1. bölüm · Beni Bana Verin •Gerçek Ailem•
1. Bölüm
“Sessizliğin mahkûmiyeti en zor olanıydı.”
1.Bölüm; Acı Günün Yalnızlığı
Ruhun acının kıyılarına vurarak, insanı bir karanığa sürüklediği yerin bir adı vardı. Herkes tarafından bilinen, ve ölüm dışında uğrak nokta olmaktan çok uzak bir yerdi. Gözlerim hastahanenin küçük odasının duvarlarında oyalanırken, ölümün eşiğinde olduğumu hissediyorum. İçimin bana bunu hissettirmesi, şüphesiz ki gerçekten de ölecek olmamdandı. İçimin bir bildiği vardı ve bu bilindik benim kurtuluşum olmalıydı. Yaşadığım tüm acılardan kurtulmam bir tahta tabut ile olacaktı.
Gözlerimi içeriye giren doktor ile duvardan ayırdım. Bir dönüm noktası ruhumun girişine dayanmıştı. Doktor, yerine yerleşerek bize döndüğünde nefesimi tuttum. Nolur, dedim. Nolur kurtulayım bu adamdan. Elinde ki pembe dosyayı masaya bırakarak ilk sayfasını araladığında yüzü kaskatıydı. Sanki bu iş ona da dokunacak, tüm hayatını değiştirecekti. Kovulmaktan korkuyor olamazdı, değil mi? Bu olay olduğunda daha öğrenci bile olmadığı her hâlinden belliydi.
"Evet," dedi ve duraksayarak ilk sayfayı kendi içinden okudu. Rengi her geçen saniye soluyordu. Ya da bana öyle geldi, bilmiyorum. Derince yutkunduğunda: "Sonuçlar," diye fısıldadı. "Pamir Gülşah Tütüncü ile Hakan Tütüncü'nün DNA profilleri karşılaştırıldığında bir eşleşme görülmemiştir." Ardından arka sayfaya çevirdi ve onu sesli okumaya başladı. "Pamir Gülşah Tütüncü ile Kılıç Tuğra Sahraf'ın DNA profilleri karşılaştırıldığında %99,99 olasılıkla biyolojik bağ tespit edilmiştir..." Doktorun cümlesi tamamlandığında etrafa bir sessizlik çöktü. Ancak ruhumda büyük bir kavga vardı. Tüm anılarım gerçeklikle savaş halindeydi. Göz ucuyla yanımda oturan adama baktığımda gözlerini karşıdaki adamlardan birine sabitlediğini gördüm ancak onlardan tarafa bakmadım. Nasıl bakabilirdim ki? Bunca yıl boyunca tanımadığım aile fertlerime nasıl bakabilirdim?
Onlarla gitmek istemiyordum ama yanımda ki bu adamla da kalmak istemiyordum. Bir zulüm bitecek diye belki de başka bir zulüme kucak açacaktım ve bu kendiyle beraber hayal kırıklığı ile umutsuzluğu da getirebilirdi. Ben artık mutlu olmak istiyordum, özgürce dolaşmak, dövülmeden yaşamak istiyordum. Her hareketimin sonrasını düşünmek artık canımı yakıyordu. Genç gibi yaşamak istiyordum. Çok muydu?
Doktor hâlâ odadaydı ve gözlerini kâğıtlardan ayırmıyordu, inanamıyor gibiydi. Diğer dosyayı aldı bu sefer eline. "Sonuçlar," derken heybetli vücudu titriyor gibiydi. "Ahsen Sahraf ile Kılıç Tuğra Sahraf'ın DNA profilleri karşılaştırıldığında bir eşleşme görülmemiştir. Ahsen Sahraf ile Hakan Tütüncü'nün DNA profilleri karşılaştırıldığında %99,99 olasılıkla biyolojik bağ tespit edilmiştir." Ve son. İki aile de sustu ve etraf ölümün habercisi bir sessizliğe büründü. O kız, o ailede mutlu olmalıydı. Olsundu.
Babamın onu istememesini diledim. Çünkü kız, bunca yıldır refah içinde yaşamış gibiydi. Eğer babam onu o eve götürürse artık mahkûmiyet bedenine hüküm sürerdi. Ben alışmıştım, sorun değildi. Herkes alıştığı ile kalsındı.
