Bölümler 9Şu an: 8.BÖLÜM
Merhaba herkese, keyifli okumalar dilerim. Küçük bir açıklama yapmam gerekiyor. Bu paylaşacağım bölümden sonra uzun bir süre bölüm gelmeyecek. Gelecek bölüm için tam bir tarih veremiyorum.
Yazım ve noktalama yanlışları için kusura bakmayıınn🍫 Yorumlarınızı eksik etmeyinn🙃
8.BÖLÜM
🍫🐬🌸
🎶 Duman- Anılar, o geceler 🎶
İlahi Bakış Açısı
Güzel günlerin birinde...
"Gelmedik mi?" diyordu Eva paytak adımlarla yürümesine rağmen babasının elini bırakmadan.
"Birazdan varırız güzelim."
Birkaç sessiz saniyenin ardından Eva yine oflamıştı. "Gelmedik mi babam?"
Güldü Ufuk. "Yoruldun mu?"
Bu noktada duraksadı Eva. "Evet." Babasının elini bırakıp kollarını babasına doğru uzattı. "Kucak!" dedi dudaklarını büzmüşken.
Ufuk gülerek kızını tek kolunun üzerine aldığında sıkıca yanağından öptü. "Arabadan uzaklaşalı iki adım olmadı paytak."
"Hayır, saydım. Bir sürü üç adım attık."
Bu noktada kahkahasını durduramadı Ufuk. "Kaç tane üç olduğunu da saysaydın."
Ellerini babasına gösterircesine havaya kaldırdı Eva. "Parmaklarım yetmedi."
Kızının avuç içlerinden öptü Ufuk. "Senin parmaklarını yerim kız."
Kıkırdarken babasının boynuna sarılıp başını omzuna yasladı Eva. "Sen hep beni yiyorsun zaten."
"Sen hep çok tatlısın çünkü."
Eva’nın kıkırdayışı sürüyordu. "Evet. Bula bu yüzden bana Çikolata diyor."
Ufuk’un anında tadı kaçtı. "Bir muhabbetimizde de Buğra olmasa olmuyor, değil mi?"
"Hayır çünkü onu çoook seviyorum."
"Ya beni?"
Gülerek babasının yanağından öptü Eva. "En çok seni!"
"Ha şöyle." diyerek keyiflendi Ufuk. Eva tekrar başını omzuna yasladığında nefes alışverişlerinden uykulu olduğunu anlamıştı. Bugün izin günündeydi ve sabahtan beri kızıyla koşuşturup durmuştu. Doğal olarak yorulmuştu ikisi de. Melek Eva’yı yatıracağı sırada Ufuk Ateş'i okuldan almaya gideceğini söylediği için Eva anında ayaklanıp Ufuk’un peşine takılmıştı. Arabayı okulun bahçesine park ettikten sonra yürümeye başlamışlardı.
Okul binasından içeri girip Ateş'in sınıfının önünde durduklarında Eva çoktan uykuya dalmıştı. Ufuk kızını uyandırmamak için hafifçe sağa sola sallanırken zil sesini bekliyordu. Çıkış zili çalıp çocuklar bağırış içinde sınıflardan çıkmaya başladığında Eva gürültü sebebiyle irkilerek uyanmıştı. Uyku mahmuru gözleri sırtlarında çantalarla koşan çocuklarda dolaştı. "Neden koşuyorlar ki?" diye sayıklanışı kendi kendineydi.
Yanağını tekrar babasının omzuna yaslamasına kalmadan duyduğu Ateş ve Buğra’nın sesiyle anında doğrularak onları aramıştı. Sınıf kapısından çıkıp onlara doğru geldiklerini gördüğünde "Baba indir beni!" dedi heyecanla.
Ufuk kızını kucağından indirir indirmez Eva ilk önce yanlarına gelen Ateş’e, ardından Buğra’ya sarılmıştı. Gerilediğinde gözleri Caner’i aramıştı. "Caner nerede?"
"Hastaymış. Bugün gelmedi." diye açıklayan Ateş babasının elini kavramıştı. Ufuk oğlunun ve Buğra'nın saçlarından öpüp kızını bir kolunun üzerine aldıktan sonra diğer elini de Buğra’ya doğru uzatmıştı.
Arabaya doğru ilerledikleri vakit "O zaman ona çobra yapalım." diyen Eva’ydı.
"Çobra değil çorba." diyerek onu düzelten ise Buğra.
"Ben çobra diyorum işte!"
Arabaya varana dek yine tek konuşan kişi Eva olmuştu. Uyandıktan sonra yaptığı her şeyi abisine ve Buğra’ya anlatmış, ikisi de sıkılmadan dinlemişti. Sonra onların okul gününü sorduğunda aldığı cevap iki üç kelimelik cümleler olmuştu. Arabaya binip kemerlerini bağladıklarında bir yanında abisi bir yanında Buğra vardı.
Kendi kendine bir şeyler mırıldanıyorken abisinin parmağındaki kesiği görmesiyle işaret parmağı kesiği gösterdiğinde “Buraya ne oldu abi?” diye sormuştu.
“Bir yere çarptım galiba, ben de anlamadım nasıl olduğunu.”
“Acıyor mu ki?” derken çoktan yaraya üflemeye başlamıştı bile.
“Hayır. Çoktan kabuk tuttu bile.”
“Kabuk tutsa acımıyor mu artık?”
“Çok büyük bir yara değilse hayır.”
“Büyük yaralar kabuk tutmaz zaten.” diye mırıldandı Eva.
“Onu da nereden çıkardın?”
“Babamın kolunda kocaman bir yara var ve o hiç kabuk tutmadı. Sonra bir kere senin başın kırılmıştı, o da kabuk tutmamıştı.”
“Çünkü onların hepsine dikiş atıldı Çikolata.” diyerek araya giren Buğra’ydı.
“Yani ne kadar çok dikiş atılırsa o kadar büyük bir yara mıdır?”
Başını salladı Buğra. “Sanırım öyle.”
Eva karnında bağlı olan kemerin ucuyla oynuyorken bir süre sessiz kaldı. Sonra bir anda “Ben doktor olcam!” diye yükseldi. “O zaman kimsenin yarasının acımasına izin vermem.”
“Ben de öğretmen olacağım.” dedi Buğra da. Ateş’ten bir ses yükselmediğinde “Abi sen?” diye sormuştu Eva.
“Ben koala olacağım. Hep uyuyorlar, çok iyi iş.”
Eva ve Buğra kıkırdarken onları dinleyen Ufuk’un dudaklarında büyük bir tebessüm vardı. “Sen zaten bir koalasın abi. Her gün on üç yedi bin saat uyuyorsun.”
“On üç yedi bin diye bir sayı yok Çikolata.”
“Hayır, var.” Bu noktada babasına döndü Eva. “Var, değil mi baba?”
“Var güzelim.”
“Bak,” diye nispet yaparak Buğra’ya doğru döndü Eva. Abisiyle konuşmaya devam edecekti ki abisinin çoktan uykuya daldığını gördüğünde oflayıp başını arkasına yaslamıştı. Yolun geri kalanı Buğra ile Eva’nın muhabbetleriyle geçmişti. Buğra’yı evine bıraktıktan sonra Eva bu kez babasıyla konuşmaya başlamıştı. Susabilen bir çocuk hiçbir zaman olmamıştı. Kendi evlerine vardıklarında Ufuk Ateş’i kucağına alıp yatağına yatırmış, Eva annesine yemekte yardım etmişti. Sıradanlıklarla dolu bir günü daha geçmişe hapsetmişlerdi.
*****
Vera Işık
Bir akşam yemeğini daha geride bırakmıştık. Artık onlara yabancı demiyordum çünkü her şeyimle onlara alışmıştım. Zihnimdeki sesler susmak bilmiyordu ama umursamamayı başarıyordum. O ilaçları içmemek için oldukça direniyordum. Yekta konusu ise şimdilik durulmuştu. Bana verdiği bir hafta dolmasına rağmen dayımı aramamıştı. Hatta günlerdir beni de aramıyordu. Artık üzerime gelmiyor, beni kendi halime bırakmış olmalıydı. Tuhaftı ama onu da sorgulamıyordum.
Halimden memnundum.
Şimdilik.
Akşam yemeğinden sonra Ecem’i aramaya karar verdiğim için ders bahanesiyle odama yönelmekti amacım ancak DDK Başkanı bir konu hakkında konuşmak istediği için bahçedeki armut koltukların birine oturmuş DDK Başkanını bekliyordum.
Ateş ise akşam yemeğinden on dakika önce gelmiş, bedeninde binlerce kızarıklıkla hızla odasına çıkmıştı. DDK Başkanına sorduğumda alerjisinin tuttuğunu söylemişti. Neye olduğunu sormamıştım.
Birkaç dakika sonra DDK Başkanı elinde iki bardakla yanımdaki koltuğa oturduğunda bana uzattığı çikolatalı sütü ondan aldım. Elinde kendine hazırlamış olduğu kahvesi kaldı.
"Evet?" diyerek onu dinlemeyi beklediğimi belirttim.
Kahvesini yudumladıktan sonra "Yarın seni derse bir başkası götürecek." dedi.
Kaşlarımı çattım. "Neden?"
"Yarın birkaç işimiz var. Tüm gün olmayacağız. Ama merak etme bu kez hiçbir şekilde tehlikede olmayacaksın."
Korkmam gereken şey yalnız kalmak olmalıydı ancak takıldığım nokta bambaşkaydı. "Tüm gün yok musunuz?"
Başını iki yana salladığında istemsizce tadım kaçmış, dudaklarımı büzmüştüm. "Neden ki?"
İntikam diyemedi "İş." dedi.
Belli belirsiz oflarken omuzlarımı düşürüp yüzümü astım. Gözlerimi çikolatalı süte çevirip bardağı elimde döndürüp durdum.
"Çikolata?"
"Hı?"
Güler gibi olduğunda usulca çenemi kavrayıp yüzümü kendine doğru çevirdi. "Hı değil efendim." Başparmağı belli belirsiz çenemi okşamaya başlamışken hâlâ somurtuyordum. "Yalnızca bir gün. Korkmanı gerektirecek bir şey olmayacak, söz."
"Tamam." dedim huysuzca. "Sabah mı döneceksiniz?"
"Sabaha karşı dört gibi geliriz."
"Yarın uyumayacağım." derken oldukça kararlıydım. "Gelince haber ver."
Kıkırdarken çenemi bıraktı. "Saçmalama. Uyuyorsun, bir güzel uykunu alıyorsun, sabah zaten göreceğiz birbirimizi."
"Ama-"
"İtiraz istemiyorum."
Gözlerimi kaçırdım. "Tamam ya."
"Güzel." Kahvesini yudumladığında ben de çikolatalı sütümü içtim.
"Ateş nasıl oldu?"
"İyi iyi. Aptallık edip ne diye böğürtlen yediyse! Allah’ın manyağı!"
Anlaşılan alerjisinin tuttuğu şey böğürtlendi. "Canı çekmiştir belki." diye bir teori sürdüm ortaya.
"Ateş? Canı böğürtlen çekecek? Mümkünatı yok."
Bilmiyormuşçasına dudak büzdüm. Ben de vişne sevmezdim ama bazen absürt bir şekilde canım çekebiliyordu. Ateş de sağı solu belli olmayan biri olduğu için canı çekmiş olabilirdi. Sessizlik içerisinde geçirdiğimiz birkaç dakikanın ardından soğuk rüzgâr esmeye başlayınca odalara çekilmiştik.
