2. bölüm · Beni Bana Verin •Gerçek Ailem•

2. Bölüm

Soreil ~

“İtaat et, nefes al.”

2.Bölüm; Kaçan Kaybolur

Korku tüm hayatımın yegâne dostuydu. Her dakikası korkuyla geçmişti. Ve alışamadığı tek şey o olmuştu. Adımlarımı hastahaneye yönelterken içimde bir korku vardı. Bana kızar mıydı, beni cezaladırır mıydı? İkisine de bir cevabım yoktu. Tek bildiğim, Kılıç Tuğra Bey'in hâlâ hastahanede olduğuydu. Kapıdaki adamlardan anlamıştım bunu. Acil servisten içeri girerek, giderken kullandığım yolu geri dönmeye başladım. Beni gören korkumalar şaşkınlıkla bana bakıyorlardı. Ve her birinin bakışı beni daha da geriyordu. Odanın olduğu kata geldiğimde etrafta bir çok korumanın olduğunu gördüm. Bir tanesine döndüm. Aramızda ki mesafe eyep çoktu.

Yazacak bir şeye ihtiyacım vardı. Bana bakan korumalar eşliğinde çantamdan kalemi çıkardım ancak peçete kalmamıştı. Koluma, Kılıç Tuğra Bey nerede, yazarak ona gösterdiğimde çenesiyle arkamda kalan odayı işaret etti. Ona teşekkür manasında kafamı salladım ve korkak adımlarla oraya ilerledim. Kapının önünde durarken cesaretimin son kırıntılarını kullanarak elimi yumruk yaptım ve üç kez kapıya vurdum. İçeriden gelen uğultu hâlinde ki sesler kesildiğinde derin bir nefes alarak kapıyı açtım. İçeri adımladığımda başımı yerden kaldırmıyordum.

"Neredeydin sen!" dedi, diğer adam. Bana sinirli gözlerle baktığını hissediyordum. Başım hâlâ yerdeydi. Tilki kürkçü dükkânına geri dönmüştü. Göğüs kafesim hızlı bir şekilde inip kalkmaya başladığında korkum hat sefaya ulaşmıştı. Korkmak istemiyorum ama elimde değildi. Bedenim benden izinsiz bir şekilde bunu yapıyordu.

"Bağıma, Buğra!" dedi, Kılıç Tuğra Bey. Sesi sinirli gibiydi. Ardından yanıma geldi. O karşımda durduğunda bir kaç adım geriledim. "Neredeydin, Gülşah?" dedi, beni korkutmak istemiyormuş gibi çıkmış sesi. Elimde ki kalemi sıktığımda bakışları koluma kaydı. Ben ise ona bakıyordum. Sıyrılmış kıyafetimden kolumda ki mavi mürekkepi gördüğünde kaşları çatılmıştı. İletişim için kolumu yazmam onu sinirlendirmiş miydi? "Fetih, kâğıt ver, koçum." Fetih denilen genç bir kâğıt alarak yanımıza geldi ve bana uzattı. Titreyen elimle kâğıdı alarak arkamı döndüm ve kâğıtı duvara yasladım.

"Kaçmıştım," yazdım kâğıda. "Sonra kayboldum." Notumda mantıkın tek bir harfi yoktu. Kâğıdı Kılıç Tuğra Bey'e uazttığımda kokruyla bekliyordum. Üç kelimelik notumu okuduktan sonra elinden Buğra almıştı, sonra Fetih. Fetih doktor beydi.

"Vay anasını sayın seyirciler, kaçmış sonra da kaybolmuş!" dedi, Fetih sinirle. "Kaybolunca kaçtığım yere geri döneyim mi dedin!" Sinirle bana bakerek sağ elimi açıp kapatıyordum. İçimde ki korkunun beni terk etmesi lazımdı. Başımı onaylar biçimde salladım. Daha da sinirlendi.

"Buğra, Fetih'i dışarı çıkar." dedi, Kılıç Tuğra Bey. Buğra dediğini yaparak Fetih'le bielikte dışarı çıktığında odada sadece ikimiz kalmıştık. "Otur, lütfen." dedi, bana koltuğu işaret ederek. Alt dudağımı dişlerimin arasına aldım ve koltuğa yerleştim. İki elimi birleştirerek iki bacağımın arasına koymuştum. "Kolunu neden çizdin, Gülşah?" Karşımda ki yerini almıştı. Şaşkınlıkla ona dönerken hesap sormasını bekliyordum.

