ATEŞLE BARUT kitap kapağı

1. bölüm / 6

ATEŞLE BARUT

Giriş

Vaveyla Yazarı: Sis 🍂

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Giriş

Merhaba herkese, keyifli okumalar dilerim. Hesabı yeni açtım ve uygulamaya hakim değilim henüz. Umarım beğenerek okursunuuzz çünkü ben çok beğenerek yazıyorumm.

Yazım ve noktalama yanlışları için kusura bakmayın🍫 Yorumlarınızı eksik etmeyin🙃

ATEŞLE BARUT

Sevdasını ve sevdasına dair hiçbir şeyi unutmayan tüm yunuslara…

GİRİŞ

🍫🐬🌸

🎶 Fatma Turgut- Bir varmış bir yokmuş 🎶

Bir varmış, bir yokmuş.

Masalların neden böyle başladığını hiç sorguladınız mı? Sonu mutlu bitecek her masala bir varmış, bir yokmuş ile başlanır. Neden peki? Neden masalların hikayeler gibi sıradan bir girişleri yoktu? Çünkü masallar avutmak içindi. Çocukların küçük hayal dünyasına erişmek ve çocukları hayallerle mutlu etmekti masalların amacı.

Peki her masal mutlu sonla mı biterdi? Ya da mutlu biten her hikaye aslında bir masal mıydı?

Bakmayın kitapların veya filmlerin sonuna konulan mutlu son yazılarına. Aslında kitaplar ve filmlerin hiçbiri de mutlu bitmez. Her kitapta yarım kalmış bir aşk, terk edilmiş bir hayat, çekilmiş binlerce acı vardır. Filmlerde de aynı şekilde. Sırf yazarlar veya yönetmenler son sahneyi mutlu bitirdiği için mutlu son sayılıyor. Ancak geriye dönüp bakıldığında yarım kalmış binlerce hikayeye rastlanır.

Onların hikayesi de yalancı mutlu sonla biten her masal gibi başlamıştı. Ancak onların masalı diğer masallardan epey ayrıydı. Mutlu bir ailelerdi ve bu ailenin hikayesinin başlangıcı da pek mutlu olmuştu. Ufuk ve Melek birbirine aşık iki eşti. Aşkları ilk gün ki gibi değildi çünkü onların birbirlerine olan sevgileri gün be gün artıyordu. Her geçen gün daha çok bağlanıyorlardı birbirlerine. Ateş ise bu aşkın ilk meyvesiydi. Koyu kahve saçlarıyla babasına, kehribar gözleriyle annesine benziyordu. Henüz on yaşında olmasına rağmen yaşına göre oldukça olgun davranıyordu. Çünkü o bir abiydi. Onun her daim koruyacağı bir kardeşi vardı.

Bu mutlu aile tablosu dört kişilikti: Ufuk, Melek, Ateş ve Eva.

Eva Deniz Kara henüz beş yaşındaydı ve evin neşe kaynağı değil, evde neşe patlaması yaratan kişiydi. Enerjisi o kadar yüksekti ki bazen babası ve annesi onun peşinde koşmaktan yoruluyordu. Yerinde duramıyor, sürekli hoplayıp zıplıyor, abisine bulaşıp duruyordu. Şimdi de oturup çizgi film izlemekten canı sıkılmıştı ve abisine bulaşmak için onun odasına gidiyordu. Yüksek basamaklı merdivenleri elleri yardımıyla çıkmayı başarmıştı. Beş yaşındaki bir çocuğa göre oldukça kısaydı Eva. Elleri ve ayakları da bir o kadar minikti. Sanki beş yaşında değil de bir yaşındaymış gibiydi.

Abisinin odasına geldiğinde kapının açık olduğunu görüp başını eğerek odanın içine baktı. Abisinin odada olmadığını görünce onca merdiveni boşa çıktığını anlayıp büyük bir of çekmişti. Merdivenlere doğru ilerleyip geri salona indi. Babası çalışma odasından çıkınca Eva geri geri indiği merdivenleri inmeyi bırakıp kafasını kaldırıp babasına baktı. Ufuk, elleri yardımıyla merdivenleri inen Eva’yı görünce istemsizce gülümsedi. “Kızım,” deyip kızının yanına gitti. “Niye çıktın üst kata?” Eğilip kızını kucağına aldıktan sonra kucağında kızıyla merdivenleri inmeye başladı Ufuk. “Abime baktım ama odasında yoktu.” dedi Eva mutsuz bir surat ifadesiyle.

“Abin okula gitti ya Güzelim.”

Eva babasının dediğinden sonra “Doğruuu,” dedi aydınlanmış gibi. Abisi okula gitmişti ama Eva bugün okulların açıldığını unutmuştu. Ufuk, gülümsedi kızına.

“Gel bakalım paytak.” dedi kucağında Eva ile mutfağa girerken. “Bakalım anne ne yapıyormuş.” Eva bir şey demeden gülümsedi babasına. Sonra ikisi de gözlerini mutfakta kurabiye yapmakla meşgul olan Melek’e çevirdi. Ufuk, Melek’i görünce gülümsemesini büyüttü. Hep böyle olurdu zaten. Melek onu hep gülümsetirdi.

Melek, Ufuk ve Eva’nın mutfağa girdiğini anladığında küçük bir tebessüm eşliğinde saniyelik olarak onlara baktı. Kurabiyeleri yapmaya devam ederken Ufuk ve Eva, Melek’in yanına gittiler. “Anne leziz kurabiyelerinden mi yapıyormuş?” diyen Ufuk’u duyduğunda güldü Melek. Eva ise başını eğip annesinin yaptığı kurabiyelere baktı. “Evet!” dedi Eva coşkuyla. “Kurabiye yapıyoo!”

Ufuk ve Melek aynı anda gülmeye başlarken Eva hala kurabiyelere bakıyordu. “Ama abim gelsin sonra beraber yiyelim. Hem o çoook seviyor böyle kurabiyeleri.” Ufuk, Eva’nın yanağına küçük bir öpücük kondurdu. Eva durmadan abisiyle atışıyordu belki ama abisini herkesten çok seviyordu.

“Benim kızım büyümüş de abisini mi düşünürmüş?” dedi Ufuk. Melek ve Eva güldüler. “Yerim kız seni.”

Eva gülüşünü bastırıp telaşla konuştu. “Hayır! Yeme beni! Hem sen beni yersen midende kurabiyeler için yer kalmaz.”

Ufuk, kızının bu masum hallerine kahkaha atarken “Ama sen de çok tatlısın. Seni yesem…“ dedi ve cümlesine devam etmeden hafiften Eva’nın yanağını ısırdı. “Hiç fena olmaz.” Eva bir yandan gülerken bir yandan babasını uzaklaştırmaya çalıştı. “Ya baba dur!”

