33. bölüm · Beni Bana Verin •Gerçek Ailem•
33. Bölüm
"Giden insanlar çoktur.
İçlerinde sevmediğin yoktur.
Biri vardır… Gitmemiş sayman gerekir."
33. Bölüm: Bulut ve Güneş
Kader ve keder... Farklılıkları tek bir harftir. Ama yaşamda ikisi de aynı şeyi ifade eder. Çünkü kader, çoğu zaman kederi beraberinde getirir. Kederin olduğu yerde ise kader hep vardır. Bu gerçek, hayatın seçtiği bazı insanlar tarafından bilinir. Diğer insanlar ise mutlu yaşamlarına devam eder.
Bazıları boyun eğer.
Bazıları ağlar.
Bazıları saklanır.
Bazıları yardım ister.
Bazıları da tek başına halleder.
Sonunda mutluluk gelir mi... Kader gülerse ne için olmasın? Kader gülerse, yüzümüz de güler mi? Yoksa biz hep bir buruklukla, kırışmış bir hayat mı yaşarız?
Bilmiyorum.
Çünkü ben uzun bir süredir mutluluğa adım atmıştım.
Benim mutluluğum bir hastane odasında geldi. Bir hastane odası, benim dönüm noktam oldu. Ve fark ettim ki, ondan önceki tüm 'noktalarım' dönümle değil, ölümle ilgiliymiş.
Hepsi birer ölüm noktasıymış.
Sabahın erken saatlerinde, güzeller güzeli tatlı uykumdan, hala hanımın, odamın kapısını parçalamak istercesine çalması ile uyanmıştım.
Saat sekiz bile değilken, bana bu saate kadar uyuyup ne yaptığımı söylemişti. Babamlar evde değildi, ve kendisi iyi bir hala olarak bizim sorumluluğumuzu almış olmalıydı. Amma ve lakin bundan ne babamın, ne de bizim haberimiz vardı. Kendi kendine gelin güvey olmuş olmalıydı.
Kahvaltı sofrasında bir tek Rojda Hala çenesi ile bize zehir zukkum yedirebilirdi. En azından bana. Ve bunun farkındaymış gibi, daha da çok konuşuyordu.
Ve onun çenesine sabretmeye çalışan sadece ben değildim.
Uran... Murat... ve Gökalp.
Gökalp, Murat'ı uzun zaman sonra yeniden gördüğü için dibinden ayrılmıyordu. Neredeyse her gün, her saat bizimleydi. Ve Murat'ın da bundan şikâyeti yoktu. İkisinin ikiz olduklarını düşünmeye başlamıştım. Görünüş olarak benzemeseler de, karakter olarak aynı sayılırlardı. Aynı anda, aynı şeyleri düşünüyormuş gibi bir aura veriyorlardı, ve bu korkunçtu.
Rojda Hala, derin bir nefes vererek konuşmaya devam etti:
"Hayır yani! Bu saate kadar uyuyup da elinize ne geçtiğini merak ediyorum! Hele sen Pamir! Kalkıp kahvaltı hazırlaman gerek. Ben seni yeğenim olarak kabullenmeye çalışıyorum ama sen... tembel, uykucu, kokuşmuş bir insan olduğunu gözümün içine sokuyorsun! Ah ah! Ahsen olsaydı böyle mi olurdu? Sabah erken kalkar, bizim mutfağa girmemize dahi izin vermeden her bir şeycikleri hallediverirdi!"
Gözleri kısılmış, beni kınarcasına süzmeye başlamıştı.
Konuşmasının her detayını, zihnimdeki terazi kefelerine koyduğumda, niyetini epey bir belli ediyordu. Peh! Kabullenmeye başlamışmış! Ahsen kalkıp kahvaltı hazırlarmışmış!
Hazırlıyor ise hazırlasın, bana ne? Ne yapayım, sabah kalkayım Ahsen'i İstanbul'dan alayım, ardından kahvaltıyı hazılamasını sağlayayım, sonra da geri mi postalayım?
Kaşlarım çatılmış, gözlerimde ki siniri bir hayli gölgelemişti. Hâlâ bana ayıplarcasına bakması daha da sinirlendiriyordu beni.
Ne Ahsenmiş arkadaş!
Benim düşüncelerimi dizginlemeye çalıştığımı Murat anlamış olacak ki, söze girdi:
"Madem, Ahsen'in kahvaltılarını özledin, hatta kısa sürede müptelası oldun, seni de gönderelim İstanbul'a. Hala-yeğen güzelce yaşarsınız."