"Kızmayacak mısın?" yazdım elimde ki kâğıda. Ona gösterdiğimde başını iki yana salladı.

"Senin hayatın, senin tercihlerin. O ân gitmek istemiştin, şimdi kalmak istiyorsun... İstediğin kararı ver ama hayatımıza tam anlamıyla girdiğinde bir ânda ortadan kaybolmayı düşünme."

(...)

Arabanın arka koltuğunda otururken yanımda Fetih vardı. Bana olan ters bakışları yüzünden kendimi kötü hissediyorum. Görmezden gelmeye çalışsam da olmuyor, bakışlar hep orada. Yanlış bir şey yapmak istemiyorum. Onlar beni cezalandırmayacak olsa da.

Araba büyük bir evin bahçesine girdiğinde, gözlerim pencereden dışarıyı izliyordu.
Onlarla beraber inerek peşlerine takıldım. Fetih yanımda ilerlerken hâlâ ters bakışları üzerimdeydi. Elinde ki dosyayı alarak kalem çıkardım. Bana dönerek yazacağım şeyi beklemeye başladı. Yazmam bittiğinde arkadaşlarımdan duyduğum sözü yazmış olduğum kâğıdı ona uzattım. İnternette ünlü bir şeydi.

"Kurabiye var, simit var! Ne bakıyorsun?" Fetih arkamdan bir küfür savurduğunda kulaklarımı tıkamak istedim. Küfüre tahamülüm yoktu. Bir şey demden yürümeye devam ettim ettim. Ne diyebilirim ki zaten? Ben kimim?

Kılıç Tuğra Bey cebinden çıkardığı anahtar ile kapıyı açtığında içeri girmemiz için kenara çekildi. Buğra ve Fetih'in arkasından eve girdim. Benim arkamdan da Kılıç Tuğra Bey gelmişti. Saat gece yarısına geliyordu. Ev sessizdi. Buğra ve Fetih odalarına gitmişti.

Merakla Kılıç Tuğra Bey'e döndüm. "Şu an evde boş oda yok. Sen benim odamda yat, ben salonda yatacağım." dedi. Bu kadar büyük evde boş oda yok muydu yani? Kalemi çıkardığım ân kolunu uzatmıştı. 'Bu kadar büyük evde boş oda yok mu yani?' yazdım.. Notu okuduğunda kaşları çatıldı.

"Boş oda var, temiz oda yok. Yarın temizletiriz,"

"Ben salonda yatsam?" yazdım bu sefer.

"Salonda mı yatmak istiyorsun? Belin ağrır." dedi gözlerini kısmıştı. Kafamı iki yana salladım. Ağırmazdı... Alışık bedenim bir koltuğu yadırgamaz. "Olmaz, sen benim odama geç, ben koltukta yatarım." Emir kipi ile konuşuyordu ve her ne kadar kalbimi engellemeye çalışsamda hızlı atarak göğüs kafesime tekmeler savuruyordu. Beynim verdiği komutlarla, iznim olmadan onaylamıştı onu. Beni merdivenlere yönelttiğinde irislerim etrafı tarayarak evi zihnime kazıyordu. Üçüncü kata ulaştığımızda beni krem rengi kapının önüne getirdi. Kapıyı açarak geçmemi işaret etti. İçeri girdiğimde o da girerek dolaba yöneldi. Kendisi için kıyafet çıkardıktan sonra benim için bir siyah bir şort ve koyu mavi bir tişört çıkartarak yatağın üstüne koydu. "Yarın sana bir şeyler alırız. Şimdilik bunları giy." Bana iyi geceler dediğinde bende gözlerimi kırptım ve karşılık verdim. Kalbim hızlı hızlı atıyordu.

Korkma, dedim kendi kendime. Bir şeyden de korkma, Pamir. Odadan çıkıp kapıyı kapattığında, içimden gelen engel olmadığım dürtü ile kapıyı kilitledim. Hızlı nefeslerimi düzene sokmaya çalışırken gözlerim yatağın üzerinde katlı duran kıyafetlerdeydi. Onları giymeyecektim.

Kapıya yasladığım sırtımı ayırarak yatağa yaklaştım. Ardından vazgeçerek durdum. Burası onun yatağıydı. Babamın yüzüme içmem için fırlattığı ağrı kesicinin etkisi yavaş yavaş geçiyordu. Ve sırtımda ki yaralar kanarsa yatağı kana bulanabilirdi. Bunu gördüğünde ise... Aklıma dolan görüntüler ile kafamı iki yanıma salladım. Kızabilirdi, üstüne üstlük regl olduğumu düşünebilirdi. Ki ben hayatım boyunca hiç regl olmamıştım. Bunun için doktora gitmem lazımdı belki bilmiyorum ama babam izin vermemişti. Utanç konusu olan regl için doktora gitme isteğim onu epey sinirlendirmişti.

