Bölümler 20Şu an: PART 20
- 1 PART 1409 kelime
- 2 PART 2920 kelime
- 3 PART 3788 kelime
- 4 PART 4567 kelime
- 5 PART 51.260 kelime
- 6 PART 61.261 kelime
- 7 PART 7573 kelime
- 8 PART 8822 kelime
- 9 PART 9868 kelime
- 10 PART 10769 kelime
- 11 PART 11846 kelime
- 12 PART 12610 kelime
- 13 PART 13542 kelime
- 14 PART 141.203 kelime
- 15 PART 151.285 kelime
- 16 PART 16722 kelime
- 17 PART 17807 kelime
- 18 PART 181.618 kelime
- 19 PART 191.223 kelime
- 20 PART 201.862 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
SELAMLARRRRR
NASILSINIZZZZ
-------
Felix'ten
Akşamın ne zaman geldiğini fark etmedim bile. Gün boyunca önümden geçen siparişler, kahve makinesinin hiç susmayan uğultulu sesi, Jisung'un bitmek bilmeyen şakaları ve Seungmin'in insanı sabır sınavına sokan yorumları arasında zaman, sanki özellikle beni sinirlendirmek istercesine hem çok hızlı hem de gereğinden yavaş ilerlemişti. Bir ara saate bakıp daha yalnızca beş dakika geçtiğini gördüğümü hatırlıyordum. Oysa ben o beş dakikanın içinde en az üç farklı müşterinin siparişini almış, Jisung'la tartışmış ve Hyunjin'in neden hâlâ bana bakıyormuş gibi hissettiğimi düşünerek kendi kendimi delirtmiştim. Günün sonuna doğru kafe yavaş yavaş sakinleşmeye başladı. Öğleden sonra masaların arasında yankılanan konuşmalar seyrekleşmiş, kapının üzerindeki zil daha az çalmaya başlamıştı. Dışarıdaki gökyüzü de gün boyunca taşıdığı o solgun maviliği bırakıp yerini akşamın koyu renklerine teslim ediyordu. Pencerenin önündeki masalara vuran ışık, önce sarıya, ardından turuncuya dönmüş camın üzerinde kafenin içindeki lambaların yansımaları belirmeye başlamıştı. Dışarıda yürüyen insanların siluetleri gelip geçerken bir an durup onları izledim. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyordu. Kimi telefonuyla konuşuyor, kimi çantasını omzunda düzeltip adımlarını hızlandırıyor, kimi de yanında yürüyen insanın anlattığı bir şeye gülüyordu. Herkesin kendine ait bir akşamı, eve döndüğünde yapacağı bir şeyler, belki de sabırsızlıkla beklediği biri vardı. Benimse akşamımın nasıl geçeceğine dair en ufak bir fikrim yoktu. Daha doğrusu, bir fikrim vardı ama o fikri düşünmek istemiyordum.
Hyunijn ve Evan'la yemek yiyecektik.
Bu kadar basitti. Üniversiteden arkadaş olan iki insan, yanlarına aynı iş yerinde çalışan üçüncü birini de alarak akşam yemeğine çıkacaktı. Dünyanın en sıradan planlarından biriydi. Bunda tuhaf olan hiçbir şey yoktu üstelik Evan kötü biri gibi de görünmüyordu. Konuşması kolaydı, rahat biriydi ve insanlarla iletişim kurmakta zorlanmıyordu. Felix, diye ismimi söyleyişinde bile garip bir şey yoktu. Bana iltifat etmişti, numarasını vermişti,-gerçi Hyunjin silmişti ama olsun- akşam için davet etmişti. Bunların hepsi son derece anlaşılabilir şeylerdi.
Öyleyse Hyunjin'in odasında yaşananları neden hâlâ düşünüyordum?
Elimdeki bezi tezgâhın üzerinde gezdirirken farkında olmadan aynı noktayı üçüncü kez sildim. Birkaç saniye sonra karşımdaki yansımada kendi yüzümü görünce durdum. Camın arkasında akşamın karanlığı iyice belirginleşmişti. Kendi yansımama baktım ve sessizce iç çektim.
