3. bölüm / 6
ATEŞLE BARUT2.BÖLÜM
Bölümler 6Şu an: 2.BÖLÜM
- 1 Giriş5.412 kelime
- 2 1.BÖLÜM6.980 kelime
- 3 2.BÖLÜM5.382 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 3.BÖLÜM6.443 kelime
- 5 4.BÖLÜM6.645 kelime
- 6 5.BÖLÜM5.929 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Merhaba herkese, hoş geldiniizz keyifli okumalar dilerim. Yazım ve noktalama yanlışları için kusura bakmayın🍫
Yorum ve düşüncelerinizi eksik etmeyiinn🙃
2.BÖLÜM
🍫🐬🌸
🎶 Yaşlı Amca- Sabaha Kadar 🎶
Bilincimde muazzam bir uyuşukluğa uyandı zihnim. Ensemden omurgam boyu yayılan sızıyla birlikte son olanları hatırlamak zor değildi. Marketten eve dönüyorken biri beni bayıltmıştı. Ve şu an burnuma gelen ağır duman ve is kokusundan anlaşılacağı üzere evimde değil, bir başka yerdeydim.
Bunun farkına varmak irkilerek gözlerimi açmamın tek sebebiydi. Boğulmaktan son anda kurtulmuş biri kadar nefese muhtaçmış gibi soludum ancak soluduğum nefes kursağımda kaldı. Hafifçe öksürerek boğazıma kaçan yoğun is kokusunu bedenimden uzaklaştırmaya çalıştım. Aynı şekilde bu is gözlerimi de yakıyordu.
Ancak is ve duman arasında garip bir şekilde tanıdık ama bir o kadar da yabancısı olduğum bir koku daha vardı. Ve o an bir şey daha idrak ettim. Bağlı olduğum sandalyede sırtım birine yaslı ve o da benim gibi bağlıydı.
“Sonunda uyanabildin prenses.” diye sitem eden sesin sahibi sabahki adamdı.
Şok olmam gereken noktadaydım. Aralanmış dudaklarımdan bir kelime bile çıkamadan aynı sitemiyle solumaya devam etti. “Ne verdiler sana da bu kadar uyudun?”
“Aneste-“ diyemeden duyduğum zincir sesiyle kelimelerim havada kaldı. Bir şok dalgası daha yayıldı bedenimde. Elime değip duran soğuk bir zincir vardı ancak benim bileklerim iple bağlıydı. O halde bu zincir sesi… sırtımın yaslı olduğu bedenden geliyordu.
“Zincirle mi bağladılar seni?” Dehşetle soludum. Kesinlikle bir katil falan olmalıydı. Kim bir polisi zincirle bağlardı ki? “Bu kadar tehlikeli misin gerçekten?”
“İple bağlanacak kadar basit biri değilim diyelim.”
Ne fark ederdi? İki şekilde de tehlikeliydi. Korku iliklerime kadar işledi. Mekanın rutubetini idrak ettikçe o korku büyüdü. Depo gibi bir yerdeydik ancak burası boş değildi. Biz tam ortada bulunuyorken benim tam karşımda demir bir kapı vardı. Odada sadece ikimiz vardık. Bir de sol tarafımda bulunan bir şömine ve şöminenin yanında yer alan uzun masada adını bilmediğim binlerce kesici alet. Bunlar işkence için kullanılan kesicilerdi ve burası bir işkence odasıydı.
Aklımdan geçen binlerce senaryo vardı. Bu senaryoların hepsi birbirinden beter ve ürperticiydi. O an bunları düşündüğüm için psikolojimi sorguladım. Ancak hemen sonra bu senaryoların gerçek olabileceği ihtimalini hatırladım.
Göğsümün ortasına kurulan korku yumağı nefeslerime koca bir engel olarak çöktü. Aldığım hızlı ve düzensiz nefesler korkumu gösterecek ki “Bir şey olmayacak, korkma.” diyen yumuşak sesi duydum. Garip bir tınısı vardı sesinin. Dingin, otoriter ama bir o kadar da yumuşak. Sesindeki tanınmışlığı ise hala çözmüş değildim.
“Çok güven vericiydi.” dedim alayla. Ona hiçbir şekilde güvenmiyordum. Burada, bu halde olmamın tek sebebi oydu. Eğer bana yardım etmeden yoluna devam etseydi şu an bu halde olmazdık. “Polis falan değilsin. Yalancı!”
“Kabul.” dedi itiraz etmeden. “Polis değilim ama sandığın gibi biri de değilim.”
Sandığım gibi biri… Bir katil yani.
İnanmadım tabii ki de. Bu saatten sonra hiçbir dediğine inanmayacaktım. Bir şey söylemeye yeltendiğim vakit duyduğum adım sesleri kapıya yetişti ve demir kapı metal gürültüsüyle açıldı. İçeri elleri cebinde, takım elbise içinde kumral, ela gözlü, hafif kirli sakallı bir adam girdi. Ardından iki adam daha geldi. Biri sıskayken diğeri daha topluydu. En öndeki adam patron diğer adamlar onun emrinde çalışıyor olmalıydı.
“Vay vay vay,” dedi adam ciddi görünüşünün aksine alaylı bir ifadeyle. “Kuzgunlar geri dönmüş demek.”
Kuzgunlar?
Adam gözleri bir an bana değerek yanımdan geçti ve sırtımın yaslı olduğu bedenin tam önünde durdu. Onları görmek adına başımı arkaya çevirmeye çalışıyordum ancak pek bir şey göremiyordum. “Hoş geldiniz.” dedi adam histerik sırıtışıyla. “Bakıyorum da çok çabuk toparlandınız. Ateş Kara’nın en son ölüm döşeğinde olduğunu duymuştum.”
Ateş Kara kim ya? Ne oluyordu burada ve benim bu olanlarla ne gibi bir ilgim vardı?
“Ama hızlı iyileşmiş. Hatta durmamış ekibi büyütmüşsünüz.”
Bu noktada henüz adını bile bilmediğim ama birlikte kaçırıldığımız adam “Kızın bunlarla ilgisi yok.” dedi. “Ne derdin varsa benimle hallet.”
Adam gülerek bir ıslık patlattı. “Korumalar falan. Oldukça önemli biri olmalı.” Sert topukları zeminde tok sesler çıkarmaya başladığında bana doğru yaklaştığını anlayabiliyordum. Bu sefer benim karşımda dikildiğinde korkudan betim benzim atması gerekti ama elimi saran sıcak elle hiçbir hücremde korkuya dair tek bir kırıntı kalmadı. Bu nasıl oldu ya da bir katilin dokunuşuyla mı oldu sonra sorgulayacaktım.
