6. bölüm / 9
Atılamayan Son Mesaj6. Bölüm
Bölümler 9Şu an: 6. Bölüm
6. Bölüm
Uyandığımda sahada değildim. Başımda öğrenciler yoktu. Sadece kollarımda birkaç tane ne anlama geldiğini bilmediğim şeyler vardı. Ve birde rahatsız edici makine sesi.
Ne olduğunu hatırlamaya çalıştım. En son sahadaydım. Oğuzla maç yapıyorduk.
Zihnimi biraz daha zorlarken aklıma birkaç sahne daha düştü. Bir ara yere yatmış acı içinde kıvranıyordum. Sonradan beynimde bir ışık yandı.
Ayağım, dedim içimden. Büyük ihtimalle ayağım kırıldı.
Çünkü topa vurduktan sonra bileğim yere yatmıştı.
Odada kimsenin olmaması ayrı bir huzursuz etmişti içimi. Boğazımı temizleyip seslendim.
“ Dışarıda biri var mı?”
Kapı sesimi bekliyormuş gibi hemen açıldı.
İçeriye annem ve babam girdi. “ Sare, kızım iyi misin?”
Annemin endişeli sesi ile içim burkuldu. Odaya girer girmez yanıma geldi hemen. Elimi tutup üstünü okşadı. “ Nasılsın bir tanem, ağrın sızın var mı?”
Annem telaşlı telaşlı bakarken babam da diğer yanıma geldi. “ Sevim bıraksana kızı. Daha yeni uyandı.”
O sırada kendisi de yatağın diğer yanına geldi. Meraklı ve bir o kadar da endişeli gözlerle bana bakıyorlardı.
“ Tam olarak ne oldu diye sorsam?” Dedim.
“ Bizimde anladığımız kadarıyla sen arkadaşınla voleybol oynamışsın. Ve sonra da ayağın kırılmış. Topa vurayım derken kırmışsın ayağını.”
Babamın açıklaması ile aynı sahne gözümün önünde canlandı. Ayağımda hissettiğim acıyla beraber Oğuzun tepkisi de geldi sahneye. Beni o halde gördüğünde yaşadığı korkuyla kendimi suçlu hissetmeye başlamıştım. Nedeni ise maç öncesinde ona sert davranmamdı. Birde üstüne bu olay olunca eminim ki kendisini berbat hissetmişti.
“ Şey, peki Oğuz? Yani maçı onunla beraber yapmıştık. Herhangi bir disipline cezası alır mı?”
“ Tam olarak bilmiyorum ama Erhan hocan ile konuştuk. Karşı taraf bir müdahale de bulunmamış düşmen için. Kendi dikkatsizliğin ile düşmüşsün. O yüzden çok da birşey olacağını zannetmiyorum.”
Gözlerim yeniden kapıya takıldı. “ Abim nerede?”
“ Sen uyanana kadar kahve almaya gitti. Gelir birazdan.” Annemin sesinden hâlâ korktuğunu anladım.
“ Ben iyiyim anne. Bir şeyim yok. Sadece başım ağrıyor, o kadar.”
“ Doktoru çağıralım mı? Bir baksın istersen.”
“ Birazdan gelse olur mu, kendime gelemedim hâlâ tam olarak.”
“ Peki sen bilirsin.”
Sonra yatağın kenarında duran küçük koltuğa oturdular ikiside. Koltuğun yanında küçük bir masa da vardı. Sonra kapı tekrar açıldı.
Abim gelmişti.
“ Fıstığım uyandın mı? Ağrın sızın var mı?İyi misin?”
Elindeki kahveleri masaya bırakıp aceleyle yanıma geldi. Elini alnıma koydu. “ Ateşin falan var mı acaba?”
Elini alnımdan çekip tuttum. “ Abi iyiyim ben. Ateşim falan yok. Sakin, birşey yok.”
Tuttuğu nefesini verdi. Kafasını salladı sonra.
“ Tamam, tamam, sakinim. Ben korktum bir an.”
Elimi bırakmadan arkadan bir sandalyeye uzanıp yanıma oturdu. Bir süre sadece beni izledi.
Abim sonra annemlere döndü. “ Anne siz gidin. Dinlenin biraz. Hem Sareye temiz kıyafetler falan getirin. Akşam tekrar gelirsiniz.”
“ Tamam. Ama sen önce bir doktoru çağır bakalım. Ne diyor onu bir öğrenelim.”
Abim elimi bırakıp ayağa kalktı. “ Geliyorum ben iki dakikaya.”
Annem abim kalkınca çantasını falan hazırladı. Koluna taktıktan sonra yanıma geldi. “ Kızım biz gidelim bir babanla eve falan bakalım. Sanada kıyafet getirelim. Olur mu?”
Beni yalnız bırakmak konusunda kararsızdı. Beni bırakırken emin olmak istiyordu. “ Olur anne tabiki, siz gidin. Kim bilir kaç saattir buradasınız zaten.”
