5. bölüm / 6
ATEŞLE BARUT4.BÖLÜM
Bölümler 6Şu an: 4.BÖLÜM
- 1 Giriş5.412 kelime
- 2 1.BÖLÜM6.980 kelime
- 3 2.BÖLÜM5.382 kelime
- 4 3.BÖLÜM6.443 kelime
- 5 4.BÖLÜM6.645 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 5.BÖLÜM5.929 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Merhaba herkese, keyifli okumalar dilerim. Yazım ve noktalama yanlışları için kusura bakmayın🍫
Lütfen yorumlarınızı eksik etmeyiinn🙃
4.BÖLÜM
🍫🐬🌸
🎶 Emre Aydın- Afilli Yalnızlık 🎶
3.Tekil Kişi
Güzel günlerin birinde…
“Anne!” diye bağırırken küçük adımlarıyla evin içinde koşarak annesini arayan Eva’ya aitti bu ses. Koşuşları yüzünden nefes nefese kalmışken annesine mutfakta rastladı. “Anne.” dedi bu kez nefes nefese. Ardına dönüp onu kovalayan abisinin gelip gelmediğine baktığında kimseyi göremedi.
“Ne oluyor annecim? Neden koşuyorsun?”
Eva’nın “Abim-“ diyerek kapıyı göstermesine kalmadan Ateş koşar adımlarla mutfağa girmişti. Eva panikle “Anne!” diye bağırıp annesinin arkasına saklanırken Ateş kesik kesik soluyordu.
“Deniz, gel buraya ve o kutuyu bana ver!”
“Hayır! Git buradan. Deniz yok burada.” Annesinin paçasından çekiştirdi Eva. “Anne sen de söylesene, Deniz yok burada.”
Melek derin nefesini verirken bir kızına bir oğluna bakıyordu. “Ne oluyor çocuklar?”
Eva’dan önce Ateş öne atılarak huysuzluğunu dile getirdi. “Eva Buğra’ya hediye kutu hazırlamış. Ben de bakmak istedim ama Eva bana göstermiyor.”
“Çünkü o Bula’nın hediyesi!”
“Ben de senin abinim. O yüzden bana göstermek zorundasın!”
“Hayır değilim!”
Çocukların kavgasını “Bir sakin olun,” diyerek durdurdu Melek. Bacaklarının arkasına saklanan kızına doğru dönüp göz hizasında eğildiğinde Eva’nın kutuyu arkasına alarak sakladığını görebilmişti. “Güzelim, ne hediyesi bu?”
“Bula’ya yaptım. Çok üzgündü, mutlu olsun diye yaptım.”
Bu noktada Ateş’e doğru döndü Melek. “Tamam işte, sorun ne Ateş?”
“Hediyeyi bana göstermiyor!”
Melek ne yapacağını bilemeden çocuklarına bakıyorken Eva abisine dil çıkarmakla meşguldü. Ateş de aynı şekilde karşılık verdiğinde Ufuk da çalışma odasından çıkmış, mutfağa gelmişti. “Ne oluyor? Ne bu ses çocuklar?”
Eva korkuyla kutuyu saklamaya çalışırken Ateş kardeşini babasına gammazladı. “Baba, Eva Buğra’ya hediye kutu hazırlamış.”
Ufuk’un kıskançlıkla “Ne hediyesi?” diyerek Eva’ya dönmesine kalmadan Eva hem babasından hem de abisinden kaçmak için bahçeye doğru koştu. Ateş “Deniz!” diye seslenerek peşine takıldığında Melek umutsuzca kafa salladı. Ufuk ise önce Melek’in saçlarından öptü, ardından oğlu gibi kızını kovalamaya başladı.
“Gel kız buraya!” dedi ağaçların arasından geçerek arka bahçeye doğru koşan Eva’ya.
“Gelmicem, git!” Eva kollarını sıkıca kutuya dolamışken arka bahçeye geçip babasının Buğra ve Ateş için yaptığı futbol sahasına girdi. Kutunun ağırlığı onu yavaşlatıyordu. Aslında bacakları da ağrımış, artık paytak adımlarla koşuyordu ama kararlıydı, hediyesini ilk gören kişi Buğra olacaktı.
Ateş ve Ufuk da sahaya girdiklerinde Ufuk tel kapıyı kapatıp kızını kapana kıstırdı. Ateş delicesine kardeşinin peşinden koşuyorken Ufuk durup soluklanmak zorunda kalmıştı. Binlerce askeri eğitim görmüştü ama bir gün bile çocuklarının enerjilerine yetişememişti. Çocuk enerjisi bambaşka bir şeydi. Ya da abilik damarı başkaydı. Ateş’in bu denli kıskanç olmasının başka da açıklaması olamazdı.
Ateş Eva’ya yetişmek üzere olduğu bir mesafede elini uzatarak Eva’nın elini tutmaya çalıştı ama Eva kalenin etrafından dolandığında afallayarak yönünü değiştirmek zorunda kaldı. Bir taraftan Ateş, diğer taraftan Ufuk Eva’yı kalenin içinde kapana kıstırdıklarında Eva nefes nefese kalmış halde kutuya sıkıca sarılmaya devam ediyordu.
“Gel bakalım paytak,” diyerek kızını yanına çekiştirdi Ufuk. Çimenlerin üzerine oturup kızını da dizlerinin üzerine oturttuğunda Ateş tam karşılarına geçti. “Söyle bakalım küçük hanım, neler karıştırıyorsun?”
Bir koluyla kutuyu kucağında sabitlerken diğer eliyle önüne gelen uzun, kahverengi tutamları iteledi. “Bula çok üzgündü, ben de ona hediye yaptım.”
Tek kaşını kaldırdı Ufuk. “Buğra niye üzgünmüş bakalım?”
“Annesi yüzünden.” Bu noktada yumuşadı Ufuk’un bakışları çünkü bu kızamayacağı kadar hassas bir konuydu. “Annesini çok özlüyormuş. Bu yüzden üzülüyormuş. Baba sen uzaktayken biz de seni özlüyoruz ama üzülmüyoruz. Buğra neden üzülüyor?”
Çünkü ben geri geliyorum ama onun annesi gelmez diyemedi Ufuk. Yutkunup kaldı bu soru karşısında. Konuyu değiştirmek amacıyla çenesiyle kutuyu gösterdi. “Onun içinde ne var peki?”
“Söylemem!” dedi Eva kararlılıkla.
“Niye ula?”
“Çünkü o Bula’nın hediyesi, ilk o bilmeli.”
Hediyenin amacını öğrendiği için daha fazla ısrar etmeden kızının saçlarından öpüp onu dizlerinin üstünden indirip abisinin yanına oturttu. “Tamam, hediyeye karışmıyorum ama bir şartla; Buğra’nın yanında annesinden bahsetmek yok, anlaştık mı?”
İkisi de usluca başını salladı.
“Onun annesi neden gitti baba?” diyen Eva’ydı.
“Gitmesi gerekiyormuş.”
“Senin de gitmen gerekiyor ama hep geri geliyorsun.” diyense Ateş’ti. Oysa her gidişinde geri gelememekten korkardı Ufuk. Bu yüzdendi her görev öncesi çocuklarını bol bol öpüp sarılması. Zor ve yoğun bir işi vardı, bunu çocuklara yansıtmamak için çabalıyor ve bir yerde başarıyordu.
“Evet, çünkü ben sizin beni beklediğinizi biliyorum. Siz nerede olursanız olun bana ihtiyacınız olduğunda hep yanınızda olacağım.” Hem oğlunun hem de kızının saçlarından öpüp ayaklandı Ufuk. Ateş ve Eva da ayaklanıp babalarının ellerinden tuttuklarında eve doğru yürümeye başladılar.
“Ben hâlâ hediyeyi merak ediyorum.” diye huysuzlanan Ateş’ti.
“Baba ya, abime bir şey söyle.” diye mızmızlanansa Eva.
Ufuk belli belirsiz gülerken Ateş somurtup susmayı tercih etmişti. Eve doğru ilerlediklerinde Ateş ve Eva kanepeye geçip kendi hallerinde oyun oynarken Ufuk masayı kuran eşine yardım ediyordu. Yemeğin hazır olmasına yakın kapı çalınmış; Mesut, Buğra ve Turgut gelmişti. Önce yemekler yenmiş ardından Eva hediyesini Buğra’ya vermişti. Ufuk kıskançlık krizleri geçirse de hediyenin sebebini öğrendiği için olabildiğince çocukları rahat bırakmaya çalışmıştı. Mesut, Ufuk’a takılıp durmuş; Turgut ortamdan bağımsız sevgilisiyle mesajlaşmaya dalmıştı.