Yarın evde yalnız olmak gericiydi. Uyumadan önce bununla ilgili paranoyak senaryolar kurup durmuştum. Zihnimdeki sesler bir türlü susmadığı için bu senaryolardan kurtulup uyumak da pek mümkün olmamıştı. Sağa sola döndüm. Fayda etmediğini anladığımda yataktan kalkıp ayaklarımı yere sürterek çıktım odadan.
Alt kattan bir sesler duyduğumda birinin uyanık olduğunu anlamıştım. Saçımı sırf önüme gelmemesi için dağınık bir şekilde toplarken salonda Ateş’i gördüm. Bir şey arıyormuşçasına dolapları karıştırıyordu. Benim ayak seslerimi duyunca kısa bir an gözleri beni bulmuştu.
"Ne arıyorsun Ateş?" dedim yanına vardığımda.
"Alerji kremini. Benim odamdaki bitmiş, burada yedeği olacaktı ama bulamadım." demesine kalmadan sarı ambalajlı bir merhemi dolap rafından çıkardı. "Hah, buldum." Merhemi alıp bana doğru döndüğünde bedenindeki kızarıklıkları daha net bir şekilde görebilmiştim. Sanırım kaşıdıkça fazlalaşmıştı çünkü ilk geldiğinde alerjisi bu denli ağır değildi.
"Sen neden uyanıksın?" diye sorarken kanepeye oturmuş, merhemi açmakla meşguldü.
"Uyku tutmadı." dedim yanına kurulurken. "Yardım edeyim mi?"
Elindeki merhemi ondan almama bir itirazının olmaması sessiz bir cevaptı. Merhemden bir tutam parmağımın ucuna alıp kollarındaki kızarıklıklara sürmeye başladım. “Niye böğürtlen yedin ki?” diye mırıldandım kendime engel olamadan. Sürdüğüm her merhemden sonra yarasına üflüyordum.
“Böğürtlene alerjim olduğunu Buğra mı söyledi?”
Mırıltıyla sorusunu cevapladığımda birkaç saniye sessiz kaldı. “Vera?”
“Hımm.”
Sertçe yutkunduğunu gördüm. Bir şey soracak gibiydi ama soramıyordu. “Şu rüyandan bahsetsene biraz. Hani bir kızla bir çocuk seni kurtarıyordu.”
Normalde çekinir anlatmazdım çünkü gördüklerim çok absürt ve anlamsız şeylerdi ama Ateş’e karşı bir çekingenlik duymadan konuşmaya başladım. “Bir depodaydım işte. Daha doğrusu küçük bir kız çocuğu oradaydı. Bulunduğum odanın kapısı bir anda açılıyordu ama kapı önünde kimse yoktu. Ayaklanıp odadan çıktığımda birkaç metre ötede bir odaya daha rastladım. İki tane kadın vardı orada. Biri kanlar içindeydi, biriyse diğerinin başucuna çömelmiş şekilde.” Duraksayıp yutkunmam gerekmişti çünkü gördüğüm görüntü tarif edilemez derecede ürkütücüydü. Ona yapılan işkencelerden bahsetmemem gerekirdi belki ama ben onların hepsini de Ateş’e anlattım. “İşkence uyguluyordu.”
“Ne yapıyordu?” diyen Ateş’in sesinin derinden titrediğinin farkındaydım.
Sol gözümden anlamsızca süzülen yaşı elimin tersiyle sildim. “Bir demir eritmişti. Erittiği demiri kadının vücuduna tutup dökülen demir damlalarını izliyordu.” Bir yaş daha süzüldüğünde sinirlerim bozuldu. Ürkütücüydü ama ağlayacağım kadar değil. Üstelik bir rüyaydı, neden ağlıyorsam?
“Devam et.” dedi Ateş ama sesindeki öfkeyi görebilmiştim.
“Sonra iki tane çocuk beni kollarımdan çekiştirdi. Kaçmamı söylediler. Kaçamadım. Annemi bırakamam dedim. Onu kurtaramazsın dediler.” Nefesimi bırakırken ellerim geriledi. “Öyle saçma bir rüya işte. Fazla takılacak bir şey yok.” Ellerimi yıkamak için yanından kalktığımda merdivenlere varmadan önce “Bu rüyaları sık sık görür müsün?” diye sormasıyla olduğum yerde kaldım.
“Son iki yıldır evet.” dedim yüzümü ona dönmeden.
“O ilaçları kullanmadığından beri yani?”
İki yıldır o ilaçları kullanmadığımı ve ilaçlarla rüyaların ilişkili olduğunu bilmesini garipsemeden mırıltıyla onayladım. Daha fazla soru sormasına izin vermeden hızla odama çıkıp ellerimi yıkadıktan sonra yatağıma yattım. Uykum gelmese de sabah ki derse aklım bir karış havada gitmemek için uyumak mecburiyetinde kalmıştım.
*****
İlahi Bakış Açısı
Kuzgunlar; ülkeye köklerini salmış, canlar üzerine yeminler ederek bu toprakları korumaya ant içmiş bir Kurul’a mensuptu. Ne uğruna?
Vatan mı?
Candan öteydi ama hayır.
Peki var mıydı vatandan öte bir şey?
Yoktu. Olamazdı da. Lakin vatan gibi candan öte olan binlerce şey vardı. Kimisi anne derdi buna, kimisi baba, kimisi kardeş, kimisi sevda… Kuzgunlar hasret derdi. On yedi yıllık bir hasretti onları bu Kurul’a mensup kılan. İntikam hırsıyla yanlış bir şeyler yapma korkusuydu.
Mesut Özcan ve Kutay Ildır geçmişleri kana bulanmış üç canın gelecekleri de ölüm kokmasın diye kurmuşlardı tüm oyunu. Önce nefreti öğretmiş, sonra o nefreti kontrol etmeyi. Kuzgunlar bu iki adama çok şey borçluydu. Kuzgunların eli binlerce leşin kanıyla doluydu lakin onların sırtında vatanın eli vardı.
Kurul diğer tüm hırsları aldığı gibi on yedi yılın intikam hırsını da alır sanmışlardı. Yanılmışlardı. Kuzgunlar on yedi yılın hasretini intikam hırsına dönüştüreli yıllar oluyordu. Ve bugün, 17 Mart gecesi intikam hırsı herkesi yakıp yıkacaktı.
Kurul’dan Kuzgunlara verilen 24 saatlik bir özgürlük vardı. Herkes 24 saat içerisinde ne yapılabilir ki diyordu. Kuzgunların zekâsını hesaba katan yoktu. Gözü kararmış üç Kuzgun değil 24 saat dakikalar içinde felaketi yaşatacaklardı.
24 saate dair istenen rapor teslim edilmiş, gerekli onaylar alınmıştı. Kuzgunlar felaketi başlatacakları mekâna ilerliyorlardı. Varmaları uzun sürmedi. Üçünün de gözleri kollarındaki saatteydi. Saat 03.12 olduğunda üç çift göz mekâna döndü.
Ve bom.
Pamir Yıldırım Ardıç’ın eski eşine dair sakladığı tüm anılar kül oldu. 13 Ağustos gecesi Ateş Kara’nın kardeşinden kalan tüm her şeyin kül olması gibi.
Hatırlıyordu. Acı veren hiçbir şeyi unutmazdı. Saat 03.12, Ateş Kara duyduğu patlama sesiyle uykusundan irkilerek uyanmıştı. Cesaretini toplayıp odasından çıktığında salonu sarmış alevlerle karşılaşmıştı. Ürkütücüydü ama bedenini titreten şey kardeşinin odasından da dumanların yükseliyor olmasıydı. Alevler gözünü korkutmuştu ama anıları kaybedemezdi. Babasını aramıştı gözleri, bulamamıştı ama sesini duymuştu. Alt katta çalışma odasında olmalıydı. Ateş ise üst kattaydı. Gelemezdi yanına. Titreyen nefesini, acıyan göğsünü, dolan gözlerini hatırlıyordu.
Canının derdine düşmek yerine kardeşinin odasına doğru koştuğunu da. Alevler yüzünden düşen kapıyı aldırmadan içeri dalmıştı. Yapmaması gerekirdi oysa. Ölebilirdi. Belki de ölecekti. Gözleri tek bir şeyi aradı alevler içerisinde ve bulması uzun sürmemişti. Çekmecenin üzerindeki albümü bir ucu yanmış şekilde bulmuştu. Dudaklarında buruk bir tebessümle adım atacakken yanan dolabın tahtasının düşmesiyle korkuyla gerilemişti.
Eli göğsünü bulmuştu. Babasının seslenişini artık daha yakından duyabiliyordu ama tek istediği albümü almaktı. Umursamamıştı düşen tahtayı. Üzerinden geçip albüme uzandı elleri. Sağ eline ateş değmesiyle acıyla elini çekti ama sol eliyle albümü sıkıca kavradı. Albümün ucunu sarmış alevleri söndürmeye çalışırken elini daha çok yakmıştı. Alevler söndüğünde bir elin onu çekiştirdiğini hatırlıyordu. Babasıydı. Onu kucaklayıp yangından çıkarmıştı.
Evin bahçesine çıktıklarında Ufuk Ateş’e kızmış, Ateş albümü gösterdiğinde gözleri dolarak kalmıştı. “Yarısı yanmış ama hâlâ içerisinde bir sürü fotoğraf var. Annemle Eva’yı kurtardığında hepsini tekrar çekiliriz, değil mi?” Yangından sonra kurduğu tek cümle bu olmuştu. Ufuk’tan bir cevap gelmemişti çünkü ikisi de o fotoğrafların tekrar çekilemeyeceklerini biliyordu.
Pamir’in o yangından sonra babasına yazdığı şeyi de hatırlıyordu.
Bu dünyada karına ve kızına dair hiçbir şey bırakmayacağım.
Yanan mekânın fotoğrafını çekti ve aynı mesajı altına yazarak Pamir’e gönderdi.
Bu dünyada karına dair hiçbir şey bırakmayacağım.
Kuzgunlar ardını döndü ve bir başka felaketin yolunu tuttular. Madem bugün özgürlerdi her yer yanıp kül olmaya mahkûmdu. Saat dördü vurduğunda durakları Pamir’in ticaret gemileriydi. Bu gemileri de yakıp yıkmak isterlerdi ancak Pamir’in insan kaçakçılığı yapacak kadar alçak olduğunu biliyorlardı. Saat 04.29’da o gemilerin hepsi ihbar edildi ve sınırda yakalandı.
04.29
Ateş’in annesine dair gördüğü tek işkence videosunun kayıt süresi. 4 dakika 29 saniye. Videonun hepsini izlemiş ve geçirdiği kriz esnasında iki kere kalbi durmuştu. Aylarca komada kalmış, annesine yapılmış olan çeşitli işkenceler kâbusları olmuştu.
O videoları izlediğinde olduğu gibi göğsüne dar gelen nefesi dudaklarındaydı. Kesik kesik soluduğunda gözlerinin ardı sızlıyor, kalbine batan derin acıyı hissedebiliyordu.
Annesini o halde görmenin acısını birkaç tekne ihbarı söndürebilir miydi?
Söndürememişti. Tüm dünyayı alevler altında bıraksa bile içindeki yangın dinmezdi. Geçmiş karabulut gibi daima yüreğinin üzerinde gezinecekti. Ne yağmur yağdıracak ne de güneşi gösterecekti. Yalnızca keskin bir ayaz olacaktı.
Eli göğsünü bulduğunda derin bir nefes solumaya çalıştı Ateş.
“İyi misin?” diye soran Buğra’ydı.
Belli belirsiz başını sallayarak onaylamıştı Ateş. “Gidelim.”
İlerlerken konuşmaya devam ettiler. “Bu sayı işi nereden geldi aklına?” demişti Caner.
Gerekli cevabı verdi Ateş. “Biri çok pis ilham oldu.”