Elimi avucunun içine alıp sıktığında konuşmamı istemediğini anladım. Bu yüzden adam “Sen yeni misin?” diye sorduğunda bir cevabım olmadı. Sadece öfke ve kinle baktım suratına. Korku arandım ancak bulamadım. Eli elimde oldukça da bulamayacaktım.
Adam sert ifadesini takınarak hafiften yüzüme doğru eğildi. “Sana bir soru sordum!” dedi dişlerinin arasından.
Sustum ve aynı bakışlarla bakmayı sürdürdüm.
Bu onu daha çok kızdırınca sert ve canımı acıtan şekilde çenemi kavrayıp sıktığında inlemek zorunda kaldım. “Sana bir soru sorduğumda cevap vereceksin!” diye bağırdı yüzüme. Canımı acıttı ama buna rağmen hala korku yoktu içimde.
“Dokunma ona!” diye bağıran sırtımın yaslı olduğu adamdı. “Çek ellerini üzerinden!”
Adam karşısındaki adamın zaafını yakaladığını sanarak sırıtmış ve elini yüzümden çekmeden daha çok sıkmıştı. Öyle ki acı dolu bir inilti daha kaçtı dudaklarımdan.
“Seni mahvederim Toprak!” dedi adam tüm öfkesiyle. Aynı öfkeyle hızlı hızlı soluyordu. “Ateş için sustuğum ne varsa her şeyi ortaya sererim. Duydun mu beni? Bunu kendi canım uğruna yapmam ama onun tek bir saç teline zarar gelirse yeminim olsun ki mahvederim seni!”
Geriledi adam. Evet, elleri bağlı olan adamın tehdidiyle geriledi. Ellerini üzerimden çekti ama kin ve öfke dolu gözleri gözlerimdeydi. Benim takıldığım nokta ise az önce kulaklarıma değen sözlerdi.
Beni mi korumuştu o? Hem de canı pahasına…
Saçmalama kızım, bu şu an takılman gerek son şey bile değil.
Evet, çünkü ilk şeydi! Ben onun hiçbir şeyi değilken ve o bir katilken neden beni koruyordu ki?
Belki de burada olmamın sebebi o olduğu için suçluluk duyuyordu. Ama o bir katildi. Suçluluk duymaması gerekirdi. Anlamıyordum, bilmiyordum. Kahretsin ki her şey çok karmaşıktı!
Adam anında ifadesini toplayıp alayını kuşanarak ellerini cebine yerleştirdi. “Ben buradan şunu anlıyorum: Sana istediğimi yapabilirim.” Bu sözleri arkamdaki adama olsa da yüzüme doğru eğilip bana fısıldadı. “Değil mi yeni çaylak?”
Dişlerimi sıkarak baktım sadece çünkü elim hala avuçlarındaydı. Umursamadan arsız bir gülüş savurdu ve benden uzaklaşıp ardından odaya giren iki adam işaret verdi. Adamlar bağlı olduğum sandalyenin iki tarafından kavradıklarında artık korku her yerdeydi çünkü beni ondan uzaklaştırmışlardı, eli elimde değildi. “Bırak!” haykırışlarım korku doluydu.
Beni başka bir yere götürmediler. Az önce sırtımın yaslı olduğu bedenin karşısına bıraktılar. Eli elimde değildi ama bu sefer de gözlerime çevirdi mavilerini. Gölgelere esir olmuş o mavilerden ruhuma akan güvene de anlam veremedim. Ağır ağır gözlerini kapatıp açtı.
Bizi kaçıran şerefsiz ikimizin arasından geçip sol taraftaki ateşe doğru ilerledi. Eğilerek kenarda duran ateş maşasını alıp ağır bir şekilde ateşi karıştırdı. “Şimdi birazcık eğlenelim.” Ateş maşasına yanmak üzere olan bir odun parçası alıp ağır adımlarla bize doğru yaklaştı. Benim bir adım sağımda durduğunda yüzü bana dönükken ateş maşası karşımdaki adama doğruydu. “Planınız ne?” dedi gözlerimden ayrılmadan.
Sadece soluk mavi gözlere baktım ve sessiz kaldım. Aynı güvenle baktı gözlerime. Bir adım sağımdaki şerefsiz ise durmadı. Savurduğu keyifli gülüşle elindeki maşayı kaldırdığında korkuyla elindeki maşaya baktım. Maşanın ucunda yanan odunu gözlerimin içine bakarak ağır bir şekilde karşımdaki adamın koluna doğru yaklaştırdı. Maşayı değdirmeden sıcaklığının hissedileceği bir mesafede durdu ve sorusunu tekrarladı. “Planınız ne!”
Dudaklarımı birbirine bastırarak sessiz kalktım. Korktum ama bu korku bana bir zarar gelecek diye değildi. Şu an elimde olsa, sorusunun cevabını bilsem her şeyi söylerdim. Ama bilmiyordum!
Karşımdaki adam histerik bir şekilde güldü. Elleri zincirle bağlı biri için gereksiz bir özgüvenle doluydu. Ve ben de o elleri zincirle bağlı adama güveniyordum. “Sik bir beynin var Toprak.” Sakinlikle soludu ve gülmeye devam etti.
Adı Toprak olan adam hiç beklemediğim bir hırsla odunu adamın koluna bastırdığı zaman karşımdaki adamın gülüşü solarken ben sıkıca gözlerimi kapattım. Ateşin kıvılcım sesleri kulağıma değdikçe bedenim titredi. Korkuyla titreyen parmaklarımı durdurmak adına ellerimi yumruk haline getirdim. Gözlerimi her saniye daha sıkı yumarken koluna değen ateşe rağmen karşımdaki adamın acı dolu feryatlarını duymadım. Sadece tökezleyerek tısladı ve derin nefes sesleri geldi kulağıma.
Gözlerimi açacağım vakit “Gözlerini açma.” diyen sesi geldi kulaklarıma. Dediğini yaparak yine aynı sıkılıkla yumdum gözlerimi. Farkında olmadan dişlerimi de sıkıyordum. Kalbim kaybetme korkusuyla göğüs kafesime çarpıyor, her darbe nefes alışımı engelliyordu.
Toprak şerefsizi keyifli sırıtışı eşliğinde “Ne o? Sevgilinin seni bu halde görmesinden rahatsız mı oldun?” deyişini duydum.
Aramızda değil sevgililik birbirimizin adını bilmeyecek derecede uzak bir ilişki olsa da ikimizden de ses çıkmadı. Ben korku, o acı doluydu. İkimiz de sessizliğe ve havadaki is kokusuna sığındık.
“Bana planınızdan bahset!”