Ufuk, düşünceli bir tavırla gözlerini kıstı. Sonra üst üste nefesler aldı. “Tatlı canavarı buralarda tatlı bir kurabiyenin kokusunu alıyor.” Ufuk kızını güldürmek için rol yaparken Eva çoktan kahkahalara boğulmuştu. Parmağıyla tezgahın üstündeki kurabiye tepsisini gösterdi Eva. “Onların kokusudur!”

Ufuk, gülmemek için yanağının içini ısırırken hayır dercesine kafa salladı. Burnunu Eva’nın omzuna dokundurup derin nefesler aldı. “Hımm yoksa o tatlı kurabiye sen misin?” der demez acıtmayacak şekilde dişlerini kızının omzuna geçirdi. Diğer yandan da kızını gıdıkladığında Eva dayanamayıp kahkaha attı. “Hayır! Ben değilim! Baba dur!”

“Mmm çok tatlı bir kurabiye.”

Melek gülerek onları izliyordu. Ufuk kimseye karşı böyle çocuklaşmazdı, aksine oldukça ciddi ve otoriter bir adamdı ama eve geldiğinde bambaşka birine dönüyordu sanki. Polisiye de emirler yağdıran komutan gidiyor yerine çocukla çocuk olan bir Ufuk geliyordu. Ufuk, babası gibi bir baba değildi. Her şeyden çok seviyordu çocuklarını.

“Baba dur! Yanlış kurabiyeyi yiyorsun!” Eva kahkaha atmaktan yorulsa da babası onu gıdıklamaktan vazgeçmediği için hala gülüyordu. Ufuk ise şakacıktan kızını ısırmaya devam ediyordu. Çalan kapı sesini duyduklarında Ufuk, Eva’yı kucağından indirip kapıya yöneldi. Kapıyı açar açmaz ona otuz iki diş sırıtan Mesut’u görünce dertli bir şekilde iç çekti Ufuk.

“Ne var!”

“Sana da günaydın canım.” dedi Mesut gülümsemesini bozmadan ve içeri girdi. Ufuk, “Canını…” diye mırıldanırken kapıyı kapattı. Mesut, Ufuk’a göre hep ciddiyetsiz ve şakacı biriydi. Ufuk’un sinir olduğunu bildiği için ona hep canım diyordu ve bu kelimeyi gıcık bir ses tonuyla vurgulamayı da es geçmiyordu.

“İnsan bir hoş geldin falan der. Vallahi yengem seni nasıl aldı bazen şaşıp kalıyorum doğrusu.” Mesut’un alaycı tavrına karşılık tatlı bir öfkeyle çıkıştı Ufuk. “Mesut! Sabahın bu saatinde kaşınma kardeş!”

Mesut, Ufuk’un sinirlenmesine sırıtırken mutfağa doğru yöneldi. “Mesut amca!” diye bağırıp ona doğru koşan Eva’yı görmesiyle eğilip Eva’ya sarıldı Mesut. “Çiçeğim!”

Eva gülümserken başka biri gelmiş mi gelmemiş mi diye Mesut’un arkasına baktı. Ama mutfağa giren babası dışında kimseyi göremedi. “Bula gelmedi mi?” dedi sesinde hüzün varken.

Ufuk, Eva’nın ağzından Bula lafını her duyuşunda olduğu gibi bu defa da iç çekti. Mesut ise “Okula gitti çiçeğim.” diye açıkladı.

Eva dudak büküp gözlerini doldurdu. “Hepsi de okula gidiyor. Ben yalnız kaldım.”

Gülümseyerek Eva’nın saçlarını karıştırdı Mesut. “Merak etme çiçeğim. Birazdan Turgut abin gelir, onunla oynarsın.”

“Çabuk gelsin.”

Mesut ayaklanıp Melek’e baktı. Melek’in “Hoş geldin.” demesine kalmadan Mesut, Ufuk’u Melek’e şikayet etmeye başlamıştı. “Ya yenge sen bu davarda ne buldun cidden?” Mesut bir eliyle Ufuk’u gösterirken Melek kıkırdadı. Ufuk ya sabır çekerken Mesut devam etti. “Vallahi bak, sen bunu almasaydın bu evde falan kalırdı herhalde.”

Melek gülmekle yetinirken Ufuk Mesut’u yakasından kavradığı gibi kendine doğru çekti ve sertçe sırtına vurdu. Eva yanlarında olduğu için gülümseyerek bir daha vurdu Mesut’un sırtına. “Canım arkadaşım, sırtında mikrop kalmış.” dedi mikrop kelimesine özel vurgu yaparak. Bir kez daha vurdu Mesut’un sırtına.

“Lan dur! Ciğerlerim yer değiştirdi!” diye çıkıştı Mesut. Melek gülmeye başladığında Eva şaşkınlıkla ve ne olduğunu anlamayan gözlerle babasını ve amcasını izliyordu. Ufuk bir kez daha vurdu Mesut’un sırtına. “Mikrop canım benim, mikrop olmuş hepsi.”

Mesut, Ufuk’un elinden kurtulduğu gibi Melek’in arkasına saklandı. “Yenge kurtar beni!” Ufuk burnundan solurken Melek’in gülümseyerek ona baktığını gördüğünde çatık kaşları yumuşadı ve dayanamayıp gülümsedi. “Canım,” dedi Melek. Ufuk o an orada eridi.

“Hım?”

Ufuk, Melek’e doğru bir adım attığında elleri ellerine uzandı. Mesut ise Ufuk’un eriyip bittiğini fırsat bilerek ufaktan kaçmaya çalıştı. Melek, Ufuk’un yanağına bir öpücük bıraktı. Melek istese Ufuk o an kalbini çıkartıp verirdi.

“Sağ ol yenge.” dedi Mesut. Çoktan kaçmış, kapının eşiğinde duruyordu.

Ufuk, Melek’e o kadar çok kapılmıştı ki Mesut’a olan öfkesinden eser kalmamıştı. “Karım…” dedi Ufuk edayla. Eğilip Melek’in yanağını öptü.

Mesut gördüğü romantik görüntüler karşısında kusacakmış gibi yüzünü ekşitti. Romantizmden nefret ederdi. Eva, Mesut’un surat ifadesini gördüğünde elini ağzına kapatıp sessizce güldü. “Lan hadi yürü! Görev için bizi bekliyorlar.”

Ufuk, Mesut’un sesini duyar duymaz gözlerini kapatıp sabırla nefes aldı. “Karıcım ben iki dakika şunu pataklayıp hemen geliyorum.” dedi Ufuk gülümseyerek. Melek de güldü bu duruma. “Gel lan buraya!” Ufuk koşarak Mesut’u kovalamaya başladığında Mesut son hız Ufuk’tan kaçtı. Eva kıkırdayarak onları izledi. Melek ise tepsiden çıkardığı kurabiyeleri bir kaba yerleştirdi.