Buğra plandan etkilenmişçesine dudak büktü. “En az bizim kadar manyak olmalı.”
Güler gibi oldu Ateş ancak burukluğu hala üzerindeydi. “Onda da var hafif çatlaklık da henüz çözebilmiş değilim.” Ve hatırladıkları gerçeklerle gülüşü soldu. Sertçe yutkunurken kendine gelme çabaları içerisindeydi. "Caner, Pamir'in bir kızı olduğuna dair bir şeyler duydun mu hiç?"
Şaşkınlıkla kaşlarını çattı Caner. "Pamir’in bir kızı mı var? Nüfus kayıtlarında yalnızca Arzhel’in adı var. Ve ikizinin öldüğü bilgisi..."
"Emin değilim ama Arzhel’in ikizi yaşıyor. Pamir kızını nüfusundan silmiş ama neden? Öğrenebilir misin?"
Düşünceli bir şekilde çenesini ovuşturdu Caner. "Aslında haklı olabilirsin. Arzhel’in gizli gizli birisiyle konuştuğunu anımsıyorum. Maya’ya sorar, öğrenirim."
"Sen nereden öğrendin bir kızı olduğunu?" sorusu Buğra'dan gelmişti.
Çünkü o kız Aliz diyemedi. Oysa demesi gerekirdi. Kuzgunlar arasında sır olmazdı ama söyleyemedi. Söyleyememesini emin olmamasına bağladı. "Eva bir rüya görmüş, bir kızla bir çocuk onu kurtarıyormuş. Geçen gün bana Arzhel adında birini tanıyor musun diye sordu. Başta Pamir’in oğlu olabileceğini düşünmedim ancak rüyasını anlattıktan sonra anladım."
"Yani Eva’yı Pamir’in çocukları mı kurtarmış?"
Caner'in sorusuna hafifçe başını salladı Ateş. "Öyle görünüyor."
"O zaman baban intihar etmedi." diye soran Buğra’ydı.
"Bilmiyorum." oldu bu sefer Ateş’in cevabı. "O uçurumda ne oldu, babam ne gördü de intihara kalkıştı, Pamir’in eline nasıl geçti... hiçbir şey bilmiyorum. Tek bildiğim ölüm sebebinin Eva olmadığı."
Arabaya gelene kadar üçü de sessizken yolculuk sırasında "Eva’ya ne zaman anlatacaksınız?" demişti Caner. Gözler Ateş’in üzerindeydi çünkü buna karar verecek kişi Ateş’ti.
"Şu ilaçlarla ilgili sonuçlar bir çıksın da bakarız. Onu geri kazanmaya çalışırken daha fazla yıpratmak istemiyorum."
"Peki şu Fatih meselesi?"
Buğra'nın sorusunu bir süre cevaplayamadı Ateş. Bu konuda hiçbir fikri yoktu. Şu an odağında kardeşi vardı. Önce onu geri kazanmak, sonra benliğine zarar veren kim varsa intikam almaktı planı. "Sandığın içindekileri öğrendikten sonra bakarız." Yolun geri kalanı kumarhaneye varana dek sessizlik içerisinde geçti. Arabadan inip kumarhaneye ilerlemeden önce bandanalar ve şapkalar takıldı.
Ateş ve Caner kendi aralarında silahların şarjörlerini kontrol ediyorken Buğra’nın dikkati burnuna gelen kokudaydı. Duyduğu sersemletici kokunun kime ait olduğunu ve kokusunun nasıl üzerine sindiğini anlaması uzun sürmedi. Vera’ya bandanasını vermişti ve üzerine saçlarının kokusu sinmişti. Bandananın bu denli o koktuğunu bilseydi yanına almazdı çünkü birazdan bir çatışmaya girecekti ve bandanaya barut kokusu sinecekti.
Ona dair hiçbir şeye daha fazla kan ve barut bulaşmasını istemedi. Taktığı bandanayı çıkartıp ceketinin iç cebine yerleştirdikten sonra silahını kavradı.
Buğra'nın bandanayı çıkarttığını gören Ateş "Ne oldu? Niye çıkardın?" diye sormuştu.
Bir cevap gelmedi Buğra'dan. Omuzlarını silkmek yeterliydi. Ateş'e durumu anlatıp bir kere daha havuzda boğulmak istemiyordu.
Namluları çektikten sonra temkinli adımlarla kumarhanenin etrafından dolandılar. Buranın en kalabalık olduğu saatlerde oldukları için içerisi binlerce leş kaynıyordu. Kuzgunları ilgilendiren leş ise Pamir’den başkası değildi.
Buğra kapıdaki iki adamı indirerek çatışmayı başlatırken Ateş "Sayın kumarbazlar, canınızı kurtarmak için beş saniyeniz var. Beş saniye sonra burası havaya uçacak!" diye bağırmıştı. Sesini duyan mekanın içerisindeki canlar kaçışmaya başlamışken Pamir’in adamları çatışmaya başlamıştı.
Sıkılan kurşunlara Buğra ve Caner yanıt veriyorken Ateş bağırışlarına devam ediyordu. "Babama kurduğun cümle buydu, değil mi Pamir? Beş saniye içerisinde dizlerinin üzerine çökmezsen karının beynini patlatırım!" Hırsla soludu ve mekandan korumaları aracılığıyla kaçışmaya çalışan Pamir’i hedef aldı. "Bunun bedeli bir kumarhane kundaklamak olmayacak Pamir Yıldırım Ardıç! Babam üzerine yemin ederim ki seni dizlerinin üzerine çöktürerek yalvartacağım!" Korumaların ikisini öldürdükten sonra silahından çıkan kurşun Pamir’in omzuna saplanmıştı. Bunu görmesinin verdiği keyifle gülecekken sağ tarafından duyduğu iniltiyle gülüşü soldu.
Gözleri önce sağ tarafındaki Buğra’yı ardından onu vuran adamı buldu. Ateş neler olduğunu anlayamadan Caner adamı indirdiğinde endişeli bakışları Buğra’daydı. Bedenini ağaç gövdesine yaslamış, bir elini sol böbreğine bastırdığını fark etti. "İyi misin lan?" dedi ikisi de aynı endişeyle.
"İyiyim." diye soludu Buğra. Zar zor nefes aldığının ve terlemeye başladığının farkındaydı. Kendini toparlamak adına bir nefes aldı ancak acıyı bastırmak pek mümkün olmadı. "Sıyırdı. Bir şey yok."
"Sikeceğim belalarını!" diye öfkeyle solurken Buğra'nın kolunu omzuna atmıştı Ateş. Caner de diğer taraftan destek olduğunda arabaya doğru yöneldiler. Arabaya varamadan mekâna yerleştirdikleri bomba patlamıştı ancak şu an için bir önemi yoktu.
Arabaya bindiklerinde hızla Dalya’nın evine sürdüler. Buğra bir şeyi olmadığını söyleyip dursa da yarasının fazlaca kanadığı ve bilincini her geçen saniye biraz daha kaybettiği ortadaydı. Yaklaşık yarım saat içerisinde apartmanın önüne gelmişlerdi. Dalya’nın kapısını çaldıklarında yaranın sarılması için plana ara vermişlerdi.
Buğra'nın "Lan iyiyim!" diye sızlanışları yarası sarıldıktan sonra da devam etmişti. Ateş ve Caner bu sızlanışları aldırmamış, Dalya’nın dediği gibi birkaç saat dinlenmişlerdi.
*****
Vera Işık
Sıkıcı bir güne başladığımı bilerek uyanmak oldukça rahatsız ediciydi. DDK Başkanı olmadığı için sabah kahvaltısı olmaz sanmıştım ama o Selen'i tembih ederek bu görevi ona vermişti. Yokluğunda bile özel hissettirmesi can sıkıcıydı.
Hiç tanımadığım bir adam beni okula bırakmıştı ve ona da kitaplarımın taşınması söylenmişti. Bu kadar düşünceli olursa nasıl uzak durabilirdim ki? Duramıyordum zaten. Dersten sonra eve geldiğimde saat ona geliyordu. Bir şeyler atıştırdıktan sonra kendimi odaya kapatmıştım.
İlk yaptığım şey Ecem’i aramak olmuştu. Günlerdir arayacağım deyip deyip erteliyordum, bugün arayabilecektim. Numarayı çevirdiğimde arama ikinci çağrının ardından cevaplanmıştı.
"Hello, günaydın dünyanın en tatlı kuzeni!" diyerek şakıyan ses Ecem dışında kimseye ait olamazdı.
"Günaydın, nasılsın?"
"İyi." derken topuklu ayakkabılarının seslerini duyuyordum. Büroda olmalıydı. Dayımın yolundan gidip avukat olmayı tercih etmiş, şu an staj dönemindeydi. Düzenli bir hayat kurabilen bir insan olmasa da iyi bir avukat olduğu yadsınamazdı. "Sen nasılsın güzellik?"
"Ben de iyi. Bir şey soracaktım aslında sana."
"Ha şimdi anlaşıldı arama sebebin. Sor bakalım, çıkar ağzındaki baklayı."
Dudaklarımı birbirine bastırırken daha az dikkat çekeceğim bir soru düşünüyordum. Birkaç saniye sonra "Sana iki isim versem onları benim için araştırabilir misin?" diye sordum.
"Araştırırız bebeğim. İsimleri alayım."
Kabul etmesi şaşırtmamıştı ama ben ne olur ne olmaz "Dayımın haberi olmasın ama, olur mu?" diye küçük bir istek belirttim.
"Nedenmiş o?"
"Olmasın işte, aramızda kalsın."
"Sen bir şey mi karıştırıyorsun?" dedi şüphe dolu sesi.
Anında gözlerimi doldurup dudaklarımı büzdüm. "Minicik," dedim. Burnumu çekiştirip devam ettim. "Minicik bir şey istedim. Yapamaz mısın? Tatlı kuzenin için değmez mi?"
Numaramı yediğinde oflarcasına nefesini bıraktı. "Tamam ya. Söyle isimleri de araştıralım."
"Yaa bir tanesin sen!" diye sevgi patlaması yaşadıktan sonra isimleri ona söyleyip aramayı kapattım. Yalnızca yarım saat sonunda iki tane dosya gönderdiğinde dosyaları açmama kalmadan Ecem’in araması ekrana düşmüştü. Aramayı cevaplayıp hoparlöre almamla "Kızım bu adamlar ne alaka?" diye söylenmişti Ecem.
Bir yandan Ecem’i dinlerken bir yandan attığı dosyaları açmıştım. "Ayrıca ben az önce Ateş Kara’yı mı araştırdım?" Sesi saniyeler içerisinde eriyip bitti. "Yalnız adamın bu kadar iyi olduğunu bilmiyordum. Adamdan karizma akıyor! An itibariyle yakın merceğe aldım." Bunları duymak şaşırtmamıştı çünkü Ecem tanıdığım en çapkın kız olabilirdi. Bugüne kadar kaç kişiyi crush bellediği meçhuldü.
"Ama Buğra da Buğra ha! Adamın gözler yeter."
Buğra ne alakaydı ya? Ayrıca ne varmış gözlerinde? Normal göz işte!
Bu yüzden mi her bakışında eriyip bitiyorsun?
"Onu da yakın merceğe almak vardı ama sosyal medyası yok resmen. Ben şok şok şok yani. Bu devirde sosyal medya kullanmayan mı kaldı ya?"
"Ne alaka ya? Ayrıca hiç de yakışıklı falan değil."
Çarpılacaksın, ufak at.
"Kızım saçmalama, dehşetül vahşet bir şey! Ay tanıyorsan bana ayarlasana?"
"Yok artık!" cümlesi döküldü dudaklarımdan. Gereksiz bir öfke ve kıskançlık doluydum. "Adamın sevgilisi falan var belki Ecem!"