Yine sıradan ama huzur dolu bir akşam geçirmişlerdi. Bu akşamlar sayısız kere tekrar etse de değeri kaybedildikten sonra anlaşılmıştı.
*****
Vera Işık
Bulunduğumuz eve fazla aşinaymışız gibi yemekler yenmiş, Kayra uykuya dalmıştı. Onu DDK Başkanının söylediği odaların birine yatırıp tekrar salona dönmüştüm. Yekta ve Aliz beni yalnız bırakmak istemedikleri için hâlâ buradalardı. Ben ve DDK Başkanı aynı kanepedeyken Yekta ve Aliz karşı kanepede oturuyorlardı. Gece on ikiyi vurmasına rağmen Ateş ortalıklarda görünmüyordu, bizi buraya getiren Caner’i ise arabadan indikten sonra bir daha görmemiştim.
“Evet, bir yerden başlayacak mısınız artık?” diyerek sessizliği bölen Yekta olmuştu.
Gözlerim DDK Başkanını buldu çünkü ormandayken bana her şeyi açıklayacağını söylemişti. Ona bakma sebebimi anladığında belli belirsiz dikleşerek boğazını temizledi. “Soru cevap şeklinde gidelim.”
Pekâlâ dercesine başımı sallayıp aklıma ilk gelen soruyu sordum. “Sen kimsin?”
“Bir polis değilim. Sandığın gibi bir katil de değilim. Sana görevimi anlatmam seni daha çok tehlikeye sokacağı için susuyorum. Bu konu hakkında bilmen gereken tek şey sana zarar verecek biri olmamam. Benim yüzümden seni kaçırdıkları için bu yanlış anlaşılma düzelene dek seni koruyacağım, sonra yüzümü bile görmeyeceğinden emin olabilirsin.”
Yeterli bir cevap olduğu için diğer soruya geçtim. “O adamların sizinle derdi ne?”
“Eski bir düşmanlık ve bu konunun detayları seni ilgilendirmez.”
Gıcık kapsam da takmamaya çalıştım. “Beni kime benzetiyorsunuz?”
Yine aynı bakışı kuşanmıştı gözleri. Aslında gözlerimle her denk düşüşünde aynı ifade beliriyordu gözlerinde. Bir tutam hasret…
“Bu da seni ilgilendirmeyen bir detay.”
Dişlerimi sıkarak öfkemi yok saymayı denedim ama çok zordu. Bir süre sessiz kaldım çünkü soracaklarım bu kadardı. Sadece merak ettiğim bir şey daha vardı. Toprak, sevgilinin öldüğünü öğrendiğinde başka limanlara yanaşmaya mı karar verdin demişti. Bu demek oluyor ki sevdiği kadını kaybetmişti ve belki de beni benzettiği kişi de oydu.
“Soruların bittiyse-“ dedi suskunluğum karşısında ama ben “Beni ölen sevgiline mi benzetiyorsun?” diye sorduğumda cümlesi havada kalmıştı.
Gözleri belli belirsiz kararırken sertçe yutkunduğunu gördüm. Sorum karşısında bocalamıştı, öyle ki seni ilgilendirmez bile diyememişti. Onu yaralayan bir soru olduğunun farkındaydım ama zihnim karmakarışıktı. Mantığım duş aldığımda kapatıcı akıp gittiği için görünen lekeleri göster diyordu zihnim ise ha bire gömleğin kolunu çekiştirmeme sebep oluyordu.
Senin bir ailen var, diyordu beynimin içindeki ses. Zihnimi bulandırıyordu ama başa çıkamıyordum. Sen Vera Işık’sın, senin bir ailen var.
Gömleğin ucunu biraz daha çekiştirdim. Tüm mücadele bileğimdeki noktalar görünmesin diyeydi ama neden onları sakladığım hakkında tek bir fikrim yoktu. DDK Başkanı çekiştirip durduğum bileğime bakakalmıştı. Sertçe yutkunup son kez “Kimseye benzediğin falan yok!” dedi sert bir tonda ve yanımdan kalkıp odasına çekildi. O aceleci adımlarla merdivenleri çıkarken ben bileğimdeki üç noktaya bakakaldım.
Anlamsızca zihnim bulanıyor, başım dönüyordu. Yorgunluktan sanmıştım ama bu başka bir ağırlıktı. Durmadan zihnime fısıldayan bir ses vardı. Duymazdan gelmeye çabalıyordum ama nafileydi.
Bileğimdeki üç noktaya değdi parmaklarım. “Vera?” diye seslenip yanıma gelen Aliz’e bile bakamadım. Eli sırtımı bulup belime uzanan saçlarımı okşadı belli belirsiz. “İyi misin canım?”
“İyiyim.” diye mırıldandım.
“Bence dayına haber vermeliyiz.” diyen Yekta’ydı.
Zihnim böyle bulanıkken bir de dayımı görmek istemiyordum. “Gerek yok. Tehlikeli biri değil. Daha önce beni korudu, bunu bir süre daha yapacak ve sonra çıkacak hayatımdan.”
“Sen neden böyle dalgınsın peki?”
Çünkü onlar her şeyiyle tanıdıktı ve beni benzettikleri biri vardı. Eğer onlar geçmişten biriyse ben unutmuş olsam bile Yekta bilirdi. “Sen bu adamı daha önce hiç gördün mü Yekta?”
Kaşlarını çattı. “Hayır.”
“Ateş’i peki?”
Bu sefer sorusu “Evet.” olduğunda içimde beliren garip hisle dikleştim.
“Nerede gördün?”
“Kızım adam dünyaca ünlü parfüm markasının üreticisi. Ülkede Ateş Kara’yı bilmeyen mi var?”
Doğru söylüyordu. Omuzlarımı düşürüp arkama yaslandım. Ben de onu başta tanımamıştım ancak sonradan gelmişti aklıma. Belki de bu yüzden absürt bir şekilde tanıdık hissetmiştim. Her şey çok saçmaydı ama bir o kadar da gerçek.
Nefesimi verip arkama yaslandım. Dayımı aramamak konusunda anlaşmıştık. Yekta üç hafta içerisinde bu konu ciddileşirse dayını ararız demiş, ben de kabul etmiştim. Yabancısı olduğum adamların hayatımda üç haftadan fazla kalmayacağından emindim.
Yekta ailesine haber verip benim yanımda kalmaya karar vermişti ancak Aliz gitmesi gerektiğini söyleyerek bir sebep belirtmeden gitmişti. Artık bu gizemli hallerini sorgulamıyordum çünkü Aliz’in ailesi ve geçmişi hakkında bildiklerimiz sınırlıydı. Kendisi anlatmayı tercih etmemiş, biz de zorlamamıştık. Ortalıktan kaybolmasını ailesine bağlamıştık bir süre sonra.
*****
3.Tekil Kişi
Gül, nergis, lale, papatya, zambak…
Ateş Kara tüm çiçeklerin hikâyesini ve anlamlarını bilirdi. Bunları her akşam annesi onu uyuturken anlatırdı ve Ateş annesinin anlattığı her şeyi heyecan ve hevesle dinlerdi. Onca çiçek içinde hikâyesini sevdiği ve binlerce kez dinlese dahi sıkılmayacağı tek bir çiçek vardı.
Gardenya…
Annesi bu çiçeği öylesine büyüleyici anlatırdı ki Ateş her dinlediğinde anne ve babasının aşkının simgesi olarak gardenyayı düşlerdi. Gizem ve çekiciliğin sembolü olduğunu söylerdi annesi. Gizli sevgi, masumiyet, zarafet… Aşkın üç ayrı gücünü simgelerdi bu çiçek.
Belki bir daha o hikâyeyi annesinden duyma şansı olmayacaktı ama kendini en çaresiz hissettiği anlarda soluğu bu çiçeklerin yanında alırdı. Yine öyle bir durumdaydı. Çaresiz ve yorgunken annesinden hatıra kalan seradaki gardenyaların başında oturmuş, çiçeklerin topraklarını havalandırıyordu. Annesi yanındayken bunu annesiyle yapardı ancak şu an yalnızdı. Uzun bir süredir olduğu gibi.
Elleri ağır ağır toprağın ıslaklığında gezinirken bu sefer hikâye anlatma sırası onda gibiydi. Bu büyüdüğünü gösterirdi ve buraya her gelişinde büyümekten nefret ederdi. Küçükken her şey huzur ve neşe verirken şimdi kokladığı çiçekler bile diken olup yüreğine batıyordu.