"Harikasın, Felix. Gerçekten harikasın."
"Biriyle konuştuğunu sanıp cevap vermemi bekliyordum ama kendi kendine söyleniyormuşsun."
Başımı çevirdiğimde Jisung'u gördüm. Elinde iki boş bardak vardı yüzündeyse gün boyunca hiç eksilmeyen o sinir bozucu gülümseme."Ne istiyorsun?"
"Bir şey istemiyorum. Sadece arkadaşımın ruh sağlığını merak ediyorum."
"Benim ruh sağlığım gayet iyi."
"Tabii. Son yarım saattir aynı tezgâhı temizliyorsun çünkü şapşap."
Elimdeki beze baktım,sonra tezgâha,sonra yeniden Jisung'a.
"Senin yüzünden."
"Ben hiçbir şey yapmadım."
"Doğru. Sen hiçbir şey yapmıyorsun, sadece konuşuyorsun. Sürekli. Durmadan. Nefes almadan."
Jisung kahkaha atıp bardakları tezgâhın üzerine bıraktı. "Peki, akşam ne giyeceksin?" Bir an gözlerimi kapattım. İşte başlamıştık."Jisung, lütfen."
"Ne? Gayet normal bir soru."
"Normal bir soru sormak için yüzünde neden böyle bir ifade var?"
"Nasıl bir ifade?"
"Birazdan hayatımın en utanç verici sırrını öğrenecekmişsin gibi."
"Öyle bir şey mi var?"
"Yok!"
"Tamam, sakin ol. Ben sadece merak ettim. Evan'la buluşacaksınız sonuçta."
"Hyunjin de gelecek."
"Biliyorum,ben de oradaydım duydum her şeyi."
"O zaman neden özellikle Evan'la buluşuyormuşum gibi davranıyorsun?" Senin amacın ne be çocuk.
Jisung birkaç saniye düşündü sonra yüzüne öyle masum bir ifade yerleştirdi ki onu tanımayan biri gerçekten söylediklerime anlam veremediğini sanabilirdi."Çünkü Hyunjin'in seninle aynı masada oturacağı bir akşamı düşünmek daha eğlenceli."
Elimdeki bezi ona doğru fırlatacak gibi oldum ama son anda vazgeçtim. Jisung'un benden uzaklaşarak kahkahalarla gülmesi, kararımın ne kadar yerinde olduğunu bir kez daha kanıtladı."Bir gün seni gerçekten boğacağım."
"Beni boğmadan önce bugün neden patronunun odasından gülümseyerek çıktığını anlatabilirsin."
"Gülümsemiyordum."
"Felix, seni çocukluğundan beri tanımıyorum ama yalan söylediğinde yüzünün nasıl değiştiğini anlamak için uzman olmaya gerek yok."
"Beni çocukluğumdan beri tanımadığın konusunda haklısın. O yüzden sus."Jisung iki elini havaya kaldırdı. "Tamam, tamam. Daha fazla karışmıyorum."
Bunu söylerken yüzündeki ifade, kesinlikle daha fazla karışmayacağını değil, birazdan çok daha büyük bir şey yapacağını anlatıyordu. Yine de peşime takılmasını engellemek için tezgâhın arkasından çıkıp personel bölümüne yöneldim. Dolabımdan çantamı alıp eşyalarımı toparlamaya başladığımda günün yorgunluğu nihayet omuzlarıma çökmeye başladı. Bütün gün ayakta durmaktan ayaklarım ağrıyordu. Parmaklarımın arasında kahve kokusu sinmişti; ne kadar yıkarsam yıkayayım, o tanıdık koku tenime işlemiş gibiydi. Üzerimdeki önlüğün iplerini çözüp dikkatlice katladım, dolabın içine bıraktım ve çantamın fermuarını kapattım. Eve gidip duş almak, rahat kıyafetlerimi giymek ve mümkünse bir süre kimseyle konuşmamak istiyordum. Özellikle de Hyunjin Bey hakkında soru soracak insanlarla.
