16. bölüm · Beni Bana Verin •Gerçek Ailem•

16. Bölüm

Soreil ~

“Belli edilmeyen her acı, kalbin içine gömülerek ıstırap sağlıyordu.”

16.Bölüm; Geçmişin Pençesinde

10 Yıl Önce;

Annemin çığlıkları kesilmiyordu.

Odamın kapısına doğru bir adım atmaya cesaret edemiyordum. Kurallar vardı. Kuralları babam koymuştu. Odanın dışına adım atarsam… canım yanardı. Annemin canı da yanıyordu, değil mi? Ondan böyle bağırıyordu. Onun da kurallara uymadığı zamanlar olurdu.

Sonra hep çok üzülürdü.

Ellerimi kulaklarıma bastırdım. Çığlıkları susturamıyordum ama en azından biraz uzaklaştırabiliyordum kendimden. Yavaşça duvarın köşesine çekilip dizlerimi karnıma çektim. Sanki daha küçük olursam beni göremezmiş gibi... Belki duymaz, belki unutur...

Ama unutmazdı.

Peki komşular? Onlar duymuyorlar mıydı? Bu sesler sadece bana mı geliyordu? Bu gece gelseydiler... bu bir ilk olurdu. Ama hep sessiz kalmışlardı. Bu gece neden farklı olsun ki?

Bir damla yaş süzüldü yanaklarımdan. Ellerimin arasından fısıldadım, kimsesiz bir duanın titrek sesiyle:

“Allah’ım... ne olur... annemi kurtar.”

Kendim bile zor duyuyordum sesimi ama Allah’ın duyduğunu hayal ettim. Çünkü derlerdi ya; küçük çocukların duaları kabul olur. Ben bütün dualarımı anneme vermiştim. Onun kurtulmasını dilemiştim her gece. Ama hiçbiri kabul olmamıştı.

Bu sefer farklı oldu.

Çığlık, önce yükseldi. Sonra... birden durdu.

Sessizlik... Uzun, ağır, korkunç bir sessizlik yayıldı eve. Zaman dondu sanki. Bir an, gerçek olamayacak kadar güzel bir düşünce geçti içimden: Annem kurtuldu.

Bir gülümseme yerleşti yüzüme fark etmeden. Belki... belki babam gitmişti. Belki annem sonunda dayanamayıp polise ulaşmıştı. Belki biri yardım etmişti. Komşulardan biri? O sessizlik mucizeydi belki de. Belki bu sefer kurtulmuştuk.

Heyecanla ayağa kalktım. Titreyen bacaklarım beni kapıya kadar götürdü. Koridora açılan kapının koluna uzandım. Beni korkutan karanlık oradaydı hâlâ. Geceleri hep korkardım. Çünkü o karanlık, canavarın ta kendisiydi. Ama bu sefer korkmuyordum. Annem kurtulmuştu. Artık korkmama gerek yoktu.

Küçük adımlarla ilerledim. Koridor, her zamanki gibi sessiz ve karanlıktı. Ama bir şey farklıydı. İçimde bir umut kıpırdanıyordu.

Tam o sırada... kapının gölgesinden biri çıktı.

Donakaldım.

Çığlığım boğazımda patladı. Babamdı. O karanlık canavar, hâlâ evdeydi.

“Sana odandan çıkmayacaksın demedim mi ben?!” diye bağırdı. Sesi evin duvarlarını çatlattı. Ben sadece fısıldayabildim:

“Baba…”

Ama onun beni dinlemeye niyeti yoktu. Kolumdan tuttuğu gibi odama sürükledi, fırlattı. Yere çarpışımda canım yandı ama daha kötüsü önümdeydi. Elinde tuttuğu kemerde annemin kanı vardı. Kırmızı. Islak. Taze.

Annem...

Allah annemi böyle mi kurtarmıştı?

“Ben sana ne dedim ha?!”

