktım!
Kesinlikle hepsi kötü değildi!
Bahar: Cidden ya!
Bahar: Bizim de tatil planı baba tarafı yüzünden
suya düştü.
Ahenk: Nasıl? Aylardır planladığın plan mı?
Bahar'ın sınıfta anlattığı planları aklıma gelince bu duruma bende üzüldüm.
Çünkü, Bahar yaz tatili için fazla heyecanlıydı.
Gitmek istediği, görmek istediği tüm ülkeleri bu yaz gezme kararı almış, babasını tek başına gitmek için güç bela ikna etmişti.
Bahar: Evet! Neymiş, seneye sınavım varmış, ne işim varmış tatilde. Otursaymışım da ders çalışsaymışım. Zaten sınavı batırırmışım, en azından orta seviye bir üniversite kazanırmışım falan filan.
Bahar: Annem en son patladı. Annesi misin, babası mısın sen benim kızımın, diye. Babam ise konu mankeni olan ben değilmişim gibi, oturmuş eniştem ile kahve içiyor!
Ahenk: Kader ortağım benim...
En son mesaj şu an atılmıştı. Ve tüm grup çevrimiçiydi. Büyük ihtimalle ne yazacaklarını bilmiyorlardı.
En sonunda Cem bodoslama daldı.
Cem: Vallahi ben en son misafir geldiği için sokakta kalmaya başladım.
Cem: Üç gündür sokakta yatıyorum.
Mete: Sen mi üç gündür sokakta kalıyorsun?
Mete: Üç gündür yan odamdasın be!
Cem: Ha? Sen varsın diye sokak sanmış olabilirim orayı.
Mete: Evsize benzer bir halim mi var?
Cem: Hayır, daha çok sokak köpeğine benzer bir halin var...
Anında çevrimdışı olan Mete ile gülümsedim. Sanırım Cem artık bir ölüydü...
Benim düşüncelerimi yazı haline döken kişi Çağrı olmuştu.
Çağrı: Sanırım selâ okumanın zamanı geldi.
Küçük bir kıkırtı kaçtı dudaklarımın arasından. Cem yine Cemliğini yapmıştı. Mete, her grup mesajlaşmasında Cem'in ona sataşmasından dolayı sinirleniyordu. Ve şu an ona ulaşması için hiçbir engel yoktu. Hemen yan odasındaydı. Kurtuluş artık imkan dahilinde değildi.
Telefonu kapatarak, tekrardan arkama verdim sırtımı.
Salonda şu an sadece, ben, Uran, Sıla ve Sare vardı. Gökalp ve Murat bahçedeki kamelyada, yenge hanımlar ve Rojda Hala mutfaktaydı.
Ağabeylerim ve babam, amcamlar ile birlikte dışarı çıkmışalardı. Ve bu beni oldukça şaşırttı. Çünkü babam, akrabalar evde olduğunda bizi bırakarak dışarı çıkmazdı.
Az önce içtiğim suyun etkisi geçmiş gibi tekrardan boğazım kurudu. Koltuğa bıraktığım yelpazeyi alarak tekrardan sallamaya başladım. Sonra da ayağa kalkarak mutfağa yöneldim.
Açıkçası mutfağa gitmek istemiyordum.
Çünkü yenge hanımlar ve hala hanım, beni gördüklerinde değişik bakışlar atıyor, ve gizliden gizliye laf sokuyorlardı. Tabii pek gizli değildi ama onlar bunu anlamıyordu.
Bana bakmadıkları zaman sözün bana olduğu anlaşılmıyordu onlara göre galiba.
Bakışlarını çeviriyor, laf sokuyor, sonra da sahte tebessümler konduruyorlardı yüzlerine. Ama bu gülümsemelerin sahte oldukları o kadar belli oluyordu ki, yüzlerinde yamuk yumuk duruyordu. Sanki dudakları deriden koparak yere düşecekmiş gibi.
Kafamı iki yana sallayarak antrenin hemen sağında bulunan kapıdan içeri girdim. Tahmin ettiğim gibi üçüsü de buradaydı.
Onlara bakmadan, üst taraftaki dolaplardan bir bardak çıkardım ve buz dolabından su aldım. Bir bardak... İki bardak... Üç bardak...
Midem su ile dolup taşıyordu artık. Uzun bir süre idare etsindi de, tekrardan bana olan bakışlarına katlanmak zorunda kalmasaydım.
Saygımı bozmamak için zor duruyordum.
Tam sürahiyi tekrardan doldurup dolaba koyacaktım ki, Uran'a da bir bardak doldurmak aklıma geldi. Hemencicik bir bardak daha soğuk su doldurdum ve sürahinin üstünü tamamlayarak dolaba attım.
Gülseren Yenge ve Ayben Yenge, tezgahta bir şeyler ile oyalanıyordu ama o tarafı göremedim. Rojda Hala ise, ahşap masanın en baştaki sandalyesinde oturmuş, kısık gözlerle beni izliyordu.
