Bölümler 9Şu an: 6.BÖLÜM
Merhaba herkese, keyifli okumalar dilerim. Yazım ve noktalama yanlışları için şimdiden özür dilerim🍫
Yorumlarınızı heyecanla bekliyorummm🙃
6.BÖLÜM
🍫🐬🌸
🎶 Ceza- Milyon Farklı Hikâye 🎶
İlahi Bakış Açısı
Hayatının en büyük pişmanlığına doğru yürüyordu Fatih Işık. Attığı adımların her biri mesleğine ihanet, ailesine fedakârlıktı. Eşinin yüzündeki gülüşün silinmemesi için bir kızı ailesinden koparacak kadar gözü kararmıştı. Ona uzatılan masum kanıyla dolu eli sıkarken de bir o kadar kararlıydı.
“Anlaştığımız gibi.” dedi Pamir Yıldırım Ardıç. Aileleri uğruna bir aileyi katleden iki adam birbirlerine bakakaldılar. Eller sıkıldı, anlaşmalar yapıldı. Bu kumara Fatih Işık da katıldı ancak bundan diğer oyuncuların haberi olmadı.
“Ona o ilaçları düzenli içir. Bir şeyler hatırlaması ikimizin de sonu olur.”
Avucu arasına bırakılan haplardaydı Fatih’in gözleri. Bunu gocunmadan o kıza içerecekti. Vicdanı sızlayacak ancak o kızdan aldığı evlat sevgisi daima daha ağır basacaktı. “İçiririm. Sen de sözünü tut ve kızımdan uzak dur.”
Aşağılayıcı bir gülüş savurdu Pamir. “Kızım mı?” Elleri cebindeyken gözleri arabada uyuyan küçük kızı buldu. “Bu komikti.”
“O benim kızım!” diye çıkıştı Fatih. “Bu gerçek değişmeyecek. Bir gün onu benden almaya kalkışırlarsa bu senin de sonun olur!”
Pamir’in gülüşü silinirken yüzünde buz kadar keskin bir ifade belirdi. “Bir daha sakın beni tehdit etme cüreti gösterme!” Belindeki silahı kavrayıp hiçbir acıma göstermeden küçük kızın başını yasladığı kapıya iki el ateş etti. Araba zırhlı olduğu için kız bir zarar görmedi ancak Fatih yüreği ağzına gelerek arabaya doğru döndü. “Yoksa bir dahakine hedefim kız olur.”
Fatih kızını kaybetme korkusu ve öfkeyle doldu ancak elinden hiçbir şey gelmedi. Pamir gömleğinin kolunu düzelterek dikleşti. “Şimdi itaatkâr bir köle ol ve o kızı uzaklara götür. Kara ailesi şu an yeterince mahvolmuş durumda. Kız benimle kalırsa onu kurtarırlar ancak onu alıp uzaklara gidersen onu ömür boyu bulamazlar.”
“Aileme bir zarar gelmeyecek.”
“Ailen de sen de canınız cehenneme! Sizinle bir işim yok. Seni burada öldürüp o kızı alabilirim ama bu işime yaramaz. Bu yüzden uslu dur avukat. Bana itaat ettiğin sürece ailene bir zarar vermem.” Pamir ardını dönüp giderken Fatih vicdanıyla baş başa kaldı. Oynadığı kumarda kaybetmemek için elinden geleni yapacaktı ancak sonunda kaybedeceğini biliyordu. Buna rağmen geleceği değil şimdiyi düşündü.
Arabaya ilerlerken yüzündeki acımasızlığı dağıtmaya çalıştı. Arka koltuğun kapısını açıp üzerini açmış kızın üzerini örttü. “Abi.” diye sayıklayışları devam ediyordu. Günlerdir tek söylediği buydu.
Abim gelecek, bana sürprizi vardı.
Kızın saçlarından öpüp okşadı Fatih. “Geçecek kızım. Unutturacağım her şeyi sana.”
“Abim,” Kız gözlerini araladığında gördüğü yabancı yüzle ağlamaya başladı. “Abim nerede? Babam da yok. Ne yaptın onlara?”
“Şşş,” diyerek kızı göğsüne doğru çekip sıkıca sarıldı Fatih. “Geçti kızım. Ben buradayım artık.”
“Abime gitmek istiyorum!” Kız hıçkıra hıçkıra ağlayarak uykuya daldı. Fatih eve vardıklarında suya karıştırdığı ilacı kıza içirerek kumarı başlattı. Her gün aksatmadan içirdi o ilaçları. Günler aktıkça kızın zihni bulandı, anılar silindi. Başka bir hayatın başrolü oldu ve bunun uzun bir süre farkında olmayacaktı.
*****
Vera Işık
Geride kaldığım derslerle ilgili eksiklerimi kapatmak için Aliz’in bana göndermiş olduğu notlara bakıyordum. DDK Başkanı geç kalmamaya çalışırız demişti ancak gideli saatler oluyordu. Elimdeki kalemi sallarken gözlerim telefon ekranındaki saati buldu. Gece yarısı olmasına yaklaşık yarım saat vardı. Gittikleri yer eve uzak olmalı diye düşündüm.
Oysa düşünmemem gerekiyordu. Odaklanmam gereken tek şey notlar olmalıydı ancak kafam fazlasıyla doluydu. En sonunda dayanamayıp laptopu kapatarak sandalyenin üzerinden kalktım. Büyük pencerenin yanına ilerleyip yüzüme vuran rüzgârla ferahlamaya çalıştım. Gözlerimi bahçede gezdirerek DDK Başkanının gelip gelmediğine baktım. Arabası orada değildi.
İçeri girecekken evin birkaç metre uzağında duran bir adam topluluğu dikkatimi çekti. Uzak bir mesafe olduğu için kim olduklarını seçemiyordum ancak buraya yaklaştıklarını söyleyebilirdim. Gereksiz bir kalabalıktı ve bu endişelendirmişti. Pencereyi kapatıp hızla alt kata indim. Elfin Sultan ve Asel odasına çekilmişti ancak Selen salonda bilgisayarıyla uğraşıyordu.
Endişeyle indiğimi gördüğünde başını kaldırıp bana baktı. “Bir sorun mu var?”
“Dışarıda birkaç adam gördüm, buraya doğru geliyorlardı.”
Bilgisayarını kapatıp ayaklandı. Kaşları belli belirsiz çatılırken mutfak balkonundan bahçeye çıkmadan önce “Sen odana dön ve oradan çıkma.” dedi. Dediğini yapmaktan başka çarem yoktu. Odaya geldiğimde pencereden bahçeyi izliyordum. Adamlar yaklaşmıştı ve evin etrafına dağılmaya başlamışlardı. Bahçede gezinen Selen’i de görebiliyordum. Yalnızca birkaç saniye etrafa baktıktan sonra koşar adımlarla içeri girdi.
Selen’in yanına inmek için kapıya ilerliyordum ki duyduğum silah sesleriyle ellerimi kulaklarıma kapatıp yatağın kenarına sindim. Onlarca kurşun önce pencere camını, sonra odadaki diğer eşyaları kırıp döktü. Bazı kurşunlar duvarlarda deliklere sebep olurken korkuyla titreyerek kaldım. Ellerimi olabildiğince kulaklarıma bastırıp sesleri susturmaya çabaladım ancak çok fazlaydı. Gözlerimi sıkıca yumduğumda kurşun seslerinin arasına hızla atan kalp atışlarım karıştı.
Ne kadar sürdü ya da ne süre sonra sesler sustu bilmiyordum. Ellerimi kulağımdan çekmeme kalmadan bir patlama sesi duymuştum. Korkuyla irkilirken bir ses daha. Ve bir tane daha.
O an için mücadele ettiğim tek şey ölüm korkusuydu. Ellerimi yavaşça kulaklarımdan çektiğimde yangının kokusunu çok net duyabiliyordum. Silah sesleri belli belirsiz susmuştu. Gözlerimi araladığımda oda duman ve cam kırıklıklarıyla doluydu. Dumandan korunmak için kolumu ağzıma kapatarak ayaklanmaya çalıştım ancak korkudan düğümlenen bacaklarım yüzünden kalkamadım.
Dumanın kokusu ve yoğunluğu yüzünden kızaran gözlerimin bulandığını hissettim. Başım döndü belki de, kestiremiyordum. Kolumu daha sıkı bir şekilde kapattım ağzıma. Ayaklanmak için bir kere daha denememe kalmadan bana doğru yaklaşan bir beden fark ettim. “Çikolata?” diyen ses DDK Başkanına aitti.
Ne ara yanıma geldiğini kestiremeden kendimi kolları arasında buldum. Aceleci adımlarla odadan çıkarken “Tamam, bir şey yok.” diyordu. Gördüğüm görüntü hala bulanıktı ama sesinden o olduğunu anlayabiliyordum. Ve dudaklarını saçlarıma bastırdığını da hissediyordum.
