Bölümler 9Şu an: 7.BÖLÜM
Merhaba herkese, keyifli okumalar dilerim. Yazım ve noktalama yanlışları için kusura bakmayınn
Yorumlarınızı eksik etmeyinn🙃
7.BÖLÜM
🍫🐬🌸
🎶 Yaşlı Amca~ Kaybediyorum Yeniden 🎶
Vera Işık
Kapımın çalınmasının ardından "Müsait misin?" sesini duymamla "Evet," dedim sesimi hafiften yükselterek. Ders arasında olduğum için odamda bulunan küçük balkonda oturmuş, balkonda bulunan ayıcığa sarılmıştım.
DDK Başkanı odaya girdiğinde saniyeler sonra yanımdaydı. Elindeki çikolatalı sütle dolu bardağı bana uzatıp karşıma oturdu. "Ne yapıyorsun Çikolata?"
Aldığım çikolatalı sütü içerken hiç dercesine omuzlarımı kaldırdım.
"Biraz daha iyi misin?"
"İnan ki çok çok iyiyim."
Güldü ama ikna olmadığı belliydi. Ben çikolatalı sütümü içmeye devam ederken o sadece beni izledi. "Haddimi aşmayacaksam Caner’in neden Masal'ı evlatlık aldığını sorabilir miyim?"
Mantıklı gelmiyordu bir savaşın ortasındayken bir evlat edinmek. Çok hoş bir davranıştı elbette ama böyle bir durumda hayır.
"On soruluk hakkından mı bu soru da?"
Başımı aşağı yukarı salladım.
Bir süre sessiz kaldığında cevap vermez sandım ama yanıldım. "Bu soruya cevap vermem ne kadar doğru bilmiyorum. Caner bu durumun bilinmesini pek istemiyor."
Anlayışla başımı salladım ama merak baskın olduğu için de farkında olmadan dudaklarımı büzmüştüm. Çikolatalı sütümü içmekle meşgulken DDK Başkanının karşımdan kalkıp yanıma oturması bir an için afallatıcıydı. Bocalayan bir ifadeyle gözlerine bakakaldığımda dudağının köşesinde minik bir kıvrımlaydı. "Eva’yı bulduk." dedi ama gözlerinde kırgın bir ifade vardı.
"Ya gerçekten mi?" diyerek dikleştim. Tamamen ona doğru döndüğümde onlar adına mutluydum ama içimde engel olamadığım bir burukluk vardı.
Kendime gelsem iyi olurdu. Ateş'in kardeşi olmadığım için üzülecek değildim çünkü o ihtimalin gerçek olması felaketten başka bir şey getirmezdi.
"Nerede o peki?"
"Uzakta." Yutkunduktan sonra ekledi. "Ama gelecek."
Minik bir tebessümle başımı salladım. "Ateş ona söylemeye cesaret etti yani?" Ona bakamadığım için gözlerimi elimdeki bardağa çevirmiştim.
"Hayır, henüz değil."
"Neden?"
"Sen demedin mi önce anlamlı hâle getir diye? Onun için çabalıyor."
Kafam karışık olduğu için ve sorularımı cevaplamanın verdiği cesaretle bir soru daha sordum. Belki de sormamalıydım, haddimi aşıyordum ama merak içinde boğulurken susmak elde değildi. "Çocukluk arkadaşı değil misiniz? Nasıl anlamsız olur onun için?"
Omuzlarını kaldırdı ama çaresizdi, görebildim. "Bilmiyorum."
"Ateş’in de kardeşiydi. Çok şanslı, Ateş gibi bir abiye sahip." Bunu nezaketle değil tüm içtenliğimle söylemiştim. Hafiften çatlak bir abim olmasını ben de isterdim ama benim bir abim yoktu. Olamazdı da.
"Eva’nın Ateş’in kardeşi olduğunu nereden biliyorsun?"
Ateş söyledi diyerek yalan söyleyebilirdim ama o bana karşı bu denli dürüstken yalan söylemeye dilim varmadı. "Ateş’in eve geç geldiği gece sizi konuşurken duydum."
Kaşları havalandı ancak onları duymuş olmamdan rahatsız olmuş gibi durmuyordu. Bir süre sessizce oturduktan sonra "Onun abin olmasını ister miydin?" diye bir anda sormasıyla afallamıştım.
Zihnim yeterince bulanıkken böyle sorular sorması durumu içinden çıkılmaz bir hâle sokuyordu. "Ne önemi var?" dedim umurumda değilmiş gibi. "Sonuçta abim değil. Olamaz da." Elimdeki boş bardağı yanıma bırakıp kucağımdaki ayıcığa sıkıca sarılarak başımı ayıcığın yumuşak yüzeyine yasladım.
Neye bozuluyordum cidden?
Neydi bu halim? Kimeydi bu tavır? Hayatımdan çıkmaya mahkûm olan insanlarla bir bağım olmadığı için üzülüyordum resmen. Kendimi tokatlamam gereken noktadaydım. Aileme ihanetti belki de bu düşündüklerim. Yapmamalı, buna bir son vermeliydim.
"Çikolata," diye seslendiğinde bana bir şey söyleme niyetindeydi ancak buna izin vermeden hızla başımı kaldırdığım gibi "Bu saçma şey ne zaman bitecek?" dedim.
Anlamadı. Ya da anlamak canını acıttı. Çatık kaşlarla bana baktığında çekinmeden devam ettim. "Tehlikede olmam, beni korumanız falan filan."
Kırıldı. Bunu gözlerinde gördüm. Ya da belki de kendimi kandırıyordum ama hayır, bu saçma düşüncelere daha fazla maruz kalmak istemiyordum. Onlardan uzaklaşırsam düşüncelerin susacağına emindim. Omuzlarımı dikleştirip ayıcığı usulca kucağımdan iteledim. "Sıkıldım." Kelimeler kalbime kıymık gibi batsa, dilime zor gelse de susmadım. "Böyle yaşamaktan."
Sertçe yutkunduğunda doğrudan gözlerime bakıyordu ama ben bakamıyordum. Gözleri hariç yüzünün her zerresinde gezindi gözlerim. "Nasıl?" diye sorarken sesinin titrememesine dikkat etmiş gibiydi.
"Böyle, bir esir gibi."
Kurduğum cümlenin hemen ardından dilimi ısırdım ancak her şey için çok geçti. "Burada hissettiğin şey bu mu?" Bu kez sesinin titremesine engel olamamıştı.
Evet diyemedim. Diyemezdim de. Yuva bellediğim yere nasıl böyle bir şey söyleyebilirdim? Ama hayır kelimesi de dökülmedi dudaklarımdan. Sertçe yutkunup boğazımdaki anlamsız yumruyu görmezden gelmeye çalıştım. "Ders çalışmam gerek." diyerek yüzüne bile bakmadan yanından kalkıp çalışma masasına oturdum.
Ders çalışıyormuşum gibi kitabımı önüme çektiğimde birkaç saniye sonra sessizlik içerisinde odadan çıktı. Ve bitti. Kapı kapanır kapanmaz anlam veremediğim bir şekilde yaşlar gözlerimden siper etti.
Neye ağladığımı bilemeyecek kadar acizdim!
Ya da ağlama sebebimi kabullenemeyecek kadar korkak!
Gitmem lazımdı. Yekta haklıydı. Bu benim hayatım değildi. Birinin güvencesi altında kalamazdım. Burada kalmak tüm dengelerimi alt üst ediyordu.
Kaç dakika ya da saat orada ağladım bilmiyorum ama kapım Aliz tarafından "Vera kuşum sana pas-" diyerek açılana dek de ağladığımı hatırlıyordum. Öyle ki Aliz şiş gözlerimi görür görmez elindeki paketi hızlıca bir yere bırakıp panikle yanıma gelmişti. "Ne oldu güzelim?" dedi beni sıkıca sararken.
Başımı göğsüne bastırdığımda saatlerdir sessizce akan gözyaşlarım hıçkırığa dönüştü. Aliz ağır ağır saçlarımı okşarken "Ne oldu, niye ağlıyorsun? Biri bir şey mi dedi? Bir şey mi oldu bir yerine?" diye peş peşe sorular sordu. Bense sadece hıçkırarak ağladım.
Beni yatıştırmaya çalıştı ancak her geçen saniye daha çok endişelendiğini göstermekten de çekinmedi. "Vera, anlat hadi güzelim."
"Canım yanıyor." diyebildim hıçkırıklarımın arasından. "Nedenini bilmiyorum ama canım çok yanıyor Aliz."
Bu dediklerimden sonra ne oldu diye sormadı. Sadece bana daha sıkı sarılıp art arda saçlarımdan öptü. "Tamam, geçecek. Geçecek, ben buradayım. Dilediğin kadar ağla, rahatla güzelim."
Onun verdiği güvenle göğsünde daha çok ağladım. Hıçkırıklarım arasında boğulduğum dakikalar bir süre sonra sona erdi. Başımı Aliz’in göğsünden kaldırmadan sessizce ağlamaya devam ettim. O ise durmadan ve bıkmadan saçlarımı okşayıp öpücükler bıraktı.