“Sikeceğim bir beynin olmasını çok isterdim Toprak! Baban kadar aptal ve acizsin!” Ağzından çıkan her cümle Toprak’ı biraz daha kızdırsa da sanki amacı buymuş gibi bunu sürdürmeye devam ediyordu. Güldü az önceki gibi ama acısını gülüşünde saklayamadı. “Benim gözümü ateş parçasıyla mı korkutacaksın?” Acıyla tıslasa da sesini toparlamakta başarılıydı. “Ben ateşin ta kendisiyim Toprak! Ve şerefim üzerine yeminim olsun ki yeri geldiğinde o ateşte seni bizzat yakacağım!”
“Aciz olan ben miyim?” dedi Toprak ve aynı saniyelerde bir şeyin düşme sesini işittiğimde gözlerimi açtım. Toprak elindeki maşayı odunla birlikte duvara doğru fırlatmıştı. Gözlerim önce yerdeki oduna sonra karşımdaki adama döndü. Gözleri hırs ve öfkeden koyulaşsa da çenesinde seyiren damarın acıdan olduğunu anlamak zor değildi. Yüz hatları gerilmişken Toprak’ın da ondan aşağı kalır yanı yoktu.
“Ne oldu? Sevgilinin öldüğünü öğrendiğinde başka limanlara yanaşmaya mı karar verdin?”
“Onun adını ağzına alma!”
Toprak gülerek adamın yüzüne doğru eğildi. “Aciz olan sizlersiniz! Bir hiç uğruna hayatınızı mahvettiniz, acınacak haldesiniz!”
“Ya sen!” diye haykırdı adam yüzüne. “Pamir’in köpeklerinden biri olarak gelip bana bunları söylemen ne kadar da komik! Pamir seninle işini bitirdiğinde bir böcek gibi ezecek seni! Ama ne var biliyor musun?" Bu sözlerden sonra sesini alçalttı ve sinir bozucu bir yavaşlıkla mırıldandı. “Pamir’in seni ezmesine kalmadan ben seni bitireceğim!”
Toprak umursamadan gevşek bir şekilde gülerek geriledi. “Bunlar boş nutuklar Buğra Özcan.” Ellerini tekrar cebine yerleştirdi. “Birazdan kafana sıktığımda da böyle rahat konuşabilecek misin, meraklar içindeyim.” Toprak şerefsizi ağır adımlarla gerilediğinde diğer iki adamı da peşlerinden gittiler. Adamların demir kapıyı sertçe kapatmasının ardından kilitlediklerine dair sesler duydum.
“İyi misin?” sorusu döküldü dudaklarımdan.
Cevabı gözlerime bakarak değil, gözleri zemindeyken verdi. “İyiyim.”
Artık korku her şeyiyle benimleydi. Bizi kurtarabilecek hiçbir şey yoktu. Burada ölecektik ve bunu artık kabullenmiştim. “Sen bir katilsin.”
Bu noktada gözlerime döndü mavileri. “Hakkımdaki düşünceler şu an umurumda olan şeyler arasında değil.”
Sadece gözlerine bakmaya devam ettim. Bağırmam gereken noktadaydım ama yanmaktan kararmış kolunu gördükçe cümlelerim boğazıma takılıyordu. “Senin yüzünden öleceğim.”
Ölmeyeceğiz diyebilirdi ama o sadece beni katarak “Ölmeyeceksin.” dedi.
“Ne yapacak o manyak herif? Kafana sıktıktan sonra beni serbest mi bırakacak sanki!”
Gözlerime bariz bir egoyla baktı. Toprak’ın az önce söyledikleri yarasını deşmişti ama benim dediklerimden sonra ağır ağır toparlanıyor gibiydi. Dramını sonra yaşasa iyi ederdi çünkü burada ölmek istemiyordum. “Gerçekten hiç zeki değilsin. Zincirle bağlanacak kadar tehlikeli biri olduğuma göre nasıl ellerine düştüğümü sorgulamadın mı hiç?”
Dürüsttüm. “Hayır. Beni bayılttılar. Seni de bayıltmışlardır.”
Bariz egosu her yerdeydi. “Bayıltmadılar. Hatta ben istemesem onlar beni buraya getiremezdi.”
“O zaman neden buradasın?”
“Senin için geldim.” dediğinde dehşet ve büyük bir alıklıkla baktım suratına.
“Ha?”
Serseri gülüşü dudağının kenarındaydı. “Şakaydı elbette. Senin burada başımı yiyeceğini bilseydim böyle bir bok yemezdim.”
“Komik misin?” dedim bu kez aksi bir tavırla.
Gülüşü sürdüğüne göre o eğleniyordu. Şakanın sırası mıydı şu an? Ölmek üzereyken dünyanın en normal anındaymışız gibi rahattı. Ve bu sinir bozucuydu.
“Bana yaklaş.”
Bocaladım. “Pardon?”
“Yaklaş bana. İplerini çözeceğim.” Tereddüt etsem de küçük hareketlerle ona doğru yaklaşmak için çabaladım. Tam yanına vardığımda dizlerimizin birbirine çarpması artık durmam için bir işaretti. “Dön arkanı.” dedi ama benim dönmeme kalmadan o ayaklarını sandalyenin bacağına dolayarak arkamı kendine doğru çevirmişti. Bu da afallattı ama şu an tüm alıklıklarımı rafa kaldırmam gereken bir yerdeydim.
Hiç beklemediğim şekilde ellerime değen bir ten hissettiğimde irkilerek geriledim. “Şşşt,” dedi sabit durmamı belirtircesine. Tenime değen ıslaklık ve sıcaklıktan dudakları olduğunu anlamam zor olmadı. İpleri açmak için dudaklarını kullanıyor olmalıydı. “Ne yapıyorsun?” diye sorduğumda cevap vermemesi de bu yüzdendi. Yalnızca birkaç saniye sonra bileğime dolanmış iplerin gevşediğini hissettim.
Dudakları tenimden çekildiğinde gerçek anlamda nefes alabilmiştim. Teni tenimdeyken rahatsız olmuyordum ancak kendimde olduğum da söylenemezdi. Hissettirdikleri çok başka ama tanıdıktı.
“Şimdi ipi tutacağım ellerini yavaşça ve tek tek geri çek. Tamam mı?”
“Tamam.” dedim başımı da sallarken. Dediğini yaparak önce sağ elimi ardından sol elimi ağır bir şekilde kendime doğru çektiğimde gülerek ellerimi önüme aldım. Kurtulmuştum! Gerçekten ipleri çözmüştü.
Onu boşuna zincirle bağlamadılar kızım.
Bileklerimi ovuşturup hızla ayaklarımı da çözerek ayaklandım. Yüzümü yabancıya doğru döndüğümde dudakları arasındaki ipi yere tükürmekle meşguldü. Önünde eğilip onun da ayaklarını çözdüm ancak zincirleri nasıl açacağım hakkında hiçbir teorim yoktu. Ayaklarını çözdükten sonra gözlerim gözlerini buldu. “Tel tokan var mı?” diye sordu.