Zihnim yalnızca birkaç saniye dayanabildi. Gözlerimin önü tamamen karardığında zihnim boşlukta, bilincim benden kopmuş durumdaydı.
*****
İlahi Bakış Açısı
“İyisin. Bir şey yok.” diye durmadan tekrar etti Buğra. Daha çok kendini ikna ediyor gibiydi. Kolları arasındaki bedeni evden uzaklaştırıp arabanın arka koltuğuna yatırdı. Bir eli sıkıca beline dolanmış haldeyken diğer eli saçlarını düzeltip yüzündeki duman karalıklarını temizliyordu. “Geçti.” Dudakları saçlarını bulduğunda gözleri kapandı. Onu sıkıca göğsüne bastırdı.
Bir kere daha onu kaybedecek diye korkudan delirmişti. Böyle bir hata yaparak onu evde yalnız bırakmamalıydı. Yanında olsaydı şu an bu halde olmazdı.
Vera’nın elini kavrayıp usulca okşadı. Duman yüzünden bayıldığının farkındaydı ancak o bombaları patlatmak zorundalardı. Pamir’in gönderdiği bir grup adam yalnızca Vera’nın odasını taramıştı. Oraya üst üste üç bomba fırlattıklarında yoğun dumanın Vera’yı da etkilememesi imkânsızdı.
Onu hastaneye götürmek için usulca geriledi. Şoför koltuğuna oturduğunda aradığı kişi Selen’di. Ona çocukları alıp uzaklaşmasını söylemişti. Selen’i arayıp güvende olduklarını teyit ettikten sonra saatinden Kuzgunlarla ortak bir arama başlattı. Aramayı cevaplayan Ateş ve Caner’in ilk sorusu Vera’yı sormak olmuştu. Buğra bayıldığını söylediğinde Ateş aramadan ayrılmıştı. Bir delilik yapacağını ikisi de biliyordu.
Kurul’un gözüne yeterince batmışken bir de Ateş bir delilik yaparsa operasyon ellerinden alınabilirdi. Buğra, Caner’e Ateş’i zapt etmesini söyleyerek aramayı sonlandırdı. Caner ne kadar uğraşsa da Ateş’le başa çıkamayacağını biliyordu, buna rağmen denemekten geri durmadı.
Buğra hastaneye vardığında Vera’nın bilincinin yavaş yavaş açıldığının farkında değildi. Onu tekrar kolları arasına alıp acil bölümüne ilerledi. Buraya gelmeden önce yengesine haber verdiği için Dalya’yı acilde bulmaları uzun sürmedi.
Sedyeye yatırılan Vera’ya gerekli oksijen takviyesi ve damar yoluyla sıvı takviyesi yapıldı. Dalya birkaç dakikaya kendine geleceğini söyleyerek oradan ayrıldığında Buğra Vera’nın başında beklemeye başladı. Bu sürede aniden sırtında hissettiği el irkilmesine sebebiyet vermişti. Gözlerini soluna çevirdiğinde babasını görmek o an için şaşırtmıştı.
“İyi misin?” Şu an komutanı değil de babası olduğunu bu sorudan anlamıştı.
Gözleri tekrar Vera’yı bulduğunda belli belirsiz başını salladı. “Eva mı?” diye sordu Mesut dudaklarında yarım bir gülüşle. Eva’yı tanıyan herkes gibi Mesut’un da gözleri ilk önce bileğine kaydı. Sorusuna cevabı veren o üç noktayı gördüğünde tebessümü büyüdü. Gözlerinin ardı sızlasa da ciddiyetini korumayı başarmıştı.
“O, değil mi?” Bulduklarına bir türlü ikna olamıyordu Buğra. Rüya demeyeyse dili varmıyordu. “Sence nasıl unuttu?”
“Bilmiyorum. Sanırım bunun cevabını sandığı açtığımızda öğreneceğiz. Uğur Birol Kılıç’ın numarasına ulaşmış.”
“Çikolata bir uyansın da gerisine sonra bakarız.”
Oğlunun sırtını sıvazlamaya devam ediyordu Mesut. Baba oğul olmalarına rağmen birbirlerine uzaklardı. Çünkü kırgınlardı. Buna rağmen zor anlarında birbirlerini yalnız bırakmıyorlardı. Bir süre oğlunun yanında kaldı Mesut. Kurul’dan mesaj aldığında ayrılmak zorunda kaldı. Buğra ise Vera gözlerini açana dek bir yere kımıldayamadı.
*****
İlahi Bakış Açısı
“Ateş!” diye seslendi Caner hızlı adımlarla motoruna ilerleyen Ateş’e.
Duysa da umursamadan devam etti Ateş. Öfkesi diri ve yakıcıydı. Soyunu kurutamadığı piç bir kere daha kardeşine zarar vermişti ancak bu sefer sessiz kalmayacaktı. Kriz geçirip kalbi de durmayacaktı. Çünkü kardeşinin Pamir’in elinde olmadığını biliyordu. Bunun rahatlığıyla yakıp yıkmaktan geri durmayacaktı.
Motoruna yanaşıp binmek için yeltendiğinde Caner onu kolundan çekiştirip durdurmuştu. “Bir dur lan!”
“Bu kez o piçi öldüreceğim Caner!”
“Sik sik konuşma!” diye çıkıştı Caner. Sakin kalarak Ateş’i yatıştıramayacağının farkındaydı. Bu yüzden aynı öfkeyle karşılık vermekten çekinmedi. “Sakin kal. Bak Eva iyi, bir şey olmadı.”
“Ya olsaydı? Ya o piç kardeşimi öldürseydi!” Elindeki kaskı tüm öfkesini boşaltırcasına bir ağaç gövdesine fırlattı. Kaskın ön camı parçalara ayrılırken hiçbirinin umurunda olmadı. “Yetişmeseydik ölecekti lan! Ben o herifin ecdadını sikmeden bana rahat yok Caner!”
“Aynen, sen onun Kurul da bizim ecdadımızı siksin.” Elini Ateş’in omzuna koyup sıktı. “Biliyorum, çok zor ama sakin kalmak zorundayız. DNA testi yüzünden gözlerine battık zaten. Başka bir şey yaparsak operasyonu bizden alırlar.”
Öfkesi dinmedi Ateş ama kor alevleri dizginlemeyi başardı. Sertçe yutkunurken bedenini motoruna yasladı. Yorgunlukla boynu büküldü. Bir süre sakinleşmek için sessiz kaldı. Caner de kalçasını motora yaslayıp aynı sessizlikle bekledi.
Birkaç dakika sonra öfkeyi kontrol etmek daha mümkündü. “Buğra aradı mı? Eva uyanmış mı?”
“Aramadı.”
Anlamışçasına başını salladı Ateş. Yalnızca birkaç saniye sonra dönüp motoruna atladı. “Atla, hastaneye gidelim.” dediğinde Caner de motora bindi. Yaklaşık bir saat içerisinde hastaneye vardıklarında Eva’yı uyanmış buldular.
*****
Vera Işık
Ağırlığı altında ezildiğim bir halsizliğe açıldı bilincim. Her şey yavaş yavaş netleşirken soluduğum havadan hastanede olduğumu anlamıştım. Dumandan zehirlendiğim için oksijen takviyesi yapılmış olmalıydı.
Nefesimi ağır bir şekilde verirken gözlerimi aralamaya çalıştım. Kulaklarıma kapanan perde saniyeler içinde kaybolduğunda gözlerimi de aralamıştım. Gördüğüm şey beyaz tavanlar oldu. Tüm halsizliğime inat elimi kaldırmaya çalıştım ancak elimi sarmalayan el yüzünden denemekle kaldım.
Başım soluma döndüğünde o bulanık görüntüde DDK Başkanını gördüm. Elimi kıpırdatmamla belli belirsiz dikleşmiş, boştaki eli saçlarımı bulmuştu. "İyi misin?" diyen sesini boğuk duymuştum.
Gözlerimi kapatıp bir soluk aldıktan sonra başımı salladım. Gözlerim açıldığında bu minik tepkim karşısında gülümsediğini gördüm. Doğrulmak istedim ama bedenim geçiştirilemez bir yorgunluk içindeydi. Elim oksijen maskesini bulduğunda itiraz etmesine kalmadan maskeyi ağzımdan çektim.
Yeni bir soluk aldığımda biraz daha iyiydim.
"Bekle Çikolata." Elimi bırakmadan hafifçe eğilerek birine seslendiğini gördüm. Tekrar bana doğru döndüğünde yüzündeki endişe şu an dikkatimi çekmişti. Bana bir şey olacak diye korkmuştu.
Ben de ölmekten korkmuştum.
