1.BÖLÜM-GEÇMİŞİN BAŞLANGICI

Vaveyla Yazarı: M.Sefa Kara

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: 1.BÖLÜM-GEÇMİŞİN BAŞLANGICI

Sınıfa girdiğim an fark etmiştim onu. Kalabalığın içinde bir sessizlik gibi duruyordu; gürültünün ortasında bir dinginlik. Sanki herkes kendi telaşında, kendi heyecanında kaybolmuştu ama o... O hiçbir yere ait değildi. Ya da herkes ona ait değildi.

Kapıdan içeri adımımı attığım anda gözlerim istemsizce ona kaydı. Bu, "görmek" değildi. Bu, "tanımak"tı. Sanki yıllardır beklediğim biri, yıllardır bilmediğim bir boşluğu doldurmak için oradaydı.

Masasına yaslanmıştı biraz. Saçları omuzlarına dökülmüş, yüzüne hafif bir gölge bırakıyordu. Gözleri... Gözleri o gün bile aynıydı: Sanki bir şey söylemek istiyor ama söylemekten çekiniyordu. Sanki bir sır saklıyordu ama kimseye vermiyordu.

Ben sınıfa girerken herkes dönüp baktı; o bakmadı. Bu beni daha çok çekti. Görülmemek bazen görülmekten daha çok yakar insanı.

Sıramı seçerken bile onu düşünüyordum. "Yanına mı otursam?" diye geçirdim içimden. Cesaretim yoktu. Kalbim vardı ama cesaretim yoktu.

Öğretmen bir şeyler anlatıyordu, herkes defterine bir şeyler yazıyordu, sınıfın içinde yeni bir yılın telaşı vardı... Ama ben hiçbirini duymuyordum. Sadece onu izliyordum. Sanki bir sahneydi, ben izleyiciydim.

Bir ara başını kaldırdı. Göz göze geldik. Bir saniye sürdü belki. Belki daha az. Ama o saniye, yıllar sonra bile içimde bir yerlerde duruyor.

O gün hiçbir şey olmadı. Konuşmadık. Selam bile vermedik. Ama o gün, her şey başladı.

Ben fark etmiştim onu. O ise henüz bilmiyordu.

Sınıfa girdiğimde onu fark etmiştim ama kendimi hiç fark ettirmemiştim. Ben o zamanlar arka sıraların çocuğuydum; serseri değil belki ama öyle görünmek hoşuma gidiyordu. Biraz umursamaz, biraz da "bana kimse dokunamaz" hâli... Gençliğin verdiği o sahte özgüven.

Arka sıralarda bizim tayfa vardı zaten. Ortaokuldan arkadaşım... Yanında iki kişi daha. Bizim ekip. Sınıfın gürültüsünü çıkaran, öğretmenin ilk bakışta "bunlar uğraştıracak" dediği tipler.

Ben de onların yanına geçtim. Sıraların demirleri soğuktu, tahta eskiydi, duvarlar boyası dökülmüş bir okul kokuyordu. Ama arka sıralar... Arka sıralar hep aynıydı: Kahkaha, fısıltı, kâğıt sesleri, saklanan telefonlar, çantaya gizlenmiş çekirdek paketleri... Gençliğin en saf, en umursamaz hâli.

O gün de öyleydi. Biz kendi dünyamızda, kendi gürültümüzdeydik. Arkadaşım bir şey anlatıyordu, diğerleri gülüyordu, ben de gülüyordum ama aklım başka yerdeydi. Sınıfın ön tarafında, sessizce oturan o kızda.

Ben arka sıraların gürültüsünde kaybolmuşken, o sessizliğin içinde parlıyordu. Sanki iki farklı dünya aynı sınıfta toplanmıştı: Benim dünyam gürültüydü, onunki dinginlik.

Bir ara arkadaşım omzuma vurdu:

"Lan oğlum, neye bakıyorsun?" dedi.

Gülerek geçiştirdim. "Bir şey yok," dedim. Ama vardı. Çok şey vardı.

O gün, arka sıralarda oturan o serseri çocuk... İlk kez birine böyle bakıyordu. İlk kez birinin varlığı, gürültüsünü susturuyordu.

Ve o gün, fark etmeden, gençliğimin en büyük hikâyesi başlamıştı.

Ertesi gün heyecanla gittim okula. Dağınık hâlimi toparladım, kendimce özen gösterdim. O gün aklım hâlâ ondaydı.

Sınıfa girdiğim an, her şey bir anlığına sustu. Gürültü, fısıltılar, sandalye sesleri... Hepsi bir perde gibi arkamda kaldı. Sanki kapıdan içeri ben değil de zamanın kendisi girmişti.

Ve onu gördüm.

Kimsenin fark etmediği bir ışık, kimsenin dokunamadığı bir uzaklık... Ama ben o an, o ışığın bana baktığını sandım. Belki de yıllardır aradığım bir şeyin karşılığıydı yüzündeki o ifade.