Başımı iki yana salladım. Açık bırakılan saçlarımdan o da tel tokam olmadığını anlamıştı zaten. Sorusu öylesine bir soruydu. Gözleri sol taraftaki masaya döndüğünde çenesiyle masayı gösterdi. “Bir bak oralarda ince tel gibi bir şey var mı?”
“Tamam.” deyip ayaklandım. Sol tarafa doğru yanaştığımda gözlerim hızlıca masanın üzerinde gezindi. Kesici aletlerin kan dondurucu görünüşlerine takılmamayı denedim. Zordu ama başardım. Bedenimde dolaşan adrenalin muazzam bir seviyede olduğu için korkuyu bastırmakta zorlanmıyordum. Şu an canımın derdindeydim. İnce tel benzeri bir şey buldum ancak o ince telin ucunda prangalar misali ağır bir top vardı. O topu telden ayırabileceğim bir şeyler aradım. Herhangi bir kesiciyi alıp ince teli sıkıştırmamla top kopmuş, elimde ince bir tel kalmıştı.
Teli alarak adamın yanına ilerledim. “Güzel. Şimdi o teli ortadan ikiye katla. Rastgele bir tarafın ucunu kıvır kanca gibi.” Dediğini yapmam birkaç dakikamı aldı. Kancayı yaptığımda teli gözlerinin önünde tuttum. “Oldu mu?”
“Oldu.” diye onayladı. “O kancayı anahtar boşluğunun üst kısmına doğru tutacak şekilde tak ve döndür. Olmazsa bir daha dene. Endişelenmene gerek yok, iki üç denemeden sonra pimler gevşeyecektir.”
“Tamam.” Derin nefesimi verip sol tarafından geçerek arkasına ilerlediğimde yanık kolu çarptı gözlerime. Yarası çok kötü görünüyordu. Küçücük bir yanık izinin bile ne kadar acıttığını düşündüğümde çektiği acıları tahmin edemiyordum. Buna rağmen yarası yokmuş gibi davranmayı başarıyordu.
Yutkunarak yarasını şimdilik bir kenara ittim. Dizlerimin üzerine eğildiğimde aslında zincirle değil kelepçeyle bağlandığını, kelepçeye bağlı zincirler sayesinde onu sandalyeye sabitlediklerini fark ettim. Dediği gibi kancanın ucu yukarı bakacak şekilde teli anahtar deliğine soktum. Bir iki kere zorlasam da açılmamıştı. Her seferinde sinirlenerek daha çok sallıyordum teli ancak fayda yok gibiydi. Pes edip durduğumda “Devam et.” dedi adam kararlılıkla. “Sadece birkaç deneme daha…”
Görmeyeceğini bile bile başımı sallayıp pek de umutlu olmadan teli döndürmeye devam ettim. Gerçekten dediği gibi olmuş, birkaç denemeden sonra pimler yukarı itilmişti. Kelepçe kendiliğinden açıldığında dudaklarımdan zafer dolu bir gülüş döküldü. “Başardım.” dedim mutlulukla.
Adam da güler gibi oldu. “Başardın.” Varla yok arasındaki sesini ortamdaki boğucu sessizlik dolayısıyla duyabilmiştim.
Ellerini kelepçeden kurtarmasına yardım ettiğimde o da benim gibi kollarını önüne aldı ancak bunu yaparken yarası onu zorlayacak ki sağ eli sol kolunu sardı. Başını sol çevirerek yarasına bakmaya çalıştı. Ben de sol tarafında durup hafifçe eğilerek yarasına baktım. “Çok acıyor mu?”
Elim yarasına dokunmak adına havalandığında aynı hızla bedenini geri çekerek ayaklandı. “Hayır.” dedi duygusuz bir ifadeyle.
“Yalancı.” diye mırıldandım kendi kendime.
O demir kapıya doğru ilerleyince ben de bir adım arkasından ilerledim. Dediklerini bir bir yerine getiriyordu. Başına bir şey gelmeyecek demişti. Öyle olmuştu. Ölmeyeceksin demişti. Ve yine öyle oluyordu. Kurtulmak üzereydik buradan.
Peki ya sonra Vera? Kurtulduğunuzda bitecek mi? O bir katil. Bir manyağın elinden seni bir başka manyak kurtarıyor.
Sana zarar vermez, diyordu derinliklerden bir ses. Seni korudu. Umurunda olmasan yapmazdı.
Demir kapının arkasına geçtiğinde gözleri beni buldu. “Sessiz ol ve yanımdan ayrılma.” Başımı salladım hemen. Gözleri demir kapıya doğru döndü. En sert şekilde demir kapıyı yumrukladıktan sonra bir kolunu beni korurcasına karnımın üzerinden dolayıp olabildiğince duvar kenarına tünedi. Demir kapı saniyeler sonra eli silahlı adamlar tarafından açıldığında her şey çok hızlı gelişti.
Neler olduğunu tam olarak kavrayamadım. Yabancı adam kapıdan ilk giren adamın sırtına dirseğini indirmiş, yere düşen adamı tekmelemeye başlamıştı. Diğer adamlar da seri bir şekilde geldiğinde yabancı yerdeki silahı kavrayarak kapıya doğru tuttu ve üst üste ateş etti. Ben panikle gözlerimi ve kulaklarımı kapattığımda zihnim o bir katil diyerek çığlıklar atıyorken ona güvenen tarafım hala baskındı.
Yine beklenmedik şekilde silah sesleri sustu. Yabancı bileğimden kavradığı gibi “Koş!” diyerek beni de kendi ardında çekiştirdi. Ona ayak uydurmak zorunda kalarak koştum. Depodan çıktığımızda yolu biliyormuşçasına merdivenleri çıktı. Elindeki silahıyla gözünü bile kırpmadan önümüze çıkan adamlara sıkıyordu. Silahın şarjörü boşaldığındaysa elindeki silahı fırlatıp belindeki silahı kavrıyordu. Yere serdiği her adamın yanından geçtiğinde silahını alıp beline yerleştiriyordu. En son belinde silah için yer kalmadığında yanından geçtiği adamın silahını elime tutuşturdu. Muazzam bir alıklık ve dehşet ile silaha bakakaldım.
Çığlık atmam gereken noktadaydım ve çığlığımı sakınmadan silahı fırlattım. Fırlattığım silah bizi yakalamak için bizi kovalayan adamların birinin kafasına çarptığında daha büyük bir şokla kaldım. Benim “Ay çok özür dilerim.” dememe kalmadan yanımdaki herif adamın kafasını patlattı. Ağzım açık yanımdaki adama doğru döndüm.
“Kızım sen salak mısın?” diye sitem ediyordu.
“Asıl sen manyak mısın?”