Kemerin ilk darbesi bacaklarıma indi. Çığlık attım. İkincisi geldi. Üçüncüsü... Sonra saymayı unuttum. Bağırıyordum. Ağlıyordum. Ama kimse duymuyordu. Ne komşular, ne polis... Ne de Allah. Herkes sağır olmuş gibiydi.

Kemer bu kez benim kanımla boyandı. Babam durmadı. O vurdukça ben çığlık attım. Yalvardım. Ama durmadı. Artık bağırmak için nefesim yetmiyordu. Boğazım acıyordu. Dizlerim çekilmiyordu. Kollarım uyuşmuştu.

Annem olsaydı, engellerdi. Hep yapardı. Hep önüme geçerdi. Ama şimdi gelmedi. Bu kez darbelere bedenini siper etmedi. Çünkü... yoktu.

Annem ölmüştü.

Babam onu öldürmüştü.

Allah onu öyle “kurtarmıştı”.

Ve ben artık hissetmiyordum. Ne bacaklarımı, ne ellerimi… hiçbir yerimi. Ama acı geçmemişti. Hâlâ oradaydı. Hâlâ içimde. Çünkü kalbim atmaya devam ediyordu.

Acıyla.

Korkuyla.

Yalnızlıkla.

Ben artık annem gibi kurtulmak istiyorum.

O kurtuldu. Artık canı yanmıyor.

Ben de kurtulmak istiyorum...

(...)

Günümüz:

Pamir Gülşah Sahraf;

Yerimde kıpırdanarak gözlerimi açtığımda, bir elim kalbimin üzerindeydi. Bir elim ise Murat Ağabeyimin elinin üzerindeydi. O, sanki yanlış bir haraket yapmaktan korkarmışçasına benden uzak bir yere uzanıp elimi tutmuştu. Bu güzel düşüncesine gülümsedim.

Ve fark ettim.

İlk defa ona içimden ağabey demiştim. Diğerlerine her seferinde bu kelime ile seslenmiştim içimden ama Murat'a ilk defa bu kelime ile seslenmiştim. O duymamıştı ama olsundu. Bunca zaman Murat'ı kendime bir dost olarak gördüğümü ve artık hem dost hemde ağabey olarak gördüğümü anladım.

Murat, benim kaçış gemimdi. Babam ise o geminin her daim sapasağlam ulaşacağı limanım. Uran, kalbimdi. Onu tekrardan attıran kişi oydu. Bedir Ağabeyim gülüşümdü. Fetih Ağabeyim yaşama sevincimdi. Buğra Ağabeyim ise sırtımı yaslayacağım bir gövdeydi.

Her şey üst üste geldiği için onlarla doğru düzgün vakit geçirememiştik. İlk önce alışma süreci gelmişti, şimdi ise okul... Murat'ın elinin altındaki elimi kurtararak yatakta oturur pozisyona geldim. Kollarımı iki yana açarak iyice gerilmiştim. Ardından ayaklarımı aşağı sarkıtarak terliklerimi giydim ve Murat'ın üzerini düzeltip saçlarına bir buse kondurdum.

Odadan sessizce çıktım ve kendi odama geçerek elimi yüzümü yıkadım ardından da ihtiyaçlarımı giderdim. Acaba babamı uyandırmaya mı gitseydim?

"Yok deve!" diyerek kendime kızdım. O yetişkin bir adamdı ve müsait olmaya bilirdi. Onları daha her manada tanımıyorken odasına bu masum sebeptende olsa girmek olmazdı.

Aynı sessizlikte aşağı indim ve mutfağa girdim. Ama beni düş kırıklığına uğratan şey babamın kahvaltı hazırlıyor olmasıydı. Gözlerinin altında yine o bilindik mor halkalardan vardı. Tüm gece ayaktaymış gibi gözüküyordu. Tedirgin adımlarla yanına adımladım, o ise hissetmiş gibi bakışlarını bana çevirdi.

Yüzündeki yorgunluğa tezat neşeli bir hâlde gülümsemişti. Bende gülümsedim ve uzanarak yanağına bir öpücük kondurdum. Tabii o bana yardım etmek için eğilmek durumunda kalmıştı. "Günaydın, Gülüm," dedi şefkat yüklü bir sesle.