“ Tamam o zaman. Doktor gelsin ona göre kalkarız.”
“ Sare, istiyorsan ben kalayım kızım. Tek abinle durma. Emin misin?” Babamın kararsız bakışları üstümde gezindi. Yüzü endişe ile kasılmıştı. Hastaneye gelirken kontrol etmeye çalıştığı gerginliğini korkusunu hissedebiliyordum.
“ İyiyim ben. Gerçekten.” Başım acı ile kasılmasına rağmen gülümsedim.
“ Tamam. Peki o halde.”
Çok geçmedi abimle doktor geldi. Doktor kırklı yaşlarında olmalıydı. Ellerini doktor önlüğünün cebine koymuştu. İplerini boynundan geçirdiği gözlükleri burnunun ucundaydı.
“ Evet bakalım, Sare hanım. Akşam acile geldiğinizde arkadaşlar maç yaparken ufak bir kaza yaşadığını söyledi. Akşam gelir gelmez damar yolu açtık serum verdik. Ağrı ile yere düşmüşsün, herhangi bir kafa travması olur diye korkmuştum ama yok. O halde röntgen çekemezdik o yüzden ayağına geçici bir splint taktık. Biraz daha böyle dur. Birkaç saat sonra röntgen çekeriz. Büyük ihtimalle bir kırık var ama çok büyük birşey değildir. Korkmanıza gerek yok alçıya alınır birkaç hafta öyle kalır. Dediğim gibi kesin değil o da, çatlak da olabilir. Biraz dinlen şimdilik. Hemşireye söylerim serumunu yeniler.”
Abimde doktorun hemen yanındaydı. Can kulağı ile dinliyordu. Doktor konuşması bittikten sonra muayene etti. Herhangi bir sorun olmadığını söyledikten sonra çıktı.
Annemler kapıdan çıktıktan sonra Abim yanıma geldi. Ve az önce elimi tuttuğu gibi tekrar tuttu.
“ Sare dışarıda bir arkadaşın var. Maç yaptığın arkadaşın, seninle konuşmak istiyor. Gelsin mi şimdi, iyi misin? İstersen yarın gelsin.”
Oğuzdan bahsediyordu.
Ondan bahsetmesi bile beni heyecanlandırdı. O anki baş ağrımın hiçbir önemi kalmamıştı sanki.
“ Olur.” Boğazımı temizledim. “ Olur tabiki gelsin.”
Tamam, diyip sakin adımlarla dışarı çıktı. Kalbimin hızla attığını hissediyordum. Birkaç derin nefes alarak sakin kalmaya çalıştım.
Kapı tekrardan açıldı. Abim birkaç adım kenara kaydı. Ve işte o an Oğuzu gördüm. Görür görmez kaşlarım çatıldı. Bir terslik olduğunu hissettim. Göz altları normalden daha mordu. Saçları her zaman gördüğüm gibi düzgün değildi. Aksine dağınık ve kabarıktı. Gözleri eskisi kadar normal değildi. Bir yere odaklanıyor, dalıyordu.
“ Yanında mı durayım, yoksa dışarıda mı bekleyeyim?” Abimin sorusu ile ifademi düzeltip ona baktım. “ Dışarıda bekleyebilirsin abi.”
Tamam, der gibi bakıp kapıyı kapattı.
Oğuz bir süre aynı yerde durdu. Birşey demedi, oturmadı. Üstünde ki kıyafetler dün okulda ki ile aynıydı. Ve dün ki gibi ütülü durmuyorlardı.
Sonunda abimin oturduğu sandalyeye oturdu.
Elleri ile oynuyordu. Benimle göz teması kurmaktan çekiniyordu sanki.
“ Sare… Şey, tam olarak ne diyeceğimi de bilmiyorum aslında ama… Ben özür dilerim. Gerçekten böyle birşey olacağını bilseydim maç falan yapmak istemezdim. Yada ne bileyim…” onu ilk defa bu kadar kendisini ifade etmekte zorlanırken görüyordum.
“ Yada topu o kadar hızlı atmazdım. Bilmiyorum, beni suçlayabilirsin. Haklısında, sadece…” Stresle ofladı. “ Ben sadece özür dilemek istiyorum.”
Elleri ile oynuyor bana bakmıyordu. Tırnaklarının kenarlarını yoluyordu. Biraz daha devam ederse kanatacaktı. Dayanamadım, iki elini de tek elimle tuttum. “ Oğuz…” temasımı beklemiyor olacakki ilk başta irkildi ama sonra yorgun ela gözlerini bana çevirdi.
“ Sare…”
“ Kendini suçlama, gerçekten. Hiç birimiz bilemezdi böyle olacağını. Ve sen sadece teklif ettin. Kabul edense bendim.”