Elindeki silahın ucuyla çeneme vurup açık olan ağzımı kapattı gülerek. “Sayılır.”
Dehşet dolu ifademi aldırmadan elimi daha sıkı kavradı. Elindeki silahın henüz şarjörünün bitmediğine emin olsam da o silahı bir kenara fırlattı. “Neden attın?” diye sordum aceleci adımlarla onu takip ederken. Mutfak gibi bir yere geçip bir tezgahın ardına saklandık. “Vidaları gevşemişti. Atışı kötüydü.” Bana açıklama yaparken bir yandan da eline yeni bir silah almakla meşguldü. Hafifçe başını kaldırarak bize doğru gelen adamları vurmaya devam etti.
Bense sessizce ve endişeyle bekledim. Kalbim boğazımda atıyor, kanımdaki adrenalin tavan yapıyordu. Nefeslerim o kadar hızlıydı ki karbondioksit yoğunluğu sebebiyle zehirlenebilirdim. Bu olaylardan sonra kendime gelmem uzun sürecek gibiydi.
Elimi göğsüme atıp yumuşatmak istercesine ovaladığımda karşımdaki ilk yardım kutusu gözlerime ilişti. Saklandığımız tezgahın iki adım uzağındaki bir raftaydı. O yardım kutusunda yarasını hafifletecek bir yanık kremi bulabileceğime emindim. Ne olduğunu ya da hangi an karar verdiğimi anlayamadan ayaklanmayarak küçük ama aceleci adımlarla o tezgaha doğru ilerledim. Yabancı yanından ayrıldığımı fark ettiğinde “Lan!” diye çıkıştı. Bu çıkış banaydı ancak durmadım. “Delirdin mi sen! Gel buraya, öleceksin!”
Kolumdan kavradığı gibi beni yanına çekmeye yeltendi ancak aynı hızla yardım kutusuna uzanıp ilk yardım kutusunu kucaklayarak yanına döndüm. Koluma sardığı elini geri çekmeden “Bela mısın sen!” diye bağırdı.
“Bağırma!” diye çıkıştım.
Senin için uğraşan da kabahat. Allah’ın ayısı işte, ne olacak!
İlk yardım kutusunu açıp karıştırdığımda ne yaptığımı sorgulasa da adamları vurmak zorunda olduğu için tekrar önüne döndü. Yanık kremini bulmam uzun sürmedi. Kreme bakarken onun yüzünden ölmek üzere olduğum katilin yarasını sarmak için canımı tehlikeye attığımı yeni idrak etmiştim. Kesinlikle doktorluk iç güdüsüydü. Evet, kendimi şimdiden o psikolojiye sokmuş olmalıydım.
Hipokrat yemini, dedi kalbim.
Henüz öyle bir yemin etmedin, dedi zihnim.
İkisini de susturmak verdiğim en doğru karardı. Yanık kremiyle birlikte birkaç parça sargı bezini arka cebime yerleştirdim. Hem karşı tarafın hem de yabancının kurşunları sustuğunda bileğimi tutarak ağır bir yavaşlıkla ayaklandı. “Ne kadar hızlı koşabilirsin?” dedi bana doğru dönerken.
“Ne kadar hızlı koşmam gerekiyor?”
“Ölüm seni kovalıyormuşçasına koşman gerekiyor.”
“Ölüm beni kovalamıyor mu zaten?”
Bir cevabı olmadı. Eli bileğimden elime kaydı ve az öncekilerin aksine daha sıkı tuttu. “Elimi bırakmadığın sürece ölüm bizi yakalamaz.” dedi. Anlam yüklenmemesi gereken, sırf güvende hissetmem için söylenen sözlerdi belki ama aklıma bugün gördüğüm rüyanın düşmesine engel olamadım.
Bir daha yetişemeyeceğim kadar uzağa gitme, o zaman söz hep tutarım.
Aynı güveni aşılıyordu bedenime. Bunu da kanımdaki adrenalin hafiflediği vakit düşünüp tartacaktım. Şu an nereye gittiğimi bilmeden bir yabancıyla birlikte koşmakla meşguldüm. Kaçtığımız şey ise ölümün ta kendisiydi. O hızlandıkça ona ayak uyduracak şekilde ben de hızlanıyordum. O nereye giderse oraya yöneliyor, ardıma bile bakmıyordum. Tek derdim elini bırakmamaktı.
Belki de hayatımda hiç olmadığım kadar hızlı koşuyorken bir anda yavaşladı. Eli cebini bulup çıkarttığı kulaklığı kulağına takıp saatine dokunduktan sonra tekrardan hızlandık. Ne kadar süredir koşuyorduk ya da evden ne kadar uzaktaydık hiçbir fikrim yoktu. Tek bildiğim böbreklerimin iflas etmek üzere olduğuydu. Her aldığım nefeste karnıma bir sancı giriyor, koşmam zorlaşıyordu. Tüm bunlara baskın olan şeyse ölüm korkusuydu.
Yanımdaki yabancının “Ateş, hazır mısın?” diye söylendiğini duydum. Az önce taktığı kulaklığa bakılırsa biriyle haberleştiğini anlamak zor değildi. “Güzel. Atış serbest kardeşim. Dilediğin yeri küle çevirebilirsin.”
Eli kulağına gitti. Kulaklığına dokunduktan sonra adımları yavaşladı, hatta durdu. O derin soluklar alıp verirken benim nefes düzenimin içine edilmişti. Elini bırakıp iki elimle böbreklerimi bastırarak derin nefesler eşliğinde toparlanmaya çalıştım. Aynı saniyelerde bacaklarıma giren bir ağrı hissettim. Uzun süre koşmaya alışkın olmadığım için resmen gözle görülür bir şekilde bacaklarım titriyordu. Ellerim bu sefer bacaklarımı bulduğunda daha fazla ayakta duramayıp olduğum yere çöktüm.
Yanımdaki pislik ise benden daha iyi durumdaydı. Birkaç derin nefesten sonra kendini toparlayabilmişti. Hâlâ derbeder oluşum hiç umurunda değil gibiydi.
“Bu Ateş kim?” diye sordum nefes nefeseyken. Toprak şerefsizi de Ateş’ten bahsetmişti. Hatta ölüm döşeğinde olduğunu söylemişti.
“Can kardeşim.” dedi tekte.
“O da senin kafadan mı?” diye sordum elimi deli olduğunu belirtircesine sallarken.
“Daha üst seviye desem?”
“Allah tez zamanda akıl fikir versin derim.”
Güldü ama çok sessiz ve kısa bir gülüştü. Ayaklanmayacağımı anladığında benim yanıma oturdu. “İyi misin?” Sonunda bunu sormak aklına gelmişti.
Başımı iki yana salladım. “Ölmek üzereyim.”