'Günaydın baba,' demek isterdim ama sadece başımı sallayarak karşılık vermekle yetinmiştim. Çünkü elimde başka bir seçenek yoktu. Ama diyecektim. Bir gün dudaklarımdan baba kelimesi dökülecekti.

Menemen yapıyordu. Yemek bilgilerinin sınırlı olduğunu biliyordum. Ve bir kaç çeşitle idare ediyorlardı. Bugüne kadar dışarıdan söylediklerini de görmemiştim. Bende yardım etmek amacıyla dolaba bir kaç malzeme çıkarmaya yöneldim. En azından pankek ve omlet yapabilirdim.

Ancak babam benimle aynı düşünceleri paylaşmamış olacak ki, belimden kavrayarak havaya kaldırdı ve beni sandalyeye oturttu. Ben ise ağzım açık bir şekilde ona döndüm. Babam gerçekten güçlü bir adamdı.

"Sen otur bakalım, yemeği baban halledecek." Dudaklarımı bükerek ona baktım. Birlikte yemek yapmak eğlenceli olabilirdi. "Olmaz, Gülşah." dedi ısrarcı bakışlarıma karşıt. "Tavayla aynı boydasın zaten, bir şey olur, canın yanar, kaldıramam." Kafamı salladım ve onu izlemeye başladım.

Sosu bir kere daha karıştırarak yumurtaları içine döktüğünde, bir yandan da airfryer de ki patates kızartmaları ile ilgileniyordu.

Kollarımı sandalyenin tepesinde birleştirip, yanağımı kollarıma yasladım ve onu bu şekilde izlemeye devam ettim. Üzerine kırmızı ve üzerinde beyaz şeritler olan bir önlük geçirmişti. Kaslı gövdesini kaplayan bol mavi bir kazak ve bacaklarını saran siyah bir pantolon giymişti. Yakışıklıydı benim babam. İlk aşkım olmasını isteyeceğim kadar.

Ama değildi. İlk aşkım Hakan'dı. Her kız gibi bende babam sandığım adama aşık olmuş ve onun beni kötülüklerden korumasını istemiştim. Ama benim babam kötülüğün kendisiydi. Karanlıkta saklanan bir canavardı. Ve o... Yatak altındaki canavarlardan daha da korkutucuydu.

Dikkatimi tekrardan toplamamı sağlayan şey diğerlerinin de içeri girmesiydi. İlk önce Murat, ardından ağabeylerim ve Uran. Onlar da yerlerini aldıklarında, babam yaptığı şeyleri masaya koydu ve saçımı karıştırarak yerine oturdu. Gülümsedim ve uzanarak bende onun saçını karıştırdım.

Kısık bir sesle güldüğününde, yorgunluğunu yansıtmamaya çalıştığını görebiliyordum. Derin bir iç çekerek saçlarına öpücük kondurdum ve yerime geri oturdum.

O sırada elindeki pekmezli kaşığı, Murat'ın patateslerine sürmeye çalışan Bedir Ağabeyimi gördüm ve gülmemek için yanaklarımın içlerini dişlerimin arasına aldım. Murat tabağının üzerine eğilmişti ve pekmez saçına damlamak üzereydi.

"Oğlum, çık git! Sana buradan bir çakarım, arştaki melekler yıldız kaydı sanarak dilek dilerler!" dedi Murat sinirle. Her seferinde Bedir Ağabeyimin onun yemeğine karışması onu epey öfkelendiriyordu.

"Ağabeyinim ben senin, düzgün konuş! Ayrıca melekler neden dilek dilesinler, dua ederler." dedi hem uyarmak, hemde kızmak amaçlı. Ardından kaşığın ucunu Murat'ın saçlarına değdirdi.

"Merhamet edin, efendim!" dedi Murat kafasını havaya kaldırıp saçlarını kurtarmaya çalışırken. Bu seferde yanağına sürülmüştü pekmez. Bedir Ağabeyime ters bakışlar atarak tabağını ellerinin arasına alıp ayağı kalktı ve sandalyeye ters bir şekilde oturdu.

