9. bölüm · BARISTA
PART 9
Selamlarr
Nasılsınız 💋
꒷︶꒷꒥꒷‧₊˚꒷︶꒷꒥꒷‧₊˚
Öğle molası dediğin şey aslında kafenin arka tarafındaki dar koridor. Bir masa, iki sandalye, soğumuş kahve ve "beş dakikamız var" hissi. Ben sandalyeye yeni oturmuştum ki Hyunjin geldi. Kapıyı tam kapatmadı; aramızda kalsın ama tamamen de saklanmasın gibi.
Sabah gördüğümden bu yana yüzü daha taze görünüyordu. Kırmızı dudaklar.Siyah, ensesine dökümlü temiz tel tel duran saçlar, daha ışıltılı bir cilt.
Kıskanmıştım.
Güzelliğini kıskanmıştım.
Bu kadar iştihamlı görünmek zorunda mısın Hwang Hyunjin?
Bunun cezasını kim çekecek, söyler misin bana?
"Dün gece." dedi, cümleyi bitirmedi.
Ben kaşığımı fincanın içine bıraktım.
"Burada mı?" dedim. "Cesursun." Kollarımı göğsümde çaprazlayıp yüzüne baktım. Hafifçe güldü. O gülüş var ya, işte insanı istemeden ciddileştiriyor. Sandalyeyi biraz yaklaştırdı, sesi otomatik olarak alçaldı. Kafede herkes bağırsa bile bizimkisi iki kişilik bir frekans gibiydi.
"Aramızda kalsın," dedi."Zaten kalsa iyi olur,söylemyecektim kimseye." dedim. "Jisung sezgiyle, Seungmin kehanetle yaşar."Hyunjin dirseğini masaya dayadı. Bana bakarken yüzünde o garip ifade vardı; hem rahat hem de kontrollü.
"Geç kaldın," dedi.
"Farkındayım." dedim gözlerimi devirerek.
"Ama yine de geldin."
Omuzlarımı silktim. Gözüme giren çakma sarı olan saçlarımı arkaya doğru attım.O an gözlerimiz buluştu,sanki bu hareketimden büyülenmiş gibi gözleri bana bakıyordu."Bazı şeyler… ertelenmiyor."Bir an sustuk. Sessizlik rahatsız değildi. Aksine, kahve gibi: bekledikçe tadı oturuyor. Hyunjin başını hafifçe eğdi, sesi bir fısıltıya dönüştü.
"Bunu iş yerine taşımayalım,karımla olan aramızdaki şeyleri yani." dedi.Bunu iş yerine taşımayalım derken Hyunjinciğim?Ha bir saniye...Dün geceki mevzu.Evet.
"Taşımam," dedim kendimden emin bir şekilde, "Dün geceki şey ben de siz merak etmeyin Hyunjin Bey...Konuştuklarımız salonda kaldı,daha fazlası olmaz ban güvenebilirsiniz."Sonrasında ekledim.
"En azından tezgâhın önünde." Gülümsedi. O kadar yakın duruyordu ki bana her an dokunacakmış gibi.
Ama dokunmadı.
O mesafe bilinçliydi; saygı gibi, anlaşma gibi.
Kapının ardından Jisung'un çatlak sesi yükseldi."Molaaa bitiyor gençleeeer!"
Hyunjin ayağa kalktı. Çıkmadan önce durdu, bana baktı."Daha sonra konuşuruz," dedi.
"Kahveden sonra,ama benim evimde hım?"
"Tamam bana uyar Felix ne zaman müsait olursan bana mesaj atarsın." Gülümseyip göz kırpıp gitti.
Göz kırpışı,gülümseyişi...
Kalbimi eritiyor bu herif.
Ben üzerinde mor lavanta deseni olan fincandaki son yudumu aldım. Soğuktu ama
bazı gecelerin tadı kolay geçmiyor.
—
Hyunjin'den
Kapıyı kapattığımda evin sesi yoktu.Bu evin en korkutucu tarafı da buydu zaten: fazla düzenli susması.Ceketimi askıya astım. Aynada kendime baktım; kravatım hafif gevşemiş, yüzüm yorgun. Yorgunluğun işten değil, kararsızlıktan geldiğini fark edecek kadar da farkındayım. İnsan bazen her şeyi bilir ama yine de hiçbir şeyi çözemez.
Felix’in sesi geldi aklıma.Gülüşü değil o kontrol etmeye çalıştığı ciddiyet.Bir şeyi saklamaya çalışırken insan daha çok açık verir ya… Bu öyle bir şey.
Yanlış, dedim kendime.
Bu düşünce bile yanlış.
Onu düşünmemem gerektiğini biliyorum ama kendime hakim olamıyorum.Kayboldum ben en sonunda...