Birkaç saniye sonra yanımıza bir kadın geldi. Kontrolleri yapıp iyi olduğum bilgisini verdikten sonra diğer hastalarıyla ilgilenmeye döndü. Kadın gider gitmez DDK Başkanına "Sen bana Çikolata mı dedin?" diye sordum.
Kendince makul bir sebepten huysuzlandı. "Bu durumda bile soru soruyorsun."
Göğsümü yakmasına rağmen güldüğümde o da güler gibi oldu. "Sorumu cevapla."
"Evet."
"Sebep? Dumandan zehirlenmiş biri sana tatlı mı göründü?"
"Cık." Dudağının köşesindeki minik kıvrılmayla gözlerime bakakaldı. "Sen tatlı göründün."
Böyle bir durumda bile kalp atışlarımın hızlandığını hissetsem dahi geri adım atmadım. "Sen bana mı yürüyorsun?"
"Belki."
"Ha?"
Bu tepkim karşısında güldü ama yine saniyelikti. Gülüşü solup bakışları buruklaştığında başparmağı elimi okşuyordu. "Özür dilerim." dediğinde gözlerime bakmamıştı. Belki de bakamamıştı. "Seni yalnız bırakmamalıydım."
"Sen neden özür diliyorsun ki?"
"Seni korumalıydım." Gözleri gözlerime tırmandığında mavileri ilk defa mağduriyetle bakıyordu. "Yapamadım, affet."
Bir süre öylece kaldım çünkü hiç kendi gibi değildi. Bu hallerine alışık olmadığım için ne yapacağımı şaşırıyordum. "Saçmalama. Aptal DDK Başkanına ne yaptın, bana onu getir."
Saniyelik gülüşü bile buruktu. Böyle davranmayı bıraksa iyi olurdu. "Bir şartla özrünü kabul ederim." diyerek onu kendine getirmeye çalıştım. Beni bulan bakışları sorgulayıcıydı. "Ne sorarsam cevaplayacağına söz ver."
Dudakları kıvrılırken başını umutsuzca iki yana salladı. "Uslanmıyorsun değil mi?"
Omuzlarımı kaldırdım. "Kabul müsün?"
"Yalnızca on soru."
"On beş."
"Yedi oldu."
"Ya ama-" Daha çok düşüreceğini fark ettiğimde şansımı daha çok zorlamadan teklifini kabul ettim. "Tamam, on olsun."
"Anlaştık. Sor hadi."
Başımı yastığa gömerken onu görebilmek adına hafifçe ona doğru döndüm. "Hayır. İyice düşündükten sonra soracağım."
Omuz silkti. "Peki."
Bir süre sessizlik içerisinde gözlerine baktım sadece. O da aynı şekilde. Elinin hâlâ elimde olması bazen farkına vardığım bir detaydı. Normal bir şeymiş gibi garipsemiyordum ancak garipsemem gerekirdi. Rahatsız etmediği için elimi çekmedim.
"Kayra nasıl?" diye sordum aklıma evdekiler düştüğünde. Endişeli değildim çünkü beni korudukları gibi onu da koruduklarından emindim.
"Herkes iyi, merak etme."
Gözlerim çöken uykunun ağırlığıyla kapanmanın eşiğindeydi ancak direnmeye çalışıyordum. "Onlar Pamir’in adamlarıydı, değil mi?"
Sessizliği evetti.
"Neden yaptı bunu?"
"Sandığı almak için."
Gözlerim tam anlamıyla kapansa da bilincim benimleydi. Sandığın evde olmadığını biliyordum. Ateş onu başka bir yere götürmüş olmalıydı. "Birol amcaya ulaştınız mı?"
Bilincim uykuya bulanmadan önce son duyduğum "Ulaşmak üzereyiz." deyişi olmuştu. Kısa ama yorgunluğumu azaltan bir uykuya daldım. Gördüğüm rüya bu sefer kâbusa dönmemişti. Zihnime dolan sahne bir doğum günü sahnesiydi. Küçük kızın üzerinde kirazlı elbisesi varken, saçları mısır örüğüydü. İki katlı bir pasta yapılmış, kız çocuğu abisiyle birlikte mumlara üflemişti.
Tüm siluetlere yabancı olmama rağmen huzur dolu bir rüyaydı. Bu rüyaydı belki de göğsümdeki sızıyı yumuşatan.
Uykudan uyanmama sebep olan şey "Abartma Caner. Buğra’ya da Dalya abla söylemiş." diyen Ateş’in sesiydi.
Gözlerimi aralamama kalmadan Caner’in tavırlı sesini duymuştum. "Bak ikidir dışlanıyorum ha! Pamir’in yanına sızdığımdan beri bir boktan haberim olmuyor."
Makuldü Ateş. "Lan sik sik konuşma, ne dışlaması? Can kardeşiyiz biz. Hem asıl haber kuşumuz sensin canım."
"Canını sevsinler! Konuşmuyorum ikinizle de!"
"Lan bağırma," diye dişlerinin arasından tıslayan DDK Başkanıydı. "Çikolata'yı uyandıracaksın."
Dudağımda tatlı bir gülümsemeyle gözlerimi araladığımda bunun için çok geç olduğunu görmüştü. Benim konuşmama kalmadan Ateş de Caner de başucumda belirmişti. DDK Başkanıysa elimi hiç bırakmamıştı. "İyi misin?" dedi Ateş’in yumuşak sesi.
"İyiyim." dedim tebessümümü bozmadan. Gözlerim Caner'e döndü. "Ne sakladınız siz Caner'den?"
Caner’le Ateş’in gözleri birbirlerini bulduğunda gerilmiş gibilerdi. Oysa garipsenecek bir şey duymamıştım. "Bence Caner kızmakta haklı. Madem can kardeşisiniz niye saklıyorsunuz?"
"Değil mi?" diyerek anında beni destekledi Caner. "Konuş kız. Bir güzel azarlayıver şunları."
Gülerken belli belirsiz doğruldum. Gözlerim Ateş’i bulduğunda Caner’in dediğini yapmak istercesine azarladım onu. "Evet, can kardeşten hiçbir şey saklanmaz." Ateş’in gözleri tanıdık bir çaresizlikle doldu ama gözlerini gözlerimden çekmedi.
"Bir daha yapma, tamam mı?" Gözlerim Caner ve Ateş arasında mekik dokudu. "Hadi şimdi sarılıp barışın."
Ateş hâlâ aynı bakışlarla bana bakıyordu. "Vera," diye seslendiğinde mırıltıyla karşılık verdim. Bir şey söyleyecek oldu ancak dudağını ısırıp her ne diyecekse yuttu. Lafını tamamlamadan aniden acilden çıkması afallatmıştı.
Şaşkınlık içerisinde kalmışken Caner de ardından gitti. Neler olduğunu anlamadan DDK Başkanına doğru döndüm. "Yanlış bir şey mi söyledim?"
"Bu aralar kafası dolu. Üstüne alınma."
Anlamışçasına başımı sallayıp doğrulduğum yere geri yattım. Gözlerim hâlâ elimde olan eline takılı kaldı. Aklıma Ateş’in kardeşi düştüğünde sözlerimden incinmiş olabileceği düştü aklıma. Sakladığı şey de kardeşiyle ilgiliydi. Moralini bozan şey de buydu belki de.
Düşünedururken gözlerim DDK Başkanı’nı buldu. “Ne zaman çıkacağız buradan?” Kendimi oldukça huzursuz hissediyordum.
“Yengem bir süre daha kalmamız gerektiğini söyledi.”
Garipseyerek baktım. “Yengen mi? Senin yengen mi var?”
Mırıltıyla onayladı ama buruktu bakışı. Belli belirsiz elimi okşuyordu. “Abinin eşi mi?”
Aynı mırıltı döküldü dudaklarından.
Bir abisi olmasına şaşırmıştım çünkü yaşadığımız evde sadece o ve Ateş kalıyordu. Belki de ailesinden ayrı yaşıyordu. “Abin nerede?”
Sessizdi sorum karşısında. Sertçe yutkunurken gözlerini gözlerimden çekti. Uyandığımdan beri tuttuğu elimi tam o saniye bıraktı. “Abim vefat etti.” dedi sesinin titremesini engelleyemeden. Konuyu değiştirmek amacıyla “Ben Ateş’e bakayım.” diyerek ayaklandı ve Ateş’le Caner’in peşinden gitti.
Yarasını tuz bastığım için pişmanlık içinde olsam da her şey için çok geçti. O gittikten sonra başımı tavana çevirdim. Zihnimi yeniden uykuya dalmak için zorladım ama olmadı. Bir süre sessizce tavanı izledikten sonra yanıma ilk uyandığımda gelen kadın doktor tekrar gelmişti. Serumum bittikten sonra gidebileceğimi sormuştu.