Ben duygularım hakkında konuşmaktan çekinen ve pek de beceremeyen bir insandım. O yüzden bu söyleyeceklerim için ne kadar stres olsamda; uzun zaman sonra beni sürekli yargılayan, kontrol eden aklımı dinlemeyip kalbim ne diyorsa onu dedim.
“ Ve ben Oğuz, ayağımın kırılacağını bilsem de yine seninle o maçı yapardım.”
Oğuzun gözleri şaşkınlıkla büyüdü. İlk saniyeler konuşamadı. Sonra o durgun gözlerinde eskisi gibi parıltı kondu. Suçluluk ile duran yüzüne renk gelmişti sanki. Kuru dudaklarına bir gülümseme kondu.
“ Ben… yani bir daha benimle konuşmak istemezsin diye düşünmüştüm. Gerçekten, ne diyeceğimi bilemedim.” Güldü. Onun güldüğünü görünce vücudumun rahatladığını hissettim. Sanki o gülene kadar stres yapmıştım.
“ Çok teşekkür ederim. Söz, bir daha böyle dikkatsiz davranmayacağım. Saçma sapan konuşmayacağım. Söz veriyorum.”
Dediği şey ile dün sabahki olay yüzünden de hâlâ pişmanlık duyduğunu anladım. Sıcak bir tebessümle ona baktım. “ Kendini suçlama lütfen. Asıl öyle yaparsan benim içim rahat etmez.”
“ Özür dilerim. Tamam, söz bir daha yapmam öyle birşey.”
Telaşı beni güldürdü. “ Tamam.” Dedim harfleri uzatarak. “ Bu kadar özür yeterli.”
Gülümseyerek kafasını salladı. Sahiden de rahatladığını fark ettim.
Her ne kadar istemesem de ellerini tutan elimi çektim. Birbirimize kaçamak bakışlar attık ama konuşmadık.
İtiraf etmem gerekirse elini tutarken değil ama çekerken utanmıştım.
Çünkü tuttuğumda stresliydi tam olarak durumun farkında değildi. Ama çekerken ikimizde ne yapacağımızı bilememiştik.
Heyecanlanmıştım, doğruydu.
Elimi çekmek istememiştim, doğruydu.
Ve… onu özlemiştim, bu da doğruydu.
Oğuz hakkında hissettiklerimi dile getiremiyordum çoğu zaman. Farkında oluyordum ne hissettiğimin, neden hissettiğimin…
Ama bunu dile getirirsem sanki herşey daha farklı olacaktı. Ağzımdan çıkan sözlerle Oğuzla aramızdaki ilişki değişecekti. Ve ben bu değişimin kötü yönden olmasını istemiyordum.
Ve birşey daha itiraf edeceksem,
Onunla aramızın kötü olmasından korkuyordum…
Biz öyle dururken kapıyı hemşire açtı. Bizi görünce tebessüm etti. “ Serum yenilenecek.” Diye kısa bir bilgi verdi. Cevap olarak kafamı salladım.
Hemşire kolumdaki iğneyi çıkardı. Bu sırada Oğuz bir eliyle burun kemerini sıktı. Gözlerini açıp kapattı. Dalıyordu gözleri, iyi değildi o da.
Hemşire sessizce işini hallederken Oğuz ayağa kalktı. “ Ben gideyim Sare. Sende biraz daha dinlen. Doktor röntgen çekeceğini söyledi. En azından röntgen çekilene kadar ben gideyim. Gelirim ama tekrar.” Son bir şey daha söyledi ama duyamadım.
“ Erhan hoca izin verirse tabii.”
Zaten yorgun görünüyordu. O yüzden her ne kadar gitmesini istemesemde tamam, dedim. Gitmeden son kez bana baktı. Aramızda sorun olmadığından emin olmak ister gibi. Cevabım ise gözlerimi açıp kapatmak oldu.
O çıktıktan sonra hemşire beni sessiz düşüncelerimden çıkardı. “ Biraz daha uykusuz durursa düşüp bayılırdı. Üzülme o yüzden. Hem, onun yerinde olan biri akşam bile tekrar gelmezdi. O kadar uykusuzluğa ve açlığa birkaç saatin yeteceğini düşünmez kimse.”
Dediklerini anlamadım. “ Anlamadım? Neden uykusuz ve açtı ki?”
Hemşire büyük bir pot kırmış gibi baktı. “ Şey, ben yanlış birşey mi dedim?”
Telaşını görünce rahatsız oldum. Amacım suçlamak değildi asla. “ Hayır, hayır. Sadece bana bahsetmedi. O yüzden sordum.”
“ Dün sen acile geldiğinde o da ambulans arabasından çıktı. Ve tüm gece senin kapında bekledi. İçeri giren her doktora senin nasıl olduğunu soruyordu, ve hepsinin tedirgin olmanı gerektirecek birşey yok, demesine rağmen. Gece yarısı gibi seni kontrol etmeye geldiğimde hâlâ uyanıktı. Eğer rahst edecekse boş bir odaya geçip yatabileceğini söyledim ama dinlemedi. Doğru düzgün kantine inip birşeyler bile yemedi.”