“Unutmuş mudur anne?” diyen sesi çatlak ve kısıktı. Ağlamamıştı. Kriz de geçirmemişti ama canı yanıyordu. Kalbi her sıkıştığında çareyi durmakta bulurdu ama bu kez olmadı. Acıyı iliklerine kadar hissetti. Hasret derdi bu acının adına. Babası eğer hasretinin biteceğini biliyorsan çektiğin hasret acı vermez demişti. Bu yüzden babasını beklerken duyduğu hasret hiçbir zaman acı vermezdi ama şu an veriyordu.
Okuldayken annesini özlerdi ve o da o zamanlar acı vermezdi ama şu an veriyordu.
Kardeşini özlemenin ne olduğunu ise hiç bilmezdi. Her şeyi onunla yapar, kavga etseler dahi ayrılmazlardı. Son 17 yıldır duyduğu en büyük hasret kardeşineydi. Bulma umudu her gün daha çok parçalamıştı yüreğini. Annesine bir daha sarılamazdı, babasının dizine yatamazdı ama kardeşine dair umutları hep vardı.
Pamir ona kesilmiş bir mısır örüğü gönderdiğinde de mezar fotoğraflarını gördüğünde de vardı. Onun cansız bedenini bulana dek o umut içinde bir yerde yaşayacaktı. Son olanlardan onu canlı bulacağına dair umudunu yitirmek üzereydi. Pamir’in ona işkenceler ettiğini her düşündüğünde canına binlerce kıymık batardı. Tüm kötü senaryolara hazırlamıştı kendini.
Sonuç ne olursa olsun kardeşini bulduğu an küle çevrilmedik tek bir yer bırakmayacaktı.
Peki ya şimdi? Kardeşine benzeyen bir kıza rastlamış, yaptırdığı DNA testinin sonucunu bekliyordu. Tahminleri doğruysa ne olacaktı? Kardeşi bir başkasının benliğindeyken nasıl küle çevirecekti her yeri? O kadar çaresizdi ki içinde yanmaya mecali kalmış tek bir kıvılcım bile yoktu. Buruktu her zerresi.
“Söz vermiştik. Unutmamıştır, değil mi?” Sesinin titrediğinin farkına vardığında birkaç saniye duraksayarak boğazındaki yumrunun geçmesini bekledi ama o yumru on yedi yıl boyunca olduğu gibi varlığını sürdürdü. Defalarca kez yutkunsa da geçmedi. Geçecek gibi de durmuyordu.
Başını eğmiş gardenya çiçeğine parmağının ucuyla dokunup başını dikleştirmeye çalıştı ancak parmağını geri çektiğinde çiçeğin başı yine eğilmişti. “Su ve güneş. Her şeyi verdim anne, neden hala solgunlar?”
Sevgi, diyen annesinin naif sesi yankılandı kulaklarında. Su, güneş ve sevgi. Çiçekler duyguların yoldaşıdır. O an ona hangi duyguyla yaklaşırsan aynı duyguyu kuşanır. Ona gülersen canlanır, ağlarsan başını eğer.
“Ağlamadım.” dedi Ateş’in titrek sesi. “Ona da yorgunum anne.”
Titrek nefesini verip ellerini topraktan çekti. Toprağa bulanmış ellerine bakakaldı. Aynı ellerde binlerce leşin kanını gördü. Yangından kalma yanık izi de her şeyiyle ortadaydı. Elinde onca leş ve kir varken hangi çiçeğe dokunsa soldururdu diye düşündü. En güzel çiçeklerin o eller sayesinde açtığından bihaberdi.
“Ne yapacağım anne? Benim kardeşim beni unutmuşsa ne yapacağım? Nasıl söylerim ona abisi olduğumu? Korktu benden. Beni hatırlasaydı korkmazdı, değil mi?” Ellerine bakmaya devam ederken boynu büküldü. “Belki de çok değiştim. O bombaları patlattım diye hatırlamadı belki de. Eskisi gibi masum biri olarak çıksaydım karşısına tanırdı, değil mi?”
Gözlerinin ardı sızladığında ellerine bakmayı kesip yüzünü koluna gömdü. Yorgundu, uykusuz ve çaresizdi. Uykuya âşık olan Ateş Kara günün en sevdiği saatlerinde ayaktaydı. Gözleri kızarmış, gözaltları morarmıştı ama hiçbiri umurunda değildi.
Sertçe yutkunurken başını kolundan kaldırdı. Kirpikleri ıslanmıştı lakin bunun da önemi yoktu. Çaresizliğini göstermekten çekinmediği tek kişinin yanındaydı şu an. Bir köşeye kıvrılıp hıçkırarak da ağlardı ama her şeye olduğu gibi buna da yorgundu.
“Peki ya değilse? Ya yanılıyorsam? İşte o zaman durmam anne. Değil operasyonu kendi canımı dahi görmem, yeminim olsun ki her yeri kor alevler içinde bırakırım.”
Ama bir yanı o DNA sonucunun lehine olacağından çok emindi. Şüpheleri susturmak için yapmıştı o testi. En gözü kara olduğu zamanda bile kardeşini tanırdı. Tanımıştı. Pürüzler vardı, kardeşinin onu nasıl tanımadığını bilmiyordu ama elbet öğrenecekti. O güne kadar ateşini dizginlemek için elinden geleni yapacaktı.
Tan vaktine kadar serada kaldı. Burnuna gelen her çiçek kokusunda annesinin şefkatini arandı. Hiçbir çiçek o şefkat gibi kokmadı. Özlemi biraz olsun dinmedi. Boğazındaki yumru büyüdü. Ancak o seradan çıktığında tüm çaresizliğini geride bırakıp Ateş Kara’ya ait maskeyi kuşanmayı başardı. Her şeye alayla karşılık veren Ateş Kara yine tüm çaresizliği tek başına sırtlandı.
*****
Vera Işık
Dün geceki konuşmalardan sonra herkes odalarına çekilmiş, belki de uyumuşlardı ancak benim sabaha kadar gözüme uyku girmemişti. Korkmuyordum, burada bulunmaktan da rahatsız değildim. Huzursuzdum ama sebebi bambaşkaydı.
Ne yapmam gerektiğini kestiremiyordum? Rüyaları hatırlamaya çalışıyordum ama her şey sanki sadece rüyalarda zihnimde beliriyor ardından toz olup uçuyordu. Belki de doğru olan şey dayımı aramak, polise haber vermekti. Ama yapmıyordum. Yapmayacaktım da. Sebebi ise henüz bilmediğim hislerdi.
Yatakta sırt üstü dönüp yüzümü tavana döndüğümde gözlerim bileğimdeki üç noktadaydı. Aradıkları şey buydu belki de. Bileğimdeki üç noktayı saklamazsam her şey biterdi, hisler susardı ama zihnimdeki sesler daha baskındı.
Kendini kötü hissettiğinde bunları iç kızım, diyen babamın sesini anımsadım. Psikiyatrist olan Yekta’nın babasının hazırladığı reçetedeki ilaçlardı. Babam kâbus görmemi engelleyeceğini söylerdi ve evet onları kullandığım sürece kâbus görmezdim. Zihnim bir boşluğa yuvarlanır, üzerimdeki ağırlık geri çekilirdi.
İki yıldır o ilaçları kullanmadığım için her gece bilmediğim bedenler rüyama giriyor, tekrar eden olayları görüyordum. Ölümden kaçan bir kız çocuğu vardı rüyalarımda. Bedeni hep kanlı ve çamurluyken yüzündeki korku hiç silinmiyordu. Saçları uzun ve sütlü çikolata rengindeyken çocukluğumu andırıyordu.
Ama hayır. Ben böyle şeyler yaşamamıştım. Elbiseme ne kan bulaşırdı ne de çamur. Her şeyi geçtim benim kirazlı beyaz elbisem bile yoktu. Saçları mısır örüğüydü ama benim annem saçlarımı hiç mısır örüğü yapmazdı. O kız çocuğu ben değildim. Olamazdım.
O zaman neden böyle şeyler görüyordum?