Eva koşarak babasının ve amcasının peşinden gidip onları izledi. Mesut eşyaların arasından dolanıp Ufuk’tan kaçarken Ufuk ise Mesut’u yakalamaya ant içmiş gibiydi. “Kafasının içindekini kullanmayan insan dışı varlık! İlla geçeceksin elime!”

“Mıç mıç mıç dolaşıyorsun etrafta.” Mesut Ufuk’u sinire etmeye devam ederken bir yandan da ondan kaçıyordu. “Polisiye de hiç böyle değilsiniz Ufuk Bey?”

Ufuk burnundan soluyup Mesut’u tam yakalayacak derken Mesut yine kurtuldu Ufuk’un elinden. “Orada canımıza oku, eve gel kediye dön!”

“Lan!”

“Bir gün seni kameraya çekip polisiyeye yaymazsam bana da Mesut demesinler.”

Mesut kaçmaktan, Ufuk kovalamaktan yorulmuştu. İkisi de olduğu yerde durdular. Aynı anda kanepeye yığılıverdiler. Ne Ufuk, Mesut’u kovalamak için çabaladı ne de Mesut, Ufuk’tan kaçmaya çalıştı. İkisi de soluklandı. “Öyle bir şey yaparsan-“ Devamını getirmesine kesik nefesleri izin vermedi.

Eva babasının ve amcasının yorulduğunu görünce koşarak onların yanına gitti. “Baba!” deyip babasının kucağına atladı Eva. “Kızım,” Ufuk kızını dizlerinin üzerine oturttu. Eva başını babasının göğsüne yasladığında babasının koşması yüzünden hızlanan kalp atışlarını duyabiliyordu. Ufuk kızının saçlarına bir öpücük bıraktı. “Güzelim benim.” Kızının kokusunu içine çekti Ufuk.

Mesut az önce söylediği cümleyi hatırlayıp Ufuk’un bu anını ölümsüzleştirdi. Telefonunu çıkartıp fotoğraflarını çekti çaktırmadan. Hemen sonra Ufuk’u kolundan dürttü. “Kalk hadi! Geç kaldık.”

Ufuk kızını kucağından indirip kanepenin üstüne oturttu. Kızının saçlarına bir öpücük daha bıraktıktan sonra ayağa kalktı. Mesut’a doğru döndü. “Hadi!” İkisi de kapıya doğru yürümeye başladı.

Eva babasının gitmesini istemediği için yerinden kalkıp babasının elinden tutarak gitmesini engelledi. “Baba gitme.”

Ufuk yarım yamalak gülümserken yüzünü kızına doğru döndü. Eğilip kızının minik burnuna dokundu. “Merak etme kızım, baba yine gelecek.”

Eva gülümsedi ve babasına sıkıca sarıldı. Ufuk da gülümseyerek kızına sarıldı. Eva geri çekildi. Ufuk kızının saçlarını bir kez daha öptü. Öpmelere doyamıyordu kızını. Eva gülümsedi. Mesut kapının yanına gitmiş, Ufuk’u bekliyordu. Ufuk da kapının yanına doğru ilerlediğinde evden çıktılar ikisi de.

Eva yüzündeki gülümsemeyi sürdürürken koşarak annesinin yanına doğru gitti. Gözleri cam balkondan gökyüzünü buldu. Soluk maviye dönmüştü gökyüzü. Tıpkı Buğra’nın gözleri gibi olmuştu. Eva dışarıdaki havadan yağmur yağacağını anladığında koşarak askılığın yanına gitti. Babası üzerine bir şey almadan çıkmıştı. Zıplayarak babasının montuna eriştiğinde kendi atkısı ve beresi gözüne çarptı. Atkısının ucundan çekiştirip babasının montuyla birlikte kendi atkısını ve beresini de aldı. Sonra hemen kapıyı açıp arabaya binmiş olan babasının yanına koştu. “Baba!” diye bağırdığında Ufuk arabayı çalıştıracakken durdu. Gözlerini kızına doğru çevirdi. “Eva? Ne oldu kızım?” Eva babasının yanına geldiğinde soluklandı. Minik ellerinin arasında olan paltoyu babasına doğru uzattı. “Soğuk.” dedi nefes nefese. “Üşüme.”

Ufuk kızının bu haline gülümsemeden edemezken arabanın kapısını açıp indi. Kızının ona uzattığı paltoyu elinden aldı. Kolay kolay üşümezdi aslında. Soğuğa dayanıklıydı ama Eva babasının üşümesini istemiyordu. “Teşekkür ederim.”

Eva elindeki atkısını ve beresini de babasına doğru uzattı. “Al. Bu da kulakların ve boynun üşümesin diye.”

Güldü Ufuk. Eva’nın ona doğru uzattığı kırmızı bere ve atkıya baktı. Kendi atkısını babasına vermişti Eva. “Güzelim benim,” dediği gibi kızına sarıldı. Hava bozuktu ama dışarısı o kadar da soğuk değildi. Eva da babasına sarıldı. Kimse hiç bu kadar düşünmemişti Ufuk’u. Evlat başka olur derlerdi de inanmazdı Ufuk. Gerçekten öyleymiş.

Eva elindeki küçük atkıyı babasının boynuna sardı. Sonra gözleri elindeki beresi ve babası arasında gidip geldi bakışları. “Ama bu küçük...”

Ufuk kızının minik ellerine bir öpücük bıraktı. “Ama sen bu kadar tatlı olursan ben dayanamaz seni yerim.”

Eva babasının onu dişleyeceğini bildiği için önlem alıp eliyle babasının ağzını kapattı. “Hayır! Beni yeme!”

Güldü Ufuk. Haberleri yoktu belki ama Mesut tüm bu olanları videoya çekiyordu. Mesut hep böyleydi zaten. Gördüğü her şeyi çekerdi. Ufuk kızının elindeki bereyi alıp ayaklandı. “Tamam, şimdilik yemiyorum. Ama şimdilik.”

Elinin tersiyle alnını silerken rahatlamışçasına derin bir nefes verdi Eva.

“Hadi, içeri yoksa soğuktan kızarmış burnun domatese dönecek.”

Güldü Eva. Babasına kolay gelsin diledikten sonra koşarak eve girdi. Ufuk kızının arkasından gülümseyerek bakakaldı. Mesut kornaya bastığında bakışlarını zar zor ayırdı yoldan. Yıllar önce hissetmişti bir kızı olacağını. Eva da tıpkı Melek’e benziyordu. İkisi de Ufuk’u düşünüyor, ona bir zarar gelsin istemiyordu. Ufuk babasından görmediği sevgiyi ailesinden görmüştü. Melek ona hayatı sevdirmişti.

Ufuk hala gülümserken boynundaki atkıyı eline alıp elinde bere ve atkıyla direksiyonun başına geçti. Eva’nın ona verdiği atkı ve bereyi yanına bırakıp direksiyonu kavradı. Arabayı sürmeye başladığında yüzünde hala bir gülümseme vardı.

“Atkınız çok güzelmiş Ufuk Bey.”