"Vallah o konuda sıkı bir araştırma yaptım da bugüne kadar tek bir sevgilisi olmamış gibi görünüyor."
"Demek ki sevdiği var Ecem."
"Off Vera ya, hiç yardımcı olmuyorsun!"
"Saçma sapan konuşuyorsun çünkü. Sus da dosyalara bakayım."
"İyi be!" diyerek sustu. Birkaç dakika dosyaları üstten incelediğimde pek de bir şey dikkatimi çekmedi. Genel bilgilerdi hepsi ancak Ateş’in kalp hastası olması detayı şaşırtıcıydı. Ecem aramada olduğu için daha detaylı bakamadan dosyaları kapattım.
"Tamam, teşekkür ederim."
"Rica ederim güzellik de neden onları araştırmamı istediğini söylemeyecek misin?"
"Bir arkadaş sormuştu." diyerek geçiştirdim.
Ancak o konuyu kapatmadı, üstelemeye devam etti. "Hangi arkadaşmış bu?"
Ne diyeceğimi bilemediğim için bir yalan söylememek namına "Ateş, Aliz’in kafesini satın almış." cümlesini attım ortaya. Yalan değildi ve dayıma söylerse bile bir şüphe uyandırmazdı. "Aliz istedi."
"Buğra beyciğim ne alaka peki?"
Beyciğim ne ya? Sondaki iyelik ekine ne gerek vardı?
Derin nefesimi alıp verdikten sonra "O da ortak gibi bir şey," diye saçmaladım. "Neyse, sağ ol tekrardan. Görüşürüz, kolay gelsin." Daha fazla uzatmadan aramayı kapattığımda telefonu fırlatasım vardı. “Beyciğimmiş!” diye söylendim kendi kendime.
Sırtımı yatak başlığına yaslarken telefonu parmaklarımın arasında sıkıyordum. DDK Başkanına ait dosyayı açtığımda dosyanın sol köşesinde bulunan vesikalık fotoğrafı çarptı gözüme. Bir insan vesikalık fotoğrafta nasıl yakışıklı çıkabilirdi? Sayfayı büyütüp fotoğrafa daha yakından bakmak benim değil parmaklarımın eseriydi. Aynı şekilde ekran görüntüsünü almak da öyle.
Cidden ne yapıyordum ben? Az önce fotoğrafını galerime mi eklemiştim?
Tam olarak öyle yapmıştım.
Ne yaptığımın farkına varıp fotoğrafı silmeye kalkıştım ama olmadı. Silemedim. Öylece bakakaldım fotoğrafa. Huysuz bir surat ifadesiyle ekranı büyütüp gözlerine daldım. “Pisliksin!” diye bağırdım telefona doğru. Dış göz için deli sanılabilirdim ama şu an odada yalnız olmak absürt bir rahatlık veriyordu. “Aptal DDK Başkanı! Hiç de yakışıklı değilsin! Gözlerin de şaşı zaten!”
İyice çocuklaştığımın farkına vardığımda telefonu sertçe yatağın üzerine bırakıp arkamdaki yastığı kucağıma aldım. Yüzümü yastığa gömerken hedefim kendimi boğmaktı ama olmadı. “Tamam, birazcık yakışıklı olabilirsin.” dedim başımı hafifçe kaldırdığımda. “Evet, evet, sadece birazcık yakışıklısın.”
Telefonu tekrar elime aldığımda gözleri tüm derinliğiyle ekrandaydı. “Şaşı dediğim gözlere bak ya, çarpılacağım gerçekten.”
Ekrana doya doya bakamadan düşen bildirimle irkildim. Mesaj Yekta’dandı. Şaşırdım çünkü günlerdir yalnızca nasıl olduğumu sorguluyordu. Hiç konuşmuyor gibiyken şimdi mesaj göndermesi garipti. Attığı mesajdaki haber ise daha da garipti. Gördüğüm magazin haberiyle kalakalırken altına Yekta’nın yazdığı mesaj da eklendi.
Ateş’in elinden kavradığı kız Aliz mi ben mi kafamda kurdum?
Hayır, bu Aliz’di. Yüzü net değildi ama Aliz’i tanıyan herkes o olduğunu anlardı. Ateş’le birlikte bir topluluktan kaçarken arabaya binmeden hemen önce çekilen bir fotoğraftı. Hatta burası Aliz’in kafesinin önüydü. Şaka gibi bir görselken altına yazılmış olan metin ve haber başlığı daha da şok ediciydi.
Ateş Kara ve gizli aşkı ifşalandı mı?
Haber metninin her satırını okuduğumda ağzım biraz daha açılıyordu. Haber de evlenme hazırlıklarında olan çift yazmasına mı şaşırmalıydım yoksa iddialara göre Ateş Kara’nın sevgilisine evlenme teklif edildiği söyleniyor yazmasına mı? Cümleler karşısında çenem kitlenmişken “Oha!" kelimesi döküldü dudaklarımdan.
Habere şaşkınlığım geçmeden acilen bizim gruba girerek görüntülü arama başlattım. Aramaya Yekta katıldığında aynı anda “Gördün mü!” diye bağırdık. İkimizin de sol eli sol yanağımızı buldu. “Şaka gibi!” dedik yine aynı anda.
Birkaç saniye birbirimize bakarak şok geçirdikten sonra Aliz’i aramaya eklemek için uğraştık. Attığımız her davet isteği ısrarla ret yediğinde haberleri onun da gördüğünü anladık. Arama konusundaki ısrarımız sürerken beklenmedik bir anda odamın kapısı açıldı ve içeri Aliz girdi. O çantasını masanın üzerine bırakırken ben şaşkınlıkla ayaklandım. “Aliz? Neler oluyor?”
“Magazin dünyasının içine sıçayım!” diye yükselmesi beklendik bir tepkiydi. “Hepsinin firmasını kundaklamak istiyorum!” Sinirle bağırdığında balkona doğru ilerliyordu. Telefonu alıp ben de yanına ilerlerken Yekta’yla bakışıyorduk. Aliz sinirlendiğinde mayın bölgesine döndüğü için ikimiz de tek kelime edemiyorduk.
“Hele o Ateş’i-“ dedi ama devamı gelmedi. Öfkeyle soluyarak kaldı. “Şöhretini silkeleyeceğim, en son olacak! Egolu sıçan! Kibrine tükürdüğümün salağı!” Bir çığlık daha attı.
“Aşkım sakin ol.”
“Nasıl sakin olabilirim!”
“Bana niye bağırıyorsun ya?” dedim dudaklarımı büzmüşken.
Bakışları da sesi de yumuşadı ama öfkesi diriydi. “Kusura bakma kuşum ya, ben o nöronsuz herife sinirlendim.” Ve aynı hızla nöronsuz herif diye bahsettiği Ateş’e sövmeye devam etti. “Onu parçalamazsam bana da Aliz demesinler! Nerede o! Geberteceğim onu!”
Evin içerisinde Ateş’i aramak için öne atıldığında kolundan kavrayıp onu durdurdum. “Evde değiller. Bir işleri varmış, sabaha doğru dönerlermiş.”
Bir çığlık daha atarken armut koltukların birine çöktü. Az önceki öfkesinin aksine yüzüne ağlar gibi bir ifade vardı. “Haberi gördün mü? Her kelimesi kurşun etkisindeydi resmen!” Elini alnına attığında ben de yanına kuruldum. Telefondaki Yekta’yı ise bizi görecek şekilde sabitledim.
“Gördüm.” Sinirini yatıştırmak adına kıkırdayarak olayı şakaya aldım. “Artık sadece benim değil milyonların gözde çiftisiniz.”
Aksi bakışları beni buldu anında. “Vera! Bak zaten sinirliyim, sen de başlama lütfen.”
Gülüşümü bastırmayı denedim. “Tamam ya,”
“Boklu sıçan!” diye durduk yere sövdüğü Ateş’ten başkası değildi. Gülmemek için yanağımın içini ısırdım.
“Ateş’in ne suçu var ki?” dediğimde yine ters bakışlarının hedefindeydim. “Sonuçta haberi o yapmadı ya?”
“Evet ama beni o kaosun içine çeken ta kendisi! Boğacağım onu! Beynini oyacağım!”
Dakikalardır sessiz kalan Yekta’nın kıkırtısını duydum. “Gözleri olmasın o.”
Aliz’den ikimizin de beklemediği bir cümle geldi. “Yok, gözleri güzel, yazık olur. Beyni bir işe yaramıyor zaten, kuş beyinli!”
Yekta’yla önce birbirimize baktık, ardından aynı anda sesli bir şekilde güldük. “Kıyamıyor da müstakbel eşinin gözlerine.” diyen Yekta’yı duymamla gülüşüm kahkahaya dönüştü. Aliz ise yüzünde bariz bir kınama ile bize bakıyordu.
“Bravo ya size. Ben burada sinirden kudurayım siz dalga geçin.” Tripli bir şekilde ayaklanmaya kalkıştığında kolundan kavrayıp onu tekrar yerine oturtmamla ona sıkıca sarıldım. “Oyy ben kıyamam aşkıma, benim aşkımı sinirlendirmişler mi?”
Ben onu sevgiye boğarken Aliz yapmacık bir şekilde ağlamakla meşguldü. “Müstakbel eş ne ya!” dediğinde kıkırdadım çünkü komikti. Yekta da kıkırdadı. “Vallah haberi yazan kişinin hayal dünyasına hayran kaldım.”
“Ben de onu o hayal dünyasına gömmek istiyorum!”
Aliz’in omzunu okşayarak onu sakinleştirmeye çalıştığımda o da bana yaslanıp yalandan ağlamaya devam etti. Saatlerce bunun muhabbetini yapmıştık. Akşamüstü Aliz aldığı bir telefon numarasından sonra gitmişti. O gittikten sonra ben de derse dalmıştım.
*****
İlahi Bakış Açısı
Tekli koltukların birine yığılmışken Uğur’un attığı habere sırıtarak bakıyordu Ateş. Aynı zamanda Caner de habere bakıyorken Buğra yediği serumdan sonra uykuya daldığı için olaylardan bihaberdi.
İlk defa bir habere bu kadar detaylı bakmıştı Ateş. Ki bakmaya da devam ediyordu. Fotoğrafı büyütüp duruyor, haber metninin her cümlesinde sırıtışı büyüyordu. Aliz’in bu haberi görme olasılığı kafasına dank ettiğinde dudağının köşesini ısırdı. “Bu kez ciddi anlamda belam sikilecek.”
Olayı yanlış anlayan Caner “Kurul buna da bir bok demez herhalde.” diye Ateş’e teselli vermişti.
“Ne Kurul’u lan? Bu daha büyük bir bela.” Sızlanışları arasında gülmeyi de es geçmiyordu. Absürt bir haberdi ama komikti. Hele ki magazin dünyasının bu kadar geniş bir hayal gücünün olması, Ateş Kara’nın evleneceğinin düşünülmesi inanılır gibi değildi. Haberi tekrar tekrar okudu. Her saniye ise ölüm fermanın verileceğini bilerek dişlerini dudağına daha çok geçirdi. Aliz’in öfkesini hesaba katarsa kendine bir mezar seçmeye başlamalıydı.
“Acaba Kurul’dan koruma mı talep etsem?” diye mırıldandı. Başına geleceklerin farkında olarak güldü. “Gerçi fayda etmez. Deli bu, zırdeli.”
Ateş kendi kendine söylenip gülüyorken Caner sadece kınayarak baktı. “Asıl deli sensin lan! Senden âlâ deli mi var?”
Nefesini bırakırken telefonunu kapatıp cebine yerleştirdi Ateş. “Var vallah, ben de yeni tanıştım. Tescilli deli.”