“Üzereydin.” diye düzeltti. “Seni kurtardım.”
“Ha?” dedim kibrine karşılık. “Senin yüzünden ölmek üzereydim be adam! Bir de beni kurtardığın için övünüyor musun!" Parmağımı öfkeyle ona doğru kaldırdığımda hala nefes nefeseydim. Uzun bir süre olmaya devam edecektim sanırım. “Asıl ben seni kurtardım be!”
“Seni o iplerden kurtaran benim.” diye kendini savunmaya devam etti.
“Ben olmasaydım o zincirlerden nasıl kurtulacaktın?”
Bu noktada bana hak verdi. “Bak bu konuda haklısın. Eyvallah.”
Çenemi büyük bir özgüven ve gururla dikleştirip kibir dolu bir tebessüm kuşandım. Ancak bu tebessüm yardım ettiğim kişinin bir katil olduğunu hatırlamamla solmuştu. Ne yapmıştım sahi ben? Bir avukat kızı olarak bir katile yardım etmiştim.
Bu resmen suç ortaklığı sayılırdı!
Yüzümü bürüyen dehşetle ona doğru döndüm. O ise bu ifademe anlam veremeyip hayırdır dercesine başını salladı. “Sen gerçekten katilsin.”
Bunu benden duymaktan gına gelmiş olmalı ki başını arkasına yaslayıp en içlisinden bir nefes verdi. “Senin motor arada bir takılıyor, bilmem farkında mısın.”
“Adam öldürdün.”
“Evet.” dedi dürüstçe. “Ölmemek için.”
Makuldü. Bir şey diyemedim. Yutkundum sertçe. “Silahı çok profesyonel kullanıyordun?”
“Bu katil olduğumu mu gösterir?”
“Ya ne?”
Tek kelime etmeden yanımdan kalktı. Ayaklanıp pantolonuna bulaşan tozları silkeledi. Kendimi toparlanmış hissettiğim için ben de ayaklandım. “Bana bir şey söylemek zorundasın!”
Bana doğru döndüğünde karşı karşıyaydık. “Sebep?”
“Senin yüzünden kaçırıldım.”
“Bir katil olmadığımı bilmen yeterli.”
“Sana inanmamı beklemiyorsun değil mi?”
Nefesini vererek yüzüme doğru yaklaştı. Sabah karşılaştığımızda olduğu gibi garip bakışları gözlerime takıldı. Usulca kaşları çatıldı. Gözleri saniye bile sayılmayan bir süre yine sağ bileğimi buldu. Tekrar yüzüme döndüğünde bu sefer yanağımdaki bendeydi bakışları. Bir süre orada kaldı. Ardından saçlarıma çevrildi gözleri, oradan yine gözlerime. Ve gözlerimde kaldı. “Adın ne senin?” dedi garip tınısıyla.
“Vera.”
“Eva adında birini tanıyor musun?” diye sordu bu sefer.
Cevabım netti. “Hayır.”
Yine aynı hayal kırıklığı belirdi gözlerinde. Sessiz bir küfür savururken benden bir adım uzaklaştı. “Bir ajan olduğum için seninle kimliğimi paylaşamam gibisinden bir şey düşün.” diye saniyeler önceki mevzuya döndü.
Onun kadar olmasa da ben de konu değişim hızına ayak uydurmaya çalıştım. “Varsayımlarla mı açıklıyorsun her şeyi?”
“Çok konuşuyorsun.” dedi başı ağrımışçasına yüzünü ekşitirken. Umursamadım. Bir yabancının sözlerini umursayacak değildim.
“Ya bana her şeyi adam akıllı anlat ya da zihnimde bir katil olarak yaşa?”
Ona sunduğum seçenek karşısında kaşları havalandı. Herhangi bir cevap vermeden yürümeye başladığında kabulünün onu bir katil olarak düşünmem olduğuna kanaat getirdim. Bu saatten sonra ona katil demem gerekirdi ama söyledikleri kafa karıştırıcıydı.
Seni kandırıyor, dedi zihnim.
Verdiği güven boşuna olamaz, dedi aptal kalbim.
*****
İlahi Bakış Açısı
Ateş Kara denince akıllara gelen tek şey kor alevler olurdu. Ailesi ateş gibi yanan kehribar gözlere sahip olduğu için ona bu ismi vermişlerdi. Bu dünyada isminin hakkını sonuna kadar veriyordu Ateş Kara. Yeri geldiğinde bir ateş kadar tehlikeli, kor alevler kadar yakıcı olabiliyordu.
Şu an kor alev olma vaktiydi. İstediği yeri küle çevirme emrini almıştı ve bu memnuniyetle yerine getireceği sayılı emirlerdendi. Kor ateşin yanan kıvılcım seslerini andıran ıslığı eşliğinde garaja doğru ilerliyordu Ateş. Keyfi hiç olmadığı kadar yerindeydi. Birazdan küle çevireceği içindi belki de.
Bundan yaklaşık bir ay önce aldığı bazı fotoğraflar dolayısıyla kendini kaybetmişti. Sinir hastası olduğu ve her öfkelenişi kalbine zarar verdiği için o fotoğraflar yüzünden fenalaşmıştı. Bu sebeple Kuzgunlar sahadan çekilmek mecburiyetinde kalmıştı. Ona gelen fotoğraflarda iki mezarın resmi vardı. Mezar taşlarında yazan isimler annesine ve kız kardeşine aitti. O fotoğraf bile kalbinin durmasına sebebiyet vermişti. Annesi veya kız kardeşi ile ilgili aldığı her bilgide yıkılıyordu.
Annesinin öldüğünü biliyordu. Kardeşine dair umutlarını ise hala içinde taşıyordu. Peşinde olduğu şey kardeşi ve annesinin mezarıydı. Tüm mücadelesi, yakıp küle çevirmesi bu yüzden. Ateş Kara kardeşine ve annesine kavuştuğunda oyun bitecekti.
Ya kazanacaktı ya da bu dünya yanıp kül olacaktı.
Düşmanları Ateş’in zaaflarını bildiği için onu sarsıcı bir şekilde vurabiliyorlardı. Ancak farkında olmadıkları bir şey vardı. Ateş Kara bu darbelerden güç alarak alevleniyordu. Her darbe onun ateşine atılan bir barut temsiliydi.
Ateş Kara yine o barutu alarak güçlenmişti. Şimdi ise intikam vaktiydi. Onlar on dört yaşından beri eğitilen askerler oldukları ve şu an bir operasyon üzerinde oldukları için kafalarına göre hareket edemezlerdi. Mensup oldukları kurula her günü rapor etmek zorundaydılar. Kuzgunlar, üç can kardeşin tek başına oluşturduğu bir dev kadroydu.