Cevap yoktu. Babama sorduğumda da bir cevabı olmazdı. Rüyamda sürekli yanan bir ev gördüğümü söylerdim; sen küçükken evimiz yandı, onun etkisinde olmalısın diyerek geçiştirirdi. Hiçbir açıklama yapmadan sadece ilaçları düzenli içmeme dikkat ederdi. Tek başıma beni bir yere göndermez, zamanımın çoğunu evde geçirirdim. Kafesteki bir kuş gibi büyütmüştü beni. Kanatları kırık, uçmaya kalkışsa yere çakılacak bir kuş…
Küçüktüm, anlamamıştım ama beni birilerinden korumaya çalıştığını şimdi daha iyi anlıyordum. Gittiğimiz yerde bir yıldan fazla kalmaz, sürekli adres değiştirirdik. Buna Kayra doğduktan sonra son vermişlerdi. Sebebini babamın davalarına bağlarlardı ama şu an düşününce hiçbir dedikleri zihnimde tam anlamıyla oturmuyordu. Benden saklanan bir şeyler vardı sanki.
Derin bir nefes verip yüzümü balkona doğru döndüğümde gözlerim doğan güneşi buldu. Gökyüzü muazzam kızıllığını kuşanmış, güneşin doğuşu başlamıştı. Bir süre öylece güneşi izlemeye koyuldum. Ta ki dış kapının açılıp kapanma sesini duyana dek.
İrkilerek doğruldum yatakta. Ya biri gitmişti ya da gelmişti. Endişeme engel olamadan ayaklarımı aşağı sarkıttığımda bir kırılma sesi duymamla bir kez daha irkildim. İçimdeki endişe harlanırken hızlı adımlarla kapıya ilerledim ki aralık olan kapıdan karşımdaki odanın da kapısının açıldığını gördüm. Karşımdaki odada DDK Başkanı kalıyor olmalı ki odadan çıkıp hızlı adımlarla salona indi.
“Ateş?” diyen sesini duyduğumda bir nebze de olsa rahatladım çünkü gelen Ateş olmalıydı. Kapının arkasından çıkıp koridorun başına gittim ancak beni görmelerini istemediğim için duvarın arkasından çıkmadım.
Ateş’in kanepeye yığılmış bedenini görebilmiştim. Gözleri kapalıyken boşlukta olan sağ elini sehpanın üzerindeki süs eşyasına çarpmış olmalıydı ki kırılan şey oydu. “İçtin mi lan sen?” dedi DDK Başkanı cam kırıklıklarına dikkat ederek Ateş’in yanına ilerlerken.
Ateş başını hızlıca iki yana salladı. “Uykum var. Sik sesini kes.”
“Neredeydin Ateş?”
“Serada.” dedi Ateş.
“Neden sakinsin peki?”
Bu noktada gözlerini açtı Ateş. Boş bakışlarla tavana baktı bir süre. “Silah deposunu patlattım ya, daha ne yapabilirim?”
“En az yedi silah deposu demiştin Ateş. Bir de durdun, sebep?”
Olayı dalgaya vurarak ısrarla sebebi açıklamadı Ateş. “Lan depo patlatsak suç, patlamasak ayrı suç. İstediğiniz depo olsun. Yarın altısını da patlatırım, memnun oldun mu?” Tekrar gözlerini yumdu Ateş. “Şimdi izin verirsen uyuyacağım.”
“Bir şeyler karıştırıyorsun.” dedi DDK Başkanının kendinden emin sesi. “Kafanı kurcalayan bir şey olmasaydı bu saate kadar uyanık kalmazdın. Söyle, ne var aklında?”
Uzun bir süre sustu Ateş. Uyudu sanmıştım ancak dakikalar sonra “Eva’ya benziyor.” cümlesi döküldü dudaklarından. “Gereksiz bir benzerlik. Sinirlerimi bozuyor.”
Eva adında birini tanıyor musun diye sormuştu DDK başkanı. Beni benzettikleri kişi olmalıydı. Toprak’ın ölen sevgilin diye bahsettiği kişi de Eva’ydı belki de. DDK Başkanının sevgiliyse o kızın Ateş’le ilgisi neydi?
“Ama o değil.”
“Pamir sence onu neden canlı istedi?” diye sordu Ateş. Bedenimde soğuk bir ürperti hâkim oldu. Canlı istediği kişi bendim. Peki, bu Pamir kimdi? Toprak’ın ortağı falan olabilirdi.
“Toprak’ın amacı planımızı öğrenmekti. O da bunu istiyordur.” diye kestirip attı DDK Başkanı. Ses tonundan gerçek düşüncelerinin bunlar olmadığını anlayabiliyordum.
“Sorun bu mu Ateş?”
Başını iki yana salladı Ateş. Gözlerini tavandan çekip belli belirsiz doğruldu. “Biz hep Eva’nın Pamir’in elinde olduğunu düşündük. Ya öyle değilse? Ya kaçmayı başardıysa? Ya Pamir’in gönderdiği şeyler sadece can yakmak içinse.”
“Öyle olsaydı Eva bize gelirdi.”
“Gelemedi belki de. Bir şey engel olmuştur.”
“Neden bunları düşünüyorsun Ateş?”
Derin nefesini verip arkasına yaslandı Ateş. “Her şey çok anlamsız çünkü. Pamir bize hep Eva’nın çocukluğuna ait işkence videoları gönderiyor. Kardeşim yaşıyorsa ve Pamir’in elindeyse Pamir neden ısrarla bana kardeşimin öldüğünü söylüyor?” Devamını yutkunduktan sonra getirdi. “Ya kardeşim gerçekten öldü ya da Pamir’in elinden kaçmayı başardığı için Pamir’in elinde hiçbir koz kalmadı.”
“Ateş, biliyorum umutların var. Benim de vardı ama bunların hiçbiri babanın intihar etmesini açıklamıyor. Pamir'in dediklerini hatırla. Babanın Eva’nın ve Melek ablanın cesedini gördüğü için intihar ettiğini söyledi.”
Omurgam boyu yayılan bir soğukluk daha vardı. Ateş’in babası intihar mı etmişti? Eva Ateş’in kardeşiydi ve kayıptı. Aradıkları kişi Eva’ydı ama olaylar da bir o kadar karmaşıktı. Zihnim daha çok bulanırken bu kez zihnime fısıldayan ses senin bir abin yok diyordu.
Bir ailen var ve o ailede abin yok.
Gözlerimi kapatıp soluklanarak kendime gelmeye çalıştım. Ateş’in sesi zihnimdeki seslere karıştı. “Bilmiyorum.” diyordu Ateş’in sesi. Çaresizlik ama hırsla doluydu. “Ama düşünmeden de duramıyorum. Eva ölmedi, bundan eminim. Babam ise…”
Elini Ateş’in dizine atıp ayaklandı DDK Başkanı. “Haklısın. Belki de baban intihar etmedi. Belki biz hikâyeyi en başından beri yanlış biliyoruz.” Gözleri yerdeki cam kırıklarına değdi ancak eğilip toplamadı. “Uyu, dinlen. Sonra sakin kafayla konuşuruz.”
Ateş belli belirsiz başını salladığında DDK Başkanının merdivenlere yöneldiğini görünce aceleyle odama dönüp kapıyı yavaşça kapattım. Birkaç saniye sonra DDK Başkanının da odasına geçip kapısını kapattığını duydum.
Yatakta oturup bağdaş kurduğumda zihnim daha çok bulanmış haldeydim. Her şey karmaşıkken zihnimdeki sesler susmuyordu.
Bir abin yok.
Sadece benzetiliyorsun.
Senin bir ailen var.
Abin yok, gelemez.
Onca sesin arasına karışan Ateş’in sesi doldurdu zihnimi. Eva ölmedi, bundan eminim.
“Kendine gel.” dedim zihnime. Derin soluklar alıp verdim. “Saçmalamayı kes. Bir hafta bile sürmeyecek. Çıkacaklar hayatından ve bir daha onları görmeyeceksin.” Derin bir nefes daha vererek ayaklandım. Soğuk bir duş almak için banyoya ilerledim.
Üzerimdeki gömlek ve etekten kurtulup uygun bir yere astım. Suyun altına girmeden önce ellerim saçımdaki bandanayı buldu. Bandanayı çekip saçlarımdan çıkarttıktan sonra avuç içimde tuttum. Üzerindeki kuzgun sembolüne değdi gözlerim.
Kurcalama kızım. Uzak tut kendinden, kurcalama.
Bandanayı raflardan birine bırakıp soğuk suyun altına girdim. Dakikalarca sadece soğuk suyun tenimi delip geçmesine izin verdim. Bedenimin her zerresi soğuktan ürperecek noktaya geldiğinde suyu kapattım. Dolaptan temiz havlulardan birini alıp bedenimi ve saçlarımı kuruladım. Bir kenara koyduğum gömlek ve eteğimi tekrar giyecekken “Vera?” diyen bir ses duydum.