Gökalp, Murat'ın dediklerine kafasını salladı ve katıldığını belli etti.
"Ayrıca, Ahsen bırak kahvaltıyı, sıçtığında altını silmeniz için sizi çağırıyor, be!" dedi ve bana dönerek gülümsedi, Gökalp. "Benim kuzenime de laf etmeyin. Gayette hamarat bence, bana geçen su bile getirdi, hem de ben istememiştim görüyor musunuz, ne kadar da düşünceli, Güllü Şah'ım benim."
Şaşkınlıkla gözlerimi kırptım.
Güllü Şah?
Hem de ‘ım’?
"Ve emin olun, hak etseydiniz Pamir size kahavltı hazırlardı. Ama sizin tek niyetiniz onu buradan göndererek Ahsen'i geri getirmek."
Son sözü Uran söyledi. Aralanan dudaklarım kapanmıştı.
Keşke bende bir şey deseydim...
Büzülen dudaklarımı fark ettiğimde kendimi toparladım.
Alışkanlıkdı. Eskiden, sadece susar ve zihnim de düşüncelerim ile boğuşurdum. Konuşamaz, seslenemezdim. Şu an sesim çıksa da, bazenleri çıktığını unutuyordum. Ve üzerime daha çok gelmelerine neden oluyordum.
Oysa, sesimi daha gür çıkararak, üzerime yığın halinde gelmelerini engellemem gerekmez mi? Benim onları yıkmam gerekmez mi? Yıllar sonra bunun bencillik olmadığının farkına varmıştım. Kendinin önüne başkalarını koymamak bencillik değildi, kendine değer vermekti. Ve ben kendime değer vermeye başlamıştım. Yıkılmak yerine yıkmak daha da mantıklı geliyordu artık.
Öyleyse neden hâlâ susuyordum?
Konuşabildiğimi fark etmiştim, öyleyse neden hâlâ dudaklarım aralanmıyordu?
Düşüncelerim ile kaşlarımı çattığımda, kirpik uçlarım ile birleşmiş gibilerdi.
Hala hanım, sus pus olmuş, bir şekilde yerine geri oturmuştu. "Ne yaptım ki sanki?" dedi küskün bir tavırla. Ardından ördüğü siyah saçlarını elinin tersiyle omuzundan geri itti.
"Ne demedin ki sanki?" diyerek onu taklit etti Murat. Rojda Hala, ona ters ters baktığı sırada, ellerinde çay bardakları ve demlik ile yenge hanımlar girdi içeriye.
"Günaydın!" dedi Ayben Yenge neşeyle. Onu böyle gördüğümde şaşırmadan edemedim. Zira yüzü hep asık, dudakları düz bir çizgi halinde gezerdi. Şimdi ise mutluluğu yüzündeki tüm kırışıklıklara yayılmıştı. Dudakları kulaklarına varıyordu. Fazla yaşlı değildi ve genç gösteren kadınlardandı. Duru bir güzelliği olduğunu inkâr edemezdim.
Gülseren Yenge ise onunla aynı ifadeyi bölüşmüştü. O da genç gösteren bir kadındı. Hatta Ayben Yenge onun yanında abla gibi duruyordu. Hangisinin daha büyük olduğunu istemsizce merak ediyorum.
"Hayırdır?" dedi ağzına yemek dolduran Gökalp. "Kaynananız mı öldü?"
"Ay, nerede?"
"Hadi, inşaallah!"
Aynı anda konuşan yengeler ile hala hanım şok içinde onlara döndü. İkisi de ne dediklerini sonradan fark etmiş gibi tek elleri dudaklarına yapıştırmışlardı.
Bakışları Rojda Hala'ya döndüğünde, onlara sinirle bakan kadın ile karşılaştılar.
"Yani... Allah geçinden versin!" dediler bu sefer yine aynı anda.
"Tövbe tövbe!" diyen kişiler Gökalp ve Murat olabilirdi. Çünkü hala hanımın sinirli gözlerine odaklanmış iken sesleri seçemiyordum. Şu an Deccal'e benziyordu. Allah affetsin. "Daha ne kadar geçinden verebilir? Kadın elleri ile Mısır piramitlerinin tuğlalarını taşımış, Fatih Sultan Mehmet ile İstanbul'u fethetmiş. Daha ne kadar geç olabilir?" Gökalp isyanına onları umursamadan devam etti.