*****
İlahi Bakış Açısı
Ateş kapıdan içeri girer girmez karşısında duran Selen'e "Buğra nerede?" diye sordu. Mektubu açmak için onay almıştı ve bunu yalnız becerebileceğini hiç sanmıyordu. Orada okuyacaklarına hiç hazır değildi.
"Saatler önce alt kata indi. Hâlâ orada olmalı." cevabını aldığı gibi hızla alt kata indi Ateş. Çalışma odasında sandı ancak duyduğu vuruş sesleriyle kaşları çatılarak antrenman odasına yöneldi. Buğra'yı kum torbasını yumruklarken bulmak o an için şaşırtıcıydı. İçine kapandığında buraya gelirdi ve kolay kolay içine kapanmazdı.
Sessiz adımlarla ilerledi Ateş. Buğra onu fark etse de bir tepki sunmadan kum torbasını yumruklamaya devam etti. Köşede duran odak eldivenlerini takıp aynı sessizliğiyle Buğra'nın karşısına dikildi. Ellerini havada tutarken "Hayırdır?" diye sordu.
Buğra Ateş'in havadaki ellerine kaçamak bir bakış attıktan sonra kum torbasına son kez sert bir yumruk geçirip tamamen Ateş'e doğru döndü. "Babama aklım takıldı." diye yalan söyledi.
"Yemezler."
Ateş'in uyanıklığının verdiği sinirle sağ yumruğunu Ateş'in sağ eline geçirdi. "Dökül hadi, bir şeyler olmuş. Kolay kolay sinirlenmezsin."
"Pamir’in ecdadını sikmek istiyorum!" diye soludu Buğra. Yumruklarını Ateş'in eline geçirmeye devam ederken Ateş usulca güldü. "İnan benim kadar isteyemezsin."
"Yetmiyor! Allah kahretsin ne yaparsak yapalım yetmiyor!"
Omuzlarının düşmesiyle yumruğu havada kaldı. İstese canını vereceği kadının bugün ona söyledikleri yankılandı zihninde.
Bu saçma şey ne zaman bitecek? Sıkıldım. Böyle yaşamaktan.
Gözlerinin ardı sızladığında her zerresi çaresizlikle doldu. Yumruğunu indirip elindeki boks eldiveninden kurtuldu. Ateş şaşkınlıkla bakakaldı. Kızgın değil, kırgın gibiydi.
"Ne oldu lan!"
Bir şey diyemedi Buğra, boğazındaki düğüm fazla ağırdı. Duvar kenarına sinip eldivenleri yanına bıraktığında Ateş de yanına oturdu. "Konuşsana lan!"
Sertçe yutkundu Buğra. "Dedim ya, babam. Çok tuhaf davranıyor bu aralar. Haftaya İstanbul'a gideceğini söyledi ama Kurul’un emri değilmiş bu."
Meselenin bu olmadığını bilse de daha fazla kurcalamadı Ateş. "Sebebini sormadın mı?"
"Sordum. Söylemedi. Bir şey saklıyor gibi. Kanca eve bir posta geldiğini her ne olduysa onu okuduktan sonra olduğunu söyledi." Gözlerini kapatıp yanan genzini arka plana atmaya çalıştı. "Sence o kadınla mı ilgili?"
Dudaklarını büktü Ateş. "Bilemiyorum. Öyle olsa sana söylemez miydi?"
"Söylemezdi. O kadına hâlâ aşık."
"Evet ama o bir baba. Küçükken babam ve babanın ne dediğini hatırla."
"Evlat sevgisi babaların yüreğindeki en derin duygudur." diyerek tekrarladı Buğra. "Bazen size sevgimizi göstermekten çekinsek bile sizin için yapabileceklerimizin bir sınırı olmadığını sakın unutmayın." Yüzünü sıvazladı Buğra. Her şey gereksiz acı vericiydi. Önce annesi, sonra abisi, Eva ve babası...
"Aynen öyle." Eliyle Buğra'nın omzuna vurdu. "Şimdi asıl konuya gel. Kuzgunlar arasında sır olmaz, dökül."
"Vera’yla konuştum." Duraksadı. O sözleri duymak yeterince ağırken dile getirmesi mümkün değildi.
"Eva." diye düzeltti Ateş.
Başını iki yana salladı Buğra. "Eva değil. Sen haklıydın. Bizim onun gözünde hiçbir değerimiz yok. Anlatsak bile anlamsız olacak."
"Lan ne oldu! Sikeceğim dilini, anlat artık!"
"Farkındalık yaşadım, oldu mu!"
"Oldu!" dedi Ateş de aksilikle. Ayaklanıp çalışma odasından mektubu aldıktan sonra geri döndü. "Kurul’dan onay geldi." Ateş zarfı yırtarak açtığında karşısındaki mektuba bakakaldı. İkisinin de gözleri mektuba yazılmış cümleleri takip etti.
Kızım,
Bu mektubu açmışsan her şeyi öğrenmişsin demektir. Özür dilerim. Sana tüm doğruları anlatacak cesaretim yoktu. Seni kaybetmekten korktum ama bir gün bunun yaşanacağını da biliyordum.
Bu mektubu okurken neyi ne kadar biliyorsun bilmiyorum ama sandığı açtığında her şeyi tüm gerçekliğiyle öğreneceksin. Orada yaptığım her şeye dair bir delil var.
Seni bulduğum gün bir ağaç gövdesine yaslanmış, korkudan titriyordun. Ağlıyordun, merak edip yanına geldiğimde seni hiçbir şekilde yatıştıramadım. Ne yapacağımı bilemeden seni karakola götürmekti planım ama yapamadım. Seni evimize götürdüğümde Aylin'i annen sanıp boynuna atladın. Yol boyu titreyerek ağlayan beden Aylin'in kollarında sakinleşti. Durmadan "Melek oldun sandım anne." diye sayıklıyordun.
Aylin'in kollarında uykuya daldıktan sonra seni karakola götürmem gerekirdi. Doğru olan buydu ama sen de Aylin de çok huzurlu görünüyordunuz. Yine yapamadım. Suat'la konuştuk, bana seni araştırmamı ve peşinde kimler olduğunu öğrenmemi söyledi.
Dediğini yaptığımda Pamir’e ulaştım. Annenin Pamir’in elinde işkenceler gördüğünü, abinin ise komada olduğunu öğrendim. Annen yaşayan bir ölüydü. Vücudunda sayısız yara varken yaşaması imkansızdı. Abin ise... doktorlar durumu parlak değil demiş. Yoğun bakımdayken iki kere kalbi durmuş. Babana gelince o da darmadağın haldeydi.
Seni onların yanına götürmem sağlıklı olmazdı senin için. Vicdanımın sesini duymazdan gelip seni herkesten sakladım. Bir süre kaçmayı başardık ama Pamir bizi yakalamıştı. Bir anlaşma teklif etti. Sana her şeyi unutturmamızı ve seni kendi kızımız gibi büyütmemizi istedi.
Kabul ettim.
Sana içirdiğim ilaçları Pamir vermişti bana. Pamir'in bir kölesi gibi yaşamak istemediğim için uygun bir zamanda kaçtık. Pamir izimizi kaybettikten sonra her şey çok güzel ilerlemişti. Sen bana baba dedikçe içimdeki suçluluk duygusunu en derine gömüyordum.
Ama seni ailenden koparmış olmam zihnimden çıkmadı. Sürekli hatamdan geri dönmeyi düşündüm. Ta ki babanın intihar ettiğini öğrenene kadar. Abin tek kalmıştı bu hayatta. Ve o da henüz on beş yaşındaydı. Bu yüzden ölene kadar sana hiçbir şey söylememeye yemin ettim.
Abinin bir gün seni bulacağını ve her şeyi öğreneceğini biliyordum. Kaç kere özür dilersem dileyeyim yaptığım acımasızlığı örtemem. Ama özür dilerim güzel kızım.
Senden hayatını çaldığım için çok özür dilerim.
Seni canımdan çok sevdiğimi unutma.
*****
Vera Işık
Ne kadar süredir Aliz’in omzundaydım bilmiyorum ama gözyaşlarım bir süre sonra dinmişti. Canımın yanması ise hiçbir zaman geçmeyecek gibiydi. Aliz hava almanın iyi geleceğini söylediği için balkonda oturmuştuk. Benim başım Aliz’in omzuna yaslıyken Aliz saçlarımı okşamaktan vazgeçmiyordu.
Gece olmuştu. Selen yemek için çağırdığında bile odadan çıkmamıştım. Ateş saatler önce gelmişti. DDK Başkanı ise ortalıkta yoktu.
"Biraz daha iyi misin?"
Saatler önce çok çok iyiyim diye cevapladığım soruyu bu sefer belli belirsiz bir mırıltıyla onayladım. "Ne oldu güzelim? Anlatmak istersen dinlerim."
"Yekta haklıydı." dediğimde sesimin ağlamaklı çıkmasından nefret etmiştim. Burnumu çekiştirip sertçe yutkundum. "Gitmeliydim. Bu hayat bana göre değil. İki günlük adamlara güvendim Aliz. Gözünü bile kırpmadan insan öldüren adamlara... Yanlıştı. Her şey. En başından beri."