Dizlerimin üstüne oturarak anlımı yatağın kenarına yasladım. Uykum yoktu, ama uğraşacak bir şey de yoktu. Birkaç dakika sonra sıkıldığımı hissettim. Yanaklarımı havayla dolduracak yavaşça bıraktım. Bunu bir iki kere tekrarladım. En sonunda kafamı kaldırarak ayağı kalktım. Gözlerimi etrafta gezdirdiğimde eşyalara dokunmak gibi bir planım yoktu.

Kapıya ilerleyerek kiliti çevirdim. Kendime doğru çekerek açtım ve odadan dışarı çıktım. Açtım, susamıştım ama bunları umursamadım. Kalbim kuş gibi çırpınırken merdivenleri indim ve zamin kata vardım. Kapılara bakarken yanlış bir kapı açmaktan korkuyordum. Utana sıkıla bir kapıyı açtım, açtığım ân kapatmam bir olmuştu. İçerde birisi yatıyordu! Diğer bir kapıya yönelerek onu açtım. Bir lavaboydu. Başka bir kapı açtım, doğru kapı değildi. Son, dedim kendi kendime. Kapının kulbunu kavrayarak aşağı indirdim. Kendime çekerek açtığımda koltukları gördüğümde nefesimi tuttum. Neden buradaydım, bilmiyorum.

Kapının açılması ile Kılıç Tuğra Bey anında dikelmişti. Karanlıktan dolayı onu zar zor seçebiliyordum. "Gülşah, bir şey mi oldu?" Uykulu sesi endişe doluydu. Kafamı iki yana salladım, gördüğünü düşünmüyordum.

Ayağı kalktığında nefesim ciğerlerimi deliyordu. Nefes almam lazımdı. Sağ elimi açığ kapatmaya başladım. Ellerim titriyordu. Bana doğru ilerlediğinde karanlıklar içinde kalmış büyük silüeti göz önümün daha da kararmasını sağlıyordu. Gözlerimi kapatarak gelecek olan darbeyi beklemeye başladım. Tüm vücudum titriyor.

Göz kapaklarımın ardındaki karanlık kendini hafif bir kızıllığa bıraktığında onun sesini duydum: "Gözlerini aç, Gülşah." Emir kipi ile kullandığı cümle rica taşıyordu. Sanırım Kılıç Tuğra Bey'in nazik konuşması buydu. Gözlerimi açtığımda kirpiklerim titreşiyordu. Bana hafif bir tebessüm ettiğinde bir şeyleri anlamak istiyormuş gibiydi. Anlatmamı istiyormuş gibiydi.

Kalem getirmediğim için kendime lanet ettim. Ah, getirsem bile ne söyleyecektim ki ona? Onun göğüs kafesine bakarken neden burada olduğumu kendi içimde sorguluyorum. Ve... Tam anda bir şey oldu. Karnım hafifçe guruldadı. Yüzüm kızarırken bakışlarımı yere sabitledim.

"Bizim küçük hanımımız acıkmış anlaşılan." dedi ve bana elini uzattı. Yemek mi verecekti? Ellerimi yumruk yaptım, tutmak istemediğimi anlamış olacak ki elini çekti ve bana kapıyı işaret etti, "Bizde yemek yaparız ona." Babam olsaydı, 'Git zıkkımlan!' diyerek bana bir tokat savururdu. Ki zaten bende babama aç olduğumu söyleyemezdim.

Onun önünden mutfağa yürürken beni yönlendiriyordu. Birlikte koyu mavi ve beyazla döşenmiş mutfağa girdik. "Sana verdiğim kıyafetleri neden giymedin?" dedi. Bakışlarımı kaçırarak mutfağa baktım. Sıkıntılı bir nefes verdiğini işittim. Bana sandalyeye oturmamı söylediğinde oturarak beklemeye başladım. Dolaptan domates, biber ve kuru soğan çıkarmıştı. Yumurta da çıkararak dolabı kapattı. "Bir şeye alerjin var mı ya da menemen sever misin?" Başımı iki yana salladım, ardından yukarı aşağı salladım. Kendime menemen yapardım, ve bayılırdım. Aldığı yanıttan sonra kuru soğanı soyup doğramaya başladı.