Yengesi bu kadın mı diye düşünmeden edemedim. Kadına bir şey soramadan kadın “Buğra nereye gitti?” diye sormuştu. Ve evet, yengesi bu kadın olmalıydı.
“Bahçeye çıktılar sanırım. Bilmiyorum.”
Anlamışçasına başını salladıktan sonra o da Buğra’nın gittiği yöne gitti. Gözlerim yine tavandaki lekeleri buldu. Bir süre sonra zihnimin bulandığını hissetmiştim. Bilincimi uykuya teslim edecekken başucumdaki telefondan gelen arama sesiyle irkildim. Başımı hafifçe kaldırıp dirseğimin üzerinde doğrularak telefona uzandım. Benim telefonumdu ve arayan Yekta’ydı.
Aramayı cevaplayıp telefonu kulağıma yasladım. “Efendim?”
“Vera? İyi misin?” Sesi endişeli geliyordu. Olanları öğrenmiş olabilirdi ancak nereden, nasıl?
“İyiyim.”
“Kayra aradı az önce beni. Çok korkmuş, ablam yanımda değil diyordu. Neredesin sen?”
Yalan söylemenin lüzumu yoktu. “Hastanedeyim ama iyiyim merak etme.”
“Ne? Ne demek hastanedeyim? Ne oldu? Hangi hastane, söyle yanına geliyorum.”
Başımı hafifçe sola doğru eğdiğimde onu iyi olduğuma ikna etme çabaları içerisindeydim. “Gerçekten iyiyim, gelmene gerek yok.”
“Saçmalama da hastanenin adını söyle.”
“Bilmiyorum ki adını. Bekle konum atarım.”
“Tamam.” diyerek aramayı sonlandırdığında konumu ona atıp telefonu eski yerine bıraktım. DDK Başkanı ve kadın doktor birkaç dakika sonra geri döndüklerinde Ateş ve Caner yanlarında değildi. DDK Başkanına sorduğumda halletmesi gereken işler olduğu için gittiklerini söylemişti.
*****
İlahi Bakış Açısı
Adamlarından aldığı haberin ardından yeni bir plan kurmaya başlamıştı Pamir. Ya o kızı öldürerek bu savaşı Ateş Kara’nın kazanmasına izin vermemeliydi ya da kaybetmeye boyun eğmeliydi. Kaybetmemek için elinden geleni ardına koymuyordu ancak Kuzgunlar fazla güçlüydü. Onları daha derinden yaralayacak bir şey bulmalıydı ama ne?
Düşünedururken salona hizmetçisi Maya girmişti. Elindeki tepsinin üzerinde oğlunun ilaçları vardı. “Efendim Arzhel Bey ilaçlarını içmek istemedi.”
“Tamam, ilaçları bırak ben götürürüm.” Maya denileni yaptıktan sonra salonu terk etti. Pamir şimdilik düşünceleri bir kenara iterek önceliği oğluna verdi. İlaç tepsisini alıp oğlunun odasına doğru yöneldi. Kapıyı çalmadan içeri girdiğinde Arzhel’in panik içinde kulağındaki telefonu indirdiğini gördü.
Aşağılayıcı gülüşü dudağının köşesindeydi. “Kansız kızla mı konuşuyorsun yine?” Elindeki ilaç tepsisini bıraktığında Arzhel’in kin dolu bakışları üzerindeydi.
“Kendi kızına kansız demeye nasıl dilin varıyor?”
Duymazdan geldi Pamir. O kızı doğduğundan beri benimsememişti. Bu yüzden kansız derken dilinin kemiği bile sızlamıyordu. “Maya ilaçlarını içmediğini söyledi.”
“Vera’ya saldırmışsın. Ne istiyorsun o kızdan?”
Yine duymazdan geldi Pamir. İlaçları kutularından çıkarıp su bardağını ve hapı oğluna doğru uzattı. Arzhel ise aynı şekilde elinin tersiyle ilaçları itti. Hap yere düşerken birazı dökülen suyu tekrar tepsiye bıraktı Pamir. “Sorularıma bir cevap ver! O aileyi yeterince mahvettiğin yetmedi mi!”
Duygudan yoksun koyu gözleri oğlunun üzerinde gezindi. Ona da kansız demeyi isterdi ancak eşinin hatırı vardı. Çocuklarını sevmezdi. Eşi ise yalnızca oğlunu severdi. Bu yüzdendi kızının hayatını mahvederken oğluna dokunmaması.
“Yetmedi. Senin arkasında durduğun o insanlar annenin katili!”
“Asıl katil olan sen ve karınsın!” diye çıkışan Arzhel’in suratına sert bir tokat indirmişti Pamir.
“Annen hakkında düzgün konuş!”
Yediği tokadın acıtması gerekirken histerik bir şekilde gülmeye başladı Arzhel. “Gücünüz o masum kıza yetiyor değil mi? Ailesinden kopardığınız yetmedi, en iyisi öldürelim dediniz.” Aynı gülüşüyle dudağından akan kanı sildi. “Acizsiniz lan siz! Kardeşimin canı söz konusu olmasa bir dakika bile kalmazdım bu evde.”
Pamir’in öfkeyle titreyen eli en sert haliyle oğlunun çenesinden kavradı. “Asıl annen söz konusu olmasa bir dakika düşünmez sıkardım kafana!” Kavradığı çenesini iterek bıraktı Pamir. Tüm duygusuzluğu içerisinde üzerindeki gömleğin kolunu düzeltti. “O ilaçları zıkkımlan. Bir de hastalığınla uğraşamam.” Odayı terk edip Maya’ya ilaçları konusunda Arzhel’e yardımcı olmasını söyleyerek çalışma odasına çekildi. Dakikalar sonra Maya Arzhel’in yanına gelip iğneleri konusunda ona yardımcı olmuştu. Sonra tepsiyi alıp odadan çıktığında Arzhel yarım kalan aramasını yaptı.
Aliz aramayı “İyi misin?” diyerek cevapladı.
Arzhel’in eli dudağındaki patlağı buldu. “İyiyim.” dedi olmamasına rağmen. “Vera’yı görebildin mi?”
“Hastaneye gidiyorum şimdi. Ama konuştum, sesi iyi geliyordu merak etme.”
“Ateş meselesini ne yaptın?”
Kafe olayından bahsedildiğini anladı Aliz. “Hiçbir şey.” dese de bu mesele oldukça umurundaydı.
“O herifin mekânında mı çalışacaksın?”
“Evet. Zaten mekânı devretmemesinin tek sebebi tatlı aşkı. Bir zarar gelmez.”
“Aliz adam katil.” dedi Arzhel’in bariz sesi.
Bıkkınlıkla nefesini verdi Aliz. “Olmadığını ikimiz de biliyoruz. Hem mekâna yılda birkaç kere uğrayacağına eminim. Neyse, hastaneye yetiştim. Görüşürüz. Lütfen o adama karşı diklenme ve kendine dikkat et.”
“Tamam.” dedi Arzhel hiç güven vermeyen sesiyle. “Görüşürüz. Sen de kendine dikkat et.”
*****
Vera Işık
Yekta ve Aliz yaklaşık on beş dakika önce yanıma gelmişlerdi. Bir türlü iyi olduğuma ikna olmamışlar, olayı anlatmamı beklemişlerdi. Tüm durumu anlattıktan sonra “Yok böyle olmaz, dayını arayacağım ben.” diyerek telefonunu eline alan Yekta’yı durdurdum. Dayımın bu işe karışmasına hiç gerek yoktu.
“Bir durur musun lütfen?” Durdu şaşırtıcı bir şekilde ama hâlâ sinirliydi.
“Kızım ölebilirdin, bilmem farkında mısın. Durumun ciddiyetini kavra artık.”
“Farkındayım her şeyin ama dayım olmaz işte. Her şeyi sorgulayacak, gereksiz sinirlenecek ve beni Antalya’ya gelmem için zorlayacak. Tüm bu şeyleri kaldıracak mecalim yok.” Dilim kurumuş dudaklarımda gezindi. “Hem üç hafta demedik mi? Üç hafta sonra istediğini arayabilirsin ama şimdi olmaz.”
“Neden lan neden? O adamlar neyin nesi bile bilmiyoruz! Neye güveniyorsun kızım sen?”
“Bilmiyorum!” diye çıkıştım. “Bilmiyorum ama güveniyorum işte!” Yüzümü ellerimle kapattım. Ağlamak istiyordum bu kargaşa karşısında ama onu da yapamadım. Kafam çok karışıktı. Saçma sapan şeyler düşünüyordum. Ateş’in kardeşi olabileceğimi düşünecek kadar saçma şeyler. Ellerimi yüzümden çekip nefesimi bıraktım. “Dayımı aramak yok. Yalnız başıma halledebilirim.”