"Yekta’nın dediklerine mi takıldın?" Bir cevap veremedim. Böyle bilmesi daha iyiydi. "Yapma Vera. Onların katil olmadığını ikimiz de biliyoruz. Burada oldukça güvendesin. Onlara güvenmen yanlış bir şey değil."
Başımı iki yana salladım. "Yanlış." Çok yanlıştı. Ateş'in kardeşi olduğumu düşünmüştüm! Var mıydı ötesi? Annemle babamın bana yalan söylediğini düşünmüştüm. Nefret ediyordum kendimden. "Burada kaldıkça saçmalıyorum."
"Ona aşık olmaya başlıyorsun değil mi?" diye direkt sorduğunda kaşlarımı çatarak göğsünden gerileyip yüzümü ona doğru döndüm.
"Hayır," dedim sertçe yutkunduktan sonra. "Yok öyle bir şey. Olmayacak da." Olmamalı.
Başını belli belirsiz iki yana salladı. "Yapma kuşum. Ben seni tanıdığımdan beri gözlerinin bu denli parladığını hatırlamıyorum."
"Yok öyle bir şey dedim." Aynı aksilikle bakarken dudakladımı büzüp burnumu çekiştirdim. "Sus yoksa yine ağlarım."
Gülerek beni göğsüne doğru çektiğinde yeniden omzuna yattım. "Tamam, ağlama deli."
Burnumu çekiştirip kolumu okşayan koluna sıkıca sarıldım. Saat kaçtı bilmiyordum ama bugün gökyüzünde yıldız sayısı çok azdı. Sevmedim. Önceden kaldığımız evden bakıldığında gökyüzü daha güzel görünüyordu.
Sayısı çok az renkli toplardan biri kaydığında ilk defa dilek dilemek gelmedi içimden. Gözlerim gökyüzündeyken duyduğum demir kapının sesiyle hafifçe dikleşip kapıya baktım. Giden DDK Başkanıydı. Arabasına binip evden uzaklaşmıştı ancak vardığı yeri görebilmiştim. Bulunduğumuz evin çevresinde iki ev daha vardı. Biri sağda biri solda. Benim odama göre evler önde ve arkada kalıyordu. Birkaç metre ötede olan eve gitmişti.
Başımı Aliz’e doğru çevirdiğimde Aliz’in de meraklı bakışları aynı yerdeydi. Nereye gittiğini merak ederek delirecektim bu gece. Tekrar başımı Aliz’in omzuna yaslanmama kalmadan kapı tıklatıp Ateş başını aralık olan kapıdan çıkartmıştı. Belli belirsiz odayı taradığında beni göremeyince kaşlarını çatacak oldu ki bizi balkonda bulmasıyla dudaklarında minik bir kıvrım belirerek bize doğru ilerledi.
"Ateş?" Doğrulduğumda Ateş de balkona gelmiş, elindeki tepsiyi önüme bırakıp karşıma oturmuştu. "Bu ne?" dedim yemek dolu tepsiye bakarken. Aliz'i de hesaba katmış olacak ki her şeyden ikişer adet vardı.
"Yemek." dedi bariz bir şekilde.
"Onu görebiliyorum. Neden getirdin? Aç değilim."
"İki dilim domates, bir dilim peynir, dört adet zeytin, bir haşlanmış yumurta ve yarım pasta, iki de ekler."
Alıklıkla bakakaldım. "Ha?"
Güldü. "Gün boyu yediklerin. Kahvaltıda içtiğin bir bardak çay ve ders çalışırken hazırladığın dört bardak kahve de var."
Alıklığıma dehşet karıştı. Hepsini nasıl biliyordu? Ben bile o sayarken bunları yediğimi fark etmiştim. "Lütfen kafadan attığını söyle."
Alaylı gülüşü sürüyordu. "İyi bir gözlemciyim diyelim." Çenesiyle yemek tepsisini gösterdi. "Yiyecek misin artık?"
İtiraz edebilirdim ama yapmadım. Kaşığı alıp çorbadan bir yudum aldığımda Ateş diğer kaşığı da Aliz’e doğru uzatmıştı. Aliz şaşırsa da o da kendi kasesinden bir kaşıp çorba içti. Mınzır gülüşüm yine dudaklarımdayken üzerimdeki burukluktan kurtulmaya çalışıyordum. "Madem öyle ilk karşılaştığınızda Aliz’in üzerinde ne olduğunu söyle."
Aliz sorumla öksürmeye başlarken Ateş düşünürcesine mırıldandı. Yalnızca birkaç saniyeden sonra "Bej rengi süveter altına beyaz bir gömlek, benzer renkte bir kumaş pantolon, kahverengi bir kemer, bej rengi topuklu ayakkabılar, kırık beyaz renginde kıskaçlı bir toka."
Bu kez Aliz alıklıkla "Ha?" derken ben gülerek kaldım.
"Vay be, etkileyici bir özellik." dediğimde çorbamı kaşıklamaya devam ediyordum. Aliz ise duyduklarından sonra dona kalmış gibiydi.
"Hiç de değil," diye huysuzlandı birkaç saniye sonra Aliz. "Fazla rahatsız hissettirdi."
"Özür dilerim." dedi Ateş usulca. Ben dudağımı ısırarak gülmemek için zor duruyorken Aliz Ateş'e kaçamak bir bakış attı. "Genel doğam bu. Sana özel bir şey değildi. Vera sorduğu için cevapladım. Rahatsız ettiysem kusura bakma."
Aliz'in öylesine söylediği bir cümle olduğuna emindim ama Ateş'in özür dilemesi şaşırılacak bir noktaydı. Kendisi oldukça beyefendi bir katildi. Çorbamı heyecanla hızlıca yerken onları izlemek keyif vericiydi.
Aliz yutkunup kalmıştı. Birkaç saniye boş boş bakıştılar. Bu bakışmayı kesen Aliz oldu. Üzerindeki anlamsız etkiden kurtulmak için kendini yemeğe vermiş gibiydi. Biz bir şeyler atıştırırken Ateş’in gözleri gökyüzündeydi. Benim gözlerimse önümdeki evi bulduğunda iştahım an itibariyle kesilmişti. Su bardağını kafama diktikten sonra "DDK Başkanı nereye gitti?" diye sordum.
"Babasının yanına gitti." dedi Ateş.
Anlamışçasına başımı salladım. Yemekleri yedikten sonra Ateş tepsiyi alıp odadan çıkmıştı. Aliz'e bugün burada kalması için ricada bulunduğumda beni kırmamıştı. Ateş ona da bir oda hazırlamış, bir süre sonra odada yalnız kalmıştım.
Yaptığım şeyse hiçbir halt anlamamama rağmen önümdeki evi dikizlemekti. Ben uyuyana dek de geri dönmedi. Belki de orada kalmıştı bu gece.
*****
İlahi Bakış Açısı
Kapının şifresini girip açılan kapıdan içeri süzüldüğünde mutfaktan çıkan Kanca ile denk düştü Buğra. "Abi," dedi Kanca'nın şaşkın sesi. Buğra pek bu eve uğramazdı, özellikle operasyona başladıklarından beri tek tük gelmişti. "Hoş geldin."
"Hoş bulduk." dedi Buğra arabanın anahtarını ayakkabılığın üzerine bırakırken. "Babam yok mu?"
"Çalışma odasında."
"İyi. Bir şeyler yedin mi?"
Başını aşağı yukarı salladı Kanca.
Kanca'nın huyunu bilen Buğra'nın tek kaşı havalandı. "Ne yedin?"
"Mantı."
Buğra'nın diğer kaşı da havalandı. "Evde mantı yoktu?"
Panikledi Kanca ancak çaktırmadan abisinin sırtından itekledi. "Off abi, yedim işte bir şeyler. Hadi sen Mesut amcayla konuş. Sonra da biz konuşalım."
Onu ilerleten bedeni durdurmadı Buğra. Çalışma odasının kapısını tıklatmadan önce "Dolapta çorba vardı. Isıt iç, çıkınca bakacağım." diye seslendi.
"Tamam." diyerek geçiştirdi Kanca odasına yönelirken.
Kanca gözden kaybolduğunda kapıyı tıklatıp aldığı "Gir," cevabıyla içeri girdi Buğra. Mesut gelenin Kanca olduğunu sanırken Buğra'yı karşısında görünce şaşırmıştı. Beklenmedik bir ziyarette. Önündeki iş dosyalarını anında arka plana atıp ayaklandı. "Oğlum, hoş geldin."
Yanına gelen babasına sıkıca sarıldığında en büyük şaşkınlığı o an yaşadı Mesut. Oğluna sarılmayalı uzun zaman oluyordu. Öyle ki en son ne zaman sarıldığını dahi hatırlamıyordu. "Aslan parçası, iyi misin?"
Sertçe yutkunurken geriledi Buğra. "Bu gece dizinde uyuyabilir miyim?" İstekleri ve ifadesi bir çocuktan ibaretti. Mesut bilirdi bu hallerini, kırıldığında çocuklaşır, içine kapanırdı. Ama bildiği bir şey daha vardı ki o omuzlar kolay kolay düşmezdi.