DDK Başkanının sesiydi. “Müsait misin?” diyordu. Kapının dışında olmalıydı çünkü sesi fazla boğuk geliyordu.
“Duştayım.” dedim.
“Yatağın üzerine temiz kıyafet bıraktım. Beğendiklerini giyersin.”
“Teşekkür ederim.”
Bir cevabı olmadan saniyeler içinde odadan çıktığı gibi bedenime doladığım havlu ile banyodan çıktım. Gerçekten yatağın üzerine bırakılan kıyafetler vardı. Hem de birden çok. Kıyafetler arasından uygun bir şeyler seçerken kıyafetlerle birlikte biri kıskaçlı, biri bandaj olmak üzere iki toka da getirdiğini fark ettim. Umursamayabilirdi ancak o düşünmüş ve getirmişti.
Gereğinden fazla bir anlam yüklememeye çabalayarak kıyafetleri ve bandajı alarak tekrar banyoya ilerledim. Hızlıca üzerime bebe mavisi renginde uzun kollu bir bluz geçirip altıma beyaz, bol paçalı bir pantolon giydim. Havluyla saçlarımın nemini aldıktan sonra saçlarımı salaş bir şekilde örerek bandajı saçlarıma taktım. Banyoda işim bittiğinde DDK Başkanının bandanasını alıp banyodan çıktım.
Amacım çekmece üzerindeki saatten saate bakmakken çekmecenin üzerine bırakılmış bir adet telefon buldum. DDK Başkanı bırakmış olmalıydı. Benim telefonum beni kaçıran adamların elindeydi. Telefonun ekranını kaydırdığımda herhangi bir kilit olmadığı için hızlıca açılmıştı. Mesaj kutusuna gelmiş bir bildirim olduğunu görünce kaşlarımı çatarak bildirimi açtım.
Bildirim DDK Başkanındandı. Numarasını Buğra diye kaydetmişti.
Seni derse ben bırakacağım. Giyindikten sonra aşağı in.
Mesajına hiçbir şey yazmadan yüz somurttum. Gereksiz kabaydı ama düşünceliydi de. Bana karşı nasıl davrandığını çözemiyordum bir türlü. Benimse ona karşı tavrım belliydi. Adını değiştirerek DDK BAŞKANI olarak kaydedecekken içime sinmedi ve onu APTAL DDK BAŞKANI olarak kaydettim.
Memnun bir şekilde ekrana bakarken gülümsedim. Kayıtlı kişilere girdiğimde üç kayıtlı numaraya rastladım. Biri Buğra’nın numarasıyken diğer ikisi Ateş ve Caner’in numarası olmalıydı. Yekta ve Aliz’in numarası da ezberimde olduğu için onları da ekledim. Ve tabii ki dayımın numarasını da.
Dayımı eklemekle kalmayıp bir de onu aradım. Numaramın değişmesinden haberi olmalıydı. “Efendim?” diyen kalın sesiyle cevapladı aramayı.
“Dayı, benim Vera.”
“Vera? Niye bu numaradan arıyorsun canım?”
Kısa kesmek ve dayımın sorgusuna maruz kalmak istemediğim için “Telefonumu kaybettim.” dedim. “Bu numarayı kullanacağım artık. Buradan ararsın.” Dayım sorgulamaya başlayacaktı ki buna izin vermeden “Derse geç kalıyorum. Görüşürüz, çok öptüm.” diyerek telefonu kapattım. Dayım bir sorun olduğunda hemen anlayan biriydi ama ben onu bu işlerden uzak tutmak istiyordum.
Telefonu alıp spor ayakkabılarımı giydikten sonra odamdan çıkıp aşağı indim. Saat yediye gelmek üzereydi ve dersim sekizde başlıyordu. Anıl yüzünden dersleri fazlasıyla boşladığım için bundan sonraki hiçbir dersi kaçırmak istemiyordum.
Alt kata indiğimde Ateş’i kanepede uyuyor bulmak şaşırtmıştı. Dün ki konuşmalarından sonra odasına çekilir sanmıştın ancak o kanepede uyuyakalmış olmalıydı. Gözlerim DDK Başkanını ararken onu mutfakta kahvaltı hazırlarken buldum.
Elindeki zeytin ve peynir tabaklarını mutfaktaki küçük yemek masasının üzerine bırakırken gözleri beni buldu. “Günaydın.” dedim bir adım önünde dururken.
“Günaydın.” dedi mesafeli sesi.
Bandanasını ona doğru uzattığımda bandanayı elimden alıp cebine sıkıştırdı.
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim.” Ocak üzerindeki çaydanlığı alıp çayları da doldurduktan sonra gözleriyle sandalyeyi gösterdi. “Hızlıca bir şeyler ye, çıkalım.”
Bir şey demeden gösterdiği sandalyeye oturduğumda elinde kahve kupasıyla diğer sandalyeye kuruldu. Sanırım kahvaltıyı bana hazırlamışken o bir kahveyle yetinecekti. Yine bir anlam yüklememeye çalışarak kahvaltımı yapmaya koyuldum. Ancak fazla konuşkan olduğum için susmak mümkün olmadı. “Sen neden yemiyorsun?”
Kahvesini yudumlamadan önce “Kahvaltılardan pek haz etmem. Kahve kafi.” dediğinde ağır ağır başımı salladım.
Peynirimi ağzıma atıp ben de çayımı yudumladım. “Telefon için de teşekkür ederim.”
“Rica ederim.” dedi yine mesafeli olan sesi.
Bir süre aklımı kurcalayan soruyu sorup sormamak arasında tereddütte kalıp sormaya karar verdim. “Ateş neden orada uyuyor?”
Gözleri Ateş’i bulduğunda benim gözlerim yerdeydi. Cam kırıklıkları toplanmış, Ateş’in üzerine battaniye örtülmüştü. “Bilmem. Uykulu olduğu zaman nerede olduğunu umursamıyor. Kıvrılmıştır öyle kanepeye.”
Anlamışçasına başımı salladım. Tabağıma dönerek kahvaltıya devam ettik. Yaklaşık on beş dakika sonra evden çıkmıştık. Yekta’nın bugün dersi olmadığı için Kayra’ya o bakacaktı. Gerçi Ateş de evdeydi ancak Kayra onlara yabancı olduğu için korkabilirdi. Yarım saatin sonunda fakülteye yaklaştığımızda arabayı uygun bir yere park etti. Yolun geri kalanında yürüyerek devam edecektik.
Yol boyu o sessiz olduğu için ben de sessizdim. Arabadan indiğimizde kitaplarımı almama izin vermeden o almıştı, bana da çantamı almak düşmüştü. O bir adım arkamda olacak şekilde yürüyorken bir süre sonra kolumdan kavrayıp adımlarımızı aynı hizaya getirdiğinde afallamıştım.
“Ne oluyor?”
Gözleri bende değil etraftaydı. “Bir adım öteme gitme.”
Bir tehlike sezdiğini düşünerek ben de etrafıma göz gezdirdim ancak kayda değer bir şey göremedim. Hatta tehlikenin aksine gözüme ilişen şey dondurma tezgâhıydı. Kıştan kurtularak ilkbahar mevsimine geçiş döneminde olduğumuz için her sene olduğu gibi bir dondurma tezgâhı kurulmuştu fakültenin çevresine. “Dondurma yiyelim mi?” dedim bir anlık heyecanla. Garipseyen bakışları beni bulduğunda somurtarak önüme döndüm. “Ya da boş ver.”
Beni tersleyeceğini düşünürken bileğimden kavrayıp dondurma tezgâhına yönelmişti. Sessizliği içerisinde tezgâha yaklaştı ve dondurmalara baktık ancak tezgâh yeni kuruluyor olduğu için dondurmalar henüz gelmemişti. Sadece vişneli ve vanilyalı dondurma vardı ama benim istediğim çikolatalıydı.
“Vişneli?” dedi DDK Başkanı.
Başımı salladım iki yana. “Vişne sevmem.” Omuzlarımı düşürüp “Gidelim mi?” dedim. Adama kolaylıklar diledikten sonra fakülte yolunda devam ettik. Dondurma yiyemediğim için yüzüm asıktı. Bunu dalga malzemesi yapar sanmıştım ama o “Neli seversin?” diye sormuştu.
Bugün yaptığı her şey afallatıyordu. Garipsedim ama cevap verdim. “Çikolatalı.”
Başını salladı sadece. Fakültenin kapısına geldiğimizde duraksadım çünkü beni sınıfa bırakacak değildi ama o ne oldu dercesine baktı gözlerime. “İlkokul çocukları gibi beni sırama kadar bırakmayı falan düşünmüyorsundur herhalde.”