Tam çıkmak üzereyken telefonum titredi.Ekranı hemen açtım.
Evan'dı.
Evan
Akşam için hazır mısın? Çok geç kalmayalım diye düşündüm. Konum atacağım birazdan.
Mesajı okuyup kısa bir cevap yazdım.
Siz
Teşekkür ederim ama ben Hyunjin Bey'le geleceğim.
YA OF ASKJDAHLDSA/
Evan
Ya öyle mii,anladım hiç sorun değil :)
Siz
Yeniden teşekkür ederim görüşmek üzere.
O gülücüğü bir tarafına şimdi-/
Neyse be/
Telefonu cebime koyarken kendimi tuhaf bir şekilde gülümserken yakaladım. Evan'la vakit geçirmek kötü bir fikir değildi. En azından beni tanımaya çalışan, sohbet etmek isteyen biriydi. Bir de günün geri kalanını düşününce, biraz kafamı dağıtmaya ihtiyacım vardı. Belki akşam yemeği iyi gelirdi. Belki de Hyunjin'in yüzünü düşünmeyi bırakıp normal bir insan gibi birkaç saat geçirebilirdim.
Evet. Gayet makul bir plandı.
Kendimi ikna etmiş gibi çantamı omzuma astım ve kafeye döndüm. Jisung kasanın arkasında durmuş, Seungmin'le konuşuyordu. Beni görünce ikisi de aynı anda sustu o kadar senkronize bir hareketti ki bir an kendimi bir suç mahallinde yakalanmış gibi hissettim.
"Ne?" diye sordum.
"Hiç," dedi Seungmin.
Jisung başını salladı. "İyi akşamlar, Felix."Bu kadar nazik davranması kuşkuluydu.
"Bir şey çevirdiğiniz kesin."
"Biz mi?" Jisung göğsüne elini koydu. "Sana karşı karşı mı? Asla."
"Hatırlatın bir akşam kafanızı patlacağım."
"Sabırsızlıkla bekliyoruz," dedi Seungmin.
Gözlerimi devirip arka taraftan çıktım. Kafenin kapısına ulaştığımda içeriyi son bir kez gözden geçirdim. Hyunjin ofisindeydi,kapısı aralıktı. Masasının başında oturmuş, bilgisayarına bakıyordu beni gördüğünü fark ettiğinde başını kaldırdı. Birkaç saniye boyunca bakışlarımız karşılaştı ona iyi akşamlar demek için ağzımı açtım ama o benden önce konuştu.
"Yarın görüşürüz, Felix."
Sesi her zamanki gibiydi. Ne soğuk ne de özellikle sıcak sanki öğleden sonra odasında yaşananlar hiç olmamıştı."İyi akşamlar, Hyunjin Bey." Gülümseyip kapıyı açıp dışarı çıktım.
Akşam havası yüzüme değdiğinde derin bir nefes aldım. İçerinin kahve, süt ve sıcak hamur işi kokan havasından sonra dışarısı çok daha serin gelmişti. Gökyüzü artık neredeyse tamamen kararmıştı; sokak lambaları yanmış, kaldırımın üzerinde uzayan gölgeler uzayıp kısalmaya başlamıştı. Kafenin önünden geçen arabaların farları ıslak olmayan asfaltın üzerinde kısa ışık çizgileri bırakıyor, uzaktaki kavşaktan gelen korna sesleri akşamın uğultusuna karışıyordu. Omuzlarımdaki çantayı düzelttim ve yürümeye başladım.
Eve giden yolu ezbere biliyordum. Her gün aynı kaldırımdan geçiyor, aynı köşedeki küçük marketin önünden yürüyor, otobüs durağının yanındaki ağaçların altından ilerliyordum. Normalde y iddia öpjol boyunca müzik dinlerdim ama bugün kulaklığımı çantamdan çıkarmadım. Sessizlik iyi gelmişti en azından başlangıçta.
Bir süre sonra aklım yeniden Hyunjin'e kaydı.