"Kıçını dönmesene ulan!" dedi Bedir Ağabeyim gülüşünü saklamaya çalışarak. Murat ise omuz silkerek patateslerini yemeye devam etti. Onun bu hâline gülerek tekrardan yemeğe döndük. Bol sohbetli ve kahkahalı bir kahvaltıdan sonra odama çıkarak formamı giymiştim. Saçımı alttan bağlayarak önden bir kaç küçük tutamı yüzüme indirdim. Ardından çantamı almış ve odadan çıkmıştım.

Merdivenleri bitirerek dış kapının oraya geldiğimde Buğra Ağabeyim bizi bırakacağını belli edercesine eliyle yürümemizi işaret etti. Onun arabasına binerek yola koyulmuştuk. Uran ön koltuğa oturduğu için, bana dönerek bir şeyler anlatıyordu.

Okulda basketbol turnuvası varmış, takım haricindeki öğrenciler isimlerini yazdırarak kendi aralarında amatörce bir maç yapacaklarmış. Kazanan takım ise basketbol müzesine bir ziyaret gerçekleştirecekmiş.

Bunu o kadar hevesli anlatmıştı ki, basketbolu sevdiğini anlamam uzun sürmemişti. Ona 'Kazandığını görmeyi sabırsızlıkla bekliyorum!' yazdığım kâğıdı uzatarak heyecanına ortak oldum. Gözlerinin içi gülüyordu. Haftaya olan maç için fazlasıyla beklenti doluydu.

Sonunda okula vardığımızda, Buğra Ağabeyim arabayı kaldırımın kenarında durdurdu. İlk önce Uran, sonra da ben onun yanaklarından öptük. Tabii o da bizim yanaklarımızdan öpmüştü. Bize derslerimize odaklanmamızı ve fazla odaklanarak da canımızı sıkmamamızı söylemiş ve biz okulun bahçesine girene kadar beklemişti.

Uran ile okula girdikten sonra Serdar ve Yiğit bizim yanımıza gelmişti. Evleri yakın olduğu için erkenden okula varıyorlarmış. "Günaydın, kardeşim!" dedi Serdar ve Uran ile erkekçe bir selamlaşma yaptılar. Yiğit ile de aynı selamlaşmayı yaptıkları vakit, Serdar bana da samimi bir şekilde Günaydın, demişti. Gözlerimi kırparak karşılık verdim. Onlar bahçeye yöneleceklerdi.

"Sende bizimle gel, Pamir. Daha derse var." Kafamı sallayarak onlarla yürümeye başladım. Ahenk, duvara yaslanmış Uran'a bakıyordu. Onu yalnız bırakmak istememiştim.

Birlikte bahçeye vardığımızda ben bir banka oturdum. Uran, çantasını yanıma bırakarak basketbol oynayan çocukların arasına karışan arkadaşlarına baktı. O da gitmek istiyordu ama beni buraya getirmişken yalnızda bırakmak istemiyordu.

Elimi omuzuna koyarak sahayı işaret ettim.

"Olmaz, ben seninle oturmaktan mutluyum." dediğinde, telefonu çıkararak yazı yazmaya başladım.

"Hadi ama! Seni basket atarken izlemek istiyorum!" yazdım şımarıkça. Yazdığımı okuduğunda kararsızca bana baktı ve etrafta irislerini gezdirdi.

"Tamam... Birisi yanına yaklaşırsa ben zaten gelirim, ama gecikirsem çak bir tane pipilerine." dediğinde güldüm. Çakayım mı pipilerine?

"Kim ne yapacak bana?"

"Bir şey yapamazlar zaten, ama seni ben daha yeni bulmuşken bu itlerin görmesine bile katlanamıyorum." dedi. Sesinde bir çocuk vardı ve o çocuğun kıskançlığı. Aynı oyuncak arabasını misafir çocukları ile paylaşmak istemeyen bir haylaz çocuk gibiydi.