Mesut’un bulunduğu ima karşısında ikisi de güldü.

“Kızım sağ olsun. Babasını çok düşünür de.” Ufuk küçük bir çocuk gibi şımardığında arabada gülüşmeler yoğunlaştı.

“Kız babası olmak yaradı ha sana. En azından eskisi gibi polisiye de kök söktürmüyorsun.”

“Düşünceli kızım ya, annesine çekmiş.” diye söylendi Ufuk kendi kendine.

*****

Okuldan çıkmış, sırtlarında çantalarıyla onları almak için gelecek olan siyah arabayı bekliyordu Ateş ve Buğra. Okulun çıkış saatiydi ve öğrencilerin bazıları ailelerinin yanına koşuyor, bazıları servislere doluşuyorken bazıları ise ailelerini bekliyorlardı. Ufuk veya Mesut alıyordu çocukları. Polisiye de işler yoğun olduğu vakit bazen beş dakika gecikebiliyorlardı ama Ateş ve Buğra beklemeleri gerektiğini bildikleri için bir yere kıpırdamıyorlardı. Caner de yanlarında şu an okulun çıkış kapısının önündeydiler. Caner onu almaya gelmiş olan ablasını görünce aralarındaki muhabbete son verip Ateş ve Buğra’yla vedalaştıktan sonra gülümseyerek ablasının yanına doğru koştu. Caner’in ablası Sude, Ateş ve Buğra’ya uzaktan gülümseyip el salladıktan sonra yanına gelen kardeşini elinden tutup evin yolunu tuttu. Aslında Ateş ve Buğra’yı da eve bırakmak sorun değildi Sude için ama Mesut ve Ufuk olası bir saldırıya karşılık önlem amaçlı çocukları kendileri alıyorlardı.

Ateş oflayarak arabayı beklemekten sıkıldığını belirttiğinde siyah bir BMW girdi görüş açısına. Yüzüne vuran güneş yüzünden gözlerini kısarak birkaç metre önünde duran arabaya baktı. Tanıdıktı. Araba dedesine aitti.

Buğra da arabanın kime ait olduğunu anladığında ikisi de birbirini korumak istercesine birbirlerine yaklaştılar. Arabadan takım elbiseler içinde olan üç adam indi. Adamlardan ikisi arabanın yanında kalıp etrafı kolaçan ederken adamlardan biri Ateş ve Buğra’ya doğru yaklaştı.

“Ateş Bey,” dedi adam. Ateş kusuyormuşçasına yüzünü buruşturdu. “Dedeniz sizinle konuşmak istiyor.”

“Sensin Bey! Bana bir daha Ateş Bey deme!” diye bağırdı Ateş tüm öfkesiyle. Dedesini pek sevdiği söylenemezdi. Aslında dedesi ona hiç kötü davranmıyordu ama annesi ve kız kardeşine kötü davranıyor diye dedesini sevmezdi. Ve adamlarını da.

“Lütfen Ateş Bey, dedeniz sizi ofiste bekliyor.” Adam sakinliğini koruyup üstten baktığı çocuğa doğru yaklaştı. “Dedeniz öyle istiyor.” dediğinde sesi tehditkardı ama Ateş korkmamıştı. Tam öfkeyle adamın yüzüne bağıracaktı ki siyah bir araba son hızda okulun bahçesine girdiğinde susup gözlerini o yöne çevirdi. Babası ve amcası aynı anda arabadan indiklerinde hem Ateş hem Buğra rahatlamış şekilde bir nefes verdiler.

“Ama ben istemiyorum,” dedi Ufuk adamların karşısına dikilip Ateş ve Buğra’yı arkasına alırken. Mesut da yanında belirdiğinde adamın gözleri ikisi arasında gidip geldi. “Çocuklar arabaya.” Ufuk’un net sesinden sonra arabaya binmeden önce adama doğru dönüp dil çıkardı Ateş. Hemen ardından hem Buğra hem Ateş arabanın arka koltuğuna geçtiler.

“Macit Bey’in emri-”

Ufuk gözlerini kaçırdı ve kurumuş dudaklarını ıslattı. “Macit Bey’in emirleri burada geçmiyor koçum.” diye atıldı Mesut. Ufuk’un babasına oldukça öfkeli olduğunu biliyordu ve eğer öfkesini kontrol edemezse neler olacağını da. Gözleriyle adamın arkasında kalan siyah arabayı gösterdi. “Hadi ikile şimdi.”

Adam bir emir almıştı ve o emri yerine getirmeden gitmeyecekti. “Macit Bey çocuğu istiyor.”

Israrcı tavrı üzerine Ufuk sabır çekip kontrolü elden bıraktı. “Lan sikerim yedi ceddinizi! Siktirin lan.” Mesut, Ufuk’un kontrolünü kaybettiğini anladığında onu kolundan çekiştirip arabaya doğru itekledi. Diğer yandan ise “Hadi kardeş, siktirip gidin.” dedi adamlara doğru. Ufuk kolunu Mesut’un elinden kurtardığı gibi dudaklarının arasından mırıldandığı küfürler eşliğinde arabaya ilerledi.

“Tamam lan, sakin ol, siktirip gittiler işte. Çocukları korkutma.”

Siyah BMW bahçeyi terk edip uzaklaştığında Ufuk yüzünü sıvazladı ve derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştı. Gözleri arabanın içinden ona bakan korku dolu gözleri bulduğunda gözlerindeki öfke biraz da olsa dindi. Zaten yeterince korkuyorlardı bir de sinirlenerek onları daha fazla korkutmak istemedi Ufuk. “Tamam, sakinim.” dedi Mesut’a doğru dönerek. Hemen ardından sürücü koltuğuna geçtiğinde Mesut da ön koltukta yerini aldı. Anahtarı takıp kontağı çalıştırdıktan birkaç saniye sonra bahçeden çıktılar ve çok da hızlı olmayacak şekilde arabayı sürmeye başladı Ufuk.

Çocuklar gözleriyle konuştukları birkaç sessiz dakikanın ardından ikisinin de gözleri Ufuk’u ve Mesut’u buldu. Ateş sonunda dayanamayıp konuşmak için dudaklarını araladı. “Baba,” diye seslendi önce. Babasının yumuşak bir sesle “Efendim oğlum.” dediğini duyduğunda babasının öfkeli olduğunu ama öfkesini kontrol etmeye çalıştığını anladı.

“Neden geciktiniz?” Aslında başka bir şey soracaktı. Dedesinin neden onunla konuşmak istediğini merak ediyordu.

Ufuk saniyelik olarak aynadan oğluna baktı ve gülümsemeyi denedi. “Trafik vardı oğlum. Trafiğe takıldık.”