Üzerindeki şaşkın ve sinirli bakışları hissettiği gibi gözlerini önündeki tabaktan kaldırmıştı. "Ne? Benim akraba sevgimi sorgulamayın, ki sorgulasanız bile yok." Omuz silkerek önüne döndü.
"Treacherous dog! Am I not your relative?"
(Hain köpek! Ben senin akraban değil miyim?)
"Sen bir istisnasın Murat. Hem ben seni kuzen olarak değil, dostum olarak görüyorum." dedi Gökalp. Murat sırıtarak omuzunu onun omzuna çarptı. Sonra ikisi birlikte gülmeye başladı.
"Kesin zırvalıkları!" diye parladı Hala hanım. Çatık kaşlarının çaprazında kalan bir damar kendini belli edercesine atıyordu. Ona dönen bakışlar eşliğinde konuşmaya devam etti. "Benim annem ile ilgili nasıl, hangi cüret ile böyle konuşursunuz!"
Ha?
Görende sanacak ki Kraliçe Elizabeth'in itibarı!
İç sesimi susturarak, çay bardağını iki parmak uçlarımla kavradım, ve dudaklarımın arasına yerleştirdim.
"Tamam. Sakin ol. Sakin ol." dedi Murat. İki elini de göğüs hizzasında kaldırmış, avuç içleri bize dönecek şekilde tutmuştu. Ama bu ciddiyetinin yanı sıra yüzünde oldukça komik bir ifade hâkimdi.
Hala hanım, gözlerini kapatarak kendini dizg– yani toparlanmaya çalıştı.
Kahvaltının geri kalanı oldukça sakin geçti.
Rojda Hala, hiçbirimiz ile konuşmamış, sadece yemeğini yemişti. Yenge hanımlar ise, dudak etlerini dişleyerek, kahvaltılarını etmişlerdi, –bir yemeği ve bir dudaklarını çiğniyorlardı–.
Gökalp ve Murat, kısık kısık gülerek ve sohbet ederek yemek yemişlerdi. Biz ise, Uran ile, konuşmuş, gülmüş, ama yemeklerimize el sürmememiştik. Sadece çay içmiştik.
Onunla konuşurken içim rahatlıyordu, ruhum kendisi ile konuşuyormuş gibiydi. Çünkü Uran benden bir parçaydı. Can yarımdı. İkizimdi.
Hep birlikte, terastaki kamelyaya geçtiğimizde, cebimde duran, varlığını bir anlığına unutmuş olduğum telefonum titredi.
Sohbetten sıyrılarak, ekrana baktım.
Ezikliğimizle Varız Platformu!
Telefonu tekrardan kapattım. Daha sonra da bakabilirdim. Şu an kendimi ait olduğum yeri bulmuş gibi hissediyordum. En başından beri beraber büyümem gerektiği kadro buradaydı.
Hemşire bizim hayatlarımızı mahvetmişti. Kaderlerimizi çalmıştı. Ahsen'in kaderi güzel bir aileye düşmüştü. Benim ki ise keder gibi bir aileye. Daha doğrusu keder gibi bir babaya...
(...)
Çağıl Yelmen;
Annemle yüz yüze görüşmeyeli iki yıldan fazla olmuştu. Amerika’da yaşıyordu. Tıpkı babam gibi, o da yeniden evlenmişti ve bu durum aramızdaki bağı iyice zayıflatmıştı. Kocasının, eşinin başka bir adamdan olan çocuğunu görmek istemediğini tahmin etmek zor değildi. Bu yüzden oraya gitmeyi hiç istemiyordum. Annemse bir türlü müsait olamıyordu.
İşi yoğundu. Müsait olduğu zamanlar da öyle uzun değildi. Türkiye’ye gelmek için yeterli olmuyordu. Ben sadece birkaç saat geçirmek istemiyordum onunla... Bir ömür yanımda olmasını istiyordum. Çünkü… o benim annemdi. Elinde büyüdüğüm, kalbimdeki yeri hiç eksilmeyen o kadındı.
Ve bu yaz tatilini de yine ayrı geçireceğimizi az önce öğrenmiştim.
Gözlerimde biriken yaşlar sessizce yanaklarımdan süzüldü. Elimde sıktığım telefonun ekranına damladı. Ekrandaki karanlıkta yüzümün siluetini seçebiliyordum.
Annemle babam, birbirlerine olan hislerinin tükendiğini fark ettiklerinde, anlaşmalı bir şekilde boşanmışlardı. O zamanlar on iki yaşındaydım. İlk başta annem İstanbul’da kalmaya devam etmişti, bu yüzden boşanmalarını pek dert etmemiştim.