"Merak etme, bakarlarsa çakarım pipilerine:)"
O da güldüğünde saçımı öperek ayağı kalktı ve hırkasını çıkarıp omuzlarıma koydu. Bu seferde saçlarımı karıştırarak arkadaşlarının yanlarına gitmişti. Onu heyecan ile izlerken ne yaptıkları hakkında ufak bir fikrim yoktu.

Top vardı, ve onu alıp potaya atmaya çalışıyorlardı. Hepsi bu. Zor olmasa gerekti.

Uran'ın bir basket atmasını bekliyorum. Çünkü o da bunun için epey çabalıyordu. Iskaladığı zaman bakışları üzgünce bana dönüyor ve dudaklarını büküyordu. Ben ise ellerimi birbirine vurarak gülümsüyordum.

"Hadi, yapabilirsin!" dedim dudaklarımı oynatarak. Sanki anlamış gibi göz kırptı ve tekrardan topu ele geçirmek için uğraşmaya başladı. Bir kaç dakika sonra yanımda bir hareketlilik hissettim.

"Ah, çok iyi oynamıyor mu?" Bu ses Ahenk'in sesiydi. Bakışlarımı Uran'dan ona çevirdiğimde heyecan ile ellerini çenesinin altında birleştirerek ikizimi izlediğini gördüm. Nedensizce gitsin istedim. Ona destek olacak birisi olacaksa bu ben olabilirdim.

En sonunda boş vererek bakışlarımı sahaya çevirdiğimde Uran'ın bana baktığını gördüm. İki arkadaşı omuzuna vurarak onu tebrik ediyordu.

Sayı kazandırmıştı ve benim dikkatim Ahenk'te olduğu için görememiştim. Bunu anlayınca gülümsemem silindi. Bakışlarım yere indiğinde Ahenk âdeta bağırarak bana seslenmeye başladı. "Gördün mü, Pamir! Uran çok iyi!" Eğer burada olmasaydın görebilirdim.

Uran sıkıntılı hâlimi fark etmiş olacak ki arkadaşlarına bir dakika işareti yaparak yanıma koşarak geldi.

"Pamir'im, ne oldu? Neden düştü suratın?" dedi, attığı basketi yok sayarak. Ben ise dudaklarımı büzdüm ve telefonumu çıkardım. Bu sırada Ahenk bizi -daha doğrusu Uran'ı- izliyor ve ağzının içinde bir şeyler mırıldanıyordu.

"Attığın basketi göremedim,"

"Bir daha atarım, ama bu sefer gözlerini ayırma." dedi ve çapkınca göz kırparak yanımdan ayrıldı.

"Ay! Gördün mü nasıl da göz kırptı, ben diyorum da inanmıyorlar; Uran bana âşık!" diyerek kolumdan tutup sarsmaya başladı. Ben ise bir şey demeden maça odaklandım.

Ahenk'e değil bana göz kırptı! Ve Uran ona âşık filan değil. Sinirli bir hâlde maçı izlerken zilin tiz sesi kulaklarıma ilişti. Boğuk bir nefes verdim.

"Of! Ne güzel Uran'ı izliyorduk." diye söyledi Ahenk. Gözlerimi devirdiğimde Uran maçı diğerleri gibi bırakmıştı ve bize doğru -yani bana doğru (!)- yürümeye başlamıştı.

"Pamir, bu üzerindeki hırka Uran'ın mı, bana versene." dedi. İnanmazcasına ona döndüm. "Hadi, Ahenk üşümüş dersin." Bu havada mı? Kafamı iki yana salladım, o ise kolumdan beni sarsmaya devam ediyordu.

Bu kızın kolumla ne alıp veremediği vardı?

Uran yanıma vardığında çantasını omuzuna taktı ve benim çantamı da eline alarak, diğer elini bana uzattı. Âdeta Ahenk'in gözünün içine bakarak BENİM ikizimin elini tuttum. Sadece benim! Başka kimsenin bir şeyi değildi, olsa olsa ağabeylerimin kardeşi olurdu. Ve babamın oğlu.