"Koca adam oldun, sığar mısın dizime?" diyerek alaya aldı durumu Mesut.
Buğra da güldü. "Bugün sığarım." dediğinde sesi buruktu. Mesut kanepeye oturduğunda Buğra da dizine yatmıştı.
Mesut’un eli ağır ağır oğlunun sırtını okşadı. "Günün nasıl geçti?" diye sordu eskisi gibi. Okuldan her döndüğünde babasından duyduğu soru bu olurdu ve her seferinde soruyu büyük bir hevesle cevaplardı.
Aynı heves bu gece yoktu. Hiçbir zaman da geri gelmeyecek gibiydi. "Kötü."
"Neden?"
Sessiz kaldı Buğra. Dilini ısırdı soruları sormamak için ama olmadı. "O kadına âşık olduğunu nasıl anladın baba?"
Yutkundu Mesut. Eskiden olsa bu soruların hepsinden kaçardı ama artık oğlunun büyümüş olduğu gerçeğini kabullenmeliydi. "Gülüşü güldürdüğünde anladım. Tüm her şeyi o gülsün diye yapmaya başlamıştım. Üstelik bunun farkında bile değildim. Gözlerine baktıkça göğsüm yumuşuyordu ve gülüşü uğruna hareket ediyordum."
Keşke bu aşk masalı mutlu bitseydi. Ama her masal mutlu sonla bitmiyordu. "Bizi bırakıp gittiğinde ne hissettin peki?"
Bir süre cevaplayamadı Mesut. "Hayal kırıklığı."
"Bizden nasıl nefret etmedin baba? Ben ettim, sen nasıl etmedin?"
Oğlunun omzunu okşamaya devam etti Mesut. Dudaklarında minik bir tebessüm vardı. "Çünkü siz onca hayal kırıklığının içinde güzel olan tek şeydiniz. Nasıl nefret edebilirdim sizden? İstesem de yapamazdım."
Sessizlik içinde kaldı Buğra. Bir süre karşısındaki duvarı izledikten sonra "Sence ne yapmalıyım?" diye sordu. Mesut konunun değiştiğinin farkındaydı.
"Zaman ver."
"Ya hiçbir şey eskisi gibi olmazsa."
"Akıl unutsa da kalp unutmaz oğlum. Her şey gider hisler kalır. Bu yüzden umutsuzluğa kapılma. Belki geç olur ama Eva eninde sonunda geri döner."
Her şey gider hisler kalır. Babası aynı hayal kırıklığıylaydı, bunu biliyordu. Kendisine her baktığında giden karısını hatırladığını da biliyordu. Uzak durma sebeplerinden biri de buydu.
"Sanırım onu seviyorum." diye mırıldandı Buğra. Duyduğu sözlerin bu kadar acıtması normal değildi.
"Sanırım mı?" dedi Mesut gülerek.
"Tamam, sanırım değil. Hayatımda en emin olduğum şey onu sevdiğim."
Gülmeye devam etti Mesut. "O seni kırsa bile sen onu kırma, olur mu? Her şey onun için de çok zor geçti. Hiçbir şey hatırlamaması o şeyleri yaşamadığı anlamına gelmiyor."
"Biliyorum." dedi Buğra kısık bir sesle. Ve yaşadığı şeyleri öğrendikçe canı yanıyordu. Birkaç dakikalık sessizlikten sonra konu tekrar değişmişti.
"Kanca bir şeyler yedi mi?"
"Bana yedim dedi."
"Bu aralar kendini her şeye çok fazla kaptırıyor." Hatırladıklarıyla güldü Buğra. "Onu önünde üç ayrı bilgisayardan bir şeyler araştırırken yakaladım, inanabiliyor musun?"
Oğlunun gülüşüne karşılık tebessüm etti Mesut. "Karışma çocuğa."
"Çok meraklı baba." Dudaklarındaki gülüşe burukluk karıştı. "Abim gibi. Her şeyi bir anda öğrenmek istiyor."
Buruk bir gülüş belirdi Mesut’un dudaklarında. "Herkes senin gibi tembel değil işte."
"Tembel mi? Liseyi birincilikle bitirdiğimi hatırlatırım."
"O zaman bir kere daha tebrik ederim."
Bir süre sessiz kaldılar. Normalde kolay kolay uyuyan biri değildi Buğra ancak günlerdir uykusuz olmanın verdiği yorgunlukla gözleri ağır ağır kapanıyordu. Bilincini kaybetmeden önce son kez "O kadın geri dönse onu affeder miydin?" diye sordu sayıklarcasına.
"Hayır." dedi Mesut hiç düşünmeden.
Çok şey söylemek istedi Buğra ancak kelimeler de zihniyle beraber boşluğa yuvarlandı. Mesut oğlunun uyuduğundan emin olana dek kolunu okşamaya devam etti. Buğra'nın tuttuğu serçe ve yüzük parmağını bırakmasıyla uyuduğunu anladı. Bebekliğinden beri uykuya dalacağı an sol elinin parmaklarını sıkıca kavrar, uyuyana dek bırakmazdı. Bazı huylar değişmiyordu.
*****
8 gün sonra...
Vera Işık
Yaklaşık bir haftadır hayatım aynı rutinle devam ediyordu. Beni derslerime DDK Başkanı götürüp getiriyor ancak ikimizden de tek kelime yükselmiyordu. Evet, bir haftadır -hatta bir haftadan fazla bile olabilir- konuşmuyorduk. Daha doğrusu o konuşmadığı için ben de konuşmuyordum.
Söylediklerim yüzünden kırıldığını biliyordum. Sonradan pişman olsam da özür dilememe izin vermiyordu. Bir şey diyecek olduğumda aksi davranmasından korkup susuyordum. Bana karşı aldığı bir tavır vardı ama her sabah kahvaltı hazırlayıp fakülte yolunda kitaplarımı taşımaktan vazgeçmiyordu. Kaşları daima çatık olsa da davranışları eriyip bitmek için yeterliydi.
Bugün de aynı şeyi yapmıştı. Sabah dersimin çok erken başlamasına rağmen erken kalkıp kahvaltı hazırlamış, kitaplarımı taşımıştı. O da en az Ateş kadar beyefendi bir katildi.
Şu an ben duş almış, üzerimi giyinirken o en son mutfakta bir şeyler hazırlamakla meşguldü. Ateş ve Kayra dört bir koldan onu acıktık diye darladığı için mutfağa geçmişti. Evet, Ateş Kayra'yla bir olup yemek konusunda kriz çıkartmıştı.
Buğra'nın da dediği gibi 27 yaşında bir bebek gibiydi. Tatlı ve biraz da çatlaktı.
Üzerime rahat bir şeyler giyinip hızlıca salona indiğimde Ateş ve Kayra’yı tahta kılıçlarla dövüş yaparken buldum. "Topraklarını alacağım ufak padişah!" diyordu Ateş sahte bir acımasızlıkla.
Kayra tahta kılıcıyla Ateş’in kılıcına vururken "Hiçbir şey yapamazsın kötü bidonlu!" dedi tatlı bir öfkeyle.
Ben kıkırdarken Ateş kahkaha attı. "Bidonlu ne ufaklık?"
Ateş kılıcını indirdiğinde Kayra da kılıcını indirip ensesini kaşıdı. "Sen dedin ya. Geçmişteki kötü adamlar."
Ateş’in gülüşü sürerken Kayra'nın saçlarını karıştırdı. "Lan onlar Bizanslı."
"Ha," dedi Kayra'nın aydınlanmış sesi. "Ama onu söylemek çok zor. Bidonlu desem olmaz mı?"
Gülüşünü durduramazken kılıcını tekrar kuşandı Ateş. "Öyle olsun bakalım."
Kayra da kılıcını kaldırdığında kaldıkları yerden devam ettiler. Onları tebessümle izlerken mutfağa doğru ilerledim. Beklediğim şekilde bir şeyler hazırlıyordu. "Yardım edeyim mi?" dedim yanına geldiğimde.
İlgilendiği şeyden kopmadan "Gerek yok." dedi mesafeli sesiyle.
Bir süre sessiz kaldım çünkü ne diyeceğimi bilemiyordum. Yine biber doğradığı fark ettiğimde absürt bir dejavu yaşadım. Her neyse, takılmam gereken şey bu değildi. Başka bir şey için gelmiştim buraya. Dudaklarımı aralayıp lafa girecekken Ateş ve Kayra'nın koşuşturmaya bahçeye gittiğini görünce ikimizin de gözleri onları buldu. Kayra "Gel buraya kötü bidonlu!" diye bağırarak Ateş’i kovalıyordu. İkisi de bahçeye çıktığında ben gülerken DDK Başkanı umutsuzca kafa sallayıp önüne döndü.
Ben de yüzümü ona doğru döndüğümde gözlerim saçlarında kaldı. İçimde beliren saçlarına dokunma isteğini bastırmak oldukça zordu ama başardım. Onu izlemeye dalmışken dudağımın köşesini emdiğimin farkında değildim.