Umutsuzca başını salladı Caner. Dalya elinde tepsiyle salona girdiğinde ikisi de dikleşip kahveleri aldı. Dalya ise önce Buğra’nın serumunu kontrol edip yarasına baktı. Bu sırada “İlaçların sonuçları çıktı mı?” diye sormuştu.
“Hayır. Üç haftaya ancak çıkar.” diye cevaplamıştı Ateş.
Dalya anlamışçasına başını sallayıp tekli koltukların birine oturdu. “Ben bir arkadaşıma sordum. Dediğine göre hafızayı etkileyecek kadar güçlü ilaçlar değiller.”
Başını iki yana salladı Ateş. “O ilaçlarda bir şey var Dalya abla, buna eminim. Eva çok şey yaşadı. Bizimle olan anılarını değil ama Pamir’in ona yaşattıklarını kolay kolay unutamaz. O ilaçları kullanmayı bıraktığından beri kâbuslar görüyor, bu bile o ilaçlarda bir şey olduğunun kanıtı.”
“Bilemiyorum Ateş, bana söylenenler bunlar. Yalnızca basit uyku ilaçları gibi duruyorlar ancak içeriği değiştirilmiş de olabilir.”
“Öyle olmalı.” Kahvesini yudumlarken Fatih’in Eva’ya bıraktığı mektuptaki cümleleri anımsadı. O ilaçları Pamir’den aldığını söylemişti. Zihin bulandıran dozda oldukları için Eva her şeyi unutmuştu. Belki o ilaçlar olmasaydı her şey daha farklı olabilirdi. Eva için her şey anlamlı olurdu.
Birkaç dakika sessizce oturdular. Dalya Buğra’nın yarasını kontrol edip durmuştu. Ufak bir sıyrıktı, dediği gibi sıyırmıştı kurşun ancak yine de dinlenmesi gerekliydi. Serumunun bitmesine yakın Buğra gözlerini araladığında yarasından yediği sızıyı görmezden gelmeye çalıştı. Kesik bir soluk alırken başını sağa çevirdi.
Henüz tam olarak zihnini bile toparlayamamışken duyduğu telefon ziliyle kaşları çatıldı. Çalan kendi telefonuydu. Yavaşça doğrulmaya çalışırken telefonu alan Dalya’ydı. Ateş ve Caner’in “İyi misin?” sorularına kafa sallarken aklı telefondaydı. Arayanın kim olduğunu tahmin ediyordu.
Dalya dudaklarında küçük bir tebessümle telefonu Buğra’ya uzattığında ekranda gördüğü isim şaşırtmadı. Buğra aramayı cevaplamadan önce Dalya Ateş’i de Caner’i de salondan çıkartmıştı. Aramayı açıp kulağına yasladığı telefondan “DDK Başkanı!” diyen sesi duymasıyla gerçek anlamda nefes aldığını hissetti.
Başını tekrar yastığa yaslarken dudağında engel olamadığı bir tebessümleydi. “Çikolata?”
“İyi misin? Sesin yorgun geliyor.”
“Sesini duyduktan sonra iyi olmamak mümkün mü?”
Kısa bir an karşı taraftan bir cevap alamadığında güldü Buğra. “Bunların hepsi yürümeye giriyor, farkında mısın?” diyen Vera’nın huysuzlukla dolu sesini duyduğunda gülüşü büyüdü.
“Farkındayım.”
“Pisliksin.”
“Öyle olalım bakalım. Sen ne yapıyorsun? Bir şeyler yedin mi?”
“Yedim.” Cevabı geldi Vera’dan.
“Neden aramıştın sahi? Bir sorun yok değil mi?”
Özledim diyemedi Vera. “Hayır, sadece merak ettim.”
“Neyi?"
“Seni.”
Güldü Buğra. “İyiymiş. Ben de özledim.”
“Neyi?”
“Seni ve sana dair her şeyi.”
“Ciddi anlamda yürüyorsun!”
“Ciddi anlamda özledim.” dediğinde sesinde hasret vardı. İçli bir şekilde nefesini verirken eli yarasını bulmuştu. Sızlıyordu ama yok saymalıydı. “Sen özlemedin mi?”
“Neyi?”
Vera’nın salağa yattığını anlayarak “Beni.” dedi Buğra tüm açık sözlülüğüyle.
Kısa bir sessizlik daha oluştu hatlar arasında. Vera hızlanan kalp atışlarını dizginlemeye çalışırken Buğra bir cevap bekliyordu. “Dürüst ol. Özlemedin mi?”
“Kapatıyorum.” dedi Vera panik olmuş bir şekilde. “Görüşürüz, dikkat et kendine.” Buğra’ya konuşma fırsatı bile vermeden aramayı sonlandırdığında Buğra sırıtarak tavanı izliyordu. Sesini duymak iyi geliyordu. Hep olduğu gibi.
Telefonu yanına bıraktığında Dalya salona girmişti. “Konuştun mu?”
Mırıltıyla onayladı Buğra. “17 yıl boyunca onsuz nasıl dayanabildim hâlâ anlamıyorum. Onu görmeyeli henüz birkaç saat olmuşken bile kafayı yemek üzereyim.”
Burukça tebessüm etti Dalya. “Çünkü onu bulacağınıza hep inandın.”
Verdiği derin nefesle tavana bakakaldı Buğra. Onları ayakta tutan şeyin de parçalayan şeyin de umut olduğunun farkındaydı. Onu bulamazlarsa yaşanacak senaryoların da.
Yatmaktan sıkılmış olmanın verdiği rahatsızlıkla belli belirsiz doğrulmaya çalışırken gözleri elindeki seruma değdi. Hemen sonra serum torbasına baktığında serumun bitecek olduğunu anladı. “Ateşler nerede?” diye sorarken serumu sökme derdindeydi.
Dalya engel olmaya çalışmadı çünkü ne yaparsa yapsın o serumun söküleceğini biliyordu. Soruya cevabı kıkırdayarak verdi. “Ütü yapıyorlar.”
Buğra da güldüğünde yarası sızlasa da ayaklarını kanepeden sarkıttı. “Onları ütüden kurtarmak gibi olmasın ama gitmemiz gerekiyor.” Gözleri saate değdiğinde saatin biri geçtiğini gördü. Koridora doğru Ateş’le Caner’e seslendiğinde saniyeler içerisinde salona dönmüşlerdi.
Buğra’nın “Gidelim.” demesine kalmadan Ateş “Ne yapıyorsun lan!” diye cırlamıştı. Buğra’yı omuzlarından ittirip yatırdı. “Yat, zıbar şuraya!”
“Lan iyiyim! Gidelim, bitirelim şu lanet günü!”
Ateş aksi bir şekilde Buğra’ya bakıyorken Caner’in gözleri Dalya’ya değdi. “Gidebilir miyiz? İyi mi durumu?”
“Yarasını zorlamadığı sürece bir sorun olmaz.” diyen Dalya’nın cevabından sonra Buğra’nın ayaklanmasına engel olmamışlardı. Masanın üzerine konulan ekipmanları alıp dakikalar içerisinde evden çıkmışlardı. Takibe aldıkları ve peşinde oldukları araç Toprak’ın aracıydı. Aslında bu suikast Pamir’e yapılmalıydı ancak Pamir’in ödleklik yapıp evden dışarı çıkmayacaklarını biliyorlardı. Kısasa kısas günüydü bugün. Geriye alınacak üç intikam kalmıştı ve bunlardan biri Turgut’un ölümüydü.
Trafik kazası süsü verilerek bir çocuğun ve bir adamın uçuruma yuvarlanmasına sebep olmuştu Pamir. Seneler önce yapılan kaza o çocuğun boynunda derin bir yara açmış, adamı ise hayatından etmişti. Pamir Yıldırım Ardıç bu dünyadan pek çok hayat çalmıştı. Turgut Özcan’ın ölümü de onun ellerinden olmuştu. Üstelik sebebi doğru dürüst bilinmiyordu bile.
Toprak’la aralarındaki mesafeyi kapatmaya yaklaştıklarında Buğra’nın düşündüğü tek şey geçmişti. Abisinin kazadan önce ona söylediği sözler kulaklarında yankılanırken eli boynundaki izi ovalıyordu.
Abim, bir oyun oynayalım mı senle? Gözlerini kapat abim.
Hiç sorgulamadan gözlerini kapatmıştı çünkü abisine güveniyordu.
Kapattım abi.
Aferin abim. Şimdi ona kadar say ama her sayışında hızlandığımızı da hisset, tamam mı?
Bunu da sorgulamadan yapmıştı. Oysa ucunda ölüm olduğunu bilseydi denilen hiçbir şeyi yapmazdı. Peşinde birileri olduğunu, neden hızlandıklarını duyduğu silah seslerinden sonra anlamıştı. Korkmuştu ama saymayı bırakmamıştı. O dakikadan sonra saydığı şey ise sıkılan kurşunlar olmuştu.
17 kurşun sıkılmıştı.
En son sıkılan kurşun arabanın arka tekerleğine isabet ettiğinde araba kontrolden çıkıp toprak yolda yuvarlanmıştı. Kaç ağaca çarptılar, kaç darbe aldı bilmezken dakikalar sonra durmuştu araba. Ön taraftan yükselen dumanları görebilmiş, kokuyu duyabilmişti. Boynuna batıp orada derin bir yara açan cam parçasını da hissedebilmişti. Yüzünde ve ellerinde binlerce çizik vardı ama boynundan omzuna doğru oluk oluk kan akıyorken o çizikleri aldırmadı bile. Tüm kan ve duman kokusuna rağmen gözleri abisini aramıştı. Şoför koltuğunda onu bayılmış bir şekilde bulduğunda dudakları titremişti. “Abi?” Seslenişlerine karşılık bulmamıştı. Abisinin göğsüne bir dal parçasının battığının ve orada can verdiğinin henüz farkında değildi. Hastaneye gittiklerinde bilinci açıldığında artık abisinin olmadığının da.
Uyandığı ilk andan beri abisini sormuştu ancak babası sürekli geçiştirip başka şeyler söylemişti. Abisinin öldüğünü babası ile amcası konuşurken duymanın hesabını kime kesebilirdi ki? Ne yaparsa yapsın Pamir’in onların canını yaktığı kadar Pamir’in canını yakamazlardı.
Nefes almaya çalıştığında göğsündeki ağırlık sebebiyle eli göğsünü buldu. Oradan boynundaki izi. Göğsünü sıvazlaması gereken yerde yarayı sıvazladı çünkü asıl acıyan yerin orası olduğunu biliyordu.
Toprak’ın arabasının yanına yaklaştıklarında “Hazır mısın?” diyen Ateş’in sesiyle doğruldu Buğra. Belindeki silahı kavraması soruya sessiz bir evetti. Cama doğru yaklaştığında tam on altı kurşun sıktı arabaya. Her kurşunda araba biraz daha sarsıldı. Bir süre sonra karşı taraftan karşılık almışlardı ancak durmamışlardı. On yedinci kurşunu arabanın arka tekerleğine sıktığında araba tamamen kontrolden çıkıp direğe çarpmıştı.
Onların da yuvarlanmasını isterdi ancak Toprak’a bir sözü vardı. Onu bizzat kendi elleriyle yakarak öldürecekti. Araçtan dumanlar yükselirken oradan uzaklaştıklarında Pamir’e bununla ilgili bir fotoğraf göndermeyi de es geçmediler.
Son iki kısas kalmıştı. Bunlardan sonra yeni bir devir başlayacaktı. Bu sefer Kuzgunlar Eva Deniz Kara’yı bulmak için değil, Melek’in cesedine ulaşmak için savaşacaklardı. Bir sonraki adresleri Pamir’in eviydi. Saat akşam beşi vurduğunda ise plan basitti: Kısasa kısas. Kaçırılmaya kaçırılma.