“ Bu saate kadar büyük ihtimalle midesine inen tek şey uyuyakalmamak için içtiği kahvelerdir.” diye devam ettirdi cümlesini.
Dedikleri ile ağzım bir karış açık kaldı. Oğuzun tüm bu şeyleri benim için yaptığını düşündükçe içimde bir yer seviniyordu. Mutlu oluyordu.
Ama bir yanım ise üzülüyordu. Bu kadar saat uykusuz ve aç kalmak… gerçekten kötü birşeydi.
Demek bu yüzden o kadar yorgun görünüyordu, diye geçirdim içimden.
Ve bunca şeye rağmen yanıma gelmiş, kendisini elinden geldiğince iyi gösterip benimle ilgilenmişti.
Hemşire aklına birşey daha gelmiş gibi devam etti. “ Birde bir ara öğretmeniniz ile konuşuyordu. İzin mi ne almamış sanırım. Sonra hocanız ama halletti anladığım kadarıyla, yani halledemeseydi giderdi bence.”
İşini bitirdikten sonra “ İyice dinlen. Çok sürmeden röntgen için alırım seni.” Dedi.
Hemşire çıkarken dedikleri aklımda yankılanıyordu hâlâ.
Benim için…
Benim için bunca şeyi yaptı.
Buna sevinmek istesem bile bencilce davranıyormuşum gibi hissettim. O, o kadar yorgun ve bitkinken yaptığı şey için mutlu olmak ona haksızlık yapmış gibi hissetmeme sebep oluyordu.
Ne yapacağımı bilmiyordum…
Çünkü, ben artık kalbimden geçen şeyleri duyuyordum,
Ve daha da kötüsü bundan gayet memnundum.
Oğuz'a karşı hissettiklerim, düşündüklerim önceden korkuturdu ama artık öyle değildi. Sanki ben zihnimde kalbime karşı olan korkumu yenmiştim.
Ve her ne kadar karışık olsa da ruhum baş ağrısına daha fazla dayanamadım ve uykuya daldım…
🏚️
Tekrar uyandığımda yanımda abim vardı. Uyandığımı belli etmek için boğazımı temizledim. Bakışları telefondan ayrılıp bana döndü. “ Güzelim uyandın mı?” Sorusu karşısında güldüm. “ Yok abi kabus görüyorum hala. Hatta sende korkunç bir karabasana benziyorsun.”
Sırıttı. “ Ama hâlâ yakışıklıyımdır kesin. Yakışıklı bir karabasanım ben.”
Gözlerimi devirdim. Haklıydı maalesef. Abimin keskin bir çenesi vardı siyah düz saçları ve zamanında gittiği boks kursundan miras kol kaslarıyla kesinlikle birçok kızın yakışıklı bulacağı türdendi. Ve artık bir boksör olmamasına rağmen formunu koruyordu. Kasları kısa kollu bir tişört giydiğinde tişört koluna dar geliyordu.
Kaslardan dolayı.
Bunun yanında kesinlikle Güneş tenine işlemiyordu. Yoksa bu kadar beyaz bir tenin açıklaması olamazdı. Kısacası abim için akyaz diyebilirdim.
Oldukça kaslı bir Akyaz.
Sonra ellerini birbirine çarptı. “ O zaman bu yakışıklı doktoru çağırsın ve ayağına röntgen çektirsin.”
“ Tamam abi bekliyorum ben.” dedim.
Çok geçmeden abim doktor ve bir hemşire ile odaya girdi. Hemşire bir tekerlekli sandalye ile girmişti odaya. Tekerlekli sandalyeyi görünce şaşırdım. Ama sonradan doktorun ayağıma splint taktığı aklıma geldi. Ayağımda o varken yürüyemezdim.
“ Evet Sare hanım şimdi size bir röntgen çekeceğiz. Röntgen sonrası film sonuçlarına göre ayağınızı alçıya alacağız.” Gözlüklerinin üstünden baktı. “ Alçıya karşı kendini hazırlamalısın. Çünkü genelde ilk başta ondan nefret ederler.”
“ Düşüncesi bile sinirlerimi bozuyor.”
Yüz ifadesi tahmin etmiştim, der gibi hâl aldı. Hemşire yanıma geldiğinde abim de geldi. Hemşire bana baktı ve nasıl beni sandalyeye taşıyacağını düşündü. Bunu fark eden abim hemşireden müsade isteyip çevik bir hareketle tek koluyla beni kaldırdı. Ardından fazla sürmedi yumuşak bir süngere oturdum.
Abim beni sandalyeye yerleştirdikten sonra hemşire sandalyenin tutacağını tuttu.
Ve temiz fayanslarda tekerleğin paslanmış olmasından dolayı kulak tırmalayan bir ses yankılandı.