"Baba!" Odadaki sessizliği karşımda ki siyah saçlı kız bozduğunda bir an yanında ki adama söylediğini düşündüm ama o beni yanıltarak ayağı kalktı ve bizden tarafa yürürmeye başladı. Babam ayağı kalktığında kalbim durur gibi oldu. Ona bir şey mi yapacaktı? Bu ihtimal ile kendimi hızla ayakta bulmuştum. Nefeslerim hızlanırken babamın önünde duran kıza döndüm. 'Git!' demek istedim ona. Gitmeliydi, başka şansı yoktu. Bu adam bir canavardı!
Ancak düşündüğüm gibi olmadı, babam kollarını havaya kaldırarak kızın küçük omuzlarından doladığında tutmuş olduğum nefesim ciğerlerimi delerek kalbime çarptı ve orada büyük bir fırtınaya yol açtı. Ona sarılıyordu. Baba... ona sarılıyor, Pamir. Baba bizi unuttu çünkü hiç hatırlamadı. Kendime açıklama yaparken delirdiğimi düşündüm. İnsan bazenleri etrafında birini bulamayınca kendine sığınırdı ama benimki sığınmaktan öteye geçmişti. Ben kendimin yuvası olmuştum. Ve böyle şeyleri kendime sadece ben açıklayabilirim.
Nefes alamıyorum. Dudaklarımı aralayıpda nefes alamıyorum. Felç geçirmiş gibi onları izlerken ölüm ile burun burunaydım. Çünkü içim bana bunu hissettiriyordu. Nefes al, Pamir. Nefes al, öleceksin. Babam bana yandan bir bakış attığında korkuyla bir adım geriledim. Aynı zamanda dudaklarım açılarak hızlı hızlı nefes çekmeye başlamıştı. Gitmeliydim. Buranın havası bana yetmiyordu.
İzin yoktu. Dışarı çıkmaya izin vermiyordu. Çıkabilirdim değil mi? Artık babam değildi. İzinlerim ondan geçmezdi.
Aklımdakileri okumuş gibi başını onaylamazca iki yana salladı. Durdum. Ve kendimden tekrardan tiksindim. Komuttu ve bu komutların dışına çıkamazdım. Kızdan ayrılarak Kılıç -sanırım adı buydu- denilen adama döndü: "Yıllarca bir yanlışığa inanamak ve bu yanlışlık ile yaşamak çok yaralayıcı bir durum ancak bırak denilince bırakılmıyor. Evlât sonuçta nasıl bırakılabilir?" dedi ve bana döndü. "Kızım onu bırakmamdan dâhi bu kadar korkuyor, ki zaten bende onu bırakmam. Ben derim ki, yıllardır inandığımız bu duruma devam edelim."
"Sizin dediğiniz elbette ki önemli, Hakan Bey. Ama ben Gülşah'ı yanımızda istiyorum!" dedi, Kılıç Bey. Geldiğimizden beri ilk defa ona baktığımda, gözlerinin odağında babamın olduğunu gördüm. Kaşları çatık, yüz ifadesi sabitti. Gözlerinde yaşlı bir adama ait olan yorgunluk hüküm sürüyordu. Daha ötesi yoktu. Sadece yorgunluk.
Babam hafifçe gülümsedi. "Sizi anlıyorum. Bende kızımı yanımda görmek isterim, lakin Pamir'den o kadar kolay ayrılamam. Yıllarımızı beraber geçirdik!" Yıllarımı işkenceyle geçirdim baba, ve karşımda duran hep sendin. Her yaramda sen varsın baba, her iyleşmemde ben ve gözyaşlarım. Kılıç Tuğra Bey'in bakışları bana döndüğünde ona nasıl baktığımı bilmiyorum. Kaşları bariz bir şekilde biraz daha çatılınca babamın bakışları bana döndü. Anında önüme döndüm.
"Gülşah'ı almadan buradan gitmenize izin vermeyeceğim!" dedi, sadece. Ardından sırtını koltuğun baş kısmına yasladı. Ayağı kalkmaya bile tenezzül etmemişti. Babam onu takmayarak Ahsen'in yanından ayrıldı ve koltukta duran çantamı aldı, yanıma gelerek kolunu omuzumdan doladığında beni kapıya doğru yönlendirerek yürürmeye başladı. İzin vermemesini bekledim. Sözünde durmasını ve beni almasını.