“İlkokul çocukları gibi dondurma için ağlamayı biliyorsun.”
Tahmin ettiğim gibi dalga geçmesi şaşırtmamıştı ama sinir bozucuydu. “Ağlamadım!”
“Surat astın. Aynı hesap.”
Burnumdan soluyup önünden ilerleyerek girdim fakülteye. O yine bir adım arkamda kalmıştı. Ona gıcık kapmanın öfkesiyle doluyken karşıma birden Anıl ve Gizem ikilisinin çıkmasıyla öfkem frekans değiştirdi. Onları el ele fakülteden çıkarken görünce duraksamıştım. Daha dün yanlış anladın diyerek ayaklarıma kapanan adam şimdi inkâr ettiği ilişkiyi gözlerimin önünde yaşıyordu. Arsızlığın vücut bulmuş hali tam olarak buydu işte.
Ben öfkemi esirgemezken Anıl’ın gözleri tam arkamda durmuş, nefesi saçlarıma değen adamda takılı kaldı. Yaraları taze olduğu için gözündeki morluk ve dudaklarındaki çatlak her şeyiyle ortadaydı. O yaraları görmek içime su serpmişti.
Onlar tek kelime etmeden yanımızdan geçerken DDK Başkanının “Bir şey sorabilir miyim?” diyen sesini duydum. Gerçek anlamda nefesi saçlarıma değecek kadar yakınımdaydı. Onaylarcasına mırıldandığımda sorusunu sordu. “Seni aldattığını öğrendiğinde ne yaptın? Lütfen dövmüş ya da dövdürtmüş ol.”
Güler gibi oldum çünkü eğer bunu yapmadıysa kendisi bu konuda fazlasıyla istekli görünüyordu. “Hem dövdüm hem dövdürttüm merak etme.” Adımlarım ilerlemeye devam ettiğinde aynı şekilde bana ayak uydurdu. Sanırım amacı gerçekten beni sırama kadar bırakmak olacak ki binadan içeri girdiğimizde bile yanımdaydı.
“İçinin yağları erimediyse bir tur da ben dövebilirim.”
Bu noktada gerçekten güldüm. “Yeteri kadar dövmedin mi zaten?”
Sırıttı. “İzin vermedin ki. Dayadın kafama oyuncak silahı, tüm öfkem silindi.”
Gülüşüm anında solarken yapmacık bir şekilde kahkaha attım. “Ha ha ha, çok komik, değil mi? Bir ömür başıma kakarsın sen şimdi.”
Sırıtışı sürüyordu. “Komik ve bir ömür seni korumak zorunda kalırsam kakarım.”
Gözlerim bir anlığına gözleriyle denk düştü. Sahi bir ömür lafı da nereden çıktı? Tövbe tövbe, üç hafta hayatımda kalıp gidecek adam. Yutkunarak sessizleştim. Sınıfın kapısına geldiğimizde ona doğru dönüp kitaplarımı ondan aldım.
Sınıfa girmeden önce “Dersin kaçta bitiyor?” diye sordu.
“On bir civarı biter.”
Başını salladı. “Buradan ayrılma, çıkışta da ben alacağım seni.”
“Tamam.” deyip sınıfa geçtim. En arka sıraların birine oturduğumda dersin başlamasına on dakika vardı. Son dakikalarda Anıl ve Gizem de sınıfa girmiş, benim iki sıra önüme oturmuşlardı. Sene boyu bu iğrençliğe maruz kalmak zorunda olduğum içim midem şimdiden bulanıyordu. Dersi kaçırmamak için gelmiştim ancak dersi dinlemeyerek kafamı sıraya koyup uyumuştum. Önümde iğrençlik abidesi iki şahıs varken dersi dinleyesim yoktu. Aslında seçmeli bir dersti, gelmesem de olurdu ancak hem devamsızlık hakkım sınırlanmış hem de ortalamamın düşmesini istemiyordum.
Derslerim bittikten sonra çantamı alıp hızla çıkacakken iki sıra önümdeki Gizem bir anda ayaklanıp yolumu kesmişti. “Tatlım,” dedi muazzam bir gıcıklıkla. “Bir tebrik yok mu?” Bu fakültede her şey jet hızıyla yayıldığı için tüm sınıf dedikodulardan haberdardı. Gizem önümü kestiği gibi herkesin bize kilitlenmesi de bu yüzdendi.
Anıl ayaklanıp Gizem’in kolundan çekiştirdi. “Saçmalama Gizem. Gidelim.” dese de Gizem’in pek umurunda olmadı.
Bense gözlerime umursamazlık perdesini çekip derin nefesimi verdikten sonra hafifçe Gizem’e doğru eğildim. “Tebrik ederim!” diye fısıldadım. “Bu kadar yakışan arsız bir çifte rastlamamıştım.” deyişim ise herkesin duyacağı düzeyde yüksek sesteydi.
“Kızlar, sevgililerinize sahip çıkın. Ben benimkini kızlar tuvaletinde bastım.” Sinir bozucu bir tebessümle Gizem’in yanından geçip gidecekken sert bir şekilde kolumdan kavradı. “Laflarını bil de konuş!” dedi dişlerinin arasından.
Kolumu elinin arasından çekiştirip işaret parmağımı göğsüne bastırdım. “Sen acınacak bir haldesin Gizem.” Gözlerim Anıl’a değdiğinde az önceki gülüşümü takındım. “Bugün elini tuttuğun adam daha düne kadar beni zorla öptüler diyerek kapımda köpekti. Birazcık şerefin olsaydı o adamın elinden tutup beni sinirlendirme çabalarına girmezden. Ama biliyorum, ikiniz de şeref yoksunusunuz.”
Kolumdan düşen çantamı omzuma takarak yoluma devam ettiğimde ardımda kalan iki arsız kendi aralarında tartışmakla meşguldü. Yüzümde kontrol edemediğim bir öfke varken çıktım sınıftan ancak DDK Başkanını elinde dondurmalarla merdivenlerde görünce tüm öfkem heyecana dönüştü. Ağzım kulaklarıma vararak yanına ilerlediğimde yüzümde kocaman bir gülümseme vardı. “Dondurma mı aldın!” dedim yerimde zıplarken.
Bu tepkime güler gibi oldu ama bu gülüşü de diğer gülüşleri kadar kısa sürmüştü. Şu ana kadar kahkaha atarak güldüğü tek olay silah olayıydı. Elinde tuttuğu üç dondurmayı da bana doğru uzattı. “Biri sütlü çikolatalı, biri bitterli, biri de fıstıklı çikolatalı. Hangisini seversin bilemedim, üçünü de aldım.”
Hala yerimde zıplıyorken ellerimi çarpıştırıp sütlü çikolatalı olanı ondan aldım. Dondurmayı dudaklarıma götürüp tadına baktığımda içim daha çok kıpır kıpır olmuş gibiydi. “Teşekkür ederim.”
“Rica ederim.” dedi ancak bu sefer mesafesini dağıtmış gibiydi. Başıyla merdivenleri gösterdiğinde dondurmamı yemeye devam ederken yürümeye başladım. O da bir adım arkamdan geliyordu. Elindeki dondurmaları fakülteden çıktığımız gibi karşımıza çıkan iki çocuğa vermişti. Çocuklar teşekkür edip dondurmaları aldıklarında DDK Başkanının dudaklarında tatlı bir tebessüm vardı. Çocukları seviyor olmalıydı, Kayra’ya karşı da iyiydi. Onunla saatlerce oyunlar oynamış, yemek hazırlamıştı.
Bir an çocukları düşününce evlerinde neden oyun odası olduğunu sormuş bulundum.
Aldığım cevap “Caner’in kızı için.” olmuştu.
Şaşırmıştım çünkü Caner’in evli olduğunu düşünmemiştim. Parmağında yüzüğü de yoktu. “Caner evli mi?” diye sordum o yüzden.
“Hayır.”
“Kızının annesi peki?”
“Öz kızı değil.” Cevabı yeterli olmuştu. Arabaya bindiğimde sorularım devam etmişti ancak o belli başlı olanları cevaplamıştı. Gelişte olduğu gibi sessiz değildim çünkü bana dondurma aldığı için mutluydum. Mutluyken ve endişeliyken çok konuştuğumu söylerlerdi. DDK Başkanı da öyle söylemişti. Bazen o da bana sorular sormuştu ama onun soruları çok garipti.