Sadece aynı evin içinde yaşamıyorduk, o kadar. Her şey... bu durum dışında, olması gerektiği gibiydi.
Sonra bir adamla evlenme kararı aldı. Adam Türk’tü ama Amerika’da yaşıyordu. Annem onunla evlendi ve Amerika’ya taşındı. Müsait olduğunda Türkiye’ye gelmeye çalışıyordu. Ben de zaman zaman yanına gidiyordum ama eşi, Hakkı Ağabey, beni istemediğini davranışlarıyla belli ediyordu. Bunu annemle yaptığı kavgalarından anlayabiliyordum.
Büyük bir tartışmadan sonra o ülkeye bir daha gitmemeye karar verdim. Annemse iş yoğunluğunun içinde kaybolup gitti.
Tek sığınağım oydu.
Çünkü babam da Sevilay Abla’yla evlenmişti. Ne onu, ne de oğlu Çağrı’yı seviyordum. Sevilay Abla beni hep yok sayan biriydi. Ama oğlu için adeta melek kesiliyordu. Asıl canımı yakan şeyse, babamın Çağrı’ya da bana verdiği kadar sevgi göstermesiydi. Tamam, beni biraz daha fazla seviyordu belki ama…
Avuçlarımı yüzüme bastırıp gözyaşlarımı sildim. Bu sırada elimden kayan telefon yere düştü, hafif bir ses çıkardı.
Yaz tatili... Cehennem gibiydi. Özellikle de bu evde.
Babam, bu yazı evde geçirme kararı almıştı. Biz de onun kararına boyun eğmiştik.
Düşüncelerim, kapının tıklatılmasıyla kesildi. Boğazımı temizledim. "Gelebilirsin," dedim, normal bir ses tonuyla.
Kapı aralandı. Çağrı, sırıtarak içeri girdi. Yüzündeki ifadeyi görünce derin bir nefes verdim. "Gelme Çağrı, vazgeçtim," dedim ama dinlemedi. Kapıyı çekip hızlı adımlarla gelip yatağıma uzandı.
Kendime, ondan bir yaş büyük olduğumu hatırlattım. Sabırlı bir ağabey olmalıydım. Evet, sadece bir yaş fark vardı aramızda ama bu gerizekâlı okula erken başladığı için şu anda aynı sınıftaydık.
Tam bir işkence.
"Ne istiyorsun?" dedim, yataktan kalkarak. Yerdeki telefonumu aldım ve çalışma masama yürüdüm. O kara kutuyu gelişigüzel bir şekilde ahşap masaya fırlattım.
Ağladığımı belli etmemek için ona sırtımı dönmüştüm. Çünkü, her ağladığımda evin içinde ‘Çağıl ağlıyor! Regl duygusallığı yaşıyor olmalı!’ diye bağırarak geziyordu. Gerizekâlıydı işte, başka ne beklenirdi ki?
"Seni özledim Çağıl’cığım, olamaz mı?" dedi. Göz devirerek önümdeki kitaplıkla ilgilenmeye devam ettim. Daha dün dizayn etmiştim ama şu an uğraşacak bir şeye ihtiyacım vardı. Aksi takdirde, bu malın yüzüyle uğraşacaktım.
Babamın Sevilay Abla’yla evlenmesi tam bir fiyaskoydu benim açımdan. Hayatın bana hazırladığı berbat şakalardan biriydi ama bu Sevilay Abla ile ilgili değildi. Çünkü biz, birbirimizi görmezden gelerek aynı evde gül gibi yaşıyorduk. Benim şikâyetim tamamen Çağrı’ylaydı.
"Lütfen olmasın," diye mırıldandım.
Mırıltımı duymuş olmalı ki, hafifçe kahkaha attı.
"Olmaz zaten, merak etme." Bu cevaba kafamı salladım. Olmasındı zaten. Çağrı’nın beni özlemesi... Korkunç olurdu.
"Pişt!" dedi dakikalar sonra.
"Ne var?"
"Pamir ile aranızda ne var?" diye sordu gevşek bir şekilde.
"Şehirler var," diye ucu açık bir yanıt verdim.
"Onu mu diyorum, gerizekâlı!"
"Benimle düzgün konuş," dedim, onun yüksek sesine göre oldukça alçak bir tonda.
"Tamam, ağabeyciğim... Ee? Ne var aranızda?" Tekrar gözlerimi devirdim. Eben var Çağrı!