“Yalnızca bir hafta.” dedi Yekta’nın sesi. “Bir hafta sonra dayını arayacağım ve her şeyi anlatacağım.”
Başka çarem olmadığı için teklifini kabul etmiştim. Gözlerim sessizce bizi izleyen Aliz’i buldu. Her zamanki gibi düşünceliyken bir eli saçlarımı okşuyordu. Yatağın ucuna oturmuş başım göğsüne yaslıydı. Yekta’nın çekmece üzerine bir ilaç poşeti bıraktığını gördüğümde irkilerek dikleştim. “İlaçlarını getirdim. Babam aksatmasın dedi.” İlaç poşetinden ilaçları çıkarmaya başladı. “İki gündür içmiyorsun zaten. Şimdi iç birer tane.”
Sertçe yutkunmak zorunda kaldım. Yekta o ilaçları bıraktığımı bilmiyordu ama Aliz’in haberi vardı. Benim gerginliğimi onun soğukkanlılığı bastırdı. “Sırası mı Yekta?” dedi oldukça sakin bir şekilde. Beni göğsüne çekip gerginliğimi dağıtmam için saçlarımı okşamaya devam etti. “Kız duman zehirlenmesi geçirdi. Doktoruna bir soralım, belki izin vermez.”
Umursamazca omuz silkip doktoru çağırmaya gitti Yekta. O gittiğinde endişeyle Aliz’e doğru döndüm. “İzin vermez değil mi doktor?”
“Umarım.”
Of çekerek tekrar göğsüne yattım. “O ilaçları içmek istemiyorum.”
Saçlarımdan öptü. “Merak etme, ben halledeceğim.”
Yekta benimle ilgilenen doktorla birlikte geri döndüğünde DDK Başkanı da yanındaydı. DDK Başkanını gözleri bendeyken Yekta ilaçları doktora göstermekle meşguldü. “İyi misin? Ne ilaçları bunlar?”
“İyiyim.” diyebildim sadece. Gerisini açıklayamazdım çünkü ne ilaçları olduğunu ben de tam olarak bilmiyordum. Tek bildiğim kâbus görmemi engellediğiydi. Doktor “Sorun değil, içebilir.” dediğinde yüzümde bariz bir iğrenme vardı ilaçlara karşı.
Yekta teşekkür ederek ilaçları içmem için hazırlamaya koyulduğunda çaresizlik içerisinde Aliz’e baktım. Halledeceğim dercesine başını eğdiğinde sırtımı yastığa yaslayarak ayaklandı. “Ben veririm ilaçları.” diyerek Yekta’nın elinden ilaçları aldı. İlaçları çekmece üzerine bırakıp Yekta’yı sırtından ittirmeye başladığında şaşkınlık içerisindeydim. “Şimdi hepiniz çıkın. Kuşumla özel bir şey konuşacağım.” Teker teker hepsini yanımızdan kovduğunda kıkırdarken ona öpücük yolladım.
“Teşekkür ederim Peter Pan.” dedim ellerimi çenemin altında birleştirip hayranlıkla ona bakarken.
Anında role girerek çapkın bir bakış attı. “Rica ederim Wendy. Peter Pan daima seni koruyacak.”
Kıkırdamamak elde değildi. “Desene çok şanslıyım.”
“Tabii.” diyerek yanıma doğru geldi. Yine yatağın ucuna oturdu ancak bu sefer karşımdaydı. “Şey… aslında gerçekten bir şey söylemem lazım.” Odağım ondayken bir süre duraksadıktan sonra devam etti. “Hani ben mekânı satın almaya çalışıyordum ya?”
Mırıltıyla onayladım onu.
“İşte bir karışıklık olmuş. Devir dosyası yanlış adrese gitmiş. Oradakiler de dikkat etmeden imzaladığı için mekân başkasına devredilmiş.”
“Ne?” diyerek dikleştim. “Kime devredilmiş?”
Gözlerini kaçırdı. “Ateş’e.”
Daha büyük bir şaşkınlık içindeydim. “Ne?” derken aynı zamanda da gülüyordum. “Kadere gel.”
Ters bir bakış atarak omzuma vurdu. “Gülme. Başıma bela olacak o herif. Tatlı aşkını biliyorsun. Sırf pastane yönetiyoruz diye mekânı bana devretmeyi kabul etmiyor.”
Mınzır bir gülüş vardı dudaklarımda. Bu gülüşümden onları yakıştırdığımı anladığında bir fiske daha vurdu omzuma. “Sakın! Aklından geçenleri biliyorum, sakın!”
“Artık çok geç, shipledim gitti.”
“Vera!”
“Ne ya? Bu ülkede fikir özgürlüğü diye bir şey var.” Kıkırdadığımda Aliz umutsuzca kafa sallıyordu.
“Saçmalama. Hem adam evlenme sürecindeymiş zaten.”
Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. “Kim? Ateş mi evlenme sürecinde?”
Onaylarcasına mırıldandı. Ne alaka diye sorgularken telefon ekranına yansıttığı haberi bana gösterdi. “Bak.” Habere bakınca daha çok şaşırdım çünkü başlık tam olarak şuydu:
Karalar Holding’in yönetici ve üreticisi Ateş Kara evleniyor mu?
Haber başlığı ve metni her ne kadar asılsız iddialarla dolu olsa da fotoğraf tüm durumu açıklıyordu. Ekranda Ateş’in bir eve girmeden önceki görüntüsü vardı. Karşısındaki yaşlı kadının yüzü seçilmiyordu ancak Meryem teyze olduğunu tahmin etmek zor değildi. Ateş’in elinde evimden aldığı metal sandık ve bir eşya daha vardı. Habere göre o eşya bir çikolata kutusuydu ancak öyle bir şey olduğunu sanmıyordum.
Durumu açıklamak için bakışlarımı Aliz’e kaldırdım. “Aşkım bu haber yalan.”
“Nasıl?”
“Ya Ateş benim evime gitmişti, sandığı almak için. Sonra adamlardan kaçmak için Meryem teyzenin kapısını çalmış, o sıra çekmişler bunu.”
“Ne sandığı ya? Bir baştan anlat her şeyi.”
Dediğini yaparak her şeyi baştan anlattığımda fotoğrafın yalan olduğunu o da anlamıştı. Zaten bakarsak her gün Ateş hakkında binlerce asılsız haber çıkıyordu. Bunlara bazen denk geldiğim oluyordu ancak yalan oldukları bariz olduğu ve magazine pek de ilgim olmadığı için bu tür haberleri okumadan geçiyordum.
Aliz’le bir tur Ateş’in dedikodusunu yaptıktan sonra Aliz ilaçlara yönelmişti. Yekta durumu anlamasın diye her birinden birer hap eksiltip çöp kovasına attı. Suyu ise bana uzatıp “Bunu iç de Yekta huysuzu bir şey anlamasın.” dedi.
Aldığım suyun birazını içtikten sonra çekmecenin üzerine geri bıraktım. Birkaç dakika sonra Ateş ve DDK Başkanı yanımıza geldiğinde DDK Başkanı bana yakın dururken Ateş’in Aliz’in olduğu tarafa gitmesi dikkatimden kaçmamıştı. “Konuşmanız bitti sanırım.” diyen Ateş’ti. Kalçasını çekmeceye yaslarken kollarını bağlamıştı. Gözleri Aliz’deydi.
Aliz ise bana bakıyordu. Mınzır bakışlarım karşısında onun bakışları sert ve tehditkârdı. “Bitti.” dedim tebessümümle.
“Bir şey mi oldu?” dedi DDK Başkanı gülüşüme takılırken. “Niye mutlusun?”
“Ağlayayım mı?” diye tersledim onu.
“Hayır canım, ağlama tabii ki.”
Ona burun kırıştırdığımda güldü. Gözlerimin hedefinde tekrar gündemdeki çiftim olduğunda Ateş birden doğruldu. “Neyse ben ev işini halledeyim.” diyerek elleri cebinde yanımızdan ayrıldı. Bu kısa sürelik gelişi bir an için sorgulasam da fazla takılmamaya çalışmıştım.
Yekta ve Aliz de akşama doğru evlere dağılmıştı. Ben de doktor izninin ardından hastaneden taburcu olmuş, DDK Başkanıyla birlikte yeni bir eve geçmiştik. Saatler sonra Kayra da oraya geldiğinde gerçekten korkmuş görünüyordu. Beni gördüğünde korkusunun biraz da olsa dindiğini biliyordum. Onun isteği üzerine gece onun yanında uyumuştum.
*****
İlahi Bakış Açısı
Gecenin ikisi üç kuzgun alt kattaki çalışma odasında toplanmışlardı. Ateş ve Buğra masanın etrafında oturmuşken Caner’i görüntülü aramışlardı. Uğur’dan haber bekledikleri için sessizlerdi. “İlaçları otopsiye ulaştırdım komutanım.” diyen ses dakikalar sonra geldi. “Acil bir şey olduğunu söyledim ancak 6 haftadan önce sonuçların çıkması mümkün değilmiş.”