Avucumu silerken bileğimi tutuşunu hatırladım. Çok kısa sürmüştü. Bana zarar verecek bir hareket değildi; aksine, oldukça kontrollü davranmıştı. Yine de o anın kendine özgü bir ağırlığı vardı. Bana neden böyle davrandığını anlamak istiyordum. Bunu yalnızca Evan'ı tanıdığı için yaptığını söyleyebilirdim ama içimdeki başka bir ses, bunun bütün hikâye olmadığını fısıldıyordu.
Belki de patronumun davranışlarını gereğinden fazla yorumluyordum. İnsan bazen kendisine gösterilen küçük bir ilgiyi bile olduğundan büyük görebilirdi. Üstelik Hyunjin'in hayatında benim bilmediğim pek çok şey vardı. Ben onun çalışanıydım; o da benim patronumdu. Aramızdaki sınırları hatırlamakta fayda vardı.
Yine de…
Bana neden kıskanmış gibi baktığını anlamıyordum.
Bir süre sonra kendi düşüncelerime sinirlenip başımı iki yana salladım."Yeter artık salak mısın" diye mırıldandım. "Bir akşam yemeğine gidiyorsun. Mahkemeye çıkmıyorsun."
Yanımdan geçen yaşlı bir adam bana kısa bir bakış attı. Hemen sustum ve sanki telefonumdan önemli bir şey okuyormuşum gibi ekranımı açtım. Harika. Artık kendi kendime konuştuğum yetmiyordu, sokakta da rezil oluyordum.
Rezil olduk yine, süper.
Eve ulaştığımda binanın girişindeki ışık yanıyordu. Anahtarımı çıkarıp kapıyı açtım, merdivenleri çıktım ve daireme girdiğimde omuzlarımdaki bütün gerginliğin yavaş yavaş çözülmeye başladığını hissettim. Ev sessizdi. İçeriye dolan loş ışık, salonun köşesindeki koltuğun üzerine düşüyordu. Ayakkabılarımı çıkarıp çantamı girişteki küçük masanın üzerine bıraktım. Ardından bir süre olduğum yerde durdum. Eve gelmek, günün gerçekten sona erdiğini anlamanın en kesin yoluydu. Dışarıda hâlâ arabalar geçiyor, insanlar bir yerlerden bir yerlere yetişiyor olabilirdi ama burada, kapının arkasında, her şey biraz daha yavaş ilerliyordu.
Önce üzerimi değiştirdim. Gün boyunca giydiğim kıyafetleri çıkarıp rahat bir eşofman ve bol bir tişört giydim. Sonra banyoya geçip yüzümü yıkadım. Aynadaki yansımama bakarken günün yorgunluğu gözlerimin çevresinde kendini belli ediyordu. Saçlarımı parmaklarımla düzelttim, yüzümü kurulayıp banyodan çıktım. Mutfaktan bir bardak su aldım ve salona geçip koltuğa oturdum. Telefonumu elime aldığımda Evan'ın gönderdiği bir konum mesajını gördüm.Nasıl yani? Anlamadım??
Ardından yeni bir mesaj daha geldi.
Evan
Bu arada, bugün seni biraz şaşırttım sanırım. Umarım rahatsız olmamışsındır. Hyunjin'le konuştum seni ben almaya geleceğim, beraber gideceğiz yani.
NE! NASIL YA??
Mesajı okudum. Sonra yeniden okudum. Ve tekrar tekrar okudum.
Hyunjin gelmeyecekti. Beyaz atlı prensim.
En azından yaptığının farkındaydı.Bir süre ne yazacağımı düşündüm. Bileğimi tutup numarasını avucuma yazması beklediğim bir şey değildi ama bundan rahatsız olup olmadığımı ben bile tam olarak bilmiyordum. Şaşırmıştım, evet. Biraz tuhaf bulmuştum. Ama Evan'ın kötü bir niyeti olduğunu düşünmüyordum.
Siz
Biraz şaşırdım, yalan söylemeyeceğim. Bir dahaki sefere telefon diye bir icat olduğunu hatırlatırım ama.