"Sana ne, oğlum!" dedim sinirle. Elini omzumda hissettiğimde gerildim. Beni hafifçe geriye çekerek etrafımda dolandı ve önüme geçti. Yüzünde meraklı bir ifade vardı. Gözlerime odaklandığında, o meraklı ifade dağıldı, yerini sinsi ve haylaz bakışlara bıraktı.
"Çağrı, sakın!" desem bile çoktan kapıya ulaşmış, bağırmaya başlamıştı bile:
"Çağıl ağlıyor! Çağıl ağlıyor!"
Merdivenlere vuran ayak seslerini duyduğumda gözlerimi kapattım.
Ben ne günah işlemiştim de böyle bir ceza çekiyordum?
Kapıya ulaşıp kapattım. Ardından balkona çıktım. Sıcak rüzgâr yüzüme vurduğunda, sanki hüznümü de beraberinde götürmesi gerekiyormuş gibi hissettim. Ama olmadı. Rüzgâr çekip gitti, hüznüm içimde kaldı.
Çağrı’nın hâlâ duyulan sesiyle kaşlarım çatıldı.
Bir sus be Çağrı. Bir sus!
Sıkılaşan nefeslerim eşliğinde, biraz daha balkonda kalmıştım. Bu sırada Çağrı malının da sesi kesilmişti.
Tekrardan odama döndüğümde, telefonumun ard arda titrediğini gördüm. Baktığımda ise, sınıf grubundan mesajların geldiğini gördüm. Açıkçası bu mesajlar umrumda değildi. En azından okul olduğu günler. Ama şu anda okul yoktu ve üç ay onlarsız gezecekti.
Bunun için okuma kararı almıştım. Cem'in ve Mete'nin tartışmalarına gelince gülümsedim. İkisi her mesajlaşmada tartışıyorlardı, yüz yüze geldiklerinde de tartışıyorlardı. Ama en iyi arkadaşlardı. Kendilerine öyle demeseler bile bunu anlayabiliyordum.
Gülşah'ın mesajı ekrana düştüğünde, bende katılma gereksinimi duydum ama bu kararım biraz saçma geldi. Niye o mesaj yazıyor diye bende yazacaktım? Bilmiyorum. Ama onunla konuşmak istiyordum.
Şarkı için ona yazma izini almıştım ama bu izin gittikçe uzuyordu. Şarkının bahane olduğunu ikimiz de biliyorduk. Ve sessiz olmak daha cazip geliyordu. Konuşuyorduk. Arıyor...
Gülşah konuşuyordu... İlk söylediği an zihnime dolunca yüzümü buruşturdum. Mal gibi bir tepki vermiştim... Kız beni aramış, sesini duyurmuştu, ben ise idrak edemeyerek, "İyi," demiştim. Ondan sonra iki gün yazmaya çekinmiştim. İyi demiştim yahu, iyi.
Ve şimdi, başka bir bahane bulmaya çalıştım. Çalışıyordum. Ve gerekirse ömür boyu bir bahane bulmaya çalışacaktım.
Şarkıyı düşünmemiştim bile. Hâlâ belirsizdi. Odaklandığım tek şey onunla konuşmaktı. Ve bu biraz...
Minik Not Defteri: Baba tarafı işkencedir.
Ahenk: Katılıyorum. En büyüğünden bir işkence hem de!
Bahar: +1.000.000.000
Baba tarafına neden işkence dediğinin bir an farkına varamadım. Sonra, Mardin'de olduğu geldi aklıma... Ahsen yüzünden dışlıyorlar mıydı onu? Bu yüzden mi baba tarafı işkence demişti. Uran'ın ağzından laf almak fark oldu.
Onu Minik Not Defteri diye kaydetmiştim. İlk gördüğüm andan itibaren küçük bir not defteri tutuyordu çünkü elinde. Ve nedeni bilinmez ki, bir anda bu şekilde kaydederken bulmuştum kendimi.
Diğerleri mesajlaşmaya devam ederken, bazı yerlerde bende mesaj yazdım. Çağrı'nın her mesajında gözlerimi devirmeden edemedim.
Annem ve Hakkı Ağabeyin kızı Dora daha tatlı ve cazip geliyordu. En azından gerçek bir ağabey gibi hissediyordum onun yanındayken. Çok tatlıydı. Çağrı malı gibi değildi.
Asıl ismi Donna'ydı. Ama ben Dora diyorum...
Mesajlaşma uzun bir süre daha devam etti. Ve ben her zamankinden daha çok katıldım. Daha çok mesaj yazdım. Parmaklarım daha çok gezindi klavyenin üzerinde...