O benim ağabeyim miydi, yoksa babam mı? Aklımda deli sorular...

Menemenin üzerine yumurta koyarak bir kaç kez karıştığı sırada mutfaktan içeri bir adam girdi. Üzerinde siyah sporcu atleti ve eşofman altı vardı. "Vay, gece kaçamağı! Bayılırım!" dedi ve gelip yanımda ki sandalyeye oturdu. "Oha! Bende diyorum ki, kim bu saatte ağabeyime yemek yaptırabilir? Sağ ol, karınımız doyacak sayende!" dedi bana dönerek. Yanaklarım kızarırken gözlerimi ondan çektim. Ellerini birbirine sürttü ardından Kılıç Tuğra Bey'in masaya koyduğu ekmeklerden bir parça aldı. Menemene bandırarak ağzına attığında gözleri kapanmıştı. Sende ye, dedi koluma vurarak. Onun küçük dokunuşu bana büyük bir kuvvet uyguladığı için öne doğru kaydım.

"Yavaş ulan!" dedi, içeri giren Buğra. "Kız astronot oldu, Jüpiter'de şu an." Yanında ki Fetih'te ona katıldığını belli eden mırıtılılar çıkardı. Onlarda gelip masaya oturduğunda menemene gömülmüşlerdi.

"Size mi yaptım ulan, ben o yemeği?" dedi, Kılıç Tuğra Bey kaşlarını çatarak. "Bırakın da kız iki lokma yesin!" Bunu demesi ile üçüde ağızlarında ki lokmalarını çiğnemeyi bırakarak bana döndü.

"Çok mu açsın?" dedi, Buğra.

"Biz bitiremezsin diye, yardım edelim, dedik." dedi yanımda ki çocuk. Kafamı iki yana salladım. Açtım ama onlarda açlardı.

"Değilmiş işte!" dedi, Fetih, Kılıç Tuğra Bey'e dönerek.

"Mağrasından çıkmış gibi yediğiniz için kız korkmuş olabilir mi?"

"Olabilir," dedi, Fetih. Hepsi elindeki ekmeği bırakarak arkalarına yasladı. Kılıç Tuğra Bey önüme ekmek koyarak diğer tarafımda bulunan sandalyeye oturdu. Hepsi beni mi izleyecekti?

İçimdeki açlığa açlığa yenilerek ekmekten küçük bir parça kopardım ve menemene batırarak ağzıma götürdüm. Yavaş yavaş çiğnerken tadı karşısında nutkum tutulmuştu. Bir menemen bu kadar güzel alabilir miydi? Anneminkine benziyordu...

Biraz daha yedikten sonra doymuştum. Menemenin sosu susuzluğumu da gidermişti. Boğazımdan aşağı akan tat beni mest etmişti.

"Bu kadar mı, doydun mu kız?" dedi, yanımda ki çocuk. Onların iki dakikada oluşturduğu boşluğun yanında benimkisi boncuk kadar kalıyordu. Onu onayladım. Üzerimde hâlâ mor kazağım ve mavi kot pantolonum vardı.

"Yiyin dağ ayıları, kızın iştahını kaçırdınız, yiyin!" dedi, Kılıç Tuğra Bey. Ardından bana döndü. "Çay ister misin?" dedi bu sefer.

Neden bilmiyorum, bana soru yöneltip beni tanımaya çalıştıkları her ân içimden bir parça aydınlığa çıkarak iyileşiyordu. Beş kişi... Oturarak sabah ezanına kadar konuşmuştu. Tabii aralarından birinin konuşma şekli 'evet-hayır' dan oluşuyordu.

Gözlerim ne ara kapandı, hatırlamıyorum. Küçük bedenim onlara göre tasarlanmış olan sandalyede epey küçük kalırken gözlerim kapanmıştı.

(...)

Kahvaltı masasını bir sessizlik kaplarken, rahatsız edici bakışları üstümde hissediyordum. Beni dikkatle inceleyen bu insanlardan kaçmak istiyordum. Sabah aklıma gelen kelimeleri Kılıç Tuğra Bey'e söylemeliyim. Ahsen o evde kalmamalıydı. Babama ne oldu bilmiyorum. Tek hatırladığım bir silah sesiydi.

"Ye kız, ne bakıp duruyorsun?" dedi, dün akşam yanımda oturan adam. "Bu arada adım, Murat."

