9. bölüm · BARAN’IN ZEMHERİSİ

8. BÖLÜM: KIZIL SEHERİN GÖLGESİ

Zehra Balcı

Bölümler

Konağın taş avlusunda yankılanan Azad Haznedar’ın sesi, Mardin’in sessiz gecesini bir bıçak gibi yardı. Avludaki meşaleler rüzgarla titrerken, Baran Şahsuvar basamakları ağır ağır indi. İki adamın göz göze gelmesi, yıllardır biriken kan davasının küllerini yeniden alevlendirdi. Namlular henüz çekilmemişti ama eller tetiklerin soğuk metalindeydi.

Baran, Azad’ın tam karşısında durdu. Boyu posu ve heybetiyle bir kale gibiydi. Sesindeki buz gibi kararlılık, Azad’ın öfkesine set çekti:

"Azad Haznedar! Burası Şahsuvar konağıdır. Burada ne bir kadının namusuna laf edilir, ne de bir misafirin canına kastedilir. Kardeşin artık benim helalimdir, onun onuru benim namusumdur. Kimin haddineymiş o leke lafını ağzına almak?"

Azad, dişlerini sıkarak elindeki tüfeği havaya kaldırdı.

"Lafı dolandırma Baran Ağa! Mardin’in kahvelerinde, meydanlarında 'çarşaf çıkmadı' diye fısıldaşırlar. Benim bacım buraya kurbanlık koyun gelmedi, barışın mührü olarak geldi. Eğer o mühür sorgulanırsa, barış bozulur, toprak kan içer!"

Yukarıda, balkonun parmaklıklarına tutunan Sıla’nın parmak uçları bembeyaz kesilmişti. Aşağıdaki bu vahşi ritüel, onun İstanbul’daki hukuk kitaplarında okuduğu hiçbir adalete benzemiyordu.

Bir "bez parçası" için iki ordunun karşı karşıya gelmesi, ruhunu daraltıyordu.

Havin Ana, köşedeki gölgesinden zafer kazanmış bir edayla çıktı. Planı tıkır tıkır işliyordu; Sıla’yı ezmek isterken aslında aşiretleri birbirine kırdıracak bir fitili ateşlemişti.

"Duyuyor musun oğul?" dedi Havin Ana, sesi zehirli bir sarmaşık gibi dolandı avluda. "Aşiret töre bekler. İspat bekler. Sen sustukça Haznedarlar kapımıza dayanır, Şahsuvarlar başını öne eğer."

Baran tam cevap verecekken, yukarıdan gelen topuk sesleri herkesi susturdu. Sıla, giydiği ağır nakışlı yöresel elbisesinin eteklerini toplayarak merdivenlerden indi. Yüzünde ne bir korku ne de bir boyun eğmişlik vardı. Doğrudan ağabeyi Azad’ın karşısına dikildi.

"Ağabey!" dedi sesi titremeyen bir tonda. "Benim namusumu korumak sana mı düştü? Yoksa törenin kölesi olup kardeşinin canını hiçe saymak mı? Ben buradayım. Başım dik, alnım açık. Eğer bir leke arıyorsan, o leke senin elindeki silahtadır, benim iffetimde değil!"

Azad şaşkındı. Kardeşinin bu kadar cesurca karşı koyacağını tahmin etmemişti.

Cihan Ağa, bastonunu yere vurarak öne çıktı. "Yeter! Bu gece burada kan dökülmeyecek. Ama Azad Haklıdır; dedikodu bir kere düştü mü ateşe, söndürmesi zordur. Baran Ağa, eğer karının arkasındaysan, yarın gün doğmadan aşiret meclisini toplayacaksın.

Ya bu dedikoduyu çıkaranın dilini keseceksin ya da törenin gereğini yapacaksın!"
Baran, Sıla’nın elini tuttu. Bu, sadece bir sahiplenme değil, aynı zamanda bir meydan okumaydı. "Meclis toplansın!" dedi Baran gürleyerek. "Ama o mecliste sadece benim değil, bu konağa zulmedenlerin de hesabı görülecek!"

Azad ve adamları konaktan çekildiğinde, geriye sadece ağır bir kasvet kaldı. Baran, Sıla’yı kolundan tutup odaya çıkardı. Kapıyı kapattığında, Sıla hıçkırıklarını daha fazla tutamadı.

"Neden Baran? Neden beni göndermedin? Bak, herkes birbirine düşman oldu."
Baran, Sıla’nın omuzlarını kavradı ve gözlerinin içine baktı:

"Çünkü sen gidersen bu topraklar sadece kanla sulanır Sıla. Ve çünkü... ben ilk defa bu taşların arasında yaşayan bir 'ruh' gördüm. Seni o canavarlara yem etmeyeceğim. Yarın o meclis kurulacak. Belki ağalığımı, belki canımı ortaya koyacağım ama senin onurunu o masaya meze yaptırmayacağım."

Sabahın ilk ışıkları Mardin’in dar sokaklarına düşerken, Şahsuvar konağının önü siyah arabalarla dolmuştu. Mardin’in yedi büyük aşiretinin ağaları, hüküm vermek için toplanmıştı.

Sıla, mutfakta büyük bir kazan su kaynatırken, Havin Ana yanına yaklaştı.
"Bugün senin son günün olabilir Haznedar kızı. Dua et ki Baran’ın sözü geçsin. Yoksa o çok sevdiğin özgürlüğün, mezar taşın olur."
Sıla, elindeki kepçeyi sıkıca kavradı ve Havin Ana’nın gözlerinin içine bakarak fısıldadı:

"Benim özgürlüğüm kalemimdedir Havin Hanım. Eğer ben düşersem, bu konağın tüm kirli çamaşırlarını o kaleme mürekkep yaparım. Beni sakın hafife almayın."

Avluda, büyük meclis masası kurulmuştu. Baran Ağa, en başköşeye oturdu. Belindeki silahı masanın üzerine, tam ortaya bıraktı. Bu, "Ya adalet, ya ölüm" demekti.

Tam o sırada, konağın kapısından içeriye beklenmedik bir isim girdi. Elinde eski, mühürlü bir mektup tutuyordu. Bu mektup, Şahsuvar ve Haznedar ailelerinin 30 yıl önceki sırrını barındırıyordu; Sıla’nın ve Baran’ın kaderini kökten değiştirecek o büyük günahı...