*****
3.Tekil Kişi
Sekreteri Defne’den aldığı mail üzerine şirkete doğru ilerliyordu Ateş Kara. Sabaha kadar serada kaldığı için eve geldiği gibi kanepeye sızmıştı. Kayra’nın sesiyle uyanmış, tatlısını yedikten sonra telefonuna gelen mail üzerine yola koyulmuştu. Karalar Parfüm Şirketinin hem üreticisi hem de yöneticisi olduğu için bazı imzalar gerekliydi. Şirketle çok münasebeti olmazdı, sadece ayda bir iki kere imzalar için uğrardı.
Şirkete geldiğinde arabasını valeye vererek ilerledi. Şirketteki herkes Ateş’i görür görmez ayağa kalkıp selamlıyorken Ateş sadece baş selamıyla karşılık veriyordu. Danışmanın masasına bıraktıkları mini çikolatalarla dolu akvaryumdan iki tane çikolata alarak odasına yöneldi. Çikolataları ağzına attığında Defne saniyeler içinde elinde dosyalarla kapının önündeydi.
Kapıyı tıklatıp gir sesini duyduktan sonra içeri girdi Defne. Elindeki dosyaları Ateş’in masasına bırakarak Ateş’in bir adım sağında durdu. “Hoş geldiniz Ateş Bey.” dedi sevimli sesiyle.
Diğer çikolatayı da ağzına atmadan önce “Hoş bulduk.” dedi Ateş ve hız kazanmadan dosyaları imzalamaya başladı. Defne yönlendirmeyi yapıp imzalanan dosyanın bilgisini verirken Ateş sadece kafa sallayıp imzayı atıyordu. Dosyalar bittiğinde Ateş ayaklanacaktı ki Defne çekingen bir sesle “Şey… Bir sorun daha var Ateş Bey.”
Bıkkın nefesini verirken koltuğa geri yayıldı Ateş. “Dinliyorum.”
Dilini dudaklarında gezdirdi Defne. Nasıl söyleyeceğini bilemediği bir olay gelmişti başlarına ancak bunu Ateş’e iletmekle görevli olan kişi olduğu için söylemeliydi. “Geçen aylarda imzaladığınız evraklar arasına bir kafenin devir işlem dosyası karışmış. Kuryeye yanlış adres verilince bizim arkadaşlar da dosyaya bakmadan almışlar.”
“Eee?”
Alt dudağını dişledi Defne. “Şey… Kerim dosyaları size getirdiğinde siz de imzalamışsınız. Bugün noterden tabu devir işlemlerinin tamamlandığına dair mail geldi.”
“Ne?”
“Evet. Kafe sizin üzerinize devredilmiş.”
Kontrol edemediği bir öfkeyle doldu Ateş. “Nasıl bir sorumsuzluk bu? Ben size getirdiğiniz dosyaları inceleyin demiyor muyum!” Alnını ovuştururken burnundan soluyordu Ateş. Hiçbir şey yetmezmiş gibi bir de bu çıkmıştı başına.
“Kafenin bilgilerini getir bana. Avukata da söyle, kafe sahibine ulaşsın. Geri devredilsin mekân.”
Defne diğer dosyalardan ayrı tuttuğu dosyayı Ateş’in önüne bıraktı. “Kafe bilgileri. Biz kafe sahibine ulaşmaya çalıştık ancak kendisi geri devir işlemini kabul etmedi.”
Dudaklarının arasından fısıltı şeklinde bir küfür kaçarken dosyayı sertçe önüne çekip açtı. “Muhasebeye söyl-“ demesine kalmadan dosyadaki mekâna ait fotoğrafları görmesiyle ağzı açık kalmıştı. Dosyayı eline alıp arkasına yaslandı. “Pastane miymiş burası?” dedi eriyip biterken. Gözleri memnuniyetle dolarken öfkesi saniyeler içinde silinde.
Fotoğraflara tek tek baktıktan sonra dosyayı masanın üzerine bırakıp dudaklarında sırıtışla ayaklandı. “Devir iptal. Kerim’e kovulduğunu söyle.” Defne’nin bir şey söylemesine fırsat kalmadan aynı mutluluğuyla odasından çıktı. İşte şimdi keyfi yerine gelmiş gibiydi. Zaten şu dünyada ona iyi gelen nadir şeylerden biri de tatlıydı.
Keyifle çıkışa ilerlerken Caner’in karşıdan geldiğini görünce kaşlarını çatarak duraksadı Ateş. “Caner, ne işin var burada?”
Elleri cebindeyken her zamanki gülüşü dudaklarındaydı Caner’in. “Kurdumu özledim.”
Gülerek göz devirdi Ateş.
“Sen nereye? Çıkıyor musun?”
“Pastaneme gidiyorum.” dedi Ateş şevkle.
Şaşırdı Caner çünkü onun bildiği kadarıyla Ateş’in bir pastanesi yoktu. “Ne pastanesi lan? Senin bir pastanen mi vardı?”
“An itibariyle var.” Aynı şevkle konuşmaya devam ederken gözleriyle Caner’in bedenini gösterdi. “Sen niye geldin?”
“Seninle bir şey konuşacaktım. Eve gittim yoktun, dedim herhalde buradasındır.”
“Konu nedir?”
“Pamir. Kızı koruma altına aldığımızı öğrendiğinden beri o kızı öldürün diye tutturdu.”
Neden böyle söylediğini anlıyordu Ateş. Pamir’in Ateş’in kızı görür görmez tanıyacağını çok iyi biliyordu. Öyle de olmuştu. DNA sonucunu beklediği için şu an sakindi Ateş. “Eyvallah.” diyerek Caner’in omzuna vurduktan sonra ilerledi.
Caner de yanında ilerledi. O da Buğra gibi Ateş’in bu sakinliğini garipsiyordu. “Neden bu kadar sakinsin Ateş?”
“Çünkü yeri değil. Yeri geldiğinde adımın hakkını verip küle çevirmeyi iyi bilirim. Ama şu an değil Caner.”
“Sebep?”
“Birkaç gün sonra anlarsınız her şeyi.” demekle yetindi Ateş. Elleri cebinde ilerlerken Caner arkasında kaldı. Şirketten çıktığında ise Caner’i elinde çikolata dolu fanusuyla önünden geçerken buldu. “LAN!” diye Caner’in peşine takılmasına kalmadan Caner hızla arabasına binip fanusu almıştı bile.
“Çikolatalar için sağ ol kurdum. Bir dahaki gelişimde yenilenmiş olursa sevinirim.” dedi ve gaza bastı Caner.
Ateş ise tatlı öfkesiyle kalakaldı. Caner bu şirkete her gelişinde danışmadaki fanusu çalmadan gitmezdi. Artık o fanusları yenilemekten gına gelmişti ama her seferinde de yenilemeden duramıyordu. “Sik herif!” diye arkasından söylenirken valenin arabasını getirmesini bekledi. Vale arabasını getirir getirmez rotasını kafeye göre belirleyerek yola koyuldu.
Kafe şirkete pek de uzak olmadığı için on dakika içerisinde oradaydı. Arabasını uygun bir yere park edip güneş gözlüğünü taktıktan sonra arabadan indi. Kafenin girişinde onu tatlı simasıyla bir kız karşıladı. Kıvırcık bukleleri, beyaz teni, boncuk gözleriyle sevimli bir kızdı. Üzerindeki önlükten garson olduğu anlaşılıyordu. “Hoş geldiniz.” derken sesi neşe doluydu.
Kafeye girdiğinde “Hoş bulduk.” diyerek gözlüğünü çıkardı Ateş. Mekâna belli belirsiz göz gezdirirken kasa arkasında bir çocuğun olduğunu gördü. Birkaç müşteriyle doluydu kafe. Tanınmamak için gözlüğünü tekrar takmasına kalmadan “Ateş Kara?” dedi tatlı simalı kız. Tatlı gülüşü dudaklarındayken Ateş alıklıkla bakakaldı. “Sizsiniz. İnanamıyorum, sizsiniz!”
Panikle gözlüğünü geri takarken elini dudaklarına götürüp sus işareti yaptı. “Sessiz olun lütfen.” Biri duymuş mudur diye etrafına bakındı ancak herkes kendi halinde görünüyordu.
Kız tatlılıkla gülümsemeye devam etti. “Kusura bakmayın. Hoş geldiniz tekrar, ne alırdınız?”
“Mekân sahibini.”
Kız alıklık içinde baktı. “Ha?”
Güler gibi oldu Ateş. “Mekân sahibini. Konuşmam gereken bir şey var. Buralarda mı acaba?”