Operasyon adı: Eva Deniz Kara.
Görevli ekip: Kuzgunlar.
Kuzgunlara sunulan şartlar vardı ancak kuzgunlar her seferinde kuralları alt etmeyi başarıyordu. Kuruldan kınama veya herhangi bir uyarı cezası almamak için bu kuralları bariz bir şekilde çiğneyemezlerdi. Bu yüzden intikam almak için akıllıca bir plan yapmışlardı.
Buğra’ya pusu kurulmasını fırsat bilerek Kurul'a Buğra’nın kaçırıldığı bilgisi verilmişti. Kuzgunlar isteseydi o pusuyu hiçbir zarar görmeden atlatabilirlerdi. Ancak plan başkaydı. Buğra mahsus kendini yakalatmıştı. Buğra’nın kaçırıldıktan sonra işkence göreceğini biliyorlardı. Bunun sadece bir kısmına izin verdikten sonra Buğra oradan kaçıp kurtulacaktı. Buğra’nın kaçırılması ise Ateş’in küle çevirmesi için bir sebepti.
Kurul, Ateş’in Kurul'dan habersiz küle çevirmesine bir şey diyemeyecekti çünkü görev arkadaşının bir zarar görmesi karşılığında istediği kuralı çiğneme yetkisi vardı. Kuzgunların operasyona başlamadan önce talep ettiği tek madde buydu.
Üç Kuzgun’dan birine zarar gelmesi durumunda diğer iki Kuzgun yakıp küle çevirmekte serbesttir.
Bu madde Kuzgunların kanına işlemişti. Kurul bu maddeyi kabul ettiği için düşmandan intikam almak için daima bu madde kullanırdı. Buğra’dan Ateş’e kurtulduğu bilgisi geldiği an Ateş yakıp yıkmaya hazırdı.
Garaja vardığında kurt adını verdiği motosikletinin üzerinden örtüsünü kaldırdı. O motora Ateş kurdum derdi, diğerleri ise Kara’nın kurdu derdi. Uzun süredir kullanılmamış olmasına rağmen ihtişamından hiçbir şey kaybetmemişti. Tüm her şeyiyle siyah bir BMV idi. Ateş kurdunu yalnızca küle çevireceği zaman kullanırdı. Şu anda da çıkarmaktan geri durmadı.
“Kurduma bak be!” dedi eğilip direksiyonu öpmeden önce. Islığını dudak köşesine takındığında motoruna atladı. Elleri büyük bir özlemle direksiyon kollarını kavradı. Anahtarı döndürüp ara gaz verdiğinde kulağına gelen sesi zevkle dinledi Ateş. Daha fazla kaybedecek zamanı olmadığı için bu zevke yolda devam etti.
Motoru şehirden çıkana kadar belli bir hızla sürse de şehir merkezinden uzaklaştığı an gazı kökledi. Son hızla gidiyorken kaskına vuran rüzgarın çıkardığı sesten oldukça memnundu. Planladıkları mekana varması yalnızca yirmi dakikasını almıştı. Burası baş düşmanı Pamir Yıldırım Ardıç’ın silah depolarından biriydi. Bu deponun ön kısmında kaçak silahlar bulunurken deponun arka tarafında bir miktar yasaklı madde kolileri vardı.
Ateş keyifli ıslığıyla motorunu deponun az ilerisinde durdurdu. Ağaçların arasında olduğu için depoyu korumakla görevli olan adamlar onu fark etmedi. Bunun rahatlığı ile motorun kasketinden eline ikişer bomba aldı. Bombaları havaya atıp geri tutarken patlamasından korkmuyordu çünkü bu yola ölümü göze alarak girmişti.
Bombaların sırayla pimini çekip adamlara doğru fırlattı. Kulağını dolduran bomba sesini de aynı zevkle dinledi. “İşte bu!” dedi yanan depoya bakarken. Gazını alamayıp bir bomba daha savurdu. Ve bir tane daha. Depoyu tamamen alevler içinde bırakana kadar durmadı.
Depoyu alevler sardığında ve içindeki her şeyin kül olduğundan emin olduğunda telefonuna uzandı. Bu güzel manzaranın fotoğrafını çekip Pamir’de de hatıra kalsın diye ona gönderdi. Altına yazdığı mesaj ise Ateş Kara’nın lisanındandı.
Tüm yeraltına bildir Ardıç; Ateş Kara geri döndü. Ve bu sefer cehenneminiz olana dek durmayacak.
Keyifli sırıtışıyla telefonunu cebine yerleştirip Buğra’nın yanına gitmek üzere motosikletine bindi. Artık kendini biraz daha iyi hissediyordu. O bombaların sesini duyduğundan beri nefes alıyormuş gibiydi.
*****
İlahi Bakış Açısı
“Aliz, ablam neden hala dönmedi?”
Kayra’nın merak dolu sorusuna bir cevabı olamadı Aliz’in. “Gelir birazdan bebeğim.” dedi ancak saatlerdir Vera’dan haber alamıyordu. Aliz defalarca kez arasa da aramalar cevapsız bırakılmıştı. Bir süre sonra başına bir şey geldiğinden emin olmuştu. Sabah kampüse geldiğinde Vera’nın anlattıklarını hatırladı.
Tarif ettiği eşkal Buğra Özcan ile uyuşuyordu. Aliz o adamı da onun can kardeşlerini de tanıyordu. Onlar hakkında hemen hemen her şeyi biliyorken Buğra’nın Vera’ya zararı dokunmayacak biri olduğunun farkındaydı. Endişesi Buğra değil Buğra’nın düşmanlarıydı. Akıllı kadındı. O düşmanlar Vera’yı Buğra’nın yanında görünce Buğra’ya zarar vermek adına Vera’yı kaçırmış olabilirlerdi.
Bu düşünce Vera’ya ulaşamadığından beri aklını kemirip duruyordu. Kayra’ya söyleyecek yalan bulamıyordu artık. Son çare olarak Yekta’yı aramıştı. Yekta evi yakın olduğu için birkaç dakika içerisinde burada olmuştu. Şu an mutfakta Kayra’ya çikolatalı süt dolduruyordu.
Yekta’nın seslenişi üzerine Kayra mutfağa doğru koştuğunda Aliz de balkona ilerledi. Telefonunu eline aldığında arayabileceği tek kişiyi aradı. Aramanın cevaplanması uzun sürmedi. “Vera yok.” dedi Aliz direkt konuya girerek. “Pamir’in ağzını ara. Onun parmağı var mı öğrenelim.”
“Tamam.” deyip arama sonlandırılmıştı.
Yalnızca birkaç dakika sonra Aliz’in telefonu aynı numaranın araması yüzünden çaldığında Aliz aramayı hemen cevapladı. “Toprak kaçırmış.” Karşıdaki bedenin nefes alışverişlerinden hareket halinde olduğunu anlayabiliyordu Aliz. “Bu kez belasını sikeceğim!”