Öyle olmadı.
Ben ve babam kapıdan çıkarken hiçbir şey yapmadı. Asansörün olduğu tarafa yöneldiğimizde babam arkamıza kısa bir bakış attı. Kimsenin olmadığına emin olmuş olacak ki benimle olan temasını kesti. Boşluğa düşmüş gibi hissettim. Her ne kadar ondan korksam da içimde ona ve sevgisine muhtaç olan bir kız çocuğu vardı. Ve babasının kollarının altına girmek onu mutlu etmişti. Asansörün olduğu tarafın kalabalıklığı ile babam çenesiyle merdivenleri işaret etti. Onu takip ederek merdivenlere yöneldim. Her basamakta umudum daha da bir sönüyordu. Kurtulmak benim için imkânsızdı, bunu bir kere daha anlamıştım. Sadece bir ân, belki, demiştim. Belkilerin bu dünyada yeri olmadığını bile bile demiştim hem de.
Sonunda merdivenleri bitirdiğimizde zemin kata ulaşmıştık. Kapıdan çıkarak koridora geçtik ve çıkış kapısına yöneldik. Tamam, beklediğim görüntü bu değildi. Bir çok adam kapının önünde durarak etten sütünlar örmüştü. En önde ise Kılıç Tuğra Bey, odada gördüğüm bir adam ve doktor bey vardı.
"Gülşah'ı almadan buradan gidemeyeceğini söylemiştim." dedi ve başını sağ omuzuna doğru indirdi. "Ve sen beni takmadın, buradan çıkabileceğini sandın." Gür ve tok sesi kulaklarıma ulaştığında, duam kabul olmuş gibime geldi. Yine de içimde umut namına bir şey oluşmadı. Çünkü tamamen sönmüştü, her bir merdiven basamağında bir kırıntısını bırakmıştım. Şimdi ise tutunabilecek bir umut kırıntısı yoktu.
"Bende kızımı size vermeyeceğimi söyledim!" dedi babam. Kılıç Tuğra Bey'in bakışları bana döndü. O bakışta, bu adamla gitmek isteyip istemediğimi anlamaya çalıştığını görebiliyordum. Tercihi bana bırakmıştı. İlk defa birisi hayatım ile ilgili olan bir kararı bana bırakmıştı. Kafamı iki yana hafifçe salladım. Babam görmesindi. Bu cevabın yeterli olmadığını düşünerek dudaklarımı oynattım ve: "Hayır," dermiş gibi haraket ettirdim. "İstemiyorum." Ona yalvarıyor olmam umrumda değildi. Bedenim çok yorulmuştu. Eğer o eve dönersem bugün ki cezamın yanı sıra Kılıç Tuğra Bey'e beslendiği kinin de cezasını çekecektim.
Tekrardan babama döndüğünde, gözlerinde ki yorgunluk dağıldı. Ahsen'e bakarak ona bu tarafı işaret etti. Bu Ahsen'in kararıydı, yüzünde ki gülümsemeden belliydi. Benim yüzüm ise hep yaşlı bir kadının hüzünü ile dolu olurdu. Ahsen bu tarafa geldiğinde bakışları bana kaydı. Geri dön. Bana bak ve anla Ahsen. Geri dön. Hayatımda birinin beni anlamasını hiç bu kadar istememiştim. Ama Ahsen de diğerleri gibi anlamadı. Babamın yanına geçtiğinde nisbet yaparmış gibi onun elini tuttu ve 'Babacım!' diyerek şakıdı. Ondan babamı kıskandığımı mı düşünüyordu? Gerçekleri öğrenmesin istedim. Babam ona iyi davransın ve eziyet etmesin istedim.
Kılıç Tuğra Bey bana bakarak gelmemi işaret etti. Bir adım atmıştım ki kolum iri bir el tarafından tutuldu. "Kızımı size vermeyeceğim!" Tiz bir ses boş serviste yayıldığında Ahsen çığlık atarak bir kenara kaçmıştı. Ben ise kendimi bir masanın altına atmıştım. Korkuyordum. Ellerimi kulaklarıma bastırarak danışman masasının altında küçüldükçe küçüldüm. Gitmek istyorum. Sadece gitmek ve arınmak istiyorum.