“Tamam Uğur, eyvallah.”
Uğur sistemden ayrıldığında Kuzgunlar kendi aralarında konuşmaya başlamıştı. Ateş Vera hastanedeyken yanına uğradığı süreçte ilaçları almayı başarmıştı. Otopsiye gönderilmesi için ilaçları Uğur’a vermiş ve gerekli rapor Kurul’a sunulmuştu. Şu an ise elleri kolları bağlı DNA sonucunu beklemek zorundalardı.
“Pamir’in yeni bir planı var mı?” diye soran Buğra’ydı.
Caner’in cevabı gecikmedi. “Şimdilik hayır. Şüphe uyandırıcı şekilde sessiz.”
“O sik herif bir şey yapamaz. Elinde hiçbir şey kalmadı.” diyerek çıkıştı Ateş. “Yüksek ihtimalle işten vurmaya çalışacak.”
Caner ve Buğra da aynı düşüncedeydi. “Sandıktan ne haber?” dedi Caner.
Sorusunu cevaplayan Buğra olmuştu. “Uğur Birol’a mesaj atıp durumu gereğince açıklamış ancak adamın henüz bir dönüş yaptığı yok.”
“Sizce sandıkta ne var peki?”
Bu sefer Caner’in sorusuna cevap Ateş’ten gelmişti. “Kardeşimin her şeyi nasıl unuttuğu.”
“Fatih Işık bir avukat değil mi? Pamir’le ilgili bilgiler de olabilir elinde.”
Buğra’nın sunduğu ihtimali “Cık.” diyerek reddetti Ateş. “O zaman koruması için sandığı Vera’ya emanet etmezdi.”
“Peki mektup?” dedi Caner.
“Kurul’dan onay bekliyoruz.” dedi Buğra.
“Sikeceğim Kurul’u da. Nereden girdiysek bu topa!” diye sinirlenense Ateş’ti.
“Yedik işte öyle bir bok. Bir an önce kurtulmaya bakalım.” Caner bu dediğinden birkaç dakika sonra gitmesi gerektiğini belirtmişti. “Her neyse, fazla konuşamıyorum. Masal’ımı öpün benim yerime.”
Ateş de Buğra da kafa salladıktan sonra Caner aramayı kapatmıştı. Ateş arkasına yaslanırken Buğra bilgisayarı ve belgeleri toparladı. Bir süre sonra Buğra odasına çekildiğinde Ateş çalışma odasında kalmıştı. Masa üzerinde duran mektuba bakakalmıştı. Belki de aradığı her şeyin cevabı o mektuptaydı ancak sik işler yüzünden açamıyordu. Aslında açıp okusa Kurul zarfın yırtıldığından haberdar olmadığı sürece sorun olmazdı.
Ama hayır. Operasyonu tehlikeye atamazdı. Zaten kınama cezaları vardı. Tam kardeşini bulmuşken operasyondan alınırsa tüm intikam planları suya düşerdi. Sakin ve soğukkanlı olmalıydı. Mantıklı davranmalı, sabırla beklemeliydi.
Mektuba bakarken kafasında binlerce senaryo kurdu. O senaryolar arasında zihninin ne ara uykuya bulandığını seçemedi. Kendini dakikalar içinde huzurlu bir uykuda buldu.
*****
Vera Işık
Yine kan kokan bir rüyadaydım. Dört duvar arasında, bir zindandaydım. Odaya giren tek ışık kapı deliğinden süzülen huzmeydi. Aynı korkuyla bacaklarım titrerken bedenimde tek bir fark vardı. Artık saçlarım belime kadar uzun değil, omzuma düşmeyecek kadar kısalardı. Ağlıyordum. Sessizce.
Sonra demir kapı gıcırtıyla açıldı ancak içeri giren bir beden yoktu. Kapı açık bırakılmıştı ve rüzgâr sebebiyle açılmış gibiydi. Saçmaydı ama bu gerçeğe inanarak kapıya doğru ilerliyordum. Adımlarım temkinli ve ürkekti. Başımı eğip koridora baktığımda hiç kimse yoktu.
Peki, kimdi kapıyı açan?
Dizlerim titrediği için duvara tutunarak ilerliyordum. Hangi yöne gideceğimi bilmeden sola döndüm. Birkaç adımdan sonra karşıma bir kapı çıktı. Orada birinin olmasından korkarak duvarın arkasına saklanıp başımı hafifçe eğdim. Kapı aralığından gördüğüm şey kanımın donması için yeterliydi. Bir kadın elinde yanmaktan erimeye yüz tutmuş bir demirle bedeni kanlar içinde, yerde kıvranan bir kadının başucunda eğilmişti. Dudaklarında histerik bir gülüşle kadının bedenine doğru tuttuğu demirden eriyen damlaların kadının tenini parçalayışını izliyordu. Yerde kıvranan kadının inilti ve çığlıklarını duyabiliyordum.
Ürpertici bir görüntüydü. Beş yaşındaki bir kız çocuğu içinse travmatik. Kadın bir şeyler diyecekken beni iki bileğimden de kavrayıp koridorun köşesine çeken iki bedenle sarsıldım. Panikle yüzümü onlara döndüğümde karşımda benden birkaç yaş büyük olan bir kız çocuğu bir de erkek çocuğu vardı. Yüzleri netti. Sadece yüzleri değil ilk defa bir rüyada gördüğüm her şey netti.
"Buradan hemen kaçmalısın!" diyordu gözleri mavi olan kız. Yaşım küçüktü; benden büyük olmalarına rağmen onlar da hâlâ küçük sayılırlarken bana nasıl yardım edebiliyordu? Ve onların da benim gibi burada ne işleri vardı?
"Evet, koşabildiğin kadar koş. Tamam mı?" dedi erkek çocuğu.
Bedeninde olduğum kız çocuğu kaçma fırsatı varken kaçmadı. "Hayır, annem orada!" Gözyaşlarım yanağımda sessizce süzülmeye devam etti. "Onu bırakamam."
"Anneni biz kurtaramayız." dedi kız çaresizlikle. "Onu sen de kurtaramazsın. Lütfen kaç bir an önce!"
Başka şansım olmadığı için ufak adımlarla oradan uzaklaşıyordum ki arkamdan bir gürültü duyduğumda kız beni bileğimden çekiştirip bir yere saklandık. Erkek çocuğu ise koridorun ortasında kaldı. Onu da çağırmak için dudaklarımı aralamıştım ki kız ağzımı kapattı hemen. "O bizi korumak için orada." dedi.
Gözlerim koridora döndüğünde az önce gördüğüm kadın duyduğu sesle hızla koridora bakınmaya başlamıştı. Orada erkek çocuğunu gördüğünde yüzündeki panik azalmış gibiydi. "Arzhel," diyerek yaklaştı erkek çocuğuna. "Ne işin var senin burada? Arabada bekle demedim mi?"
"Merak ettim, anne. Özür dilerim."
Az önce acımasızlıkla işkence eden kadın gözlerimin önünde şefkatle erkek çocuğunun saçını okşadı. "Bir daha anne sözünden çıkmak yok, anlaştık mı?"
Sadece başını salladı Arzhel. Annesi onu kapıya doğru yönlendirip kapıdan çıktığını gördükten sonra tekrar odaya girdi. Kız ise bileğimi hiç bırakmadan beni kaçabileceğim bir çıkışa götürdü. Bileğimi bırakıp bana mahcubiyetle bakarak "Annem adına özür dilerim. Umarım aileni bulursun." dedi. Bana sıkıca sarıldıktan sonra deponun etrafından dolanıp koşarak ön tarafta duran arabaya ilerledi. Erkek çocuğunu ve onu camdan görebiliyordum. Onlar da beni görebiliyorlardı.
Arkamdaki depoya son kez bakıp var gücümle koşmaya başladım. Ne kadar uzağa gittim, kurtuldum mu yoksa yakalandım mı bilmeden duyduğum alarm sesi sebebiyle rüyadan uyandım. Saçma ve bilinmezliklerle dolu bir rüyayı daha geride bırakmıştım. Zihnim bulanıkken ilaçları içmediğim sürece rüyalardan kurtulacak gibi değildim.
Yatakta homurdanarak telefonumu aradım. Ben telefonu bulamadan biri benim yerime telefonumu alıp alarmı kapatmış gibiydi. Gözlerimi açtığımda odada kimseyi göremeyince alarmı kim kapattı diye düşünerek doğruldum. Gözlerim yatak kenarında duran minik bedene değdi. Elinde benim telefonum varken oturduğu için onu görmemiştim. "Nünooo!" dedi sevimli gülüşüyle.