“Sakin ol.” dedi Aliz. O da Toprak’ı gebertmek için deliriyordu ama bunu ondan daha çok hak edenler vardı. “Vera’yı bulabilir misin? Yardıma geleyim mi?”
“Gerek yok.” dedi karşıdaki. Hala öfke dolu olsa da sesi daha kontrollüydü. “Buğra da yanındaymış. Endişelenme.”
Derin bir nefes verdi Aliz. “Tamam. Dikkatli ol.”
Karşıdaki kişi mırıltıyla onayladıktan sonra bu aramada sonlandı. Aliz biraz nefeslenip içeri Kayra ve Yekta’nın yanına geçti. İkisi Kayra’yı zor ikna ederek onu uyutmayı başarmışlardı. Kayra uyanana kadar Vera gelse iyi olurdu. Aksi takdirde hem Kayra’ya durumu açıklayamazlardı hem de Yekta Vera’nın gelmemesi üzerine polise gitmekte kararlıydı.
*****
İlahi Bakış Açısı
Pamir Yıldırım Ardıç gözü seyirerek telefonuna düşen mesaja bakakalmıştı. Mesaj can düşmanı Ateş Kara’dandı. Geri döndüğünü ve cehennemi de getirdiğini söylüyordu mesajda. Korkmadı Pamir. Ateş Kara yüzünden karısını kaybettiğinden beri korkusuzdu. Onun bu dünyadaki tek zaafı eşi Deniz Yıldırım’dı.
Bu savaşı başlatan sevgili eşiyken bu savaştan bir o kadar erken ayrılan da eşiydi. Deniz Yıldırım yaklaşık on bir yıl önce öldürülmüştü. Onun bu savaştaki en büyük hatası katlettiği ailenin çocuklarını sağ bırakmaktı. Bir krallık yıkıldığı zaman varisler de öldürülmeliydi. Ancak Deniz Yıldırım o varisleri öldürmediği gibi kendi elleriyle beslemeyi tercih etmişti.
Ölümü ise o varislerden birinin elinden olmuştu.
Pamir eşini kendi elleriyle toprağa vermişti. Artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamıştı bu hayatta. Deniz Yıldırım öldükten sonra Pamir’in içindeki karanlık ortaya çıkmış, gözü hiçbir şeyi görmez olmuştu. Tek derdi Ateş Kara’nın canını yakmaktı. Haftalar önce ona iki mezarın fotoğrafını göndererek bunu başarmıştı ancak Ateş Kara’nın hızla toparlanması sinirlerini bozmuştu.
O da yetmezmiş gibi Ateş Kara intikam namına silah deposunu patlatmıştı. O silahlar akşam sevkiyatla Rusya’ya gönderilecekti. O silahların yakılması işlerini de baltalamıştı. Bu daha çok sinirlerini bozdu. Ateş Kara’nın canını öyle bir yakmalıydı ki bir daha ayağa kalkmamalıydı.
Babası gibi o da acı karşısında diz çökerek hayatına kendi elleriyle son vermeliydi.
Pamir Yıldırım Ardıç’ın yaşama sebebi buydu. Ateş Kara’yı o halde görmeden ölmemeye yemin etmişti. Ama şu an durum tam tersi gibi görünüyordu. Ateş Kara geri dönmüştü ve tıpkı dediği gibi Pamir’in cehennemi olacak gibiydi. Önlemini almalıydı Pamir. Ama nasıl, ne ile?
Pamir düşüne dururken içeri emrinde çalışan adamlardan biri girdi. “Efendim bir sorun var.”
Ateş Kara geri dönmüştü. Bundan daha büyük ne sorun olabilirdi?
“Sonra!” dedi Pamir alnını tutuyorken. Gözlerini kapatıp şakaklarını ovalamaya başladı. Başı ağrıdı, sinirden olduğunun farkındaydı.
“Efendim önemli.” diye ısrar etti adam.
Pamir’in sessizliği konuşması için bir emirdi. Adam bunu anladığında tek nefeste olanları anlattı. “Toprak Bey Buğra Özcan’ı ve bir kızı kaçırmış.” Pamir anında dikleşirken adam elindeki zarfı Pamir’in önündeki sehpanın üzerine bıraktı. “Kız ve adam kaçmayı başarmışlar. Bu zarfta da kızın fotoğrafları var.”
“Tamam, çık!” dedi Pamir’in sert sesi. İşi başından aşkın değilmiş gibi bir de Toprak’ın salaklıklarıyla uğraşmak zorundaydı. Öfkeyle zarfı yırtıp kızın fotoğraflarını çıkarttığında gördükleri karşısında kanı dondu. Bu yıllar önce izini kaybettiği kızdı. Ateş Kara’ya diz çöktürecek güçtü bu kız.
Gözleri titreyerek baktı fotoğrafa. Emin olmak adına her fotoğrafa baktı. Sadece kızın çenesinin sol tarafındaki yaraya dikkat kesildi çünkü o yara sevgili eşi tarafından yapılmıştı.
Bu kız Eva Deniz Kara’ydı. Eşinin kaçırdığı ve öldüremeden elinden kurtulan kızdı. Bu kızın izini bir türlü bulamamıştı. O bulamadıysa Ateş Kara hiç bulamazdı düşüncesiyle Ateş’e onun öldüğünü belirten ipuçları göndererek Ateş’in canını yakıyordu.
Şimdi ise bu kız kendi ayaklarıyla savaş meydanına dönmüştü. Toprak iti ilk defa bir halta yaramış gibiydi. Pamir adamlarına seslenerek onları yanına topladı. “Çabuk bana bu kızı yakalayın! Ateş Kara bu kızı görmeden onu bana getirin! O kızı canlı istiyorum!”
Ateş Kara bu kızı görmemeliydi çünkü kardeşi her ne kadar değişmiş olursa olsun Ateş Kara tek bir bakışla onun kardeşi olduğunu anlardı. Elindeki bu fırsattan da olursa elinde hiçbir koz kalmazdı.
Hayır, Pamir Yıldırım Ardıç bu savaşta kaybeden taraf olmayacaktı.
Pamir’in adamları odayı terk edip arabalara doluşurken Pamir Yıldırım Ardıç’ın bilmediği bir gerçek vardı. Bu konuşmalar hem oğlu hem de üçüncü Kuzgun tarafından duyulmuştu. İkisinin de bu konuşmaları uçurdukları kuşlar vardı.
Üçüncü Kuzgun arabasına yerleşir yerleşmez Ateş’i aradı ve olanları haber verdi. Ateş Kara ve Buğra Özcan bu durum karşısında gerekli önlemleri aldılar.