Bir silah sesi daha kulağıma ulaştığında babamın acı haykırışı da onu takip etmişti. "Babamı rahat bırak!" diye bağırdı Ahsen. "Onu daha yeni buldum, lütfen!" Bir el silah sesi daha. Bu silahın sahibi Kılıç Tuğra Bey'den başkası değildi.
"Tekrar söyle!" dedi, silah sesleri sustuğunda. "Gülşah buraya gel!" Gitmedim. Histerik bir krizle hem titriyor hem de bir ileri bir geri sallanıyordum. Ne yaptığımın bilincinde dâhi değildim. Gözlerimin önüne annemin görüntüsü geldiğinde yanağımdan aşağı akan sıcaklığı hissettim. Kan. Annem. Babam. Silah. Nefes alışlarım kesildiğinde ellerim boğazımı buldu. Tırnaklarımı bilinçsiz bir şekilde boğazıma geçirerek nefes almaya çalışıyordum. Yanağımda ki sıcaklıklar arttı. İleri geri sallanmaya devam ederek aynı zamanda da titreyen ellerimi boğazıma sağlıyordum. Bir delik açarak nefes almak istiyorum. Dudaklarımı aralamaya çalıştım fakat aralasam dâhi tek bir nefes bile çekemedim içime.
Kollarımda eller hissettiğimde görüş alanım bulanıktı. Kulaklarım uğultu ile dolarak sesleri işitmeme engel oluyordu. Yanaklarımda ki sıcaklık kendini iri ellerin dokunuşuna bıraktığında öne doğru eğilerek aralık olan dudaklarımdan büyük bir çığlık bıraktım. Çığlığım yeri göğü iletirken ben sesimin arasından nefes almak ile meşguldüm. Olmuyordu. Ciğerlerimi rahata kavuşturamıyorum. Çığlıklarımın ardı arkası kesilmiyor, yerini bir diğerine bırakıyordu. Etrafımda bir hareketlilik olduğunu hissedebiliyordum.
Görüş açım biraz netleştiğinde gözlerim kaymaya başladı. Kaslarımın gevşemeye, göz yaşlarımın durmaya başladığını hissettim. En önemlisi nefes almaya yönelik çabalarım olumlu sonuçlanıyordu. Son bir titremeyle gözlerim kapandığında artık dünyam karanlıktan ibaretti.
(...)
Suskunluk bazenleri insana verilen zorunluluktan başka hiçbir şey değildi. Bunu daha iyi anlayan başka birisi olamazdı. Çünkü kimse benim gibi suskunluğa mahkûm edilmemişti. İlk defa suskunluğumdan utanıyordum. Sırtım yatak başlığına yaslıyken, gözlerimi kucağımda ki ellerimden ayırmıyordum. Ne olduğu ile ilgili en ufak fikrimin olmaması beni daha da çok utandırıyordu. Uyandığımda bu hastahane odasındaydım. Ve yanımda da Kılıç Tuğra Bey vardı. Doktor Bey ve diğer adam bir kez gelip gitmişti. Yüzüme dâhi bakmamışlardı, Kılıç Tuğra Bey ile konuşmuşlardı.
Az önce konuşamadığımı anlatmayı başardığım Kılıç Tuğra Bey biraz düşünmeden sonra ayaklandı ve bana doğru yürümeye başladı. Korkuyla nefesimi tuttum. Cevap veremediğim için beni dövmezdi, değil mi? Babam dövüyordu. İlk önce bir şey soruyor, sonra cevap vermeyince vuruyordu.
Yatağın yanında durarak bacaklarımın boş bıraktığı yere oturdu. Düzgün beslenemediğim için boyum uzamayı bırakmıştı. 1.53'tüm. Ve boyumdan nefret etmeye zamanım bile olmuyordu.