Duygularımın içinde boğulup kaldım.Nefes alamıyorum artık.
Ama zihnin sevmediği şeyleri de önüme koyma gibi bir huyu var. Kapatamıyorsun. Sadece erteleyebiliyorsun.
Salonun ışığı yandı.O anda arkamdan gelen ayak seslerini duydum.
Karım.
Her zamanki gibi güzel.Her zamanki gibi uzak. Bir duvar kadar sert.
Yaklaştı. Elimi tuttu. Dokunuşu tanıdıktı ama artık ezber gibiydi; sürprizi kalmamış bir melodi. Eskiden bu temas içimi sakinleştirirdi, şimdi kafamı daha da karıştırıyordu. Çünkü aynı anda başka bir görüntü zihnime sızıyordu: kafenin loş ışığı, kahve makinesinin sesi ve Felix’in bana bakarken hiçbir şey istemiyormuş gibi durması.İşte bu en tehlikelisi.
Ona ilk kez Japonya'da gördüğüm zaman aşık olmuştum.
Sakuraların rüzgârla dans ettiği bir nisan sabahıydı. Pembe yapraklar gökyüzünden usulca süzülüyor, kaldırımları sessiz bir masalın sayfalarına çeviriyordu. Ben ise kalabalığın içinde kaybolmuş bir yabancıydım; elimde buruşturulmuş bir harita, aklımda binlerce soru vardı.
Sonra onu gördüm.
Bir köprünün korkuluklarına yaslanmıştı. Ne özel bir şey yapıyordu ne de dikkat çekmeye çalışıyordu. Ama bazı insanlar vardır; sanki dünya onların etrafında bir anlığına yavaşlar. İşte o da öyleydi.
Saçlarının arasına düşen sakura yapraklarından habersiz, nehre bakıyordu. Yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Sanki çok eski bir anıyı hatırlıyor gibiydi.Yanından geçip gitmem gerekiyordu.Gitmedim.Gidemedim.
Çünkü bazen kalbin, mantığından daha hızlı karar verir.
Onu izlediğim birkaç saniye, yıllar kadar uzun geldi bana. Adını bilmiyordum. Nereden geldiğini bilmiyordum. Hangi dili konuştuğunu bile bilmiyordum.Tek bildiğim Asya tipinde yüzü olmasıydı.Ama garip bir şekilde, onu uzun zamandır tanıyormuş gibi hissediyordum.
Rüzgâr yeniden esti.Bir sakura yaprağı omzuna kondu.
O da başını kaldırıp bana baktı.İşte her şey o anda başladı.
Kalabalığın sesi uzaklaştı. Trenlerin gürültüsü, insanların konuşmaları, şehrin telaşı... Hepsi silinip gitti. Geriye yalnızca o bakış kaldı.O günden sonra onu bir daha görmeyeceğimi sanmıştım.Japonya büyük bir ülkeydi. Milyonlarca insanın arasında, birkaç saniyelik bir karşılaşmanın yeniden yaşanma ihtimali neredeyse yoktu.
Ama kader bazen insanı en ummadığı yerde beklerdi.Üç gün sonra, Tokyo'nun kalabalık bir tren istasyonunda aynı gözlere bir kez daha rastladım.Bu kez o da beni tanımıştı.Çünkü kalabalığın içinden geçerken hafifçe gülümsedi.Ve o küçücük gülümseme, bütün sakuralardan daha güzeldi.
"İyisin mi?" dedi.Ses tonu yumuşak hatta fazla yumuşak.İyiysek neden bu kadar zorlanıyoruz? diye geçirdim içimden.Başımı salladım ama içimden başka bir cevap yükseldi.İyi değilim ama bu senin suçun da değil.Elim elimden kaydı.Nazikçe,bilerek.
"Kafam karışık," dedim.Bu cümle bir itiraf değil, bir savunmaydı.Yataktan kalktım, üzerimi değiştirdim. Gömleği çıkarırken omuzlarımdaki ağırlık azalmadı. Yatağa uzandım ama uyumak için değil daha çok bir şeylerden kaçmak için.Tavana baktım.Bir yanım düzen istiyor.Alışkanlık, güven, geçmişin verdiği “en azından biliyorum” hissi.Diğer yanımsa hiç planı olmayan, kahve molalarında kurulan kısa cümleleri, yarım bakışları, söylenmeyenleri düşünüyor.Diğer yanım Felix'i istiyor.
Felix, dedim içimden.Adını sesli söylemedim. Söylersem o duyar diye korktum belki de.
Boşanmanın eşiğinde olmak insanı özgürleştirmiyor.Sadece daha çok düşünmeye zorluyor.
Gözlerimi kapattım.Uyumadım.Çünkü bazı geceler insan uyumaz.
Sadece hangi hayatın içinde kalacağına karar vermeye çalışır.