Ateş anlamış şekilde kafa salladı ve daha fazla konuşmadan önüne dönüp camdan gözlerinin önünden kayıp giden ağaçları ve binaları izledi. Araba sessizliğe hapsoldu fakat Ufuk’un çalan telefon sesi dolayısıyla bu sessizlik sadece birkaç dakika sürdü. Ufuk kırmızı ışıkta durmak zorunda kaldığında gözleri telefonuna kaydı ve ekranın üzerinde yazan ismi okuduğunda kan beynine sıçradı. Dudaklarının arasından sessiz bir küfür savurdu ve bir hışımla telefonuna eline aldığı gibi aramayı cevaplandırarak telefonu kulağına götürdü.

Bir ses vermedi ve karşıdaki kişi bunu bildiği için direkt konuya girdi. “Torunumu da alıp şirkete gelin.”

“Adamların sana olanları iletmedi sanırım.” Ufuk’un sakin çıkan sesini duyduğunda yanlarında çocukların da olduğunu anladı Macit.

“Ufuk.” dedi babası sert bir tonda. “Dediğimi yap. Torunumu da alıp şirkete gel.” Duraksadı babası. Sustu ve oğlunun tepkisini bekledi. Ufuk ise derin bir nefes alıp telefonu kapatmaya yeltendi ancak babasının “Pamir hakkında,” dediğini duyduğunda elini kapatma tuşunun üzerinden kaldırdı.

“Ne?”

“Anlatacaklarım var. Şimdi hemen şirkete gelin.” Babası aramayı sonlandırdığında Ufuk önce kapanan telefona sonra ise yanında oturan Mesut’a çevirdi bakışlarını. İkisi de ne yapacaklarını bilmiyordu. Bir tuzak mıydı bu? Yoksa Macit gerçekten de Pamir hakkında mı konuşacaktı? Güvenmiyordu Ufuk. Babasına hiç güvenmiyordu ama Pamir hakkında öğreneceği herhangi bir bilgi işine yarayabilirdi.

“Baba,” demeye yeltendi Ateş ama Ufuk belli bir tepki vermeden yola dikkat kesildi ve rotayı değiştirip karşılaştığı ilk kavşaktan dönüş alarak babasının şirketine doğru yol aldı. Karşısına çıkan kırmızı ışıkta durmasıyla telefonunu eline aldı ve karısına durumu açıklayan bir mesaj çekti.

Birkaç dakika sessizlik içinde yolculuk ettiler. İçinde bir kırgınlık hissediyordu Ufuk. Bazen kötü bir rüyadan uyandığında içi kararırdı ve kalbinde nedensiz bir boşluk hissederdi. Şu anda da böyle hissediyordu. Belki de kötü bir rüyanın etkisindeydi. Belki de bu defaki rüyanın bıraktığı boşluk rüyadan önce gelmişti.

Melek’e bıraktığı mesaja herhangi bir dönüş yapılmamıştı. Ufuk telefonunu eline aldığı gibi karısını aradı ve telefonu kulağına doğru götürdü. Melek’in sesini duymadan rahatlamayacaktı içi. Onları evde yalnız bırakmak içine sinmiyordu. Gördüğü ilk kavşaktan dönüp evin yoluna sürmeyi düşünüyordu ama yapmadı.

“Efendim canım.” diye iç ısıtan bir ses duyduğunda başını arkasındaki koltuğa yaslayıp derin bir nefes verdi Ufuk. “Melek’im, ne yapıyorsunuz?”

Melek gülümsedi ve sesinin canlılığını bozmadan cevapladı. “Eva sizi beklerken uykuya daldı. Onu yatırdım, şimdi de bahçedeki çiçekleri suluyorum.” Gülümsedi Ufuk. Çok severdi Melek çiçekleri. En çok da kiraz çiçeklerini severdi.

“Güzelimi öp benim yerime, olur mu? Bizim şirkete gitmemiz gerekti, sana mesaj attım ama dönmedin. Ben de arayayım dedim.” Ufuk kırmızı ışık dolayısıyla arabayı durdurdu ve gözleri karşısındaki binalarda karısıyla konuşmaya devam etti.

“Sen aradığında aldım telefonumu. Mesajını görmemişim canım.”

“Dikkat edin. Elimden geldiğince erken döneceğim.”

Ufuk’un tedirgin olduğunu görünce yatıştırıcı bir sesle konuştu Melek. “Merak etme canım. Keyfinize bakın siz.”

Yutkundu Ufuk. Korkuyordu. Anlam veremediği bir korkuydu. “Melek’im,”

“Efendim Canım.” dedi Melek ve Ufuk yarım yamalak gülümsedi. Melek ona hep canım derdi. Bu kelimeyi sadece Melek güzel söylüyordu. Başka hiç kimse onun kadar güzel canım demiyordu.

Yüzünü cama doğru çevirdi ve fısıldadı Ufuk. “Seni seviyorum.” Sanki bu son söyleyişiymiş gibi bir kez daha tekrarladı. “Seni çok seviyorum Melek’im.”

Küçük bir gülüş döküldü Melek’in dudaklarından. “Ben de seni çok seviyorum canım.”

Gülümsedi Ufuk. Korkuları dağılmamıştı belki ama Melek’in sesini duymak her zaman iyi gelirdi ona. “Akşam görüşürüz.”

“Görüşürüz canım.”

Araba sonlandıktan birkaç dakika sonra şirkete vardılar. Ufuk arabayı valeye bırakıp Ateş’i ve Buğra’yı arabadan indirdi ve şirkete doğru yol aldılar.

*****

Birden fazla çiçeğin kokusunu bir arada hissetmenin huzuruna kapılmış, çiçeklerin toprağını havalandırıyordu Melek. Bu dünyada huzur bulduğu şeylerden biriydi çiçekler. Ufuk’un ona doğum günü hediyesi olarak yaptırdığı serada geçiriyordu çoğu zamanını. Seviyordu çiçekleri. Tabii bu serayı yaptıranı da.

Çiçeklerle sadece ilgilenmiyor, onların kokularını kullanarak türlü parfümler üretiyordu. Birden fazla koku üretmişti ve bunları sattığı küçük bir mekanı bile vardı. Ancak yaşadığı bazı karmaşıklıklar nedeniyle mekanı kapatmak zorunda kalmıştı. Buruktu kalbinin bir tarafı. Yuvasını kaybetmişti sonuçta. Ve bunu yeni bir yuva uğruna yapmıştı…

Ufuk, Melek’in bu konuya hala hevesli olduğunu ve çaktırmasa da kırgın olduğunun farkındaydı. Telafi edecekti. En kısa zamanda değil mekan, büyük bir şirket açacaktı. Ve bu şirket sadece Melek’in parfümleri için işleyecekti. Melek’in en büyük hayalini gerçekleştirecek, kokuları tüm dünyaya tanıtacaktı.

Bu savaş bir bitsin her şey eskisinden de güzel olacaktı.

Çiçeklerini sevdi, onlarla ilgilendi, biraz konuştu, biraz dertleşti. Çiçekleriyle yeteri kadar zaman geçirse de doymadı, doyamadı. Ama bu kadar yeterdi. Toprak bulaşmış eldivenlerinden kurtulmakla meşgulken arkasından gelip gözlerini kapatan küçük bedeni fark etmemişti.