Elini giydiği takım elbisenin ceketinin iç cebine attı ve mavi tükenmez, her hâlinden pahalı olduğu belli olan bir kalem çıkardı. Onu bana uzatarak almamı bekledi. Elimi uzatarak kalemi parmaklarımla kavradım ve kendime doğru çekerek kucağıma bıraktım. Yazmanı istiyordu. Gözlerim etrafı taradığında yazacak bir şey bulamamıştım. Derin bir nefes vererek ceketini çıkardığında kalemi daha da sıkı kavradım. Ne yapacaktı?
Ben korku ile beklerken gömleğinin manşetini kıvırarak sol kolunu bana uzattı. "Yaz," dedi sadece. Koluna mı yazacaktım? Kalemi açarak koluna yaklaştırdığımda duraksadım. Kalemi kendi koluma getirerek hafifçe karaladım. Biraz acıtmıştı. Kendi koluma yazma kararı almıştım ki elimi kavrayarak kendi kolunun hizasına getirdi. "Kalemin ucu sert, canını acıtacaksın." dedi ılımlı bir sesle. İkimiz de birbirimiz için aynı şeyi düşünmüştük... Birisi benim canımın acısını düşünmüştü...
Ona gülümsemek istedim ancak yapamadım. Dudaklarımı kıvıramadım. Bana küçükken gülmek öğretilmemişti ki.
Koluna yazmak istemiyorum. Benim canımın acısını düşünen bir insanın canını acıtmak beni mahvederdi. Belki kızacaktı ama vazgeçmeden gömleğinin katını bir kat açarak yazmaya başladım.
O adamdan neden korkuyorsun, diye sormuştu bana. Her ne kadar korkmadığımı diretsemde ikna olmayarak gerçek yanıtlara ulaşmaya çalışmıştı. "Korkmuyorum," yazdım gömleğe. "Ondan korkmaya bile korkuyorum." Minik yazım onun gömleğinde yokmuş gibi bir hava veriyordu.
"Ondan korkmaya neden korkuyorsun, Gülşah?" dedi. İstediği cevabı almakta ısrarcıydı.
"Gerçek cevabı vermeden sormayı bırakmayacaksınız, değil mi?" Yazdığım şeyi okuduğunda burnundan gülermiş gibi bir ses çıkardı. Gömleğini çizmemi hiç sorun etmiyordu.
"Cevabını bildiğin sorular sorma, Gülşah." Ona anlatamazdım. Çünkü güvenmiyordum. Bana iyi davranıyor olsa da kolaylıkla güvenemezdim. Bir bakışa, bir iyiliğe kanacak bir kız hiçbir zaman olmamıştım.
"Şimdi anlatmasam olmaz mı?" diye masum bir soru yönelttim ona. Bakışları yüzümde gezinirken, benim bakışlarım gömleğinin manşetlerinde oyalanıyordu. Kafasını aşağı yukarı salladı. Onayladı.
"Ne yani, gömleğimi daha fazla çizmeyecek misin?" dedi.
"Çizmeyeceğim, rahatlayın lütfen."
"Çizmeyeceğim, derken bile çiziyorsun." dedi umursamazca.
"Zorunluluktan," yazdım bu sefer.
"Oraya beni çizsene," dedi, masum isteği kalın sesi ile birleşince çocuksu bir izlenim veriyordu. İyi de ben çizimde berbattım. Cin Ali'nin ötesine henüz geçememiştim.
"Cin Ali'den sonrasını daha keşfedemedim." Sabit bir yüzle yazdığım soru, şakacı bir tavırda olmasına rağmen duruşumla ciddi bir hâle bürünüyordu.
"Cin Ali çiz sende o zaman." dediğinde kalemi düzgün bir şekilde tutarak başımı eğdim. Gömleğin beyazlığında mavi kalemi gezdirerek desenler oluşturmaya başladığımda, arada sırada bakışlarım Kılıç Tuğra Bey'in yüzüne dönüyordu. Ciddi bir hâlde çizdiğim resmi izleyen adam bir an olsun yavaşlığımdan sıkılmıyordu.
Sonunda resmim bittiğinde, kendime lanet ettim. Kare yüze sahip olan Cin Kılıç oldukça komik görünüyordu. Altına 'Böyle oldu,' yazarak geri çekildim. Ondan uzaklaştığımda içime hapsettiğim nefesi gizlice verdim. Kılıç Tuğra Bey'in yüz ifadesi ciddiyetini kaybederken, dudağının köşesi titredi. Gülecek sandım ama o -büyük ihtimalle beni kötü hissettirmemek için- gülmedi.