Dudaklarım titrerken, yalancı bir tebbessüm sundum ona. Ama aldığım tek şey yüz buruşması oldu.
Çok da fifi.
Bende ona burnumu kırıştırarak baktım. Sonra da gözlerimi devirerek mutfaktan çıktım.
Saygımı bozmamak için cidden zor duruyorum ama onlar beni daha fazla zorluyordu.
Diyorlardı ki; Pamir, illa gel, sende bize, bizim sana davrandığımız gibi davran.
Kendi kendime tekrardan göz devirerek, salona ulaştım ve elimdeki su dolu bardağı Uran'a verdim.
"Su verenlerin çok olsun, can yarım." dedi erimiş bir ifade ile.
"Sen versen kâfi." diyerek yerime geri döndüm ve Uran'ın homusanmasına kulak asmadım.
Tekrardan telefonumu çıkardığımda, gruptan birkaç tane daha mesaj geldiğini gördüm.
Cem: Az kalsın ölüyordum ulan!
Cem: Böğrüme böğrüme vurdu!
Fulmen abartı kokan cümleleri okuduğum an, aslında Mete'nin bir şey yapamadığını anladım.
Çağıl: Ne yaptın ulan çocuğa?
Çağıl'ın mesajını gördüğümde, yüzümdeki gülümseme genişledi. Uzun süredir kalbimde anlam veremediğim bir his vardı ama dediğim gibi anlam veremediğim için, ne olduğunu çözemiyorum.
Mete hâlâ çevrimdışıydı.
Cem: Yazamaz ki. Annesinden azar yemek ile meşgul.
Bahadır: Afiyet, zehir, zakkum olsun.
Mete: İt! Ne yaptım ben sana da, zehir zakkum ediyorsun?
Bahadır: Anneme her fırsatta ispikleyen sen değil misin oğlum beni?
Mete: Ben sınıf başkanlığı görevimi hakkıyla yerine getiriyorum.
Mete: Akıllı dursaydınız. Kavga etmeseydiniz. İspiklenmeseydiniz. Ben mi dedim sanki öğretmenler odasının önünde birbirinize girin diye?
Çağrı: Ama evebeyinlerimize söylemeyebilirdin.
Kadir: Evet. Hocanın nerenden haberi olacaktı?
Mete: Siktirin gidin ulan! Sonra da hocanın bana olan güveni yerle yoksan olsun değil mi?
Bahar: İyi ki söylemişsin Mete. Bunlara az bile.
Ahenk: +1
Siz: +1
Çağıl: +1.000
Cem: +1.000
Cem: Gitmeyin benim akıl küpümün üstüne!
Çağrı: Aman, yemedik Mete'nizi.
Çağıl: Çağrı, artık her işin altından çıkar oldun.
Çağrı: Hayırdır, batıryor mu?
Çağıl: Batıyor.
Mete: Tamam, cici kardeşler... Haydi evli evine köylü köyüne. Sabahtan beri bildirimler sikti telefonumu.
Cici?
Kardeşler?
Cici kardeşler?
Çağır ve Çağıl kardeş mi? Hem de cicisinden?
Gözlerim şaşkınlıkla açılmışken birkaç kez kırpıştırdım ve hızla yanımda bulunan Uran'a döndüm.
Koltukta kayarak yanına yaklaştığımda, bakışları beni hedef almıştı.
"Efendim, Pamir?" dedi telefonunun ekranını karartarak.
"Çağıl ve Çağrı kardeş mi?" dedim şaşkınlıkla. Hadi ama! Bunu neden bilmiyorum? İyi kötü iki ay boyunca o okulda okumuştum. Kimse bana söyleme zahmetine neden girmemişti?
Belki de beni kendilerine yakın görmüyorlar...
Saçmalama Pamir, diyen sesimi susturdum. Ne saçmalaması, gayette iyi bir soruydu.
Uran bana boş boş göz kırparken, ben meraklı ifademden bir şey kaybetmemiştim.
"Çağıl ve Çağrı mı?"
"Hı hı!"
"Öyle bir muhabbet geçmişti galiba aramızda... Ama bunu Çağıl'a soran daha iyi olur." Bu konuşmasından öyle olduğunu bariz bir şekilde anlamıştım zaten. Sormama gerek yok.
Tamam, kesinlikle var.
Ama... bir anda gidip soramam. Sonuçta bana ne değil mi? Çağıl zaten kendi istediği zaman bana anlatırdı, değil mi?
Absolutely, yes!
Kendime tekrardan göz devirdim. Bence bu göz devirme değildi. Sıcaktan gözlerim kayıyor olabilirdi.
"Tamam." dedim son heceyi uzatarak. "Ben odamdayım." Bana kafasını salladığında, salondan çıkarak odama geçtim. Burada boş odalar vardı ve bir haftadır bu odalardan birinde kalıyordum. Daha doğrusu babamla kalıyorduk.
Çünkü babam, neredeyse her gece benimle uyuyordu.