"Koyim de tur at!" dedi, karşısında ki adam.

"Bu komik olduğunu düşünen ama zerre komik olmayan adam, Bedir." Bedir Bey bana kısa bir bakış atıp önüne döndü. Rahatsız gibiydi. "Şu Bay Asık Surat da Uran." Gözleri doğruca yüzüme sabitlenmişti. Bir ân bile başka yere bakmamıştı dakikalardır.

"Şimdi bu kız..."

"Pamir," dedi, Murat.

"Şimdi Pamir burada bizimle mi yaşayacak?" diye düzeltti Uran. Yüzünü buruşturarak Kılıç Tuğra Bey'e döndü. Ardından hepsinde bakışlarını tekrer teker gezdirdi. "Ahsen'den sonra akıllanmanızı beklemiştim. Ama siz bu kızı buraya getirerek acıya ne kadar aç olduğunuzu gösteriyorsunuz, ağabeylerim."

"Uran, yapma koçum." dedi, Kılıç Tuğra Bey.

"Neyi yapmasın ağabey? Haksız mı, bu kızı burada istemiyoruz!" dedi, Bedir Bey. Nefes al, Pamir.

"Katılıyorum," dedi, Fetih Bey. Oysa ben, dün geceki davranışlarından sonra beni kabullenmeye başladıklarını düşünmüştüm.

"Bende!" dedi, Buğra Bey.

"Ben istiyorum," dedi, Murat. Ardından sırtını dikleştirerek benim sandalyemi biraz geriye çekti ve onların bakışlarından kurtulmamı sağladı. Ciğerim daralırken, kalbim hızla atmaya başlamıştı. "Ahsen'e sesinizi çıkarmadıysanız, Pamir'e bir şey demeye hakkınız yok. Ahsen'in yaptıklarının acısını ondan çıkaramazsınız."

"Başımızın üstüne çıksın sonra da, değil mi!" dedi, Uran. Sesi sinirliydi ancak onu göremiyorum. Konuşmak istedim, sesim çıkmadı. Kimse beni duymuyordu çünkü sessizdim. Beni lâl etmişlerdi.

Ne yaptığımın bilincinde olmadan ayağı kalktım. Bana güven veren neydi, bilmiyorum. Tüm vücudum histerik bir şekilde titrerken Uran bana bakarak alayla güldü.

"Ne o? Kendimiacındırıyorum.ww..." Susmasını sağlayan şey kafasına attığım su bardağıydı. Havada kalan elim titrerken, korkuyordum. Ben ne yapmıştım! Babamın bana yaptıklarının benzerini ona yapmıştım. B... Ben babama benzemiştim. Gözlerim korkuyla açılırken Bedir ayağı kalkarak kardeşinin yanına gitmişti. Kafasını tutarak eline aldığı peçeteyi camın kestiği yere bastırdı. Uran acıyla inlerken kalbime bir ağrı saplandı. Canım yanıyordu. Hemde çok.

Bedir ve Buğra'nın söylediği şeyler kulaklarımda ki uğultunun arasında kaybolurken, Fetih elinde ilk yardım çantası ile içeri girdi. Ne zaman gittiğini fark etmemiştim bile. Bakış açım dönüyor, her yer her yere saçılıyordu. Ciğerlerim daraldığında bir adım geri attım. Bu histen nefret ediyordum. Yüzümde mimik kıpırdamıyordu, kimse bir kriz geçirmeye başladığımı anlamıyordu.

Belli etme, Pamir.

Acındırma kendini.

Boğazımda ki yumruyu güç bela yutarak nefes almaya çalıştım. Kesik kesik içime çektiğim nefesler sessizdi.

Fetih, Uran'ın kanayan başıyla ilgilenirken, Buğra, Bedir, Murat onların başında durmuştu. Kılıç Tuğra Bey ise ayakta endişe ile kardeşine bakıyordu. Herkes beni unutmuştu çünkü kimse hatırlamamıştı.

Görüşüm tamamen netleştiğinde krizin gelmesini engellemeyi zorlukla başarmıştım. Kimse içimde verdiğim savaşı bilmiyordu. Soğuk kanlı bir katil edasıyla onları izlediğimi düşünüyor olmalıydılar.

"Al, ağabey. Daha yüz vermeden zarar vermeye başladı!" İsteyerek olmamıştı ki...

Uraz sinirli gözlerle bana bakarken acı çektiği belliydi. Ve benim kalbim sakinleşmeme rağmen acıyordu. Yüreğimde bir yangın vardı. Canımın bir parçası acıyordu.