“Bil bakalım ben kimim!” diye yükseldi Eva neşe dolu sesiyle.

Güldü Melek. Anlaşılan minik kızı uykudan uyanmış ve uykudan yeni uyanmasına rağmen oldukça enerjikti. Kızının canı oyun istiyordu. Melek güle oynaya katıldı bu oyuna. “Kimsin acaba?”

Sesi kırıldı Eva’nın. “Ne yani, beni tanımadın mı?” Ellerini annesinin gözlerinden çekip kollarını birbirine bağladı. Aynı anda dudaklarını büzüp surat astı.

Melek kızının bu haline tebessüm ederken kızını kucağına alıp ayaklandı. “Ya ben bu minik elleri, mis kokulumu, güzeller güzeli mi hiç tanımaz mıyım?” Kokulu bir öpücük kondurdu kızının saçlarına.

Omuzlarını kaldırıp indirirken daha çok dudak büzdü Eva. “Tanımadın işte. Küstüm, bana ne!”

Sessizce kıkırdarken bir kere daha öptü kızının saçlarını. Doyamadı, bir daha öptü. Kızını teselli etmeye başlayacaktı ki seradan çıktıklarında Eva gökyüzündeki kasvetli havayı görür görmez “Anne!” diye yükselmişti.

Melek göz ucuyla kızına baktığında kızının hayran ve meraklı bakışlarla gökyüzüne baktığını fark etti. Gülümsedi. “Efendim bir tanem.”

“Gökyüzü ağlıyor.” Bakışları buruklaştı Eva’nın. Gözleri dolar gibi oldu. “Anne bak, gökyüzü ağlıyor!” Annesini kolundan çekiştirip gökyüzüne bakmasına neden oldu. Melek de odağı gökyüzünü bulduğunda yürümeye son verip olduğu yerde durdu. Soluk mavi rengindeydi gökyüzü. Maviye bulanmış bir tutam siyahlık vardı sanki gökyüzünde.

“Neden?” dedi ağlamaklı sesiyle. Annesine doğru döndüğünde gözünden bir damla yaş süzüldü. “Neden ağlıyor ki?”

Gülümserken kızının yanağındaki ıslaklığı sildi Melek. “Ağlamıyor annecim. Sadece biraz hasta olmuş.”

Burnunu çekiştirdiğinde artık hıçkıra hıçkıra ağlıyordu Eva. “Hasta mı olmuş? Olmasın hasta, ben ona çok iyi bakmıştım, neden hasta oldu ki?” Eva bağıra çağıra ağlamaya başladığında Melek ne yapacağını bilemez durumdaydı.

“Ben senin o minik kalbini yerim,” Kızının yanağına derin bir öpücük bıraktı. Kızının yaşlarını sildi. “Ağlama kızım, hem ağlarsan gökyüzü daha çok üzülür.”

Bu cümleden sonra bağırışlarına son verdi Eva. Gökyüzünü çok seviyordu. Yıldızları da, güneşi de, ayı da… Gökyüzüne ait her şeyi seviyordu ama yağmuru sevmiyordu. Çünkü yağmur yağdığında gökyüzünün ağladığını düşünürdü. Şu an yağmur yağmıyordu belki ama gökyüzünün bu rengi yağmurun habercisiydi.

Islak kirpiklerini sildi. “Tamam, ağlamıyorum. Gökyüzü üzülmesin.” Derin derin nefesler aldı Eva. Yine gökyüzüne çevirdi bakışlarını. Havanın hala soluk mavisi olduğunu görünce yine gözleri doldu. Başını annesinin omzuna gömdü. “Gökyüzüne de küstüm.” dediğinde sesi titrekti. “Ben ona güzel güzel baktım, o gitsin hasta olsun. Bakmicam işte ona, hasta kalsın!”

Melek kızının bu haline sessizce gülerken eve doğru ilerledi. “Bence sen ona kıyamaz, yine bakarsın.”

Omuz silkti Eva. “Bakmicam işte, çobra da yapmicam ona, hıka da örmicem!”

Bu defa gülüşünün sessizliğini koruyamadı. “Çobra değil, çorba.” Melek kapının kilidini açıp salona ilerlediği gibi kucağındaki minik bedeni koltuğun üzerine bıraktı.

“Bula’ya söyleme sakın! Sonra çobra dedim diye bana kızıyor.”

“Söylemem bir tanem.”

Buğra’nın deyimiyle sütlü çikolata rengindeki saçlarını düzeltti Eva. “Anne saçımı ör.” diye yükseldi bir anda. Saçlarının örülmesini çok severdi. Kim olursa olsun yeter ki biri saçlarıyla oynasın, okşasın, örsün isterdi.

Hay hay dercesine başını sallayıp tarağı almak için banyoya ilerledi Melek. Eva sabırla annesini beklerken ayaklarını sallandırıyordu. Hareketsiz duramıyordu; içindeki enerji o kadar fazlaydı ki sürekli koşmak, oyun oynamak istiyordu. Dakikalar sonra annesi elinde tarak ve ucunda kiraz şeklinde minyatürlerin olduğu bir tokayla salona döndü. Melek kızının yanına oturup tarağı ve elindeki tokayı yanına bıraktı.

“Mısır örüğü!” diye bağırdı Eva mutlulukla. “Anne mısır örüğü yap! Bula, mısır örüğü sana çok yakışıyor demişti.”

Güldü Melek. “Tamam bir tanem, mısır örüğü yaparız biz de.”

Kocaman gülümsedi Eva. Annesine sırtını dönüp saçlarının örülmesini bekledi. Melek yumuşak hareketlerle kızının saçlarını taradı önce. Canını acıtmamaya özen gösterdi. Saçlarını taradıktan sonra tarağı bir kenara bırakıp kızının saçlarını iki yana ayırdı. Örüğü yapmaya koyuldu.

Eva ise yine sessiz kalamadı. Hep konuşmak istiyordu. Sorular sormak istiyordu. “Biliyor musun anne, Bula da saçlarımı örecekmiş?”

“Öyle mi?”

“Evet, söz verdi, okuldan dönünce saçlarımı örecek.”

Güldü Melek. Buğra, saç örmeyi öğretsin diye günlerce Melek’in peşinden ayrılmamıştı. Sırf Eva mısır örüğünü çok seviyor diye öğrenmek istemişti. Buğra’nın öğrenme amacını duyunca Ateş de öğrenmek istemişti. Melek vakit buldukça Buğra’ya da Ateş’e de mısır örüğünün yapılışını öğretmişti.

“Abim de söz verdi. Bana sürpizi varmış.”

Bu noktada kahkaha atmadan duramadı. “Sürpizi mi varmış?”