Bana karşı koyduğu tavır sürdüğü için ben yokmuşum gibi davranıyordu. Kendim kaşınmıştım. Bunu hak ettiğimi kabulleniyordum ama bir türlü uzak da duramıyordum. Oysa durmak daha iyi gelecekti. Düşünceler susacak, her şeyi unutacaktım ama olmuyordu.
"Özür dilerim." dedim cesaretimi toplayabildiğim an.
Gözlerime bakmamakta ısrarcıydı çünkü gözlerime bakarsa tüm bu tavrın silineceğinin farkındaydı. Israrla başımı eğip gözlerine bakmaya çalıştım. "Söylediklerim çok absürttü."
Ona bakma çabalarımı daha fazla görmezden gelmeyerek derin nefesini verip elindeki bıçağı bıraktı. Ellerini iki yanıma yerleştirdiğinde bedeni ve tezgâh arasında olduğuma kapılmamaya çalışıyordum. "Hangi söylediklerin?" dedi umursamaz sesi. Anlamazlıktan geliyordu ancak kırıldığını görebiliyordum.
Sertçe yutkundum. "O gün... odada..." Devamı gelmedi çünkü dudaklarımdan dökülen her harften sonra aramızdaki mesafe biraz daha kapanıyordu sanki. En son burun ucu burun ucuma değdiğinde duraksadı ve devam etmemi istercesine mırıldandı. Yutkunamadığımda içimden üzerimde oluşturduğu etkiye hakaretler yağdırıyordum. Kalbim gereksiz hızlı bir ritimde atıyorken nefes alamıyordum sanki. Belki de yeniden nefes almayı öğreniyordum.
Gözlerim kapandığında toparlanma çabaları içerisindeydim. "Saçmaydı işte!" diye çıkıştım en son ancak nefes nefese kalmış gibiydim. "Kafam çok karışıktı. Hiç olmayacak şeyler düşünüyordum. En son sende patladım. Özü-"
"Kafan niye karışıktı?" dediğinde nefesi dudaklarıma çarpmıştı. Nefesim kesildi.
Şu cümlenin sonuna Çikolata diye eklesen geberirsin değil mi?
Yalnızca iki üç kere bana söylenen bir kelimeye bile hasrettim. Kafayı yemiş olmalıydım! Belki de çoktan yemiştim.
"Bilmiyorum."
Göremesem de kaşlarını çattığını hissetmiştim. "Bilmiyor musun?
"Bilmiyorum." diye tekrarladım ancak son nefesimi verir gibiydim çünkü tezgaha yaslı elini belimde hissediyordum. Direkt belime dokunmadı. Etkisinin farkındaymış gibi ağır hareketlerle elini belimin arkasına götürüp tezgahı kavramaya devam etti.
Sorusunu yineledi. "Bilmiyor musun?"
"Bilmiyorum!" diye tısladım dişlerimin arasından.
"Gözlerime neden bakmıyorsun o halde?"
Bir hafta boyunca sen de bakmıyordun demek vardı ama ne yeriydi ne de zamanı. "Zorunda mıyım?"
"Özrünün içten olmadığını düşünmeye başlıyorum. Gözlerime bak."
Gözlerimi usulca araladığımda mavileri en derin bakışlarıyla bakıyordu. Bir haftadır gözlerime bakmamasına rağmen hâlâ nasıl aynı etkileyicilikle bakabilirdi ki? Büyük haksızlıktı.
"Özür dilerim." dedim gözlerimi gözlerinden çekmeden. "Oldu mu? İçten buldun mu?"
Birkaç saniye gözlerime baktı sadece ama bir ömür gibi geldi. Belki de gözleriyle denk düştüğümde dünyanın durduğunu hissettiğim içindi. "Olmadı." dediğinde dehşet içinde yüzüne bakıyordum. "Sonuna DDK Başkanını ekle."
Güler gibi olsam da dediğini yaptım. "Özür dilerim aptal DDK Başkanım. Şimdi oldu mu?"
Minik bir kıvrım vardı dudaklarında. "Oldu. Şimdi çekil de yemek yapayım." diye huysuzlandı dakikasında. "Geldiğinden beri bıçağı nasıl kullanacağımı unuttum."
Kahkaha seviyesinde bir gülüş savurdum. "Bu seni etkilediğim anlamına mı geliyor?"
Benim aksime açık sözlülükte zirve yapmış biriydi. "Fazlasıyla." diyerek bıçağı kavrayıp biberleri doğramaya devam etti. Bense dudaklarımda minik bir tebessümle onu izlemeye.
"Çok kırıldın mı?" diye sorduğumda sesim buruktu. "Gerçeklik payı yo-" Cümlemi tamamlamama kalmadan biberi ağzıma tıkamıştı.
"Elimi kesmemi istemiyorsan sus lütfen." Bu sesimden bile etkilendiği anlamına geliyordu. Mınzır bir tebessümleyken onun aksiliğine karşılık aklıma gelen bir haylazlığı hemen uyguladım. Sahte bir şekilde acıyla inleyip açık tuttuğum ağzıma doğru elimi yellerken "Acı!" diye tısladım.
Oyunculuğum göz yaşartıcı bir seviyedeyken DDK Başkanının endişeyle bıçağı bırakması gecikmedi. "Acı mıydı? Siktir!" diye paniğe girerken hızla bana bir bardak su doldurup dudaklarıma doğru tuttu. Suyu içtiğimde yalandan gözlerimi doldurmuştum. Bunu fark ettiğinde "Özür dilerim. Bilmiyordum acı olduğunu." dedi.
Suyu dudaklarımdan çektiğimde gülmeye hatta kahkaha atmaya başladım. Gözleri dehşetle açıldığında şaka yaptığımı anlaması uzun sürmedi. "Sen," dedi şaşkınlıkla. Gülmekten karnımın ağrımaya başladığı seviyedeydim.
Ellerimi karnıma bastırırken "Panikleyince gereksiz tatlı oluyorsun." dedim gülüşlerimin arasından. Ardından elimdeki su bardağından minik bir yudum aldım. "Susamıştım ama, sağ ol."
Gözlerine sinsilik perdesi indiğinde bunu fark etmeyip gülmeye devam ettim. "Sen bana şaka yaparsın ha?" dediğinde bunun intikamını alacak gibi çıkan sesiyle usulca bardağımı tezgâh üzerine bırakıp pıtı pıtı adımlarla ondan uzaklaşmaya başladım.
Bir anda bana doğru koşmasıyla dehşete kapılıp evin içinde ondan kaçmaya başladım. "Sadece şakaydı!" diye kendimi savunma derdine girmişken beni yakalama derdindeydi.
"Gel buraya Çikolata," dediğinde yerimde durup etkilenmiş gözlerle ona baktım.
"Yaaa, Çikolata mıyım hâlâ?"
"Evet ama şu an tatlı falan değil yaramazın önde gidenisin." demesiyle bana yaklaştığını fark edip sehpanın etrafından dolanarak ondan kaçtım. Bu tatlı koşuşturmaca zihnimde gereksiz bir dejavu etkisi bıraktığında buna afallamak için zamanım yoktu.
Ben kanepenin önünde o arkasındayken ikimizde soluklanmak için durduk. Gözlerimi doldurup "Hiç medeni değilsin." dedim. "Alt tara-" Bir anda elini bana doğru uzattığında attığım çığlıkla cümlem boğazıma dizildi. Hızla gerilerken kanepenin etrafından dolanarak beni kovalamaya devam etti. Diğer kanepenin üzerine çıkıp üzerinden atlamaya meylettiğimde DDK Başkanının bacağımdan kavramasıyla dengemi kaybedip attığım çığlıkla kanepenin üzerine düşüverdim.
Hayır, düştüğüm yer kanepenin zemini değildi.
Ellerimin altında sıcak bir ten varken yerin dibine girmek istediğim bir andaydım. Beni çekiştirmesi sonucu bedeni üzerine düşmüştüm. Ya da o beni tutmuştu. Onun elleri sıkıca belime dolanmışken benim yüzüm boynuna ellerimse göğsüne gömülüydü. İkimizde hem koşuşturma hem de az önceki düşme paniği dolayısıyla nefes nefese kalmıştık.
Alıp verdiği nefesler saçlarıma vurup savuruyorken ağır ağır başımı kaldırdığımda burun ucum çenesine değmişti. Hafifçe gerilemek için göğsündeki ellerimden ve biri kanepenin üzerinde biri boşlukta olan ayaklarımdan destek almaya çalıştım ancak ayaklarımdan yediğim darbe ile yüzüm yüzüne düşmüştü. Burun kemerim sert bir şekilde çenesine çarparken dudaklarını alnımda hissediyordum.
Acıyla tıslarken bir elimle burun direğimi tutarak hafifçe gerilediğimde "İyi misin?" diyen sesini duydum. Başımı aşağı yukarı salladığımda nasıl oldu ya da ne yaptı anlayamadan kendimi bir anda altında buldum.
Gözlerinde haylaz bir ifade belirirken kalbim boğazımda atıyordu. "Şimdi asıl meseleye gelelim,"
Asıl mesele.