Kız alıklığını dağıtmaya çalışarak kasa arkasındaki adamla göz göze geldi. Adam ne oluyor dercesine kafa sallarken dikleşmişti. Gözleri Ateş’i bulduğunda o da tek bakışta tanıdı Ateş’i ancak şu an sorun Ateş’in mekân sahibiyle konuşmak istemesiydi.
“Mekân sahibi yurt dışında Ateş Bey. Kafe sahibini çağırabiliriz isterseniz.”
“Olur.” diyerek arka tarafa doğru giden kızın peşine takıldı Ateş. Bir yandan da mekân incelemesine devam ediyordu. Dikkatini en çok çeken şeyse sürekli tatlılar oluyordu. Hep böyle bir mekânı olsun istemişti, rabbinin sevdiği kulu olmalıydı.
Ateş koridoru dönmesine kalmadan “Kafayı yiyeceğim! Açsana şu telefonu!” diyen öfke dolu tanıdık sesi işitmişti. Koridoru döner dönmezse o sesin sahibi tanıdık olan bedene çarpmıştı. İkisi de afallayarak gerilerken aynı anda “Kusura bakmayın,” cümlesi döküldü dudaklarından.
Birbirlerinin tanıdık yüzlerini gördüklerindeyse yine aynı anda “Sen!” dediler. Ateş çarptığı kızın dün Vera’nın kardeşini almaya gittiğinde karşılaştığı kız olmasının verdiği şaşkınlıkla bakakaldı.
Aliz’in dudaklarından hem şaşkınlık hem de ani korku sebebiyle bir hıçkırık koptu. “Senin ne işin var burada?”
Keyifle sırıttı Ateş. “Lütfen bu kafeyi ben işletiyorum der misin?”
Aliz dudaklarından bir hıçkırık daha kopmasına engel olmadan “Evet, ben işletiyorum.” dedi. “Da bundan sana ne?”
Daha çok keyiflendi Ateş. Hafifçe Aliz’e doğru eğilip “Ayıp oluyor ama. Mekânımla ilgili detaylar elbette beni ilgilendirir.” diye mırıldandı.
Aliz de garson kız da ağzı açık kaldı. “Ne!” dediler aynı anda. “Ne mekanı be? Neyden bahsediyorsun.” diye devam etti Aliz.
Omuzlarını kaldırdı Ateş. “Bu mekânın eski sahibi mekânı bana devretmiş.”
“Demek o yüzden telefonlarımı açmıyor piç!”
“Şşt, sakin.”
Ters ters baktı Aliz. “Sen neden bu mekânı satın aldın?” derken adeta burnundan soluyordu. Ateş’in bu denli burnunun dibinde olması hiç iyi bir şey değildi. Olmamalıydı. Ondan uzak durmalıydı.
“Ben satın almadım. Dosya benim iş dosyalarımın arasına karışmış ve ben de imzalamış bulunmuşum. Bugün haberim oldu benim de.”
Hevesle atıldı Aliz. “Tamam, o zaman ben sana gerekli tutarı ödeyeyim sen de mekânı bana devret.”
“Cık.” dedi Ateş Aliz’e doğru bir adım yaklaşırken.
“Ne demek cık?” diye diklendi Aliz. Sabrı yoktu artık. Mekânın eski sahibinden mekânı satın almak üzereyken böyle bir bela gelmişti başına. İşin kötü yanı bu belanın içinde Ateş Kara’nın da olmasıydı.
“Mekânı devretmeyeceğim demek. Sevdim ben burayı. Tatlı bir yer.”
Sabrı tükendi. Tüm sakinliği buraya kadarken Ateş’in üzerine yürüdü ancak Ateş geri adım atmadığı iki adımdan sonra burun burunaydılar. Ayak ucunda yükselip Ateş’in göz hizasına gelmeye çalışırken işaret parmağını Ateş’e doğru kaldırdı Aliz. “Bana bak Allah’ın nöronsuzu, zaten cinlerim tepemde! Burası eğlence merkezi değil, anladın mı? Ya adam akıllı mekânı bana devret-“
Devamını Aliz’in getirmesine izin vermeden dudaklarındaki yarım gülüşle “Ya da mekânımı boşalt.” dedi Ateş. “Seçim senin.”
Dişlerini sıktığı öfkesiyle kaldı Aliz. “Allah topunuzun da belasını versin ya!” Sitemindeki topunuzdaki kastı erkeklerin hepsiydi. “Hepiniz aynı boksunuz!”
“Yavaş,” dedi Ateş keyifle. “Hem bir sakin ol. Bak fazla sinir çabuk yaşlandırır derler.”
Burnundan soluyarak baktı Aliz. “Bela olacaksın değil mi başıma?”
Aynı keyifle güldü Ateş. “Bunu bilmen ne hoş.”
“Allah’ın belası!” diye Ateş’in yüzüne bağırıp yanından geçti Aliz. Bu öfkeyle kendine bile bir zarar verebilecekken bir rezillik yaşanmadan oradan uzaklaşma derdindeydi.
“Aşk olsun, bir şeyler ikram etseydin bari!” diye seslendi Ateş Aliz’in arkasından.
“Zıkkım ye!” olmuştu Aliz’in cevabı.
*****
3.Tekil Kişi
Adamları tarafından şifresi kırılmış telefona bakıyordu Pamir. Toprak’ın yediği halttan sonra ona cezasını vererek bu işlerden uzak tutmuştu. Ondan aldığı telefonun bir işine yaraması umuduyla şifresini kırdırmıştı. Telefonun galerisini karıştırdığında karşılaştığı fotoğraflar o kızın Eva olduğunu kanıtlıyordu. Bu fırsatı da elinden kaçırırsa Ateş Kara gerçek bir cehennem olarak karşısına çıkacaktı.
Ateş o kızı gördüğünde kardeşi olduğunu anlamamış olmalıydı. Çünkü eğer öyle olsaydı yalnızca bir silah deposuyla yetinmezdi. Ateş Kara o kızın kardeşi olduğunu anladığı an büyük bir savaş başlayacaktı ve Pamir bu savaşı kazanma şansının olmadığının farkındaydı.
Galeride işine yarar hiçbir şey bulamadı. Dosyalarda sadece ders notlarına rastladı. Bir şey bulacak gibi değilken mesajlarda tanıdık bir numaraya rastladığında mesajları okumaya başlamıştı. Numara Dayım diye kayıtlıydı.
Dayım: İlaçlarını aldın mı güzelim?
Vera: Aldım.
Dayım: İlaçlarını unutma.
Vera: Unutmam.
Bunun gibi binlerce mesaj varken hepsinde ilaçlardan bahsedilmişti. Bu ilaçların hangi ilaçlar olduğunu ve ne işe yaradıklarını çok iyi biliyordu. Dudaklarında memnun bir gülüş yayılırken arkasına yaslandı. "Aferin Avukat Bey, en azından bir işe yaramışsın."
Mesajları kaydırmayı bırakıp bir başka numaraya girdi. Bu kez kayıtlı olan isim Birol Amca'ydı. Çok eskilere dayanan bir mesajdı.
Birol Amca: Kızım sandıkla beraber mektup da gelmiş olacaktı. Geldi mi?
Vera: Geldi ama ne olduğunu hâlâ anlamadım.
Vera: Babam neden bana öyle bir sandık bıraktı?
Vera: Ve ben bu sandığı neden açamıyorum?
Birol Amca: Kızım gerektiğinde açacaksın ama şimdi zamanı değil. Sen sadece onu koru kızım. Kimselerin haberi olmasın.
Bu mesajları görmesiyle dikleşti Pamir. Bahsedilen sandık da neyin nesiydi? Fatih'in bir avukat olduğunu ve onunla ilgili araştırmalar yaptığını biliyordu. Bu herif öldükten sonra bile delilleri saklamış olabilir miydi?
"Rüzgâr!" diye seslendi Pamir.
Güvenilir adamları arasında bulunan Rüzgâr saniyeler içinde salona gelmişti. "Buyurun Efendim."
"Vera Işık’ın kaldığı evi arayın. Büyük küçük rastladığınız tüm sandıkları getirin."
Kaşları çatılsa, garipsese de emri sorgulama yetisi yoktu. "Hemen efendim." diyerek çıktı salondan. Birkaç adam toplayarak ulaştıkları adrese doğru yol aldılar. Onlar adrese varmadan üçüncü Kuzgun haberi Kuzgunlara uçurmuş, Pamir'in adamlarından önce Kuzgunlar evi aramışlardı.