Başını salladı Eva. Melek örüğü bitirmek üzereydi. Son kısma geldiğinde bileğine taktığı kırmızı, kiraz desenli tokayı kızının saçlarına bağladı. Örüğün açılmamasını engelledikten sonra kızının omzuna bir öpücük bıraktı.

“Turgut abim nerede kaldı ki?” Masanın üzerinde bulunan oyuncaklarına yöneldi Eva. Bebeğini kucağına alırken annesine doğru döndü. “Bebeğimi gösterecektim ona.” Dudaklarını büzdü Eva. Yine gözleri dolarken burnunu çekiştirdi. “Hepsi okula gidiyor! Ben de gitmek istiyorum!” Bebeğini bir kenara fırlatırken minik öfkesiyle annesine doğru döndü. “Keşke ben abimden önce olsaymışım. Hem Bula’yla her zaman yan yana olurduk.”

Kızının bir kenara fırlattığı bebeği alırken kızının bu haline umutsuzca kafa sallamakla yetindi Melek. Salona dağılmış oyuncakları üstün körü toplayıp oyuncak sepetine doldurdu. Ardından fırına verdiği kurabiyeler aklına geldiğinde kurabiyelere bakmak üzere mutfağa ilerledi. Piştiğine emin olduğu kurabiyeleri fırından çıkartıp bir kaba aldıktan sonra tekrar salona dönecekti ki kapı pervazında bacaklarına çarpan minik bedenle duraksamak zorunda kalmıştı. “Kızım, ne oldu?”

Kendince çok mühim bir şey hatırladığı için telaşlanmıştı Eva. Art arda nefesler alıp verdi. “Kirazlı elbise anne!”

Kaşlarını çatarak baktı Melek onu elinden çekiştiren minik bedeni. Eva’nın çekiştirmeleri sonunda Eva’nın odasına geldiklerinde “Kirazlı elbisemi giycem!” diye yükselmişti Eva. Annesini çekiştirmeye devam etti. “Hadi anne! Babamlar gelmeden elbisemi giymem lazım! Babam o elbiseyi çok seviyor.”

“Kızım bir dur,” Melek’in söylenmeleri işe yaramazken Eva annesini çekiştirmeye devam etti. Kıyafet dolabının yanına geldiklerinde annesinin elini bırakıp dolabın koluna doğru uzandı. Yetişemediğinde Melek arkasında belirip dolabın kapağını açtığı gibi üzerinde kiraz desenleri olan beyaz elbiseyi aldı. Eva yatağın üstüne geçip annesini beklemeye koyulmuşken Melek elbiseyi alır almaz kızına doğru döndü. Kızının üzerindeki kırmızı elbiseyi sıyırıp örüğünün bozulmamasına dikkat ederek elbiseyi kızına giydirdi.

Elbisenin kollarını düzelttikten sonra kızının saçlarına kokulu bir öpücük bıraktı. “Teşekkür ederim!” dedi Eva coşkuyla. Hemen ardından salona doğru koştu. Melek de yemeğe bakmak için mutfağa yöneldi. Babası ve Turgut abisi gelmeden önce tüm oyuncaklarını düzeltmeliydi. Bebeklerini bir güzel dizdi masanın üstüne. Sonra diğer oyuncaklarını bıraktı bebeklerin etrafına. Buğra da Ateş de Turgut da dönünce onunla oynayacağına söz vermişti, bu yüzdendi bu heyecanı. Fazla enerjiden yerinde duramazken etrafına bakınıp annesini aradı. Mutfaktan gelen tıkırtılarla annesinin mutfakta olduğunu anlamış, mutfağa doğru yönelecekken bir kırılma sesi duyduğunda irkilerek kaldı Eva.

Mutfaktan bahçeye açılan balkon kapısına bir şey atılmıştı ve cam aşağı inmişti. Melek korkuyla yerinde irkilse de canından önce kızı geldi aklına. Koşarak Eva’nın yanına gidip onu kucağına aldığında artık dışarıdan silah sesleri de yükseliyordu. “Anne n’oluyor?” demişti Eva korkar gözlerle. Melek kızının başını korur şekilde eliyle kapatırken eve giren kurşunlar sebebiyle kırılan eşyalardan zarar görmemek için yemek masasının iki adım ötesindeki kolonun arkasına saklandı. “Bir şey yok bebeğim.” Kızının saçlarına bir öpücük bıraktı. Kızının başını göğsüne bastırıp ona zarar verecek her şeyden korumaya çalıştı.

Annesinin endişeyle atan kalp atışlarını duyuyordu Eva. Korkuyordu çünkü babası burada değildi. Hemen gelecekti hani? Nerede kalmıştı?

Silah sesleri arttı. Evde sağlam hiçbir eşya kalmamıştı. Camlar kırılmış, süs eşyaları paramparça olmuş, duvarda ve kapılarda ise delikler vardı. Eva’nın heyecanla dizdiği bebeklerden birine geldi kurşun. Babasına bin bir ısrarla aldırdığı, Buğra ve Turgut’a göstermek için can attığı bebekti.

Duyduğu her kurşun sesiyle annesinin bedenine daha çok tünüyordu. Melek ise daha çok bastırıyordu kızını göğsüne. Elinde olsa onu orada yaşatırdı. Yüzünde boncuk boncuk terler, dudaklarında kesik nefesler varken başını arkasındaki kolona yasladı. Yalvardı içinden. Ufuk’un bir an önce gelmesi için yalvardı. Ona bir şey olacaksa bile kızının yaşaması için yalvardı.

Kulaklarını tırmalayan silah sesi durdu birkaç saniye. Rahatlamadı Melek, şüphelendi bir şeylerden. Başını eğip kapıya doğru baktığında ölüm sessizliği devam ediyordu. O kadar sessizdi ki dışarıdaki kargaların sesi duyuluyordu. Durmaları kötüye işaretti. Biliyordu Melek. Bir eli hala kızının başını koruyorken hızlı adımlarla alt katta bulunan Ufuk’un çalışma odası olarak kullandığı odaya yöneldi. İçeri girip kapıyı kilitledi ardından.

“Anne korkuyorum.” Ağlamaya başlamıştı Eva. Korkuyordu. Annesinin hızla çarpan kalbinin sesini ve endişesini gördükçe daha çok korkuyordu.

“Korkma bebeğim. Birazdan bitecek her şey, güven bana.”

Başını gömdü Eva. Sadece annesinin kokusuna odaklandı. Korkmamalıydı. Babasının cesur kızı olmalıydı. Hem babası birazdan gelirdi ki, geleceğim demişti. Gelirdi.

“Her yeri arayın!” diyen ses Melek için tanıdıktı. “İkisini de diri istiyorum.”

Adamların hepsi bir ağızdan “Emredersiniz.” deyip evin her bir köşesine dağıldılar. Melek başına gelecek olanı biliyor, sadece kızını kurtarmak için çabalıyordu. “Bebeğim,” dedi Eva’yı saçlarından öperken. “Şimdi çok küçük bir oyun oynayacağız senle. Hemen bitecek bir oyun, çok kısa sürecek tamam mı?”