Uran ile yürümeye başladığımızda, Ahenk'te yanımıza bitmişti. Yani yanlış anlaşılmasın ama bize biraz rahat verebilir miydi? Sonra aklıma Uran'ı erkekler tuvaletinde mahsur bıraktığı geldiğinde kafamı iki yana salladım. Çocuğa sıçarken rahat vermemişti ki, şimdi de onunla vakit geçirmem için özel alan açsın.

"Uran, biliyorum erkek evi naz evidir ama artık versen mi numaranı?" dedi, ve Uran'ın koluna girmeye çalıştı. Uran ise kolunu bedeni ile bir hâle getirecek kadar birbirine yapıştırmıştı.

"Naz filan yapmıyorum-"

"Ver o zaman numaranı." Uran kafasını iki yana salladı.

"Beni anlamıyorsun, Ahenk. Senin duygularını kırmak istemiyorum ama... ben sana karşı bir şey hissetmiyorum. Özür dilerim, bunu sana söylemem lazımdı fakat konuşmama izin dâhi vermeden direkt numaramı istemeye kalkışıyorsun. Bak, benim için sınıftaki kızlar nasılsa sende öylesin. Afedersin..." dedi kendini açıklamaya çalışarak.

Ahenk'in gözleri yavaşça dolmaya başladığında kalbindeki kırıklığı en derinimde hissetmiştim. Dudağını dişlerinin arasına kıstırdığında ders saati olmasından ötürü bomboş olan koridorda öylece dikiliyorduk.

"Ben... Ben, afedersin." dedi Ahenk hıçkırıkları arasından. Uran'ın da gözlerini suçlu bir ifade kaplamıştı. Her ne kadar dikkat etmeye çalışsa da Ahenk'in kalbini kırıp onu ağlattığı içindi bu ifade.

"Ahenk, sen gerçekten... iyi bir insansın,"

"Bunu nereden bileceksin ki, beni hiç tanımıyorsun. Ben senin-" demişti ki sustu. Bu ikisinin arasında bir şey olduğu için gitmek için haraketlendim. Çantamı Uran'dan alarak ona elimi salladım ve göz kırparak yanlarından ayrıldım. Bu ikisinin arasında olan bir şeydi ve ben buna dahil olmak istemiyorum.

Derse gireli çok olmadığı için kapıyı tıkladım ve öğretmenin komutu ile kapıyı açarak içeri girdim. Edebiyat öğretmeni bana gülümseyerek yerime geçmemi belirtti. Çok tatlı bir adamdı. Yaşını almış, ancak saçlarını uzatmaktan da vazgeçmemiş. Evet, beyaz saçları omuzlarına gelecek kadar uzundu. Sakalları ise hafif vardı. Tarzının iyi olduğunu inkâr etmeyecektim.

Yerime geçtiğimde, Çağıl'ı uyuyor olarak görmek beni şaşıtmadı. Okula başlayalı dört gün olmuştu ve hepsine sırasıyla alışmaya başlamıştım. Bunların ilki Çağıl ve Cem'di.

Edebiyat kitabımı ve kalemliğimi çıkardığım da "Günaydın," diyen bir ses duydum. Ama Çağıl değildi. Yan tarafa döndüğümde Çağrı'nın bana baktığını ve gülümsediğin gördüm. Hafif bir baş selamı vererek önüme döndüm.

Hocamızın anlattığı derse odaklanmaya çalıştım ve bu benim için zor olmadı. Edebiyat dersini severdim.

"Kıymetli öğretmenim!" dedi Cem ayağı kalkarak. Hocamız ona döndüğünde Cem eliyle dışarıyı işaret etti.

"Ne var, Cem?" dedi anlamayarak.

"Müsadenizle bilgi denizinden bir anlığına ayrılıp, varlığımın ihtiyaçlarına kulak vermek isterim: Tuvalete gidebilir miyim?" Son kısmı beklemediğimiz için kahkahalar havada uçuştu ben ise gülmek ile yetinmiştim.