Gülerek durumu geçiştirmek vardı ancak gülmeyi bırakın nefes alacak durumda değildim. Gözlerim yine kapandığında hararetle inip kalkan göğsüm göğüs kafesine çarpıp duruyordu. Sertçe yutkunmaya çalıştım ama tükürüğüm boğazımda kaldı.
"Galiba," Nefesi dudaklarıma değecek kadar yakındı yine. Fısıltısına usulca çenemi kavradıktan sonra devam etti. "Kafanı karıştıran şeyin ne olduğunu biliyorum." Başparmağı usulca çene çizgim boyu gezindiğinde huylanıp başımı o yöne doğru eğmemek elde değildi.
Hiç adil şartlar altında değildik! Ben sadece masum bir şaka yapmışken onun tribünlere oynaması zalimceydi.
Nefesimi toparlayabildiğim birkaç saniyede "Neymiş?" diye sordum. Sesimin titriyor oluşu içimde yaşadığım tüm duygu durumunu ortalığa seriyordu.
Dudaklarıma doğru fısıldamasına kalmadan "LAN!" diye yükselen bir sesle irkilerek gözlerimi açtım. Buğra hızla toparlanıp üzerimden kalkarken hafifçe doğrulduğumda salonun ortasında dehşetle bize bakan Ateş’i görmüştüm. Sanki edepsiz bir şey yapıyormuşuz gibi bir eliyle Kayra'nın gözlerini kapatmış, kendisi muazzam bir şok içerisindeydi.
Pek etik bir pozisyonda değildiniz.
Gereksiz bir gerginlik içerisinde doğrulurken utançtan kıpkırmızı olduğumun farkındaydım. "Ne oldu Ateş abi?" diyen Kayra'nın masum sesini duydum.
"Acil bir körebe oyunu talep ediyorum." Boşta olan elini burun direğine attığını gördüm. "Vazgeçtim, kör olmayı talep ediyorum." Ateş'i tanıdığımdan beri hiç karşılaşmadığım bir öfkeyle bize doğru döndü. "Ne yapıyorsunuz lan siz!" Bombaları patlatırken bile zevkten dört köşe olan adam bizi böyle bir konumda görünce neden sinirlenirdi ki?
Hayır, Aliz’le shiplemesem benden hoşlandığını düşüneceğim.
Saçmalamayalım, kıskandığı kişi Buğra da olabilir. Sonuçta arkadaşını böyle görmeye alışık değildir. Değildir değil mi?
"Koşarken düştük." diye açıkladı DDK Başkanı muazzam bir soğukkanlılıkla. Sanırım anlamsızca gerilen yalnızca bendim. Aynı soğukkanlılıkla yanımdan kalkıp mutfağa doğru geçtiğinde Ateş’in ona ölümcül bakışlar attığını görebilmiştim. Kesinlikle kıskandığı kişi Buğra’ydı.
"Ateş abi körebe bitebilir mi?" diyen Kayra'nın sesiyle Ateş elini Kayra'nın gözlerinden çekti. Beni kanepede gören Kayra bana doğru koşup kucağıma atlarken Ateş’in mutfağa ilerlediğini gördüm. Burnundan soluyordu adeta.
Kayra beni özlediğini söylediği için birlikte yemek hazır olana dek oyun oynamıştık. Yemek boyunca ben aynı utanç, DDK Başkanı aynı umursamazlık, Ateş aynı aksilikteydi. Yemekten sonra ben ve Kayra odama çekilmiş, Kayra ona kitap okumamı istediği için ona kitap okuyordum. Ateş’i en son havuzda görmüştüm. DDK Başkanını ise alt kata inerken.
*****
İlahi Bakış Açısı
"Ateş!" diye seslenirken havuzda yüzen Ateş’e doğru ilerliyordu Buğra. Ateş az önce gördüğü görüntünün öfkesinden bir türlü kurtulamadığı için başını sudan çıkartıp "Ne var!" diye cırladı.
Buğra havuz kenarına geldiğinde çömeldi. "Şu plana nasıl başlayacağına karar verdin mi?"
"Düşünüyoruz!" diye terslemeye devam etti Ateş. "Bir şey bulursak söyleriz herhalde!"
"Ne cırlıyorsun lan!" diye Buğra da çıkıştı.
"Kim cırlıyor lan!"
"Sen cırlıyorsun!"
"Cırladığım falan yok! Kaybol gözümün önümden yoksa her an seni boğazlayabilirim."
Ateş’in öfkesini anladığında terslemek yerine gülmeye başladı Buğra. "Sebep?"
Ters ters bakarken elini sert bir şekilde suya indirip Buğra’ya su sıçrattı. "Bir de soruyor terbiyesiz!"
Yediği su damlalarına rağmen gülmeye devam etti Buğra. Bu keyfi yaşamayalı on yedi yıl oluyordu. Özlemişti. "Abartıyorsun canım."
"Canını sevsinler!" diye yükseldi Ateş. Suya bir darbe daha indirdiğinde sert ve hızlı kulaçlar atarak yüzmeye başladı. Hırsını sudan çıkartmaya çalışıyordu ama nafileydi. Başını tekrardan sudan çıkarttığında bir su dalgası daha sıçrattı Buğra’ya. "Sik herif! Hiçbir fırsatı kaçırma, tamam mı? Bas damarıma!"
"Hiçbir şey yapmadım."
"Kes!" dedi Ateş’in sert sesi. "Hayır bilmese diyeceğim bilmiyor. Mahsus yapıyor resmen puşt!" Tüm bu sözler kendi kendine konuşuyor gibiydi. Sert kulaçlarla havuzun içinde bir tur daha attı. "Seni bir daha kardeşimin yanında görmeyeceğim! Bir haftadır yüzüne bakmıyordun it, bugün ne değişti!"
"Çok şey." dedi Buğra kıkırtıyla. Ayaklanıp ellerini cebine yerleştirdi. "Ayrıca bu saatten sonra siksen uzak durmam."
Buğra dudaklarında keyifli bir gülüşle arkasını döndü ki adımı atmasına kalmadan Ateş ayağından kavradığı gibi suya düşmesine sebep oldu. Havuza düşen Buğra terslikle suyu Ateş’in yüzüne sıçrattı. "Manyak mısın lan sen!"
"Kardeşimden uzak duracaksın lan!" dedi Ateş de Buğra’ya su sıçratırken.
Buğra'nın "Durmuyorum lan!" demesine kalmadan Ateş Buğra’yı kolunun altına atıp kafasını suyun altına batırdı.
"Sikerim lan bel-" diyen Ateş’in cümlesi Buğra'nın onu bacağından tutup suyun altına çekmesiyle havada kaldı. İkisi de suyun altında boğulurken bile birbirleriyle uğraşmayı bırakmadılar.
Ateş Buğra’yı daha derine itmeye çalışırken Buğra'nın onu da çekmesiyle ikisi de dibe batıp batıp su yüzüne çıkıyorlardı. Bu kavga çeşitli küfürler ve çıkışmalarla döngü halinde devam etti. Saçma döngüye bahçeye girdiği gibi sesleri duymasıyla havuz kenarına gelen Caner son vermişti.
"Noluyor lan orada!" diye yükseldiğinde Ateş’le Buğra birbirlerine su sıçratma derdindeydi. Ateş sinirle suyu tekmelerken Buğra suyu tokatlıyordu. Caner ise kavga izleyen koca karılar gibi eli ağzındaydı.
"Kardeşime yaklaşmayacaksın!" diyordu Ateş hâlâ.
"Senin kardeşinse benim de çocukluk arkadaşım!"
Suya bir yumruk geçirdi Ateş. "Lan o zaman arkadaş gibi davran!"
Sırıttı Buğra. "Bizimki derin bir arkadaşlık."
"Seni o derinlikte boğarım lan!" derken gerçekten de Buğra'nın boğazını kavramıştı ama onca öfkeye rağmen kıyamayıp boğazını sıkamıyordu.
Buğra yalandan boğuluyormuş gibi yaparken gülüyordu. "Lan durun!" diyen Caner’in sesiyle ikisi de geriledi. "Uğur Birol’a ulaşmış. Adam akşam burada olacak."
Konu iş olduğu için ikisi de ciddileşmişti. "Sandığı açmak için onayı önceden aldık. Ve Kurul 24 saatlik özgürlüğe dair bir rapor istiyor. Planı tamamladınız mı?"
Gözler Ateş’in üzerindeyken Ateş sudan çıkmakla meşguldü. "Hallederim bugün." dedi havluyla bedenindeki ıslaklığı hafifletirken. Eve doğru ilerleyip üzerini değiştirdikten sonra salona indiğinde Caner de Buğra da salondaydı. Ateş kapıya doğru yöneldiğinde "Nereye?" dedi ikisi de aynı anda.
"Düşünmeye." dedi Ateş. İkisi de Ateş’i seraya gitti sanırken bu sefer düşünmek için gittiği yer başkaydı.
Arabayı yalnızca bir kere gitmiş olmasına rağmen ezbere bildiği rotaya göre sürdü. Kafenin önüne geldiğinde buraya geliş sebebi hakkında hiçbir fikri yoktu.