Sanırım bu çocuk dili ve edebiyatında günaydın demek oluyordu. "Günaydın." dediğimde sesimde hâlâ şaşkınlık vardı. Örtüyü üzerimden atıp ayaklarımı aşağı sarkıttım. "Sen kimsin?"
"Masay!" Bir avucunu yere yaslayıp ayaklanmaya çalıştı. Başardığında bacaklarımın önüne yürüyüp telefonu dizlerimin üzerine bıraktı. "Çen!" dedi parmağıyla bedenimi gösterirken.
"Vera benim adım."
"Veya!" diye tekrarladı. Adımın en tatlı tekrarlanışı olabilirdi.
İstemsizce güldüm. "Sen Caner’in kızı mısın?"
Avucunun içiyle saçlarını geri iterken başını salladı. Açık kahverengi renginde yaşına göre uzun saçları vardı. Gözleri boncuk gibi, gözbebekleri iriyken muazzam şeker bir kız çocuğuydu. Saçları saçlarımı boyatmadan önceki rengini andırıyordu.
"Peki, neden bu saatte uyanıksın?"
"Tunku ben peyi tızıyım."
Tunku mu?
Bir gülüş daha savurdum. "Peri kızları erken mi uyanırmış?"
Aynı şekilde başını salladı. "Çen de peyi tızı mısın?"
"Yok, ben tıp mağduruyum."
Kaşlarını çattı. "Mayduy ne demek?"
"Mağdur mu?" Biraz düşünerek bir açıklama bulmaya çalıştım ama diyecek bir şey bulamadım. Ki zaten konuşmama kalmadan DDK Başkanı odama girmişti. "Neredesin sen Masal?" diye sitem içinde Masal'a doğru yaklaşmıştı.
Masal kollarını kaldırıp "Masay buyda!" dediğinde DDK Başkanı gülümseyerek Masal'ı kucağına aldı. Gözleri beni bulduğundaysa tebessümü büyüdü. "Günaydın."
Ben de gülümseyerek "Günaydın." dediğimde tekrar Masal'a doğru döndü. "Ne yapıyorsun sen burada? Deminden beri evin içinde seni arıyoruz."
Masal'ın parmakları beni gösterdi. "Yeni peyi tızı buydum!"
Kıkırtım DDK Başkanının gülüşüne karıştı. "Bir daha habersiz bir yere gitmek yok." diyerek parmağıyla hafifçe Masal'ın burnuna dokundu.
"Bula mayduy ne demek?"
Kaşlarını çattı Buğra. "Mayduy ne kız?"
"Mayduy deyiy mayduy!"
“Mağdur diyor.” diyerek Masal’ı açıkladığımda DDK Başkanının gözleri bir an için beni bulmuştu.
“Mağdur, bir konuda haksızlığa uğrayan kimseye denir prenses.”
“Masay anyadı.” DDK Başkanı gülerek Masal’ın yanağından öptükten sonra onu kucağından indirdi. “Şimdi sen hemen Ateş böceğini uyandırmaya gidiyorsun. Ben de birazdan geldiğimde kahvaltı hazırlarız, anlaştık mı?"
“Anyaştık!” deyip koşarak odadan çıktı Masal.
DDK Başkanı arkasından “Merdivenlere dikkat et.” dedikten sonra bana doğru döndü. “Henüz erken neden uyandın ki?” deyişi banaydı.
“Dersim var.” Ayaklanmama kalmadan çıplak ayakla zemine basmama izin vermeden ayaklarımın yanına bir çift panduf bıraktı. Panda şeklinde olan panduflara bakakalırken dizlerinin üzerinde eğilmesi de her şey kadar tuhaftı. “Derse gitmiyorsun.” dedi pandufları ayaklarıma giydirmeye başlarken.
Panduflara değil ama derse gitmemeye “Nedenmiş?” diyerek itiraz ettim.
“Yengem dinlensin dedi.”
“Ben de bir doktor sayılırım ve derse gitmemde bir engel görmüyorum.” Pandufları giydirdikten sonra ayaklandığında ben de ayaklanıp karşısına dikildim.
“Hükmünüz henüz geçerli değil doktor hanım.” Hiç beklenmedik şekilde kendimi bir anda kucağında bulduğumda attığım çığlıkla kaldım. “Ne yapıyorsun!” diye çıkıştım dehşetle ancak refleks olarak kollarımı da boynuna dolamıştım.
“Yengem yorulmasın dedi.”
“Ve bu beni kucağına alman gerektiği anlamına mı geliyor?”
Dehşetle açılmış ve heyecanla çarpan kalbimi dudağının köşesinde bir gülüşle karşıladı. “Ne o? Böyle rahat değil misin?”
Sinir bozucu şekilde rahattım.
“Hayır.”
Gülüşü büyüdü. “Yalan söylemeyi hiç beceremiyorsun Çikolata.”
Bir şey demedim. Diyemedim çünkü boynundaki yara odağımdaydı. Üzerinde her zamanki boğazlı kazaklardan biri vardı. Onu tanıdığımdan beri farklı bir şey giydiğini hiç görmemiştim. Hepsi yarayı saklamak içindi. Sakladığına göre ya büyük bir yaraydı ya da yalnızca izi kalmasına rağmen hala acıtan bir yaraydı.
Banyoya geldiğimizde beni kucağından indirdiği için yarasını izlemeyi bırakmıştım. “On soruluk hakkımdan bir soru sorabilir miyim?”
“Bu anlaşmayı yaptığımızdan beri milyon soru sorduğunun farkında mısın?”
Omzuna vurdum. “Onlar sayılmıyor.”
Güldü. “Öyle olsun bakalım. Sor hadi.”
“Eva’yı buldunuz mu?”
Kaşları belli belirsiz çatıldığında gözlerindeki afallayışı görebilmiştim. Gülüşü solarken “Nereden çıkardın bunu?” diye sordu.
Yani bulmuşlardı.
“Ateş’i havuz başında otururken gördüm. Bir şey öğrendiğini ve o şeyi birine söylerse onun için bir anlam ifade etmediğini söyledi. Kardeşinden mi bahsediyordu?”
Sessizliği bir evetken buna rağmen bu konu hakkında tek kelime etmedi. “Yüzünü yıkayıp kahvaltıya inersin.” dedi ve gitti.
Öylece ardından bakakaldım. Sorularıma bir açıklık getirmeleri lazımdı çünkü saçma sapan senaryolar kurmaktan aklımı yitirmek üzereydim. Gördüğüm rüyalar, Ateş ve Buğra’nın tanıdık gelmesi, Ateş’in bana sarılmak istemesi, bir şey diyecekken susmaları…
Her şey birbiriyle alakalıydı sanki ama hayır, ben onları hiçbir şekilde tanımıyordum. Benim bir ailem vardı ve o ailede hiçbir zaman bir abim yoktu. Kendimi bildim bileli Yekta’yla arkadaştım ve o da onları tanımıyordu. O zaman neden böyle şeyler düşünüyordum?
Belki de tek yapmam gereken dayımı aramak ve beni bu karmaşanın içinden almasını istemekti.
Ya da Ecem’i arayıp Ateş ve Buğra hakkında bir şeyler öğrenmekti. Evet, kesinlikle yapmam gereken buydu. Kahvaltıdan sonra Ecem’i aramalıydım.
Aynaya taraf döndüğümde aynadaki aksimi görmemle ürperdim çünkü korkunç görünüyordum. Saçlarım darmadağınken yüzüm gözüm şiş haldeydim. Hızlıca elimi yüzümü yıkayıp saçlarıma bir düzen verdim. Banyodan çıkıp üzerimdeki pijamalardan kurtulup odadaki dolaptan aldığım mavi tulumu üzerime geçirdim. Saçlarımı sıkı olmayan bir atkuyruğu yaptıktan sonra aşağı indim.
Merdivenleri inmeme kalmadan salonda gördüğüm görüntüyle yeni bir şok dalgasına kurban gittim. Kayra ve Asel salonun ortasında koşuşturuyorlardı. Kayra kaçarken Asel Kayra’yı kovalıyordu. Hayır, oyun oynamıyorlardı.
“Benimle oyun oynayacaksın!” diyordu Asel.
“Oynamicam!” diye inat ediyordu Kayra.
Aynı şaşkınlık içerisinde merdivenleri inerken beni fark eden Kayra yanıma gelip bacaklarımın arkasına saklandı. “Abla, kurtar beni!”
Asel bir adım önümde durduğunda arada kalan bendim. “Vera abla kardeşine bir şey söyle, benimle oyun oynamıyor.”
“Çünkü istemiyorum!” diye çıkıştı Kayra.
“Hayır, istiyorsun!”
“Şşt sakin,” diyerek araya girdim. “Bakın şöyle yapalım, küçük bir oyun oynayın kim kazanırsa onun dediği olsun.” Gözlerim ikisi arasında mekik dokudu. “Kabul mü?”