"Evladım, derse yeni girdik, gelmeden önce halletseydin ya."

"Gelmeden önce halletseydim gelemezdim, Hocam."

"Neden?"

"Kendileri şu an teşvik etti çünkü." Hocamız ona ters bir bakış atarak gitmesine izin verdi. Tekrardan dersine dönen hocayı dinlemeye başladım.

"Günaydın..." Gelen boğuk ses ile bu sefer bakışlarımı Çağıl'a çevirdim. Yattığı yerden doğrulmuyordu bile.

"Sana da günaydın!" yazarak ona uzattım. Mayışmış bir biçimde okuyarak gözlerini bana çevirdi. Ardından tekrardan kapattı. Ah, cidden yedi yirmi dört uyuma özelliğine sahipti. Bu haline kafamı sallayarak zilin sesine odaklandım. Hocamız bize iyi teneffüsler dileyerek sınıftan çıkmıştı. Gözüme içeri giren Ahenk çarptı. Diğerlerinin de odağı o olmuştu.

Yüzü kıpkırmızıydı. Gözleri kan toplamış, yanakları ıslanmıştı. Hâlâ iç çekerken Mete'nin onun yanına gittiğini gördüm. "Ne oldu Ahenk?" dedi yatıştırıcı bir sesle. Bahadır ve Çağrı de yanlarına varmıştı.

"Yok bir şey," diyerek sıyrılmaya çalıştı. Ancak bırakmayarak ısrar ettiler. Bir ağabey gibi onu ağlatan şeyin ne olduğunu merak ediyorlardı. Hatta, Çağıl'da uykusundan uyanmış kaşlarını çatmış bir şekilde Ahenk'e bakıyordu. Bu sınıf aile gibiydi anlaşılan.

"Var bir şey! Kim ağlattı seni?" dedi, Bahadır. Onu ilk defa böyle görüyordum. Kaşları çatık, çenesi birbirine kenetlemişti.

"Ben, Uran'a açıldım." dedi Ahenk. "Reddetti." Ağlamaya başladığında hepsinin yüz ifadesi yumuşamıştı. Uran'ı tanıyorlarmış gibi yanlış bir şey yapmadığına emin bir hâle bürünmüşlerdi.

"Onu uyardık," dedi Çağıl, benim duyabileceğim bir şekilde. "Uran'ın onu sevmediği belliydi, uyardık ama o, Uran'a karşı olan hislerini büyüttü." Seninde bariz bir kırıklık vardı. Ne içindi bu kırıklık?

Belki... belki Ahenk'ten hoşlanıyordu, kim bilir.

"Kalp bu, ota da konar, boka da konar." yazım. Kafasını salladı. Ve ağzının içinde bir şeyler geveledi.

"Konudan çok bağımsız kalacak ama... Benimle terasta yemek yer misin?" dedi bir anda. Kaşlarımı kaldırarak ona baktım. O ise gayet ciddiydi.

Uran onunla görüşmemi istemiyordu. Aralarında ne vardı bilmiyorum ama Uran istemiyor ise bir bildiği olmalıydı değil mi? Ama ben onunla terasta oturup yemek yemek isterdim. Amaç terasa çıkmak, yanlış anlaşılmasın.

"Kukuli söyleyecek misin?" yazdım ne diyeceğimi bilemeyerek.

"Sana elini veren kolunu kaptırıyor. O bir kereye özel bir şeydi, bir daha tekrarlanacağını sanmıyorum... Ee? " diyerek cevabımı öğrenmeye çalıştı. Dudağımı dişlerimin arasına aldım. İlk önce Uran'a haber vermeliymişim gibime geliyordu.

"Bilmiyorum..." yazdım dürüstçe. "Uran seninle görüşmemi istemiyor, neden bilmiyorum ama geçen terastan indiğimizde senden uzak durmam gerektiğini söyledi." Ona yalan söylemek içimden gelmiyordu. Hemde hiç! Ve bence bunu bilmeliydi.