Tatlılar, diye düşündü. Kesinlikle sadece tatlılar için.
Gözlüğünü ve şapkasını takmış şekilde arabadan inip kafeye girdiğinde kasa bölümündeki Begüm'le karşılaştı. Gözlüğünü indirdiğinde Begüm onu tanımıştı. "Hoş geldiniz Ateş Bey." dedi kısık bir sesle Begüm.
Mekân bugün daha kalabalıkken tanınmak Ateş'in isteyeceği son şey bile değildi. Ateş sıcak bir tebessümle karşılık verdi Begüm'ün anlayışına. "Hoş bulduk. Aliz yok mu?" İlk sorusunun bu olması inanılmazdı. Oysa her şeyden önce yiyeceği tatlıya karar vermeliydi.
"Mutfakta." diyen Begüm'ün cevabıyla teşekkür edip mutfağa ilerledi Ateş. Mutfağa girmeden önce şapkasını ve gözlüğünü çıkartmıştı. Kapı ittirdiğinde Aliz’i pencere önünde biriyle konuşurken buldu. Aliz gelişini fark etmemiş olacak ki konuşması sürüyordu.
"Saçmalama," diyordu otoriter bir sesle. "Sakin kal ve o adama bulaşma. Benim yüzümden bir zarar görmeni istemiyorum."
Kısa bir sessizlik.
"Evet, ben iyiyim. Sen de iyi ol ve ilaçlarını aksatma."
Kısa bir sessizlik daha.
"Hallediyorum ve hayır rahatsız ettiği falan yok. Kapat artık. Pamir benimle konuştuğunu anlamasın."
Ateş'in kaşları havalandı. Pamir mi demişti bu kız? Pamir’i nereden tanıyordu ki? Üstelik Pamir’e yakın olan biriyle konuşuyordu. Pamir’in adamı olduğunu düşünmeye başlıyordu. Aliz saniyeler sonra telefonu kapatıp yüzünü dönmesiyle Ateş'i görünce irkilerek kaldı. Konuştuklarını duymasının verdiği bir panik esir aldı bedenini ama soğukkanlılığını konuşturmayı başarmıştı. "Ne yapıyorsun sen? Ödüm patladı!"
Eli göğsünü bulurken Ateş bir süre şüpheci gözlerle Aliz'i süzdü. Zeki bir adamdı. Sorarsa Aliz’in inkar edeceğini bildiği için yalan zırvalıkları dinlememek için duymamış gibi davrandı. Yüzüne alay perdesi indirirken ellerini cebine yerleştirip Aliz'e doğru ilerledi. "Mekanıma gelirken sana hesap mı vereceğim?"
Ateş duymamış gibi davransa da Aliz’in endişeleri dinmedi. İkisi de birbirlerinin zihinlerini okuyan iki yabancı gibiydi. "Mekan senin olabilir ama mutfak benim. Ve ben mutfağıma destursuz girilmesinden nefret ederim."
Ateş Aliz’in bir adım ötesinde durduğunda teslim olurcasına ellerini kaldırdı. "Affedin sultanım, bir daha olmaz."
Göz devirerek fırına yöneldi Aliz. Üzerindeki gerginlikten kurtulmaya çalıştı ancak çok zordu. Ateş diğerleri gibi değildi, en küçük bir detay bile tüm hikâyeyi çözmesi için yeterliydi. Yakalanmaması gereken tek kişiye yakalanmış olmamayı dilemekten başka çaresi yok gibiydi. Fırındaki kurabiye tepsisini çıkartıp kurabiyelerin soğuması için tezgâh üzerine bıraktığında Ateş'i tezgâha yaslanmış, kollarını göğsünde bağlamış şekilde buldu. Gözleri mutfağı tarıyorken Aliz onu burada görmekten oldukça hoşnutsuzdu.
"Ne işin var burada?" dedi kurabiyeleri fırın tepsisinden ayırmaya başlamışken.
"Sıkıldım." dedi Ateş hızla.
Aliz'in ters cevabı gecikmedi. "Burası eğlence merkezi değil."
Makuldü Ateş. "Ama beni mutlu eden her şey burada."
Ateş'in cümlesi karşısında ters bir bakışla baktı Aliz. Ateş bunu fark ettiğinde açıklama gereği duyarak "Kastım tatlılardı." dedi.
Aliz baygın bakışlar atarak kurabiyelere döndü. Sıcak kurabiyeleri tepsi tabanından ayırsa da tepsinin içinden çıkarmadı. Ateş birkaç saniye Aliz’i izledi. Şüpheleri susturmak için bir hamle yapması gerekiyordu ancak aklına zekice bir hamle gelmiyordu.
Aliz kurabiyeleri tamamladıktan sonra kap kekleri süslemek için krema yapmaya hazırlandı. Limonlu, çilekli ve çikolatalı olmak üzere üç ayrı tencerede kremaları pişirdi. Kremalar hafiften katılaştıktan sonra kap kekleri süslemeye başladı. O tüm bunlarla meşgulken Ateş’in tek yaptığı izlemek oldu.
Kurnazlıklar düşünen zihni sonunda bir fikir yakalamasıyla telefonunu kavradı. Numarasını gizleyerek Vera'dan almış olduğu Aliz’in numarasını çevirdi.
Aliz’in telefonunun çalmasıyla Aliz telefonuna yöneldiği vakit Ateş hızlıca aramayı sonlandırdı. Aliz hemen yanında olduğu için Aliz’in telefonunu kavradığını, ekran kilidini açıp numaraya baktığını gördü. Ateş çaktırmadan ekrana bakıyorken önce şifreyi öğrendi, ardından arayan kişinin kayıtlı olduğu ismi.
A.
Yanlış gördüğünü sanarak hafifçe telefona doğru eğilecekti ki Aliz’in arama kayıtlarını silmesi yüzünden daha net göremedi. Tüm arama kayıtları silinmişti. Bu da şüphe çekici bir şeydi. "Kim aramış?" dedi Ateş.
"Sana ne!" diye tersledi Aliz telefonu tezgâh üzerine bırakıp kapkek tepsisini kavrarken. Ateş'e ters bakışlar atarak mutfaktan çıktığında Ateş hızlıca tezgâh üzerindeki telefonu kavrayıp ekran kilidini açtı. Kişiler kısmına girdiğinde karşılaştığı isimle doğru gördüğünü anladı. Numarayı içinden bir kere tekrarlaması ezberlemesi için yeterliydi.
Telefonu aynı konuma bırakıp kendi telefonunu kavradı. Numarayı Uğur'a atıp araştırmasını istedikten sonra telefonu cebine yerleştirdi. Aliz tepsiyi rafa bırakıp geri döndüğünde Ateş Aliz’in fırından yeni çıkarttığı kurabiyelerden birini yemekle meşguldü.
"Asıl planın tüm tatlıları yiyip iflas etmeme sebep olmak, değil mi?"
"Bir kurabiyeden batmazsın." diye homurdandı Ateş ağzı dolu kurabiye parçacıklarıyken.
Aliz baygın bir bakış daha atıp en solda bulunan dolaba yöneldi. Pasta yapmak istiyordu ancak dolapta böğürtlenleri göremeyince belli belirsiz yüzü asıldı. Dolabı kapatıp askılığa yöneldiğinde Ateş şaşkındı.
"Nereye?" dedi lokmayı yuttuktan sonra.
Aliz üzerindeki önlükten kurtulup çantasını koluna asarken "Sana ne!" diye cevapladı. Mutfak kapısından çıktığında Ateş de ağzına bütün bir kurabiyeyi sıkıştırıp peşine takıldı.
Aliz'in arkasından bir şeyler homurdandı ancak ağzı dolu olduğu için hiçbir şey anlaşılmamıştı. Aliz duyduğu homurtulara rağmen ardını dönüp Ateş'e bakmamıştı ancak mekandaki tüm gözler Ateş’i bulmuştu. Şapkası ve gözlüğünü takmamış olduğu için bariz bir şekilde tanınıyordu. Herkes telefonları çıkarıp büyük bir gürültüyle üzerine doğru geldiğinde gözleri dehşetle açıldı.
Hâlâ alışamadığı bir panikle Aliz’in elinden kavradığı gibi adeta koşarak kafeden çıkıp arabaya doğru ilerlediler. Aliz zorunda kalarak Ateş’le birlikte koşarken oldukça şaşkındı. Arabanın yanına geldiklerinde Aliz ön koltuğa yerleşirken Ateş şoför koltuğuna oturur oturmaz kalabalığı arkalarında bıraktı.
Topluluktan uzak düştüklerinde derin bir nefes verdi. Şöhret olarak gereksiz bir bok yemiş gibi hissediyordu ancak annesine sözü vardı. O parfümler dünyanın dört bir yanında tanınacaktı. Sözünü tutmuştu ancak bu sözün zorlukları da vardı.
Aliz hâlâ dehşet içerisindeyken dudakları aralık kalmıştı. "Ne oldu az önce?"
"Sıradan bir Ateş Kara günü." dedi Ateş sırıtarak.