🏚️
“ Sare hanım maalesef ayağınızda tahmin ettiğimiz gibi kırık mevcut.”
Röntgen sonrası tekrar odaya geçmiştim. Doktor da sonradan elinde film sonuçları ile girmişti odaya.
“ Yani alçıya alınacak öyle mi?”
“ Evet. Bilek kısmında bir kırık var. Şimdilik ameliyatlık birşey yok. Alçıya almak yeterli.”
Hemşireye döndü. “ Alçı odasına alalım hastayı. Poyraz doktoru çağır sonra. Acilde ki işi bitince gelsin.”
“ Tamamdır hocam.”
Hemşirenin doktora hocam demesi garibime gitmişti açıkçası. Asistanı da olabilirdi hemşire.
Zaten tekerlekli sandalyeden inmemiştim. Hemşire tekrar arkamdan geçip tutacak yerlerinden tutup alçı odasına doğru götürdü. Abim de o sırada kendisine kahve almaya gitmişti.
Alçı odasına girerken abim de gelmişti. Hemşire sandalyeyi sedyeye yaklaştırdığında abim elindeki kahveyi masaya bırakıp yanıma geldi hemen. Sandalyeye taşırken ki zaman gibi tek hareketiyle sedyeye koydu. Doktor bahsettiği Poyraz doktorla girdi odaya. Yarım saat sonra artık bir ayağı alçılı biriydim. Ayağımda ki alçı ile koltuğa otururken sıkıntıyla nefes verdim. Gerçekten nefret etmekte haklılarmış hastalar.
Sevilecek gibi değildi ki!
Odaya son kez geçip annemlerin gelmesini bekledik. Son kez diyorum çünkü alçıya alındığı için buradaki işimiz bitmişti. Annem doktorla görüşmediği sürece ici rahat etmeyeceği için gelmesine gerek yok dememize rağmen geliyordu. Abim ise elinde kahve odada volta atıyordu. Sonra birden alçıdan dolayı olan sıkıntımı yok edecek sözleri söyledi, “ Oğuz hastanede ziyaret edemediği için akşam bize gelecekmiş. Arkadaşlarında aradı. Onlar da gelecekmiş. Dün Oğuz kaldığı için hocalar kızlara izin vermemiş. Ama bugün izin alabilmişler.”
Aldığım nefesim yarıda kaldı diyebilirdim. Buraya gelecekti.
Bizim eve gelecekti.
Oğuz bizim eve gelecekti.
Yüzümde engel olmadığım bir sırıtış yayıldı. Aklımda tek bir cümle yankılanıyordu.
Oğuz benim için gelecekti…
🏚️
Akşam eve varar varmaz annem mutfağa girmişti. Annem hep böyleydi. Bir misafir geleceği zaman her zaman en iyi şekilde hazırlardı. Annem mutfakta yemekleri yaparken abim emir kulu, annemin mutfakta ne ihtiyacı ne varsa o an dolaptan çıkarıp veriyordu. Evde yoksa eğer markete inip alması için sadece 5 dakikası vardı. Yoksa annemin terliğinden kaçamazdı.
Ben ne yapıyordum mu?
Ben…
Şey,
Hazırlanıyordum.
Saçlarım dünden beri kabarmıştı epey. Düzleştirmiştim o yüzden. Ama dümdüz bir saç istemediğim için uçlarına dalgalar vermiştim. Makyaj olarak çok birşey yapmamıştım ama yanaklarımda ki allıkla uyumlu toz pembe bir far sürmüştüm gözlerime. Dolabın karşısında yaklaşık yarım saat durunca bizim kızları aradım. Onlarda yatakhane de hazırlanıyordu.
“ SARE SEN ŞİMDİ OĞUZ GELİYOR DİYE SÜSLENİYOR MUSUN!” Özge simli glosunu sürerken telefona karşı çığlık attı. Melike de yanında olduğu için ikisi bir telefondaydı.
“ VE OĞUZ SARE İÇİN EVİNE GELİYOR!” diye bir detayı daha yüzeye çıkardı Melike. O ise ceketini giyiyordu. Perçemlerine güzel bir hacim vermişti. Saçının geri kalanı da açıktı. Ozgeninde öyle.
“ VE DÜN GÜN BOYU HASTANEDE BEKLEMİŞKEN!” dedi Özge. O da son olarak parfümünü sıkıyordu.
Dedikleriyle utandığımı hissetmiştim. Konuyu kapatmak isteyerek asıl konuya döndüm.
“ Kızlar ben ne giyeceğime karar veremedim.”
İkisi de bir an sustular ve birbirilerine abartılı bakışlar attılar. “ BAK GÖRÜYOR MUSUN KARAR VEREMEMİŞ!”
“ O KADAR KIYAFETİ VARKEN HEMDE!”
Daha bunun gibi bir sürü şey dediler. Sonrasında ise konuyu ciddiye alıp ne giyeceğimi düşünmeye başladık.