Sen nerden çıktın a-açaççaşaaaa aşçaçöaa
Neyse küfretmeyeceğim./
Cevabımın ardından Evan'dan gülen bir emoji geldi.
Evan
😁😁😁😁😁
Haklısın. Bir dahaki sefere daha medeni davranırım.
Telefonu koltuğun kenarına fırlatıp başımı geriye yasladım. Akşam planı artık teoriden çıkıp gerçeğe dönüşmüştü; birkaç saat içinde yeniden dışarı çıkacak, Evan ve Hyunjin’le aynı masayı paylaşacaktım. İçimdeki hissin heyecan mı yoksa mide bulantısına yakın bir endişe mi olduğunu kestiremiyordum bile.
Muhtemelen ikisi de. Karışıktı.
Ayağa kalkıp odama adımladım. Dolabın kapağını açtığım gibi önümdeki yığınla kıyafete boş boş baktım. Ortada lüks bir yer falan yoktu, o yüzden abartmaya gerek de yoktu ama... yine de insan kendini iyi hissetmek istiyordu. Rahat, sade, sırıtmayacak bir şeyler bulmalıydım. Birkaç parçayı çekip yatağa attım, sonra ilki gözüme batıp tekrar dolaba astım. İkincisini elime alıp aynanın önüne geçtim. Kendi halimi görünce seslice gülmeye başladım.
"Felix, kendine gel," diye mırıldandım aynadaki yansımama. "Alt tarafı sıradan bir akşam yemeği." Bunu kendi kendime kaçıncı kez söyleyişimdi bilmiyordum.
Üstelik bu kadar kasılmamın sebebi neydi ki? Evan için mi? Yoksa o "Hyunjin Bey" için mi? Ya da sadece uzun ve yorucu bir günün ardından biraz olsun normalleşmek istediğim için mi? Soruların hiçbirine net bir cevap vermedim. Çünkü kurcalarsam işin içinden çıkamayacağımı biliyordum.
Yatağın kenarına ilişip telefonumu elime aldım. Ekranı açtım. Hyunjin'den gelen en ufak bir bildirim bile yoktu. Zaten olmasını beklemek aptallık olurdu. Söyleyecek bir şeyi olsaydı, gündüz ofisinde söylerdi. Fazlasını ummak için en ufak bir nedenim yoktu. Yine de mesaj kutusunda o adı göremeyince içimde beliren o minik hayal kırıklığını inkar edemezdim.
Telefonun ekranı aşağı bakacak şekilde yatağa fırlatıp derin bir nefes aldım. Pencereden dışarı baktığımda akşam çoktan koyulaşmış, sokak lambaları sarı loşluklarını bırakmaya başlamıştı. Bense hâlâ odamda, basit bir yemeği neden bu kadar kafama taktığımı sorguluyordum. Günün her anı beynimde birbirine sarılmıştı: Evan’ın o rahatlatıcı gülümsemesi, Jisung’in ortalığı karıştırmaya yemin etmiş imalı sözleri, Seungmin’in bitmek bilmeyen şakaları ve tabii ki Hyunjin’in odasında geçen o kısa, nefes kesici an…
Hepsi zihnimin içinde, çözülmesi zor bir yumak gibi dönüp duruyordu ama en çok, o adamın yüzü takılıp kalmıştı aklımda. Bana o bakışlarla baktığı an gözlerinde gördüğüm o belli belirsiz huzursuzluk... Sanki dilinin ucunda olup da yuttuğu kelimeler varmış gibi hissettirmişti bana. Belki de kuruntu yapıyordum. Büyük ihtimalle tamamen saçmalıyordum.Yine de odadan çıkıp dışarıdaki serin havayla buluşurken, zihnimi meşgul eden tek bir gerçekten kaçamadım.
Hyunjin’in de bizimle olacağı o masada, içimde kopan fırtınaları gizleyip hiçbir şey yokmuş gibi davranmak...
öhöömmm diğer bölümde görüşmek üzereeee.
Bölüm etkileşimi