"Saf yetenek! Cin Ali'ye takım elbise giydirmek her yiğidin harcı değildir." O takım elbise giymemiş olsaydı giydirmezdim. Takım elbisesinin paçalarından çıkan ince vücudu göze çok komik geliyor olabilirdi ama bu da benim sanatımdı.
Koluna yönelerek tekrardan yazmaya başladım: "Önemli olan benzemesi değil, önemli olam benim tasarımım. Yani bu benim bir tasarımım. İlginç gözükebilir, ama herkesin farklı bir tasarımı vardır." Bana kafasını sallayarak kolunu çekti ve maşetlerini düzeltti.
"Haklısın, bu da senin bir tasarımın. Yargılamak kimseye düşmez." Yazacak bir yer kalmadığı için kafamı sallamakla yetindim. Garip bir tanıdıklık vardı içimde. Ondan hem korkuyor, hem de korkmuyordum.
O ân aklıma soru dolu, Kılıç Tuğra Bey, benim biyolojik babam mıydı? Eğer o biyolojik olarak babamsa diğer adam kimdi? Ona sormak istedim.
Kalemi ona vermeden koluma yaklaştırdığımda iri eli hızlıca elimi kavradı. İrkilerek ona döndüm. "Söyleyeceklerin bitmesiyse bana söyle. Senin kolun defter değil. Canını acıtacaksın!" dedi, sert bir sesle. Her ne kadar beni düşünsede sesinden ötürü boğazım düğümledi. Kolunu tekrardan bana uzatıp elimi bıraktığında artık sormak istemiyordum. Kalemi bana uzattığı eline sıkıştırarak yatağa uzandım. Yüzüm ona doğru dönük olsa da gözlerimi kapatmıştım. Ona sırtımı dönecek değildim! Aldığı solukları duyarken, bu geceyi burada tamamlayacağımı biliyordum. Onun için uyumakta bir sakınca görmedim. Yani kısmen.
Uykum hafif olduğu için bir şey olduğu an uyanabilirdim. Babamın bana kazandırdığı şeylerden biriydi.
Ben uyumaya çalışırken ayaklarımın oradaki çöküntü yok oldu. Korku ile nefesimi tuttuğumda kapının açılma sesi geldi. Adım sesleri oraya doğru girmişti. Ardından kapı kapandı. Gözlerimi açarak kapıya baktığımda içimden bir ses gitmem gerektiğini söylüyordu. Bu ses acının sesiydi. Bana uğramaktan o da bıkmış gibiydi. Git, dedi bana. Yeniden seni bulmayayım, git. Belki pişman olacağım bir karardı ama yapmaya karar vermiştim. Yataktan çıkarak ayağı kalktım. En kötü bir yetimhaneye giderek durumu anlatırdım. Onlarla gitmek istemediğimi söylersem beni kabul edeceklerinden emindim.
Yerde ki ayakkabılarımı giyerek, koltukta ki çantamı omuzuma çapraz bir şekilde astım. Kapıya yönelip açtığımda beni sessiz sakin bir koridor karşıladı, diye düşünürken az ilerde ki bankta oturan iki adamı gördüm. Ciğerlerim kasılırken, siyah takım elbise giyen adamların Kılıç Tuğra'nın korumalarından olduklarını anlamıştım.
Sessizce kapıyı kapatarak diğer tarafa doğru yürüdüm. Sohbete daldıkları için beni fark etmemişlerdi. Yangın merdivenlerine yönelerek inmeye başladım. Hiç param yoktu ama okula giderken kullandığım otobüs kartım vardı. Bir karakola kadar gidebilir ve onlara durumumu anlatabilirdim! Hastahanenin acil bölümüne yöneldim bilerek. Orada çok kişi olduğu için Kılıç Tuğra Bey'in adamlarına yakalanma ihtimalim düşerdi.
Acil servisten çıkarak yürümeye başladım. Telefonum yoktu. Babam gerek görmemişti. Hastahaneden biraz uzaklaştığımda güneş kendini geceye bırakmaya hazırlanıyordu. Bir kadının yanına adımlayarak bana dönmesine neden oldum. El salladım utana sıkıla.