Pamir’in evinin etrafını usulca sardıklarında havada gezinen drone’ları beklemişlerdi. O drone’ların Uğur tarafından kontrol edildiğinin bilincindeydiler. “Uğur?” diye kulaklığa seslenen Buğra saniyeler içinde cevap almıştı.
“Emredin Komutanım!”
“Sağ cepheye iki adet C4 aslanım. Sol cephe biz de.”
“Emredersiniz Komutanım!” Uğur denilene uyarak sağ cepheye ikişer drone yerleştirdi ve işaret bekledi. Ateş ve Caner sol cepheye sis bombaları fırlattıklarında Buğra’nın gözleri etraftaydı. Atılan sis bombaları yüzünden adamlar sağ cepheye yöneldiğinde Uğur'a işaret verilmiş ve bombalar atılmıştı.
Adamlarin çoğu etkisiz hale getirilmiş, kalan adamlar bombanın verdiği zararı ölçmek için o yöne ilerlemişti. Bu da büyük bir fırsattı. Evin savunmasız kalan ön cephesinden içeri girmek fazla kolay olmuştu. Pamir’in evde değil de Toprak’la uğraştığının farkındaydılar.
Evde yalnızca Maya ve Arzhel vardı. Duyulan patlama seslerinden sonra ikisi de alt kata saklanmış olmalıydılar. Tıpkı Eve ve Melek gibi. Caner üst kata çıkarken Buğra ve Ateş alt kata inmişlerdi. Etrafta Arzhel’i ararken onu saklanmak yerine kanepeye kurulmuş, muzlu sütünü içerken bulmak şaşırtmıştı.
Ateş gözlerine inanamayarak ilerlediğinde Arzhel aynı rahatlığı içerisindeydi. "Sonunda geldiniz." Elindeki kutuyu havada salladığında yapmacık bir endişeyle konuştu. "Bayıltmayacaksınız değil mi? Henüz sütümü bitirmedim."
Arzhel üzülmüşçesine dudak büzmüşken iki kuzgun birbirlerine bakakaldılar. "Ne tür bir manyak lan bu?" diye sızlanan Ateş'ti.
Buğra ise "Senin türüne benziyor. Sen anlarsın dilinden." diyerek kenara çekildi. Sırtını duvara yasladığında eli yarasını bulmuştu. Hareket ettikçe sızısı büyüyordu ancak görmezden gelmek şimdilik mümkündü.
Ateş Buğra’ya ters ve kınayan bir bakış attıktan sonra Arzhel’e doğru döndü. Sütünü içmeye devam ediyordu. Rahatlığı tanıdık gelmişti. Buğra haklı olabilirdi, karşısında onun gibi bir manyak oturuyordu.
"Sen şimdi zorluk çıkarmadan da gelirsin bizimle."
"Elbette. Yalnız depo gibi bir yere götürmezseniz sevinirim. Toza alerjim var da." derken ayaklanmıştı Arzhel.
O dakika Arzhel’in kendisine benzediğine emin oldu. Dışarıdan ben de mi böyle sinir bozucu duruyorum düşüncesi geçmişti kafasından. Sonra mükemmel olduğunu anımsadığında egosunu kuşanmıştı. Ateş'in gözleri duyduğu nefes alışveriş sesleri sebebiyle Arzhel’in arkasında kalan odaya dönmüştü. Oradakinin Aliz'in olması düşüncesi geçti aklından.
Odaya yöneleceği vakit Arzhel önüne geçerek onu durdurmuştu. "İşiniz benimle. Maya’ya karışırsanız işler değişir."
İbre tersine dönerken alayla gülen Ateş olmuştu. Ellerini cebine yerleştirdiğinde alaycı gülüşü dudağının köşesindeydi. "Kızla br işim yok zaten, çekil." Arzhel’in yanından geçip odaya girdiğinde görmeyi beklediği kişinin aksine sarı saçlı, yeşil gözlü bir kız görmüştü. Korkuyla titreyen bedenin Aliz'le uzaktan yakından alakası yoktu.
Kafayı yeme noktasındaydı. Aliz'in kim olduğunu kabullenmeliydi belki de. Kapıyı kapatıp geri döndüğünde aynı rahatlığı içerisinde Buğra'nın yanına ilerledi. Buğra'nın soğuk terler döktüğünü o an fark etti. "İyi misin?"
Buğra gözlerinin önü kararsa dahi başını sallayarak onaylamıştı. Zorlansa da doğrulmayı başarmıştı. Başı döndüğünde duraksamak zorunda kaldı ama hemen toparladı. "Gidelim artık."
Bilincini son bir defa zorlayarak çıkışa doğru yürüdüğünde peşinde Arzhel, onun da arkasında Ateş vardı. Caner de geldiğinde arabaya binip uzaklaştılar. Yol Ateş’in ve Arzhel’in didişmeleriyle geçmiş, Arzhel’in rahatlığı üç kuzgunun da sinirlerini alt üst etmişti.
Arzhel’i güvenli bir eve hapsettikten sonra kalan son kısas için Pamir’in şirketine doğru sürmüşlerdi. Buğra'nın yarası sebebiyle dinlenmesi gerektiğini anladıklarında onu yol üzerinde eve bırakmış, Ateş ve Caner şirkete geçmişti.
Bu kez intikamını aldıkları Caner'in ablasıydı. Sırf bir ihale avukatlığı yapmakta kararlı olduğu için hamile bir kadının canına kıyabilecek kadar acımasız bir adamdı Pamir Yıldırım Ardıç. Kısasa kısas olduğuna göre Ardıç şirketi batmaya mahkûmdü. Yarın düzenlenecek toplantı için gerekli evraklar ve yatırım projelerine dair dosyaların hepsini bir araya toplayıp yakmışlardı.
İki kuzgun yanan kağıtları izliyorken Caner'in aklında yankılanan tek ses bebek ağlama sesiydi. Üç yıl öncesine döndü zihni. 27 Ekim gecesine. Telefonuna gelen aramayla dünyası başına yıkılmıştı.
Tek ailesi ablası olan Caner Yaban o gece ablasının ölüm haberini almıştı. Hastaneye ulaştığında her şey için çok geçti. O gece tek bir cümle duymuştu doktordan.
Bebeği kurtardık ama anneyi kaybettik maalesef. Başınız sağ olsun.
*****
Vera Işık
Kan kokan bir kâbusun içindeydim. Yine her şeyin farkında ve her şeye mecburdum. Duyduğum kan ve ölüm kokusu artık tanıdıktı. İki yıldır bir başka koku girmemişti kâbuslarıma. Kan, barut ve ölüm. Üzerimde yine o kirlenmiş beyaz, kirazlı elbise varken bu sefer kendi bedenimdeydim. Boşlukta ilerlerken birden fazla tatlı anılar geçip gidiyordu önümde.
Bir noktaya kadar tüm anılarda gülüyordu küçüklüğüm. Bu anları yaşayan ben değildim ama izlemek huzur vericiydi. Ama bir noktadan sonra kan kokusu çoğaldı. Barutun keskin kokusu burnuma yaksa da ilerlemeye devam ediyordum. Küçük bir ışık huzmesi parladı gözümde ve sonra yine kendimi dört duvar arasında buldum.
Alışıktım buraya. Buradaki kasvete de ama her görüşümde içim titriyor, ürküyordum. Bu sefer kız çocuğunun bedeninde değildim. Kendi bedenimde ve orada bir hayalet gibi onları izleyen taraftım. Neler olduğunu anlamadığım bir anın içindeydim. İki yıldır sürekli aynı sahneleri, çatışmaları, kaçışları görürdüm ancak bu ilkti.
Bir kadın vardı kız çocuğunun karşısında. Kız çocuğunun saçları ilk defa bu kadar uzun ve mısır örüğüydü. Kadın kızın saçlarıyla oynuyordu ama bu okşamak amaçlı değil acıtma amaçlıydı. “Annen benim de saçlarımı örerdi, biliyor musun?” diyen sesi de eli kadar sertti.
Korkuyla titriyordu minik beden. Gözleri yaşlı, açık kahverengi saçları dağılmıştı. “Anneme ne yaptın?”
Omuz silkmişti kadın yüzünde buzdan keskin bir tebessümle. “Hiçbir şey. Sadece ödeştik.” Elinin kızın saçlarını bir anda çektiğinde acısını kendi saçlarımda hissettim, istemsizce elim saçlarımı buldu. “Annen bana çok şey borçlu Deniz.”
“Benim annem kimseye zarar vermez!” diye diklenişi cesaret doluydu. İliklerine kadar korkuyla dolu olsa da tutunduğu tek dal annesiydi. Depodan kaçmadan önce söylediği şey de buydu. Annemi bırakamam.
“Senin annen bir şeytan!” Küçük kızın yüzüne doğru bağırmıştı kadın. Saçlarını bırakıp çenesini kavradığında kızın çektiği her acıyı aynı şekilde hissettim. “Senin annen her şeyi mahvetti! Benim hayatımı mahvetti! Beni kaçak yaşamaya mahkûm kılıp kendi hayatını yaşayabileceğini sandı! Senin annen bir aptal, duydun mu beni!”
“Sensin aptal!” diyen kızın haykırışını bir yankı gibi duydum. “Benim annem bir melek! Asıl kötü olan sensin!”
Bitti. Kâbusun netliği buraya kadarken her şey bir hayal gibi silik silik gibi geçti gözlerimin önünden. Çığlıklar yankılandı kulaklarımda. Kadının bedeni silindi. Kızın saçları kısaldı, mısır örüğü bozuldu. Kıyafetlerine kan bulaştı. Dirsekleri ve dizleri yara bere içinde kaldı. Ben ise lanet bir dejavuya maruz kalmışçasına her acıyı ayrı ayrı hissettim.
Canım yandı. Bir rüya daha göğüs kafesimi delip geçti. Çığlıklar susmadı. Kan kokusu geçmedi. Elimde bir avuç barutla bir ormanın içinde kalakaldım. Küçük kız kaçışma derdindeyken ben elimde baruta baktım. Kız yere düştüğünde iniltisiyle birlikte barut uçup gitti sanki.
Dizleri acıdı. Dizlerim acıdı.
Avucu kanadı. Avucum kanadı.
Bu sefer düştüğünde kaldıranı yoktu. Yaşlarını elinin tersiyle silerken düştüğü yerden tek başına ayaklanmıştı. Yaşlar durmadı, korku dinmedi, kaçışı bitmedi. Bir ömür o ormana hapsolmuş gibiydi. Çıkış yoktu sanki.
Çıkış ölümdü belki.
Barutun elimde kalan izi silinmedi. Saniyeler içerisinde kendimi yine o teknede buldum. Yine o iki el kurşun sesi yankılandı aklımda. “İntikamımı almama yardım ettiği için kızına minnettarım.” diyen acımasız ses karıştı o seslere. Bir kurşun sesi daha duydum ama bu tekneden değil ormandan geldi.
Saniyelik bir anda bir sahnenin içinde kalakaldım. Zorla dizlerinin üzerine çöktürülmüş bir adam varken onun karşısında vücudu yere bere içinde olan bir kadın vardı. Hiçbir ses yoktu. Yüzler silikti ama kadına doğrultulan silah ve çıkan ses en net şekilde zihnimde yankılandı.
Adamın feryat eden çığlığıyla irkilerek uyandım. Gözlerimi araladığımda soğuk terler döktüğümü ve göğsümün sızladığını o an fark ettim. Kendime gelmeme kalmadan “Çikolata?” diyen tanıdık sesi duydum. Elim göğsümü sarmış, nefes almaya çalışırken duyduğum sesle bakışlarım karşımdaki bedene değdi.