“Tamam.” dedi Asel hemen.
Kayra ise “Hayır.” dediğinde Asel onu kışkırtmak adına “Korkak!” dedi.
“Sensin korkak!”
Dil çıkardı Asel.
“Hey hey, sataşmak yok.” Gözlerim Kayra’yı bulduğunda beni kırmamak ve Asel’in korkak lafının altında kalmamak için “Kabul.” diye mırıldandı huysuzca.
“Tamam, bisiklet yarışı yapalım!” diye ellerini çırptı. Sonra Kayra’ya doğru döndü. “Bisiklet sürmeyi biliyor musun?”
Mırıltıyla onayladı Kayra.
“Tamam o zaman bisiklet yarışı.”
“Tamam.” dedi Kayra. Asel bahçedeki bisikletleri Kayra’ya göstermek için onunla birlikte bahçeye çıkarken ben de mutfağa yöneldim. Ateş’i bir köşeye sinmiş tatlı yerken, Masal’ı tezgâh üstüne otururken, DDK Başkanını kahvaltılıkları masaya taşırken buldum. Ateş’in yanına geçerek onunla birlikte tatlı yemeye koyulmuştum. Başlarda huysuzlansa da sonradan itirazı olmadı.
“Aliz’in kafesini satın almışsın.”
Tatlısını kaşıklarken haberi yokmuşçasına dudağını büktü. “Öyle olmuş.”
“Ve geri devri kabul etmemişsin.”
“Tatlı için.” dedi büyük bir hazla.
“Bu tatlı aşkı nereden geliyor?”
“Çünkü tatlı.”
Güldüm. “Yani?”
Tatlıdan alıp bir şey kanıtlamak istercesine ağzıma tıkıştırdı. “Yani dünyanın en güzel şeyi. Her derde deva. Üzgünsen tatlı ye, sinirliysen tatlı ye, hastaysan tatlı ye, kaygılıysan tatlı ye, mutluysan tatlı ye, acıktıysan tatlı ye, toksan bir daha ye.”
Gülüşüm sürerken umutsuzca başımı salladım. “Ama bu kadarı zararlı olabilir.”
Kaşlarını kaldırdı. “Bana bir şey olmaz. Hem öleceksem de tatlıdan öleyim.”
“Tatlı öldürür onu seveni diyorsun yani.”
Güldü. “Aynen ondan.”
Tatlısını yedikten sonra hep birlikte kahvaltı masasında toplandık. Asel buradaydı ancak Elfin Sultan ve Selen yoklardı. Kahvaltı yaptıktan sonra Kayra ve Asel bisiklet yarışı yapmak için bahçeye çıkmışlardı. Buğra ve Masal oyun odasındalarken Ateş yine havuz başındaydı ancak bu sefer suya girmiş olacak ki üzerindeki kıyafetleri ıslaktı. Dersten bunaldığım için ben de Ateş’in yanına ilerledim.
Ateş havuzda yüzerken ben ayaklarımı havuza doğru sarkıtarak havuz kenarına oturdum. Ateş geldiğimi fark ettiğinde sudan çıkıp yanıma geldi ama suyun içinden çıkmadı. “Ne oldu? Anatomi sarmadı mı?”
Somurtarak başımı iki yana salladığımda tepkime güler gibi oldu. “Yardımcı olmamı ister misin?”
“Sen anatomi mi biliyorsun?”
“Tabii,” diyerek kollarını havuzun kenarına koyarak suya batmayı engelledi. “Mesela öldürücü darbeler nelerdir, silahla nereye vurursan kaç saniyede ölür, kimi nasıl kör edersin, birini öldürdükten sonra nasıl hiç ipucu bırakmazsın, bomba en çok hangi dokuyu zedeler…”
Normalde duysam asla gülmeyeceğim şeylere inanılmaz şekilde güldüm. “Bunlar anatomi mi Ateş?”
“Tabii anatomi. Ama derin anatomi, öğretmemi ister misin?”
“Yok, kalsın. Teşekkürler.”
“Peki.” diyerek kendini sırt üstü suya bıraktı. Birkaç dakika yüzerken ben de bahçede oynayan Asel ve Kayra’yı izlemiştim. Bisiklet yarışını Asel kazanmış olmalıydı ki saatlerdir oyun oynuyorlardı. Kayra yavaş yavaş utancını yeniyor gibiydi. Belki de ihtiyacı olan şey terapi değil de bir arkadaştı.
Ateş sudan çıkıp yanıma oturduğunda gözlerim ona dönmüştü. "Ateş?"
Islak saçlarını düzenlerken mırıldandı.
"Arzhel adında birini tanıyor musun?"
"Arzhel mi?" Kaşlarını çatarak bir süre düşündü. "Pamir’in oğlunun adı öyle bir şeydi sanırım ama benzetiyor da olabilirim. Caner'e sorarım da sen niye sordun?"
"Hiç. Rüya gördüm de."
"Nasıl bir rüya?"
Hiç kimseye bahsetmediğim rüyalardan Ateş’e bahsetmek ne kadar doğruydu bilemedim ama sözcükler ben engel olamadım döküldü dudaklarımdan. "Dört duvar arasına hapsedilmiş bir kız çocuğu vardı. Sonra bir kızla bir erkek onun kaçmasına yardım ediyorlardı."
Bir tepki beklemezken Ateş’in gözlerinde yanan kıvılcımları görebilmiştim. "Bulunduğun yerin adresini hatırlıyor musun?"
"Hayır. Sadece bir depodaydım işte." Sessiz kaldı bu cümlem karşısında. Getirdiği havluyla saçlarının nemini almaya başladığında oldukça düşünceliydi. Saçlarını kuruladıktan sonra kıyafetlerini değiştirmek için ayaklandı. Dalgın olduğu için telefonunu burada bıraktığını gelen aramadan anlamıştım.
"Ateş, telefonun!" diye seslendiğimde eve varmadan geri döndü.
"Kim arıyor?"
"Hakan yazıyor."
Panikle telefonu elimden aldı. "Hakan mı?" Telefonu alır almaz aramayı cevapladı. "Efendim Hakan?" Karşı taraftan gelen birkaç mırıltıların ardından Ateş "Geliyorum." deyip hızla eve doğru yöneldi. Ve dakikalar sonra hazırlanıp çıktı.
Nereye gittiği merak konusuyken fazla düşünmeden dersin başına geçtim. Ecem’i akşam Aliz geldiğinde arayacaktım.
*****
İlahi Bakış Açısı
"Eyvallah kardeşim, hakkın ödenmez." dedi Ateş ona uzatılan zarfı alırken. Evdeyken aldığı telefondan sonra hızla laboratuvara gelip DNA testinin sonuçlarını almıştı.
"Bir balık ekmeğe ödeşiriz."
"Borcum olsun." dedi Ateş gülerek ve birbirleriyle vedalaştıktan sonra laboratuvardan çıktı. Gittiği yer seraydı. Seraya varana dek testi açmamıştı.
Gardenya çiçeklerinin yanına kurulup zarfı parmakları arasına aldı. Sonucu bilmesine rağmen açmaktan korkuyordu. Oysa emindi kardeşi olduğuna. Derin nefesler alıp verdi.
Bir süre bekledikten sonra zarfı açtığında gördüğü sonuç şaşırtmadı.
Yapılan DNA analizi sonucunda, test edilen Ateş Kara ve Vera Işık'ın aynı anne ve/veya babadan olma olasılıkları %99,99 olarak hesaplanmıştır.
Derin bir nefes vererek rahatladı ve günlerdir içini kemiren merak sona erdi. Dudaklarında belli belirsiz bir gülüşle DNA testine bakakaldı. Bir süre mantığını toplamak, duygularını dizginleme fırsatı sundu kendine.
Kehribarları kıvılcım aldığında tüm heybetiyle ayaklanıp Kurul'a doğru yürüdü. Herkesi toplantı odasına çağırıp elindeki DNA raporunu temsilcinin önüne bıraktı.
Temsilci önce Ateş'e ardından şüpheci bakışlarla rapora baktı. Sonucu gördüğünde sertçe yutkunmak zorunda kaldı çünkü Kuzgunlara sözleri vardı. Eva Deniz Kara bulunduğunda Kuzgunlar yirmi dört saat boyunca yakıp yıkmakta özgürlerdi.
Temsilci raporu alıp ayaklandığında Ateş de ayaklandı. "Yalnızca yirmi dört saat operasyonu tehlikeye atmamak şartıyla özgürsünüz. Ayrıca zarf için onay geldi. Açıp okunduktan sonra Uğur sisteme geçer." Temsilci toplantı odasını terk ettiğinde Ateş hızla evin yolunu tuttu.
Bölüm etkileşimi