"Gülşah, odaya çık!" dedi, Kılıç Tuğra Bey sakin ve stabil bir sesle. Beynim aldığı kesin emirle haraket etmeye başladığında kendimi kötü hissediyorum. Odaya çıkacak kadar dayanamadım, midem bulanırken kendimi dün gece gördüğüm lavaboya attım. Kapıyı kapatarak klozete eğildim ve dizlerimi bükerek kusmaya başladım. Kendimi kasarak sessiz kusmaya çalışıyordum. Hiçbirine bu hâllerimi göstermek istemiyorum.

İçimi boşalttığımda hızla ağzımı çalkaladım ve lavabodan çıktım. Hâlâ mutfaktalardı. Merdivenleri adımlayarak üçüncü kata çıktım. Kılıç Tuğra Bey sinirlenmişti. Bunu anlayabiliyordum. Onu daha fazla sinirlendiremek istemezdim.

Hayat mottosu; itaat et, nefes al, olan bir insan emirlerin dışına çıkamazdı. İtaat etmezsen ceza aldırsın, bu kadar basitti ve bu basitlik çok can yakıcıydı. Kalbimde ki ağrı kendini yavaş yavaş silerken elimi göğsümün üzerinden çektim. Yatağın köşesinde oturuyorum. Ellerim kucağımda birleşmiş. Bir misafir olarak duruyordum, çünkü misafir olduğumu biliyorum. Misafirler bir yerde çok durmazlardı, ben özgürlüğün içinde hiç duramıyordum.

Artık evsahipliği yaptığım bir yer olduğunu biliyordum, acı, ben acının ev sahibesiydim. Ve acıda benim kalbimin ortasına yerleşen hayat yoldaşım. Ben onu ağırlamaktan yorulmuştum, o da bana gelmekten.

Kader seçimi bize bırakmadan, bizi birbirimize yolluyordu. Biz birbirimizin uğrak noktasıydık.

Odanın kapısının açılmasını bekledim. Saatler geçti, duvarda sabit olan saatin akrep ve yelkovanı haraket etti ama kapı açılmadı. Odaya geç, demişti ve ben odadaydım. Aralarında olmamam için demişti değil mi? Gözlerim dolduğunda ne beklediğimi sorguladım. Yıllarca yanında olan kardeşini yaralamıştım, benim mi yanıma gelecekti şimdi? Herkes çektiği acıları düşünüyordu, bir ben acılarımı arka plana atmıştım.

Ağzımdan bir hıçkırık kaçtığında en son ne zaman hıçkırarak ağladığımı düşündüm. Yedi yaşındaydım. O zaman hıçkırıklarım sesiydi. Şimdi hıçkırığımın bile sesini almıştı.

Ben sessizliğe mahkûm olmam istemiyorum. Konuşmak istiyorum, beni anlamaları için bir kâğıda bir kaleme ihtiyaç olmasın istiyorum.

Yatağın köşesinden kalkarak kapıya baktım. Elimin tersi ile yanaklarımdaki ıslaklığı sildim ve oraya doğru adımladım. Merdiven basamaklarını titrek adımlarla inerken evin içindeki sessizlik beni ürkütüyordu. Uran'ın acısına ortak olarak susmuşlar mıydı?

Salona baktım, büyük salonda kimse yoktu. Bahçeye, mutfağa baktım, boştu. Gözlerim dış kapının oradaki vestiyere takıldığında sabah orada olan ceket ve kabanların olmadığını gördüm. Gitmişlerdi...

Ne bekliyordun, Pamir?

İsminin anlamı gibi yükseksin sen. Kimsenin ulaşmak istemeyeceği bir yüksekliksin, ölümsün.

... Ve ben, o gün bana hiç gelmeyen ailemin gidişine ağladım.

Olurda gelirler diye kendimi lavaboya atarak saatlerce ağladım. Ölüyorum, kimse görmüyor. İçimde yılların birikmişliği, bir ân olsun geçmiyor. Babam daha az canımı acıtıyordu. Bilmiyorum, belki saçma ama ben babamın tokatını arıyordum dört duvar arasında.

Bana vurmayan bu aile daha çok canımı yakıyordu ve ben babamı istiyordum.

Ağladım. Kirliliğime ağladım, kendimden tiksinmeme ağladım ve bir ân olsun susamdım. Kimseye ulaşmayan sesim boğazımda bir düğüm oluşturdu...

Ben kirliydim, her anlamda...