"Merhaba?" Çantamdan bir peçete çıkarak onun üzerine kalemle sorumu yazdım.
"Şey... Buraya yakın bir karakol var mı acaba?" Kadın endişelenerek bana döndü.
"Neden, iyi misin, bir sorun mu var?" Başımı kaldırarak ona baktım. Ona hayır anlamında kafamı salladım. Konuşmadığım için bir sorun olduğunu düşünmüştü büyük ihtimalle. Rahatlayarak nefesini verdi.
"Maalesef buraya yakın bir karakol yok. En yakın karakol arabayla yarım saat civarı." Ona teşekkür mabında başımı salladım ve el sallayarak yanından ayrıldım. Hangi otobüse binmem lazımdı. Ah, bunu sormayı nasıl unuturdum. İlk önce durak bulmalıydım, ardından orada olan birinden hangi otobüse bineceğimi öğrenebilirdim.
Başka bir zulme kucak açmak gibi bit planım yoktu. Yaptığım şeyden dolayı acuç içlerim terliyor, bacaklarım titriyordu. Nefes alışlarım yabancılıktan dolayı hızlanmıştı. Okuldan-eve, evden-okula olan hayatımda bu kadar aksiyon garip karşılanıyordu. Ve ben kendim için ilk defa bir şey yapıyordum. Aynı Kılıç Tuğra Bey'in benim canımın acısını düşünmesi, ve hayatım için bana seçim şansı sunması gibi. Bana sunduğu seçim şansını krizim yüzünden değerlendirememiştim ancak şimdi değerlendirebilirdim. Bunun için ceza almazdım değil mi?
Bedenimi bir ürperti ele geçirdi. Beni bulursa, cezalandırır mıydı? Bulmasındı. Gözlerim dolarken adımlarımı hızlandırdım. Ancak birine çarptım. "Önüne baksana, çocuk!" dedi sinirle ve önümden çekildi. Onu gözlerimin puslu zeminin arkasından izlerken yeni bir kriz geçireceğimi hissediyordum. Daha sabah geçirdiğim krizin etkisini atamamışken yenisini kaldıramazdım. Hem bu kadar insan varken olamzdı. Geriye doğru bir kaç adım attığımda başka bir bedene çarptım. Ayaklarım benden bağımsız yön değiştiriyordu. Yönüm nereye dönerse bir bedene çarpıyordum. En sonunda bir duvara çarptığımı hissettiğimde kimin ne düşüneceğini umursamadan önüne çöktüm. Rahatlamam lazımdı.
Sakin ol, dedim kendime. Baba burada değil, bizi cezalandıramaz.
Nefesimi düzene sokmaya çalıştım, aynı zamanda titeyen ellerimi aynı şekilde titreyen bacaklarıma bastırarak durdurmaya çalışıyordum. İnsanlar etrafımdan süzülüp giderken bazılarının attığı garipser bakışları bedenimde hissediyordum. Kaç dakika orada kaldım bilmiyorum, ancak kendimi sakinleştirmeyi başardığımda tüm cesaretimi kaybetmiştim. Kılıç Tuğra Bey'in yanına gitmek ve gömleğime yazarak ona anlatmak istiyorum. Neyi anlatmak istediğimi bilmiyorum, sadece anlatmak istiyorum.
Kaldırımın kenarında oturuken şehir çoktan kararmıştı. Bir çok kişi işten dönerek evde onu bekleyen ailelerinin yanına gidiyorlardı. Karakola gitmek istiyorum ama Kılıç Tuğra Bey'i bulabilmek için. Bu sokaklar o bodrumla aynı tehlikeleyi taşıyormuş gibiydi.
Bakışlarımı gök kubbeye çevirerek asılı olan yıldızları aradım. Şehirin ışıltısından dolayı göremediğim yıldızlarla iç çektim. Dudaklarım bükülmüştü.