“ Bak şurada Pembe kazağın var örgülü. Onu giy. Altına da geçende aldığın İspanyol paça pantolonu giy.”
Melike ise başka birşey dedi. “ Olmaz alçısı var zaten. Pantolon giyemez. E şort da olmaz bu havada. Bence en iyisi elbise giy.”
“ Yok artık.” Dedim. Elbise kesinlikle çok abartılı dururdu.
“ Etek giyse daha iyi olur. Elbiseyle rahat edemez. Bak şu Çiçekli eteğin var ya giy onu. Üstüne az önce dediğim kazağı giy. Saçlarına da maşa yapmışsın zaten bir tutam al da kurdele tak. Makyajın da pembe tam olur bu kombin.”
Özgenin dediği kombin içime sinmişti. Gerçekten güzel ve rahat olurdu. Bu sefer ki kombini Melike de beğenmişti. “ Olur bak bu. Güzel ve rahat.”
“ Tamam o zaman sen giyin en son bize fotoğraf at tekrar. Bizde çıkarız şimdi Oğuz hazırsa eğer.”
“ Tamam giyineyim atarım fotoğraf.”
Sonra da telefonu kapattım. Ve kararlaştırdığımız etekle kazağı alıp giyinmeye başladım.
🏚️
“ Hoşgeldiniz çocuklar. Buyrun içeri geçin.” Annem bir eliyle kapının kulpunu tutuyordu. Kapıda Oğuz, Melike ve Özge vardı. Melike siyah pantolonu ve üstüne giydiği gri sweatshirt ile oldukça uğraşılmamış güzellik durumundaydı. Katlı kesilmiş siyah saçları yine dikkat çekiyordu. Özgenin ise bal köpüğü gibi gibi olan kıvırcık saçları ona ayrı bir enerji katıyordu.
Oğuz ise hastanedeki halinden daha çok daha iyi görünüyordu. Üstünü değiştirkiş her zamanki gibi ütülü şeyler giymişti. Bu sefer siyah kumaş pantolon ile mavi bir gömlek giymişti. Gömleğin kollarını dirseğine kadar katlamıştı. Kahverengi lüle saçları yine alnına düşmüştü.
Ben ise kızlarla kararlaştırdığımız gibi çiçekli eteğim ile kazağımı giymiştim. Saçlarımı da Özgenin dediği gibi kurdele ile tutturmuştum.
İtiraf etmeliyim ki baştan aşağı giydiğim pembe şeylerle pamuk şekere benziyordum.
“ Hoşgeldiniz çocuklar.” Dedi babamda.
“ Hoşgeldiniz.” Dedim bende. Melike ve Özge de ayakkabılarını çıkarır çıkarmaz üstüme atladılar.
“ Ay kuzum hoşbulduk.” Sıkı sıkı sarıldı Özge.
“ Nasılsın iyi misin? Ayağında ağrı var mı? Durma istersen ayakta gel içeri geçelim hemen.” Melike de sarılırken bir yandan da hasar kontrolü yapıyordu.
“ Gayet iyiyim. Ağrım falan yok.” Bir elimde ayakta durabilmek için koltuk değneği vardı.
Oğuz sakin adımlarla içeri girip annemlere selam verdikten sonra bana döndü. Stresli bir şekilde ona baktım. Çünkü tam olarak ne yapmam gerekiyor bilmiyordum.
“ Hoşgeldin tekrardan.” Dedim. Sesin stresten titrek çıkmıştı.
“ Hoşbuldum. Sen iyi misin?”
“ İyiyim, iyiyim. Ağrım falan yok. Sadece alçıya alışamadım daha o kadar.”
Bana doğru bir adım attı. “ Yardım edeyim mi?”
“Gerek yok durabiliyorum şuan.”
“ Peki o halde.” dedi ve geri çekildi.
Annemle babamda bu sırada mutfağa girmişti. Abim de salonundan çıkmıştı. Masayı hazırlıyordu az önce. “ Hoşgeldiniz.”
Sırayla hepsi hoşbulduk, dedi. Sonra da salona geçtik. Salon geniş olduğu için yemek masası salonda yer alıyordu.
Annem ile babam sofrayı kurarken abim de yanımızda duruyordu.
“ Ya bu kadar uğraşmayın gerçekten. Biz Sareyi görmeye geldik. Akşam yemeğine bile gerek yoktu.” Annem elinde bir tabakla daha girince Oğuz bunları demişti.
Sareyi görmeye geldik, cümlesinden sonra Özge dudaklarını birbirine bastırdı. Melike ise gözlerini büyütmüştü. Ben ise heyecanımı kontrol altına almaya çalıştım.
Yemek yerken kayda değer bir şey olmamıştı. Hepimiz sessizce yemeklerimizi yemiştik. Yemeğin sonlarına doğru hepimiz annemlere elinize sağlık, dedik.