Saçları omuzlarına dökülmüş, pencereden sızan gün ışığı saçlarının arasından süzülüp parlıyordu. Gözleri... O gözlerde bir şey vardı. Konuşurken sürekli gülüyordu. Ne anlatıyordu o kız? Sana komik gelen şeyler neydi? Bir gün bana da güler miydin böyle içten, samimi? Uzaktan değil de yakınından izler miydim gülüşünü?

Düşüncelerimin arasında zil çaldı ve ders başlamıştı bile. İçimde bir heyecan... İsmini öğrenmek istiyordum. Tüm dikkatimi verdim öğretmene. Yoklama almaya başladığında sırayla okudu isimleri ve "Lavinia" dedi. O an saçını topluyordu; bir eli saçında, diğer elinde parmaklarının arasında mavi bir kurşun kalem.

"Buradayım," dedi elini kaldırıp. Sonra kalemi geçirdi saçlarının arasına. Ulan, kalemle saç mı toplanır? demiştim içimden. İlk defa görmüştüm böyle bir şeyi. Yüzümde anlam veremediğim bir gülümseme... Lavinia ise bir o kadar ciddiydi.

Öğretmen bir şeyler anlatıyordu, herkes defterine bir şeyler yazıyordu... Ama ben hiçbirini duymuyordum. Sadece onu izliyordum.

Bir ara başını kaldırdı. Sağ omzunun üzerinden baktı arka sıralara doğru. Göz göze geldik. Bir saniye sürdü belki. Belki daha az. Ama o saniye, yıllar sonra bile içimde bir yerlerde duruyor.

O gün sadece ismini öğrendim. Ki ne güzel bir isim... Tam ona yakışan, tam da tahmin ettiğim gibi, tam da içimdeki ona karşı hislere uygun bir isim: "Ay yüzlü, ışık saçan, güzel sevgilim."

Konuşmadık. Selam bile vermedik. Ama artık bir şeyler başladı.

Ben fark etmiştim onu. O ise henüz bilmiyordu.

Okula giderken içimde tuhaf bir telaş vardı. Sebebini biliyordum ama kendime itiraf etmiyordum. Sanki gördüğüm o gözler, geceden beri zihnimin bir köşesinde duruyor, beni okula çağırıyordu. İçimden tekrar edip duruyordum: Lavinia... adı Lavinia...

Koridora adım attığımda kalabalık yine aynıydı. Koşuşturan öğrenciler, gülüşmeler, bir yerlere yetişmeye çalışan adımlar... Ama ben kalabalığın içinde bir kişiyi arıyordum.

Onu. Lavinia'yı.

Sınıfa girdiğimde Lavinia yerindeydi. Dün olduğu gibi sessiz. Dün olduğu gibi kendi dünyasında. Dün olduğu gibi... güzel.

Bu kez bakışlarım ona daha uzun takıldı. Ama o yine fark etmedi. Ya da fark etti, belli etmedi. Bunu hiç bilemeyeceğim.

Ders başladı. Öğretmen bir şeyler anlatıyordu ama kelimeler havada asılı kalıyordu. Ben defterime bir şeyler yazıyormuş gibi yapıyor, aslında onu izliyordum. Saçlarını arkaya atışını... Kalemi tutuşunu... Bir şeye dalıp gittiğinde gözlerinin hafifçe kısılışını...

Her hareketi içimde bir yere dokunuyordu.

Bir ara başını yana çevirdi. Bu kez bana değil, pencereden dışarı baktı. Ama o an, onun baktığı yere değil, onun bakışına baktığımı fark ettim. Bir insanın bir yere değil, bir bakışa tutulması garip bir şey.

Ders bitti. Herkes dışarı çıktı. Ben biraz oyalanıp en son çıktım. Koridorda ilerlerken onu birkaç adım önümde gördüm. Yürüyüşü bile sakindi. Sanki dünyayı rahatsız etmemek için adımlarını hafif atıyordu.

Bir an durdu. Saçını düzeltti. Sonra yürümeye devam etti.

Ben de yürüdüm. Ama onunla değil. Onun arkasından. Sessizce. Fark edilmeden.

Ders arasında koridorda beklerken yanımda iki kız konuşuyordu. Normalde kimsenin sohbetine kulak kabartmam ama bu kez bir isim duydum.

"Lavinia nerede Aslı?"

"Kütüphaneye gitmiş."

"Neden?"

"Okuldan sonra spora gidiyor ya... Son boş derste de gidiyor ödevlerini erken bitirmek için."

Kalbim bir an durdu. Sanki biri içimde yıllardır kapalı duran bir kapıyı aralamıştı.

Kütüphane. Demek oradaydı. Demek sessizliği seviyordu. Demek kalabalıktan uzak duruyordu. Spor da mı yapıyordu? Hangi spora ilgiliydi ki?

Bu bilgi, bir insanın hayatını değiştirmeyecek kadar küçük... Ama benim için büyük bir bilgiydi. İçimde bir şey kıpırdadı. Ona doğru bir adım daha atmış gibiydim.

Kızlar konuşmaya devam etti.

"Desene kütüphaneden dışarıya adım atmayacak artık."