Dönmüşlerdi. Ne zaman bilmiyordum ama şu an karşımdaydı. “İyi misin?” diye sorduğunda sesindeki endişeyi görebilmiştim. Saçlarımı yüzümden çekerek okşuyor, bir eli elimi sarmış durumdaydı.
Yutkunarak başımı salladığımda nefes nefeseydim. Eli saçlarımdan yanağıma indiğinde yaşları o an fark ettim. Kirpiğimin ucunda da yaşlar vardı. Gözlerimi kapatsam yaşlar süzülürdü. Yorgunluktandı biliyorum. Rüyalar yoruyor, zihnimi bulandırıyordu.
Dayanacak mecalim kalmamıştı artık. “Kâbus görmek istemiyorum.” dediğimde sesim titremiş, yaşlar yanağımda süzülmüştü. Kontrol edemediğim kelimeler döküldü dudaklarımdan. “O ilaçları içmek de istemiyorum.” Dudaklarımdan bir hıçkırık koptuğunda kendimi durduramadım. Her şey çok fazla acı vericiydi.
“Şşt, tamam güzelim.” diyerek beni göğsüne çektiğinde bir eli elimi okşarken diğer eli saçlarımdaydı.
“Sadece uyumak istiyorum ama olmuyor. Her gün aynı şeyleri görüyorum. Her gün ölüm beni kovalıyor. Çok yoruldum artık.” Yıllarca içime attıktan sonra onun yanında taşmak sinirlerimi bozsa da elimden hiçbir şey gelmedi. Taşıması çok ağırdı, baş edemiyordum. “Kaçmaktan çok yoruldum.”
Hıçkırarak göğsünde ağladığımda sadece saçlarımı okşadı. Geçecek bile demedi çünkü o da biliyordu. Ya ilaçları içecektim ya da kâbuslara mahkûm kalacaktım. Hiçbir şey hiçbir zaman geçmeyecekti.
Dakikalar belki de saatlerce çekinmeden ağladım. Gözyaşlarım hiçbir gerçeği değiştirmedi. İçimdeki acıyı da dindirmedi. Sadece ağladım.
Kendimi biraz daha iyi hissettiğimde geri çekildim. Üzerinde boğazlı kazaklarından değil de salaş bir tişört olduğunu ise o an fark etmiştim. Yüzümdeki ıslaklıklardan kurtulmaya çalışırken “Kusura bakma.” diye mırıldandım. “Bir an boşaldım, sana denk geldi.”
Ne oldu, ne gördün diye sormasını bekliyorken tek bir cümle döküldü dudaklarından: “Yanında kalmamı ister misin?”
Evet diyemedim. Hayır da diyemedim. Boynum bükülürken başımı salladım. Tebessümünü görebilmiştim. Yatağa uzandığımda o da yanıma yattı. Bir eli belime dolanıp saçlarımla oynuyorken bir eli hâlâ elimdeydi.
Elimi bırakmadığın sürece ölüm bizi yakalamaz.
Belki o zaman öylesine söylenmiş bir cümleydi ama elini bu gece hiç bırakmayacaktım. Birkaç dakika sessizce kaldığımızda benim gözlerim kapalı, bir elim göğsüne yaslıydı. Başparmağı elimi okşuyorken nefesini hissedebiliyordum ve bu iyi geliyordu.
“Biraz daha iyi misin güzelim?”
Mırıltıyla onaylamıştım. “Ne zaman döndünüz?”
“On bir gibi döndüm ben, Ateşler gelmedi daha.”
Burnumu çekiştirip sesime düzen vermek için çabaladım. “Sen neden erken geldin?”
“Dedim ya, özledim.”
Göğsündeki elimi kaldırıp göğsüne vurdum. “Yalancı.” desem de kalbim çoktan ona kanıp hızlanmıştı bile. “Sen iyi misin peki?”
“İyi olduğuna göre ben de iyiyim.”
“Bir aşk itirafı yapmadığın kaldı, farkında mısın?” Böyle bir cümle kurduğuma inanamıyordum ama yaptığı tam olarak buydu.
Gülüşünü duyabilmiştim. “Onu da yaparız.”
“Dalga mı geçiyorsun sen benimle?”
“Cık.” dediği andan itibaren nefesi daha yakındı. “Sen beni ciddiye almıyorsun.”
Sessiz kaldım. Bir şey diyemedim. Demeye de gerek yoktu. Kafam dağılsın diye böyle şeyler söylediğini biliyordum. Bu yüzden hiçbir zaman onu ciddiye almayacaktım. Kollarının arasında uykuya dalmış olsam bile.
*****
İlahi Bakış Açısı
Hastane odasında, tavanı izlerken duyduğu nabız seslerinden dolayı kafayı yemek üzereydi Toprak Kanlı. Kendi nabız sesine tahammül edemeyecek durumdaydı. Kanı öfkeyle akıyor, Kuzgunları bitirmek uğruna deliriyordu.
Kuzgunların sebep olduğu bir trafik kazası geçirmişti. Arka koltukta oturduğu için bu kazadan birkaç sıyrıkla kurtulmuştu. İç kanama kontrolü sebebiyle hastanede yatmak zorunda kalmıştı. Ancak öfkelendiği şey geçirdiği kaza falan değil, az önce adamlarının ona gösterdiği haberdi.
Magazine düşen Ateş Kara ile ilgili bir haber kurşun etkisindeydi. Haber karesinde gördüğü bedenin Aliz olduğunu kabullenmemekte ısrarcıydı. Sevgilisinin hiç kimseyle evlilik haberi çıkamazdı!
Dakikalar sonra Pamir odaya girdiğinde öfkeyle doğruldu Toprak. Yumruğunu sıkmış durumdayken Pamir’e karşı diklenmekten geri durmadı. “Bu rezilliği nasıl açıklayacaksın!” diye bağırırken çekmece üzerindeki laptopu yere fırlatmıştı. Pamir kırılan cam parçalarına bakıp göz devirerek ilerlemişti. “Seninle anlaşmamız bu muydu! Turgut’u öldürmeme karşılık kızını bana sattın sen!”
Refakatçi koltuğuna kurulurken aynı rahatlığı içerisindeydi Pamir. “Benimle konuşurken o sesini alçalt yoksa gırtlağını kökünden keserim.” Gömleğinin kolunu düzeltip dikleşti. “Anlaşmamız hâlâ geçerli.”
“Bu haberler ne o zaman!” diyen Toprak artık bağırmıyor, dişlerinin arasından konuşuyordu.
“Boş bir magazin haberi. Sana söyledim, o kızdan almam gereken bir şey var. Sonra kendi ellerimle onu sana vereceğim zaten.”
“Yıllardır aynı şeyi söylüyorsun Pamir.”
“Yıllardır o kız benden bir şey saklıyor. Bulmama az kaldı, onunla işim bitecek, merak etme.”
Toprak sakinleşmeyi denedi ama çok zordu. Zihninde paranoyak düşünceler kol gezerken Ateş Kara’ya bir şey yapmadan durmayacak gibiydi. Düşündü, canını nasıl acıtabilirdi? Aklına gelen şeyle rahatlayarak arkasına yaslandı. İntikam için güzel bir plandı.
Pamir’e dakikalar içinde oğlu Arzhel’in kaçırıldığı haberi geldiğinde aklındaki planı Pamir’e de anlatmıştı. Pamir oğlunu aramaya başlamışken Toprak’ın planına uymayı kabul etmişti.
*****
Vera Işık
Kokusu güven verdiği için mi yoksa gece boyu elimi hiç bırakmadığı için mi, bilmiyordum ama gecenin geri kalanı huzurlu bir uykuyla geçmişti. Sabah gözlerimi açtığımda onu yanımda bulamamıştım ama o ve Kayra’nın seslerini duymuştum. Erken uyanmış olmalıydı. Aşağıya indiğimde o ve Kayra’yı oyun oynarken görmek şaşırtmamıştı. Kahvaltı için toplandığımızda Ateş hâlâ uyuyordu.
Bugün dersim olmadığı için kahvaltıdan sonra odama çekilmiştim. Anatomi tekrarlarımı yapmış, sınavlar yaklaştığı için gerekli yerleri not almıştım. Eğitimin son senesi olduğu için seneyi uzatmak istemiyordum. Seneye staj yılım olmalıydı.
Dersten sıkıldığımda telefonu elime alıp sosyal medyada gezinmiştim. Bir süre sonra ondan da sıkılıp telefonu elimden bırakacakken ekrandan düşen bildirimle durdum. Bir haber bildirimiydi. Başlık ise oldukça tuhaftı.
Kara ailesinin sır dolu geçmişi!
Haber yayınlayalı iki dakika bile olmamıştı. Bildirime tıkladığımda ekranda beliren sayfada bir video vardı. Videoya tıklamadan önce videonun altındaki haber metnini okudum.
Kayıplara karışan Ufuk Kara ve Melek Kara cinayete kurban mı gitti?
Dakikalar önce internete yüklenen bir video Kara ailesinin geçmişine büyük bir merak oluşturdu. Videoda katledilen Melek Kara’nın kim tarafından katledildiği bilinmezken polis soruşturmaya başlamış durumda. Videonun paylaşıldığı internet sitesi okları Ateş Kara’ya çevirirken akıllara Ateş Kara’nın servet uğruna ailesini katlettiği şüphesini düşürdü.
Haberin devamını okuyamadım çünkü engel olamadığım bir şekilde ellerim titremeye başlamıştı. Orada yazılan saçmalıklara inanmadan videoyu açtığımda omurgam boyu yayılan soğuklukla kalakaldım. Bu rüyamdan gördüğüm bir sahneydi. Bir adam dizlerinin üzerine çökmüşken karşısında yaralı bir kadın vardı.
Kameranın açısı yalnızca adamı, kadını ve kadının kafasına doğrultulan silahı görüyordu. Silahı tutan kişi görünmüyordu. Videoda ses de yoktu. Ama benim kulaklarımda adamın feryadı yankılandı. Telefon ellerimin arasında titredi ama durmadım. Video yalnızca 19 saniyeydi. Adamın feryadı video bitene dek zihnimde yaşadı. Videonun son saniyesinde ise kamera kadını kadrajdan çıkardığında bir silah sesi yankılandı.
İrkildim. Duyduğum silah sesi gerçek miydi yoksa zihnimin oyunu mu bilmiyordum ama kulaklarıma değen çığlıklar ve kırılma sesleri gerçekti. Telefon ellerimin arasından düşerken öylece kaldım. Çığlıkların Ateş’e ait olduğunu anlamam uzun sürmedi. Kırılma sesleri arttı. Bağırışlar, haykırışlar… Eve barut kokusu sindi sanki.
Nereden geldiğini bilmediğim bir cesaretle ayaklandım. Kapıyı açtığımda kırılma seslerini daha net duyduğum için bir kez daha irkildim. Belki de doğru olan karışmamaktı. Ama olmadı. Yoğun bir gürültü geldi alt kattan ve sonrasında ev ölüm sessizliğine büründü. Bu gürültüden bile daha korkutucuydu.
Endişeyle merdivenleri inip alt kata geldiğimde kapısı açık olan çalışma odasından odanın içini görmemle adımlarım olduğu yere kenetlendi. Buğra ve Caner kapı pervazında durmuşlarken Ateş yatağın kenarına çömelmiş haldeydi. Az önceki gürültü düşen dolaptan gelmiş olmalıydı. Cam kırıklıkları odanın içerisinde dağılmakla kalmamış, her yere dağılmıştı.