Yemek bitince annem bizleri baş başa bırakmak istediği için babamla balkona geçmişlerdi. Abim de biraz durduktan sonra kendi odasına geçmişti. Koca salonda sadece biz kalmıştık. Hepimiz annemin koca bir çaydanlık demlediği çayı içiyorduk.
En son bu sessizliğe son vermek için Melike konuştu.
“ Alçı ne zamana kadar ayağında duracakmış? Çok sürecek mi?”
“ 2 hafta durmalı, dedi doktor. Sonra gerekirse bir hafta daha durabilir ama şimdilik iki hafta yeter, dedi.”
“ Fizik tedaviye gerek var mıymış peki?” Dedi Oğuz. Gözleri ilgiyle bakıyordu. Sanki her şeyimi ezberlemek ister gibi.
“ Fizik tedavi mi? O kadar ciddi mi ya.” Özgenin kaşları çatıldı.
Elimde ki çay bardağını yavaşça döndürürken, “ Hayır fizik tedavi diye birşey geçmedi hiç. O kadar ciddi olsaydı derdi bence.” Dedim.
“ Sen fizik tedavisini biliyorsun ki?” Saçlarını at kuyruğu yapıyordu o sırada Melike.
“ Araştırmıştım sadece. Bazı kırıklarda alçı çıktıktan sonra fizik tedaviye başlanıyormuş.”
Yanımda duran Özge bana doğru dönüp kaş göz işareti yaptı. Oğuz görmesin diye de bir elini sağ tarafına koymuştu.
Koltukta oturma sıralamamız aynen şöyleydi;
Melike, ben ve Özge.
Oğuz oturduğumuz koltuğun yan tarafında ki tekli koltukta oturuyordu.
Oğuzla bugün dikkatimi çeken şeylerden birisi de çok saygılı olmasıydı. Annemlere karşı en ufak bir saygısızlığını görmemiştim. Sofrayı toplarken yardım etmiş annem mutfaktan çıkana kadar orada da yardım etmişti. Ailemle konuşurken de sözleri gayet ölçülüydü. Saygı kısmına özellikle dikkat etmiştim. Çünkü benim için öncelik her ilişki için saygıydı. O yüzden buna bugün çokça dikkat etmiş ve saygısından emin olmuştum.
Melike çayını içtikten sonra sehpaya bıraktı bardağını. Sonra Özgeye bakıp yalandan birkaç defa öksürdü. Ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışırken gözlerim şüpheyle kısıldı. Bakışlarımı fark eden Melike abartılı bir şekilde gülümsedi.
Kesinlikle birşeyler yapacaklardı.
Özge bakışları görünce kalan çayın hepsini tek seferde içti. Çayın yarısından fazlası daha vardı oysaki. Nasıl ağzı yanmadan içmişti anlamamıştım. O kadar çayı tek seferde içmesiyle benim için yanmıştı.
İkisi de hızlıca kalktı. “ Ee benim canım çikolata çekti de biz Melike ile markete inelim. Siz de oturun burada konuşun falan tamam mı?” Melike'nin kolunu çekiştirip salonun kapısına kadar sürükledi.
“ Ben alırım isterseniz siz Sarenin yaninda durun.” Dedi Oğuz. Ayağa kalkmıştı.
Ayağa kalktığını görünce ikisi de bağırdı. “ Yok! Yok sen dur! Biz alıp geliriz hemen. Sen dur burada.”
“ Aynen konuşun rahat rahat. Biz de geliriz zaten tamam mı?”
Oğuz kızların bu tepkisini görünce bir an irkilmişti. Bağırdıkları için biraz da korkarak koltuğa sindi.
Halini görünce gülmeden edemedim. Arkadaşlarımdan biraz korkması hoşuma gitmişti.
Çayım bitince çay bardağımı sehpaya bıraktım. “ Tekrar çay doldurayım mı? İster misin?”
Kafamı salladım. “ Olur bir bardak daha içerim.”
Kendi bardağını bırakıp demliği eline alıp doldurdu. Sonra elime uzattı. “ Şekersizdi değil mi?”
Dikkat etmişti...
“ Evet öyleydi.” Dedim. Fark ettiğim şeyle kalbim yumuşadı.
“ Okula 2 hafta gelmeyecek misin peki yani?”
“ Hayır maalesef.” Dudak büktüm. Okuldan arkadaşlarımdan uzak kalmak üzüyordu açıkçası.
“ Ben sana ders notlarını atarım ama merak etme. Geri kalmazsın derslerden o yüzden endişe etme bu konuda. Olmadı istersen okula gelince ben sana özet geçerim konuları.”
Çayı verdikten sonra yine eski yerine oturdu. Vücudu bana doğru dönüktü. Gözlerini benden ayırmıyor can kulağıyla dinliyordu dediğim herşeyi.
Sorduğu soruya vereceğim cevabı merakla bekliyordu.
Dediği şeyi kabul etmeyi çok istiyordum.