Odama geçtiğimde, telefonu yatağın üstüne fırlattım. Ardından kapıyı kapatarak, perdeleri çektim.
Sonra da duş almak için banyoya yöneldim...
(...)
Elimdeki havluyla saçlarımı kuruttuktan sonra, havluyu kirli sepetine postaladım. Ardından boy aynasının önüne, yere oturdum.
Kucağımdaki tarak ile saçlarımı taradıktan sonra örme girişiminde bulundum. Hedefim balıksırtı örmekti ama on dakika boyunca gergedan boynuzu yapmıştım. Saçlarım önde bombe olmuştu. Diğer kısımlar ise salına salına omuzlarıma dökülüyordu..
Oflaya, puflaya tekrardan açtım ve taradım.
Sadece normal bir örgü kararı alarak, ördüm ve omzumun üzerinden sarkıttım.
Yere düşen bir kaç tel saçımı toplarken, kapı çaldı. Acele etmedim. Saçlarımı çöp kutusuna attıktan sonra, tekrardan odaya girdim ve kiliti açarak kapıyı da açtım.
Sare, karşımda dikilmiş bana bakıyordu.
"Oh, sonunda! Bir an hiç açamayacaksın sandım, kuzen!" dedi, kınayıcı bir şekilde.
"Duş almıştım." dedim ucu açık bir şekilde.
"Hımm... Hadi o zaman!" dediğinde sorgular bir biçimde ona baktım. "Akşam yemeği." Kolumdan tutarak beni çekiştirmeye başladı.
Ona zorluk çıkarmadan kapıyı kapatarak onu takip ettim. Birlikte yemek salonuna girdik.
Babamlar yoktu...
Uran ve Murat'ın yanına ilerleyerek oturdum.
Yemekte karnı yarık, pilav ve mercimek çorbası vardı. Dudaklarım düz bir çizgi halini aldı. Çünkü Rojda Hala, yemekleri kendisinin yaptığını anlayalım diye mutfak önlüğü ile karşımızda oturuyordu.
Gökalp, dudaklarını birbirine bastırmıştı ve bu sahneye gülmemek için can çekişirken, kızarmış yüzünden bunu anlamıştım. Murat ise onun omuzuna vurarak kahkahasını içinde tutuyordu.
"Ne var?" dedi en sonunda Rojda Hala.
"Böyle az oldu, sen gel gözümüze sok." dedi Gökalp sessiz kalmamayı tercih ederek.
"Neyi?" diyerek aptala yatan Rojda Hala. Bir eli ile üzerindeki önlüğü okşuyormuş gibiydi.
"Yemekleri senin yaptığın—" demişti ki, annesinden ense köküne bir sille kazandı. Acı içinde elini ensesine koyarak annesine döndü.
"Ne yapıyorsun anne?" dedi sesini biraz da yükselterek. Ama bu yüksek ses ile bu sefer de kafasına şamar yemişti. "Bence ben senin değil, şamarın oğluyum. Şamar oğlanına döndüm! Gelen vuruyor, giden vuruyor, duran da vuruyor!" İsyanının ardından annesi hafifçe gülümsedi ve saçlarına öpücük kondurdu. Gökalp'in bakışları ise anında yumuşamış, annesinin yanağını öpmüştü.
Yüzümde buruk bir tebessüm olduğunda bunu gizlemeye çalıştım.
Sonra ise göz ucuyla Uran ve Murat'a baktım. İkisinin de gözleri tabaklarına odaklanmıştı. Aralarında oturduğum için ellerini kavramam zor olmamıştı.
Elim, ikisinin elini sıkıca sardığında bakışları bana döndü. Yüzlerinde ki buruk ifadeyi saklamaya çalıştılar. Yüzlerine mutlu ifadeler yerleştirerek yemeklerini yemeye başladılar.
Benim ise onların bu hali yüzünden kalbimde bir burukluk oldu. Annemin olmamasından daha da büyük bir burukluk.
Ve onların yanında ben şansıydım şu anda.
Geçmişte değil, şu anda...
Çünkü benim bir babam vardı. Uran'ın da baba dediği, ama baba sevgisini daha önce tattığı için, ağabey konumundan asla çıkaramadığı bir babam vardı.
Murat'ın kabullenememesi vardı...
Aldığım nefesler yumru olup boğazıma oturdu.
Gözlerim dolarken, güçlü bir iradeyle, ayağa kalktım. Zira bacaklarımın dahi titreştiğini hissediyordum. Ama bunu belli etmemek için hızlı adımlar ile yemek salonundan çıktım...
Merdivenleri az önceki adımlarıma kıyasla daha yavaş çıkarken, kendimi az sonra odamda bulmuştum. Kendimi yatağa attım. Sonra da gözlerimi kapattım.
Ama uyuyabileceğimi sanmıyordum...
Bacaklarımı, yan uzandığım yerde kendime çekerek, alnımı diz kapaklarıma yasladım.
Kaderdi...
Kederdi...