“Tamam.” dedi Eva ağlamaklı sesiyle.

Bir kere daha öptü kızının saçlarını. “Annenin gitmesi gerek. Sen burada uslu uslu otur ve ben ya da baban sana seslenene kadar sakın buradan çıkma.”

İstemedi Eva. Oyunları çok sevmesine rağmen ilk defa bir oyunu oynamak istemedi çünkü ne annesi vardı ne babası ne de abisi. Başını iki yana sallarken annesine sarıldı sıkıca. “Anne gitmesen, birlikte oynasak olmaz mı? Ben çok korkuyorum.”

Yanağında bir yaşın süzülmesine engel olamadı Melek. Gitmesi gerekiyordu çünkü eğer gitmezse kızına da bir zarar vereceklerdi. Belki kendi canını kurtaramazdı ama kızını yaşatabilirdi. Bu kez kızının omzuna art arda öpücükler bıraktı. Eva’nın ağladığının ve korkuyla titrediğinin farkındaydı ama başka çaresi de yoktu. “Bebeğim, bir tanem, lütfen, üzme anneyi.” Eva’nın yüzünü elleri arasına alarak yaşlarını sildi.

“Geri geleceksin ama değil mi?”

“Geleceğim tabii.” derken gözleri dolmuştu çünkü giderse bir daha asla dönemeyeceğinin farkındaydı. Sesi titredi, konuşmakta zorlansa da devam etti. “Şimdi anne gidecek, dışarıdaki abilerle konuşacak.” Cebindeki telefonu çıkartıp ekran kilidini açıp Ufuk’un numarasını çevirdi. Telefon çaldı ancak cevaplanmadı. Çaresizliği ikiye katlandı. Ufuk bu saatten sonra bilse de yetişemezdi. Farkındaydı Melek. Telefon ekranını kapatmadan Eva’nın eline verdi. “Sen de ben gittikten sonra baban aramayı cevaplayana kadar babanı ara tamam mı? Eğer açarsa sadece hemencecik eve gelmesini söyle.”

Eva başını sallayarak telefonu aldığında Melek kızını kucağından indirip masanın arkasına sakladı. Gitmeden önce kızına sıkıca sarılmış, sayamayacağı kadar çok öpmüştü. Ayaklanıp kapıya doğru ilerlediğinde yakınlarda gezen adım seslerini hissedebiliyordu. Gidip teslim olmak gibi bir aptallık yapmayacaktı. Eğer öyle olursa evde bir başkası olduğunu ve Melek’in onu korumak için teslim olduğunu anlarlardı. Kapıyı açıp koridora göz gezdirdi. Kimse görünmüyordu. Çalışma odasından çıkıp koridordan sola döndü. Adımları yavaş ve temkinliydi. Yakalanmak adına yanından geçtiği vazoyu düşürerek ses çıkarttı. Sesi duymasıyla koridorun başında bir adam belirmiş, silahını çekmişti bile.

“Burada bir kadın var!” diye bağırdı adam. Melek vurulmayacağından emin olduğu için koridor boyu koşarak adamlardan kaçmaya çalıştı. Her şey rol gereğiydi, eninde sonunda yakalanacağını biliyordu. Kaçmaya devam ederken çarptığı bir bedenle geriye toslamıştı. Başını kaldırıp çarptığı bedenle göz göze geldiğinde hissettiği tek şey mazinin kokusuydu. Nereden geldiğini anlamadığı bir rüzgar esti aralarından. Ve ikisi de bu rüzgarın maziyi yerle bir eden rüzgar olduğunu biliyorlardı.

“Melek’im,” dedi kadın yapmacık bir sevgiyle. Melek’in üstüne eğilip ona acıyan bakışlarını üzerine dikti. “Sonunda hesaplaşma vakti geldi biricik arkadaşım!” Öfkeyle Melek’in kolundan kavrayıp onu tosladığı yerden kaldırdı. Melek ayaklanır ayaklanmaz eli Melek’in saçlarına daldı ve sıkıca kavrayıp aşağı çekti. Melek tiz bir çığlık attığında zevkle gülümsedi. “İhanetin bedelini ödeyeceksin biricik arkadaşım!” Melek’i bir köşeye savurup adamlarına döndü. “Evi arayın! Kızı bulun!”

“Kimse yok!” dedi Melek can havliyle. “Evde yalnızım. Çocuklar Ufuk’la birlikte.”

Dinlemedi kadın. “Sana inanacağımı düşünmedim umarım. Ufuk yedi yirmi dört takibimde ve şu an sadece Ateşcik yanında olduğuna göre adaşım buralarda olmalı.” Adamlarına Melek’i arabaya götürmesini emrettikten sonra ağır adımlarla evin içinde gezinmeye başladı. “Deniz!” diye seslenirken sesi az öncenin aksine sevimliydi. “Deniz, adaşım! Gel annen seni çağırıyor.”

Seslenişlerine herhangi bir yanıt alamasa da önünden geçtiği odadan bir çocuk ağlama sesi duymuştu. “Baba, kurtar beni, lütfen!” diyordu titrek ses. Yalancı bir acımayla dudak büküp odanın kapısını açtı Deniz.

“Korkuyorum baba, çabuk gel!” diyen Eva’nın haykırışlarını aynı yalancı acımayla karşılık verdi. Ağır adımlarla çalışma masasına ilerledi. Ufuk’un “Korkma kızım, saklandığın yerden çıkma ve sadece beni bekle.” diyen sesini duyduğunda Eva’nın Ufuk’la konuştuğunu anlamış, öfkeyle eğilip Eva’nın elinden telefonu çekiştirmişti. Eva korkuyla bağırırken kadın telefonu kulağına yasladı ve acımasız bir gülüş savurdu. “Biricik eniştem, merak etme, sen gelene kadar kızınla ben ilgileneceğim.” Ufuk üst üste küfürler ve tehditler savurmaya başlasa da Deniz dinlemeden telefonu kapattı ve Eva’ya doğru döndü. “Adaşım,” dedi eğilirken. Eva’nın saçlarının örülü olduğunu gördüğünde öfkesi arttı. Eli Eva’nın saçlarına uzandı. “Annen mi ördü saçlarını?”

“Sen kimsin?” dedi Eva titreyerek. “Anneme ne yaptın! O nerede!” Ağlamaya başladığında kadın saçlarını bırakıp ayaklandı. “Seni annene götürmeye geldim.” Elini Eva’ya doğru uzattı ve gülümsedi. “Gel hadi, annen bizi bekliyor.” Eva elini tutup ayaklandığında gülümsemesi büyüdü kadının. O dakikadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Yıllar sürecek, kanlar dökülecek bir savaşı kendi elleriyle başlattı Deniz Yıldırım. Bunu bir intikam uğruna yaptı. Kendi hayatına karşılık binlerce hayat çaldı.