"Evet, zaten bu aralar çok sessiz."

Bu cümle zihnime kazındı. Onu izlerken hissettiğim şeyin adı buydu belki de: Sessizlik. Ama o sessizliğin içinde bir düzen, bir dünya vardı.

Kızlar geçip gittiler. Ders zili çalmıştı meğer. Dikkatim sadece o konuşmalardaydı; aklımdan geçen tek şey Lavinia'ydı.

Ders bittiğinde kütüphaneye doğru yürüdüm. Amacım onu görmek değildi. Kendime öyle söyledim en azından. Ama adımlarım beni oraya götürüyordu.

Kütüphanenin kapısını açtığımda içeride hafif bir loşluk vardı. Kitap kokusu, sessizlik, sayfa sesleri... Ve o.

Bir masada oturuyordu. Başını hafif yana eğmiş, bir şey okuyordu. Saçları yüzüne düşmüş, parmakları sayfanın kenarında duruyordu.

Ben kapıda durdum. Görmedi beni. Belki de görseydi bile fark etmezdi.

Ama ben onu izlerken şunu düşündüm:

"Bir insanı tanımak, bazen onun hakkında duyduğun tek bir cümleyle başlar."

O gün Lavinia hakkında çok küçük bir şey öğrendim. Ama o küçük şey, içimde büyük bir kapı açtı.

Artık onu sadece görmüyordum. Onu merak ediyordum. Ve merak, aşkın en tehlikeli başlangıcıdır.

O gün yine konuşmadık. Yine selam vermedik. Yine hiçbir şey olmadı.

Ama içimde bir şey büyüdü. Sessiz, derin, adını bilmediğim bir şey.

Ve ben o gün şunu anladım:

Bazı insanlar hayatına girmez, hayatının içine sızar.

Son ders kütüphaneye yine aynı sebeple gitmiştim. Sebebi kendime göre masumdu: sessizliği seviyordum. Ama içimdeki gerçek sebebi biliyordum. Sessizliği değil, onu seviyordum.

Masaların arasında yürürken Lavinia'yı yine aynı yerde gördüm. Başını hafif yana eğmiş, bir şey okuyordu. Saçları yüzüne düşmüş, parmakları sayfanın kenarında duruyordu. O kadar kendi dünyasındaydı ki, onu izlemek bile bir suç gibi geliyordu.

Tam geri dönüp gitmek üzereydim ki, kitaplarından biri masadan yere kaydı. Sayfalar hafif bir sesle açıldı. O an refleksle eğildim ve kitabı yerden aldım.

Başını kaldırdı.

İlk kez bana baktı. Gerçekten baktı.

Gözleri, gördüğüm o sessizliğin aynısıydı. Ama bu kez o sessizlik bana dokundu.

Kitabı uzattım.

"Düştü," dedim. Sesim beklediğimden daha sakin çıkmıştı.

Teşekkür edecek sandım. Etmedi. Neden teşekkür etsin ki diye düşündüm sonra. Sadece başını hafifçe salladı. Ama o baş sallayış, bir teşekkürden daha çok şey söyledi.

Kitabı aldı. Parmakları benim parmaklarıma değmedi ama değmiş gibi hissettim.

"Okuduğun kitap güzel mi?" dedim. Bu cümleyi kurduğuma hâlâ inanamıyorum. Normalde böyle bir cesaretim olmazdı. Ama o an, sessizliğin içinden bir şey beni itti.

Lavinia bir an durdu. Sanki cevabı düşünmedi; cevabın ona ne hissettireceğini düşündü.

"Evet," dedi. Tek kelime. Ama o kelime, benim için bir kapıydı.

"Ne anlatıyor?" diye sordum. Soru basitti ama içimdeki merak değildi.

Bu kez gözlerini kitaptan kaldırıp bana baktı. Bakışı uzun değildi ama içimde bir şey bıraktı.

"Birinin kendini bulmasını," dedi. Sesi yumuşaktı. Sanki bir cümle değil, bir melodi söylüyordu.

Kendimi bulmak... O kelime içime işledi. Belki de bu yüzden ona çekiliyordum. Belki de kendimi bulamadığım için.

"Sen buldun mu?" dedim. Bu soruyu sormam gerekmiyordu. Ama sordum.

Lavinia hafifçe gülümsedi. Gülüşü sessizdi ama gözleri gülüyordu.

"Henüz değil," dedi. "Belki bir gün."

O an bir şey oldu. Bir bağ, bir çizgi, bir iz... Adını bilmediğim bir şey aramızda durdu.

Sonra başını eğdi, okumaya devam etti. Konuşma bitmişti. Ama içimde bir şey yeni başlamıştı.

Kütüphaneden çıktığımda kalbim hızlı atıyordu. Konuşma kısa sürmüştü. Ama o kısa konuşma, yıllar sonra bile hatırlayacağım bir şeydi.

O gün şunu anladım:

Bazı insanlar hayatına bir cümleyle girer. Ve o cümle, bir ömrün başlangıcı olur.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.