Ayaklarımın çıplak oluşunu umursamadan ilerlediğimde beni fark edip durduran Buğra olmuştu. Daha fazla gitmeme izin vermeden belimden kavrayıp ayaklarımı ayaklarının üzerine bıraktı. “Ateş… iyi mi?” dedi titreyen sesim. Korktuğumu bile o an fark ettim.
“İyi olacak.” Saçlarımdan öpüp beni cam kırıklarının olmadığı bir yere bıraktığında gözlerim Caner’deydi. Ateş’e doğru ilerlemeye çalışıyordu. Çok da yaklaşmadan aralarında mesafe bırakacak şekilde durdu.
“İyi misin?” sorusu değdi kulaklarıma.
Ateş’in başını iki yana salladığını görebilmiştim. Omuzları düşmüş, gözleri kızarmıştı. Onu ilk defa bu halde görüyordum. İlk defa bu kadar çaresizdi. “Sakin kal.” dedi Caner. Bir adım daha yaklaştı Ateş’e. “Bunu da halledeceğiz Ateş. Yalvarırım sakin kal.”
“Hiçbir şey hallolmayacak.” diyen Ateş’in sesi titrekti. Elinin tersiyle sol yanağında süzülen yaşı silip ayaklandı. “Hiçbir şey hallolmayacak.” diye tekrarladı kendi kendine. Sendeleyerek geriye afalladığında Caner tutmaya meyletti ama Ateş dokunmasına izin vermedi. “Hiçbir şey hallolmayacak!” diye bağırdığında kavradığı demir kutuyu dolap camına doğru fırlatmıştı.
Etrafa saçılan cam kırıklarıyla irkilerek duvar kenarına tünedim. “Hallolmayacak amına koyayım! O piçi öldürmeden hiçbir şey hallolmayacak!” Ateş’in haykırışları onu sakinleştirmeye çalışan Buğra ve Caner’in sesine karıştı. Sesler kulağıma uğultu şeklinde ulaştığında zihnim daha çok bulandı. Geçen her saniye nefesim göğüs kafesimde sıkıştı. Kâbuslarımda gördüğüm tüm sahneler birbirine karıştı. İçlerinde tek bir ses kaldı.
Bir şey olursa sarılırım geçer hemen, değil mi abi?
Durdu. Her şey bir saniyeliğine durduğunda dudaklarımdan tek bir kelime döküldü. “Abi.”
Duyulmadı sesim. Ateş’in bağırışları daha baskındı. Kontrol edemediğim bir içgüdüyle duvar arkasından çıkıp kapı pervazında belirdim. Cam kırıklarına basmamaya çalışarak ilerledim ama zordu. “Abi!” dediğimde Ateş’in bağırışları sustu. Elindeki isimlik elinden düşerken gözleri ben de kaldı.
Sadece sakinleştirmek için, dedim kendi kendime. Sen Eva değilsin, o senin abin değil. Sadece benziyorsun. Sadece iyi olsun diye.
Sertçe yutkundum ona yaklaştığımda. “Abi.”
“Abim.” dedi titrek sesi.
Omuzları düştüğünde yine beklenmedik bir şey yapıp ona sıkıca sarıldım. Şaşkınlıkla karışık gülüşünü duydum. Kollarını sıkıca belime doladığında derin bir nefes verdim. İşe yarıyor olmalıydı. “Be-ben.” dediğinde konuşmakta zorlanıyordu. Titrek bir nefes döküldü dudaklarından. “Ben onları koruyamadım. Özür dilerim abim, seni de koruyamadım. Ben… her şeyi mahvettim.”
Tek kelime edemedim. Ne diyebilirdim ki? Sadece daha sıkı sarıldım. Özür dilemesi gereken o bile değildi. Bu hikâyedeki tek masum o ve kardeşiydi.
*****
İlahi Bakış Açısı
Çıkan haberlerden sonra çantasını alıp kafeden çıkmaya niyetlenmişti Aliz ancak kafenin önünde gördüğü toplulukla afallamıştı. Mekandan bir adım dışarı atmasına kalmadan muazzam bir topluluk etrafını sarmıştı. Patlayan flaşlar gözünü alıyorken adımları istemsizce geriliyordu.
Herkes hep bir ağızdan sorular sormaya başladığında ses kirliliği başını alıp gitti. Aliz muhabirlerin arasından kurtulmaya çalışırken soruların hepsine kulak tıkamıştı. Ta ki bir muhabirin ağzından çıkan lafı duyana dek.
"Sevgilinizin ailesini katlettiğini bilerek mi birlikte oldunuz?"
Kan beynine sıçrarken gözleri karardı. Arkasını döndüğünde sert bakışları muhabirlerin üzerinde gezindi. Kimin söylediğini duymamıştı ancak o cümleden sonra herkes susup bir cevap beklemiş gibiydi. "Çok kolay değil mi birini karalamak!" diye çıkıştığında gözleri mikrofonlara değdi. Geçen her saniye kanı daha çok kızıştı. Sebebi ise...
Ateş Kara’ya dil uzatılmasına tahammülünün olmamasıydı.
"Daha düne kadar öve öve bitiremediğiniz adamı işinize gelince ne güzel gömüyorsunuz ya? Para bu kadar mı tatlı! Bu kadar mı açgözlüsünüz hepiniz!" Histerik bir şekilde gülüyorken sinirlerine hakim olmak adına dudaklarını kemiriyordu Aliz. Gülüşü silindiğinde gözleri buzdan keskin bir bakış kuşandı. "Bir adamın acılarından para kazanacak kadar aşağılıksınız!"
Muhabirlerden biri "Bu yaptığınız hakarete giriyor yalnız." dediğinde Aliz'in sert bakışlarının hedefindeydi.
"Sizin bu yaptığınız neye giriyor peki? Karaktersizlik? Açgözlülük? Ya da fırsatçılık?"
Muhabir yutkunarak sustuğunda tüm bu dediklerinin kayıt altına alınması Aliz'in umurunda olmadı. Gözü karardığında geleceğini bile düşünmezdi. "Şu dakikadan sonra Ateş Kara’nın aleyhine yapılmış tek bir haber görürsem haber sitesine ulaşır, önce siteyi çökertir sonra firmanızı kundaklarım!" Çantasını sıkıca kavrayıp topuklularının üzerinde dönmeden önce "Bu bir uyarı değil alenen tehdittir." dedi.
Sert ama asil adımlarla topluluktan uzaklaşıp arabasına bindiğinde kalbi boğazında atıyordu. Yola koyulurken az önce neler yaptığını yeni idrak ediyor gibiydi. Absürt bir sinirle Ateş Kara’yı korumuştu. İnanamadı kendisine. Aralanmış dudaklarından "Aptal!" kelimesi döküldü. Bu sefer sövdüğü kişi ta kendisiydi. "Sussana kızım! Susup ilerlesene! Ne konuşuyorsun! Hayır, sana ne! Sana ne, kim ne diyorsa desin!"
Ama katil değil, diyen iç sesine lanetler okudu. Neden Ateş’e karşı bu kadar güven doluydu? Adamın eli silah tutuyor, zevkine mekan patlatıyordu. Hâlâ katil değil diye etrafta gezinmekteki amaç neydi?
Kendi düşüncelerine sinirlenirken telefona düşen aramayla toparlanmaya çalıştı. Aramayı açtığında endişeli sese karşılık "Yoldayım, oraya gidiyorum. Merak etme." demişti. Aralarında geçen kısa bir konuşmanın ardından Aliz "Haber veririm." diyerek sonlandırmıştı aramayı.
*****
Vera Işık
Yatağın ucuna oturmuşken kendinden geçmiş olan Ateş'e bakakalmıştım. Sakinleştikten sonra Buğra doktor çağırmış, benimle ilgilenen kadın gelmişti. Ateş'e sakinleştirici verdiği için Ateş uyuyordu. Kalp atışlarının hâlâ yavaş olduğunu söylediği yanından ayrılamıyordum.
Oysa üzerime düşmemesine rağmen elimden geleni yapmıştım. Ona abi demiş, sarılmıştım. Yaptığıma inanamıyordum ama yapmıştım.
Her şey kadar bu da yanlıştı. Zihnim zaten bulanıkken böyle bir şey yapmaya hakkım yoktu. Yatağın ucundan kalkıp üst kata çıktığımda arkamdan birinin geldiğinin farkındaydım ama dönüp bakmadım. Tek istediğim odama çekilmekti.
Ama olmadı. Merdivenlerin başında bileğime dolanan el sebebiyle duraksamak zorunda kaldım. "Çikolata," diyerek konuşmaya yeltendi ama izin vermeden yüzümü ona doğru döndüm.
"Biliyorum, yaptığım çok yanlıştı." Dudaklarını araladı ama susmadım. "Sadece sakinleşsin diye yaptım. Benzediğimi söyleyip duruyordunuz. Biliyorum, ben Eva değilim. Hata ettim, farkındayım."
Ellerimi kavrayıp beni sakinleştirmek istercesine okşadığında nefesimi bırakırken duraksadım. "Bir sakin ol. Hiçbir şey demeyecektim. Sadece teşekkür edecektim."
Omuzlarım düştü. Etmemeliydi. Yaptığım şey için azarlanmalıydım oysa. Ama yapmıyordu. Zihnimdeki düşünceler susmuyordu. Çok yoruyordu artık. Bitsin istiyordum. Rüyalar da absürt düşünceler de.
Hiçbir şey demedim, sadece odama çekilip yatağın üzerine oturdum. Yapmam gereken şey en başından beri belliydi. Her şeyin yanlış olduğunu bile bile kabullenip yaşamaya devam etmiştim. Belki de ilaçları içmekti tek yol.
Ayaklanırken çekmecelerde Yekta’nın getirdiği ilaçları aradım. Bulmam uzun sürmedi. Tekrar yatağın üzerine kurulurken elimdeki ilaçlara bakakaldım. Etkisi yüksek ilaçlardı. Bu yüzden uzun bir süre ara vermeme izin vermezlerdi. Yalnızca bir hafta ara verdikten sonra tekrar içtiğimde günlerce midem yanmış, kan kusmuştum.
Şimdi içmeyeli iki yıl oluyordu. Tekrar içersem...
Yine kan kusabilirdim ama ya daha ağır bir şey olursa?
Her ne olacaksa olsun, razıydım. Kabuslardan ve aklımı karıştıran tesadüflerden kurtulmak istiyordum. İlaçları kutularından çıkartmaya başladığımda beni durduran şey çalan telefon olmuştu. Arayan dayımdı.
Açmadım. Soracağı şeyi biliyordum. Ecem’den istediğim şeyi öğrenmiş olmalıydı. Sen ilaçlarını içmiyor musun diye başlayacaktı. Nasıl olduğum, ne hissettiğim hiçbir zaman umurunda olmazdı çünkü ona göre o ilaçları tükettiğim sürece hep iyi kalacaktım.
Haklı olması can acıtıyordu. İyi değildim. İçsem bedenime zarar verecek ama zihnimi arındıracaktı. Aramayı reddettiğimde bir kez daha aradı. İnatla reddetmeye devam ettim. En son aramaktan vazgeçip bir bildirim düştü telefonuma.
Dayım: İlaçlarını alıyor musun?
Sinirlerim bozulmuş şekilde güldüm. Bu ilaçlar neden bu kadar önemliydi hâlâ anlamıyordum. İlaç kutusu elimin arasında buruşup kaldığında telefonu yatağın diğer köşesine fırlattım.
Haplardan birinin ambalajını yırtıp ağzıma atmama kalmadan duyduğum Caner'in sesiyle irkildim. "Dalya abla, ka-kalbi durdu. Yetiş, Ateş’in kalbi durdu."
Bölüm etkileşimi