Onunla vakit geçirmeyi istiyordum.
Dediği şeye evet demek istiyordum ama nedense bundan utanıyordum. Bunu sesli dile getirmekten çekiniyordum.
Derin bir nefes aldıktan sonra ne kadar çekinsemde istediğim şeyi söyledim.
“ Olur. Yani eğer ihtiyacım olursa teklifini kabul ederim.”
Omuzları rahatlamış gibi gevşedi. “ Tamam o halde. Sen ne zaman istersen ben o zaman anlatırım. Notları da düzenli olarak atarım sana.”
“ Teşekkür ederim.” dedim gülümseyerek.
“ Teşekkür mü edersin?” dedi.
Söylediği kitap repliğini hatırlıyordum. Bilmesi ve bunu söylemesi hoşuma gitmişti.
Bakınız kitaplara dair herşeye düşüyorum.
Herşeye.
Sesli güldüm. “ Biliyorsun repliği.”
“ Tabiki.” dedi.
Aklımdaki şeyi söyleyip söylememekte kararsız kalsam da söyledim. “ Oğuz, teşekkür ederim.”
İlk başta anlamadı. Devam ettim o yüzden.
“ Dün saatlerce hastanede beklediğin için.”
Birşeyler demek istese de diyemedi o an.
“ Ben…” diye başladı.
“ Ben yani ayağın kırılmıştı. O halde yurtta duramazdım. İçim rahat etmezdi.”
“ Teşekkür ederim. Yani kuru bir teşekkür yetmez aslında biliyorum ama.” Gözlerine mahcup bir ifadeyle baktım.
“ Hayır, yeter de artar bile. Kaldı ki ben teşekkür beklemiyorum ki senden. İçimden geldiği için öyle yaptım. Senin borçlu olduğun bir konu yok.”
“ Peki Erhan hoca birşey dedi mi bugün okula gidince?” Diye sordum. Çünkü okuldan bir ceza alsın istemiyordum.
“ Yok. Dün okuldan izin alırken kızdı biraz o kadar. Bugün birşey demedi.”
“ Dün neden izin vermedi ki ilk başta?”
“ İzin için tekrardan okula gelmemi söyledi. Bende gelemeyeceğimi söyledim. Birşeyler imzalamam gerekiyormuş izin kağıdı falan. Ama sonra halletti kendisi.”
İkna edercesine baktı. “ Gerçekten bir sorun yok. Halletti kendisi.”
“ Keşke gitseydin okula izin almak için.” Dedim.
“ Vakit kaybıydı tamamen. Seni orada tek bırakamazdım.”
Cümlesiyle içimden sıcak bir sıvı aktı sanki. Beni önemsemesi hoşuma gitmişti. Ama bunu kendime itiraf etmek, çok da hoşuma gitmemişti. Beynim yine kontrolü kendinde tutmak istercesine rahatsız olmuştu.
“ Gerçekten ben çok teşekkür ederim.” Dedim en son.
“ Bende.” Dedi.
“ Sen neden teşekkür ediyorsun ki?” sordum.
“ Hiç, öyle. Sanki seninle sohbet edebildiğim için, konuşabildiğim için teşekkür etmem gerekiyormuş gibi hissettim sadece.”
Birşey demedim. Sessiz kalıp gözlerine baktım sadece.
O ise gereken cevabı bakışlarımdan anlamıştı.
İkimizde sessizce tebessüm edip çayımızı yudumladık.
🏚️
Oğuz ve arkadaşlarım gideli yaklaşık bir saat olmuştu. Oğuz en bunları dedikten sonra çok sürmemişti ki Özge ile Melike gelmişti. Erkenden gelmeleri işime gelmişti çünkü sohbeti nasıl devam ettiririm bilmiyordum. Yani aslında beni büyük bir stresten kurtarmışlardı.
Onları kapıdan güzelce uğurladıktan sonra üstümü değiştirip yatmıştım.
Gerçi uyuduğum söylenemezdi.
Çünkü hâlâ Oğuzun dediklerini düşünüyordum.
Garip hisler uyandırıyordu bende. Çözemediğim, anlamdıramadığım hisler.
Aklım bu his karmaşasını çözmeye çalışıyordu. Ama bir sonuca varamıyordu. Bu yüzden stres oluyordum bir yandan.
Kalbinizin sürekli hızlanması adını bilmediğiniz duyguların sizi ele geçirmesi elbette strese sokardı.
Tüm bunları düşünürken ofladım. Sonra komidinden kulaklığımı aldım. Otomatik olarak telefonuma bağlanmıştı zaten. Müzik uygulamasına girip listemde ki rastgele bir şarkıya tıkladım.
Ardından gözlerim o şarkı sözleriyle kapandı.
Şimdi bana öyle bi’ şeyler,
Söyle ki durup dururken.
Tam hayattan vazgeçerken,
Beni aşka inandır...
Bölüm etkileşimi