"Hey!" Kulaklarıma ulaşan sesi kendi üstüme alınmayarak gökyüzüne bakmayı sürdürdüm. "Bakar mısın?" Ses bu sefer daha yakından geldiğinde bakışlarımı yan tarafıma çevirdim. Bu bana karakolun uzakta olduğunu söyleyen kadındı. Bana olan yakınlığından rahatsız olduğum için biraz kenara kaydım. "Burada ne arıyorsun? Karakola gitmeyecek miydin?" Başımı iki yana salladım. Verebileceğim en iyi cevap buydu. "Yolu bilmiyorsun, değil mi?" Başımı aşağı yukarı salladım. "Seni karakola götürmemi ister misin?" Ciddi miydi?
Başımı çevirerek ona baktım, bana doğru eğilmiş gülümsüyordu. Gerçekten götürür müydü? Götürse bile, tanımadığım bir insana nasıl güvenebilirdim? Hiç. Hiç güvenemezdim. Üstelik bu kadının sıcak tavrı beni çok rahatsız ediyordu. Başımı iki yana salladım. İstemiyorum.
"Ne yapacaksın peki burada, hava soğuk." dedi düşünceli bir sesle. "İstersen benim evime gel, yarın sabah seni karakola götürürüm." Evime gitmek mi? Sanmıyorum. Bana bir kâğıt ve kalem uzattığında alarak yazdım.
"Teşekkür ederim, babam birazdan gelir." Tek beklentim buydu. Biyolojik babam olan Kılıç Tuğra Sahraf'ın gelmesi tek temennimdi.
"Tamam, gedliğinde seni arar, inersin aşağı."
"İstemiyorum!" yazdım bu sefer.
"Sadece üşürsün diye şey ettim." Kalem ve kâğıtı ona uzatarak yoldan geçen arabaları izlemeye devam ettim. Kadın gitmeyerek yanıma oturmuştu. Bacağı bacağıma değerken yan tarafa kaydım. Aramıza bir kişilik mesafe koyduğumda tekrardan yola odaklanmıştım. Peki ya Kılıç Tuğra Bey kararıma saygı duyarak gelmezse. Yetimhaneye giderdim değil mi? Bir sürü insan...
Hastahanenin ne tarafta olduğunu hatırlamıyordum. Acaba yanımda ki kadına sorsa mıydım? Ona doğru döndüğümde zaten bana baktığını fark ettim. Anlamış gibi kalemi ve kâğıtı bana geri uzattı. Ona hastahanenin yerini sorduğumda kâğıtı alarak okudu.
"Bu yokuşu çıkarak dümdüz ilerle, ardından sağa dön ve ikinci sokaktan tekrar sağ yap. İlk sokaktan sol yaptığında görürsün." İyi de ben hiç yokuş indiğimi hatırlamıyorum. Kadın bana beklenti ile bakarken içimden bir ses yalan söylediğini söyledi. Bu kadında bir iş vardı. Bir şeylerin peşindeydi ve ben buna düşecek değildim. Ayağı kalktım ve yürümeye başladım. Param olmadığı için dükkânlara girmek istememiş, kaldırımda oturarak beklemiştim. Ama şimdi dışarısı pek güvenli gelmiyordu.
Küçük bakkalın kapısından içeri girdiğimde kasada ki amca bana dönerek: "Hoş geldin, kızım!" dedi ve gülümsedi. Kasaya yaklaşarak ona kalemi işaret ettim. Anlamazca bana uzattığında kâğıt göremedim. Gazeteyi işaret ettiğimde anlayarak veresiye defterinin bir sayfasını önüme koydu.
"Ağabey, ben kayboldum. Özel Tomris Hastahanesi nerede biliyor musun?" Adam yazdığımı okuduğunda bana baktı.
"Konuşamıyor musun?" Bakışlarım utançla yere attı kendini. Başım eğikken kafamı salladım. "Neden eğiyorsun kafanı, kızım. Utanmanı gerektirecek bir şey yok... Aradığın hastahane hemen caddenin ilerisinde. Şu Sorsar Çiğköfte'den sağa sapacaksın." Ona minnetle bakarak teşekkür ettim ve dükkândan çıktım.
Kadın yoktu. Umursamadan yürümeye devam ettim. Sorsar Çiğköfte'nin oradan sağa saptığımda biraz ilerleyerek hastahaneyi görüş açıma almıştım. Peki kadın neden bana yokuştan çıkmam gerektiğini söyledi?
Zihnimde ki sorularla bir girdabın içinde yüzüyordum...