"Uran istemiyor diye benimle konuşmayı mı keseceksin?" diye sordu. Ardından kafasını aşağı yukarı salladı. "Tamam o hâlde. Kendi kararlarını alabildiğini varsayarak bundan sonra seninle daha az görüşeceğim." Alayla sarf ettiği sözlerden sonra o da ayağı kalkıp Ahenk'in yanına gitti. Hepsi birbirlerinin duygularını önemsiyordu.

Ulan Çağıl bana trip mi atıyordu?

Bende Uran'ın yanına gitsem iyi olacaktı. Ayağı kalkarak sınıftan çıkacağım esnada zil çalınca yanaklarımı hava ile doldurdum ve sıkkınca üfledim. Tekrardan yerime dönerek sırama oturduğumda, Çağıl'da gelmiş ve uyku pozisyonu almıştı.

Umarım konuşmamakla ilgili söylediği şeyler şakadır. Aman canım! Sanki bende onunla konuşmaya yani yazışmaya çok meraklıydım. Konuşmasa konuşmasındı! Edebiyat öğretmeni sınıfa girdiğinde hepimiz ayağı kalktık. Ama Çağıl kalkmamış öndeki kişilerin gölgesine sığınmıştı.

Aydın öğretmenimiz yoklamayı alarken ellerimi yumruk yapıp üst üste koydum ve çenemi de tepesine yasladım. Geçen zamanın farkında olmamıştım bile. Of, zaten sabah Uran'ın attığı basketi de görememiştim.

Ahenk'le aralarında var olan -daha doğrusu olmayan- ilişki beni ilgilendirmezdi ancak Uran'a kimsenin yaklaşmasını istemeyen bir tarafım vardı. Dudaklarımı büzerek tahtaya baktım. Ders kitabı akıllı tahtadan açılmıştı ve hocamız elindeki kitapla yürüyerek bir şeyler anlatıyordu.

Her adımında öne doğru düşen saçları ile gülümsedim. Bence tatlı bir adamdı. Benim büyükbabam olmasını isterdim.

"Neden gülüyorsun?" dedi Çağrı. Yan sıradan bana doğru bükülmüş yüzüme bakıyordu.

Ebeni gördüm Çağrı!

Duymamış gibi yaparak hocaya bakmaya devam ettim. O ise üstelemeyerek önüne dönmüştü. Ona dönmeyen bakışlarım yanımda oturan Çağıl'a döndü. Başını kollarının arasına koymuş, düzenli nefesleri onun uyuduğunu gösteriliyordu.

Bende uyumak amacı ile başımı kollarıma koydum. Ve gözlerimi kapattım. Tamamen uyuyamadım ama dinlendiğimi inkâr etmeyecektim. Öğle zilinin çalması ile kafamı kaldırdım. Benimle birlikte Çağıl da kaldırmıştı ama bana bakmadan ayağı kalktı ve iki kişi ile birlikte kantine indi. Yani sanırım...

Konuşmak istemiyor ise kendi tercihiydi. Herkes benim gibi sessizliğe mahkûm değildi sonuçta. Bende Uran, Serdar ve Yiğit ile kantine indim. Onlarla da yavaş yavaş birbirimize ısınıyorduk.

"Sohbetimiz hep sen," dedi Serdar. Anlamayarak ona baktım.

Sohbetleri hep mi ben?

Ona Nasıl yani? diyen bir bakış attığımda sırıtarak kantin sırasında olan Uran'ı işaret etti.

"İkizinin kalbi hep sen. Anlatmadan duramıyor hep seni anlatıyor." Gülümseyerek Uran'a baktım. Benimde kalbim hep o... "İlk ders geldikten sonra neredeyse ağlayacaktı. İlk başta Ahenk'le olan durumu için sandık ama öyle değilmiş." dedi.

"Neymiş?" yazdım, telefonun ekranını ona çevirdim.

"Attığı basketi görmemişsin. Hevesi kursağında kalmış benim oğlumun!" dedi, acılı bir anne gibi. Yüzümde buruk bir gülümseme belirdi.

Sohbetleri hep bendim.

İkizimin kalbi hep bendim.