"Bu sıra dışı sıradanlığa beni niye karıştırıyorsun geri zekâlı!" diye yükseldi Aliz öfkeyle. Panik haliyle Ateş’in arabasına binmişti ancak şu an hiç olmaması gereken bir yerde olduğunu yeni idrak ediyordu.
"Geri zekâlı falan, ayıp oluyor. Patronunla ne biçim konuşuyorsun sen?" Ateş yapmacık bir şekilde kaşlarını çattığında Aliz daha çok sinirlendi.
Ateş’in omzuna tokadı indirdiğinde Ateş yediği darbeyle afallayacak gibi oldu. Eli sertti. "Geri zekâlı! Aptal bok! Pabucumun patronu! Hakkımda tek bir haber çıkarsa seni egonda boğarım!"
Omzuna yediği tokattan sonra Ateş de aksi ve huysuz bir tavırla karşılık verdi. "Ne vuruyorsun kızım!"
Bir kere daha vurdu Aliz. "Canınız mı acıdı patroncum?"
"Lan vurmasana!"
"Lanlı manlı konuşma benimle!"
Aliz’in ona karşı diklenişine burnundan soluyarak karşılık verdi. "Ulan!" Sinirini direksiyondan çıkartırcasına direksiyonu sıkıca kavradı. Gaza basacağı sırada kırmızı ışık yanmasıyla küfrederken ayağını gazdan çekti.
Bu küfür karşısında Aliz’den ters bir bakış yediğinden haberdardı. "Ne?" diye cırladı. "Sen küfredince bir şey yok, ben edince mi sorun?"
"Evet!"
"Ya sabır, ya sabır," çekerek önüne döndü Ateş. Işık yeşile döndüğünde arabayı tekrar sürdü.
"İndir beni." dedi Aliz sakin bir sesle.
Aliz sakin olduğu için Ateş de sakinleşti. "Nereye gidiyorsun?"
İkisinin de sakinliği yalnızca iki saniye sürmüştü.
"Sana ne!"
"Lan bağırma! İnsan gibi bir şey sorduk."
"İndir beni!"
"Nereye dedim!"
"Sana ne lan!"
"Lanlı manlı konuşma benimle!" dedi Ateş Aliz misali.
Bu kez Aliz burnundan soluyup yüzünü cama doğru döndü. Aldığı üç beş nefesten sonra sakinleşmek için büyük bir mücadele verdi. "Böğürtlen toplamaya gidiyorum." dedi dişlerinin arasından.
"Tamam, ben bırakırım." Seninle birlikte toplarım diyemiyordu çünkü böğürtlene alerjisi vardı.
İkisi de bağırış çağırıştan yorulduğu için yolun geri kalanı Aliz’in yol tarifiyle geçti. Bahsedilen ormana geldiklerinde Ateş arabayı uygun bir yere park etmişti. İkisi de arabadan indiklerinde Aliz topuklularla boğuşuyordu. Kendi arabasında daima yedek bir spor ayakkabı olurdu ancak şu an topuklulara mecbur kalmıştı. Ateş'in kafasını duvar kovuğuna sürtmek için bir sebep daha.
Öfkeyle soluyarak önden gittiğinde Ateş ağır adımlarla arkasından geliyordu. Etrafı incelemekle meşgulken Aliz’in topuklu ayakkabıları gözüne değdi. "Sence ormana gelmek için topuklu ayakkabılar doğru bir seçim mi?"
Öfke dolu sert adımlar atıyorken sendelememeye çalışan Aliz Ateş’in sesini duydukça kan beynine sıçrıyordu. "Bokluk yapmayıp kendi arabamla gelmeme izin verseydin orada uygun ayakkabılarım vardı."
"Senin ağzın harbi çok bozuk ha."
"İnan sana öze-" demesine kalmadan topuğunun küçük bir çukura batmasıyla çığlık atarak sendelemişti. Düşecek sanırken Ateş atik bir hamleyle onu belinden kavramıştı. Göğsünü tekleten bir hıçkırıkla kaldı Aliz.
"Yalnızca bana olması özel hissettirdi." diyen Ateş’in nefesi saçlarındaydı. Kalbi göğüs kafesini delecekmiş gibi sert darbelerle atarken bir hıçkırık daha kopmuştu dudaklarından.
Aliz’in sertçe yutkunup Ateş’in bir elini bacaklarının altından geçirerek onu omzuna almasıyla bir çığlık daha kaçmıştı dudaklarımdan. "Ne yapıyorsun be sen!" diye atarlandı baş aşağı duruyorken.
"Hatamı telafi ediyorum." diyen Ateş oldukça rahattı.
"İndir beni geri zekâlı!" Ateş'in sırtını yumruklamaya başladığında Ateş’in keyif dolu gülüşünü duydu. Şaka gibi bir herifti.
"Sana da bir şey beğendiremiyoruz. Bak spor ayakkabım yok dedin spor ayakkabı oldum sana, daha ne istiyorsun?"
"İndir beni!" diye cırlamaya devam etti Aliz. "Geri zekâlı! Aptal fare! Boklu sıçan! İndir beni!"
"Harbi ağzın çok bozuk."
Öfkeyle bağırarak Ateş’in sırtına sert bir tokat indirdi.
"Sus kız!" dedi Ateş Aliz’in bacağına şaplağı indirirken.
Bir çığlık daha attı Aliz.
"Kulak zarımı patlattın lan, sus artık!"
Son bir çığlık attı Aliz. Ateş'in onu indirmeyeceğini anladığında dirseklerini Ateş’in sırtına yaslayıp yumruklarını somurttuğu suratının altına yerleştirdi. Birkaç dakika sessizce ilerlediklerinde Aliz sıkıntı dolu nefesler alıp veriyordu.
Sessizliklerini Ateş’in "Sakinlikle cevaplayacaksan bir şey sorabilir miyim?" diyen sesi böldü.
"Sor." dedi Aliz uysallıkla. Ayaklarını sallayıp durduğunun farkında değildi. Yerinin oldukça rahat oluşu en rahatsız olduğu şeydi.
"Hayatını mahvetmiş birinden nasıl intikam alırdın?"
"Bir katil intikam planı için benden fikir mi istiyor? Bu suç ortaklığına girer yalnız."
Güldü Ateş. "İlhama ihtiyacım var diyelim."
Birkaç saniye düşünürcesine mırıldandı Aliz. "Kısasa kısas yap. Sen de onun hayatını mahvet."
Ateş gülerek göz devirdi ancak Aliz bunu göremedi. "Öyle yapacağım zaten. Sadece en vurucu darbeyi bulmak istiyorum."
"Off, bilmiyorum. Bir yerleri patlat işte."
"Gerçekten çok yardımcı oldun."
İstemsizce güldü Aliz. Ateş'in hayatını mahvetmek istediği kişiyi de mahvetmek istemesinin sebebini de biliyordu. Öz babasının ölüm fermanını belirlemek isteMiyordu. Seve seve yapardı ancak kardeşi elinde olduğu için Ateş’i yönlendirirken korkuyordu. "Bir film izlemiştim. Bir çocuk büyüyüp öldürülen babasının intikamını alıyordu. Yaşadığı tüm travmaların saatini bir yere not etmişti ve bir gün içinde not aldığı her saatte düşmanına darbeler indiriyordu."
Etkilenmişçesine dudak büktü Ateş. Aliz anlatmaya devam ettiği için sessizce onu dinlemeye devam etti. "Senin de mükemmel bir hafızan olduğuna göre böyle psikopatça bir şey yapabilirsin."
Dudaklarında alaycı bir gülüşle karşılık verdi Ateş. "Hangi filmmiş ya bu?"
"Henüz vizyona çıkmadı, bilmezsin."
Kaşlarını çattı Ateş. "Sen nereden biliyorsun peki?"
"Çünkü her şeyi az önce ben uydurdum."
Şuh bir kahkaha attı Ateş. "Şaka mısın sen?"
"Hayır. Geceleri böyle psikopatça senaryolar kuruyorum. Büyüdüğümde yönetmen olup hepsini filme dökeceğim."
Ateş’in kahkahası kıkırtıya dönüştü. "Büyüdüğünde? Vay be, çılgınca hayallerin varmış. Sonu nasıl bitiyor, onu da söyle bari?"
"Dur düşüneyim." deyip duraksayarak düşündü. Ateş gülerek bekledi Aliz'i. "Nedense adamı öldürmek istedim."
"Sebep?"
"Elinde bu kadar kan varken yaşayamaz."
Gülüşü solarken öylece kaldı Ateş. Haklıydı belki de, elinde bu kadar kan varken yaşanılmazdı. Bir başkasına hayat da olunmazdı. "Bir şey diyeceğim." dedi Ateş adımları dururken. "Yaklaşık yirmi dakikadır boş bok yürüyoruz. Nerede bu böğürtlenler?"
"Devam et." dedi Aliz Ateş’in kıçına şamarı indirirken.
"Gelince söylerim."
"Ne vuruyorsun kızım? Namus falan bırakmadın." diye huysuzlanarak yürümeye devam etti.
"Abartma makinesi misin sen ya?"
"Aynen, ondan. Sus artık."
"Soru soran sensin gerizekalı!"
Aliz’in yükselişine gülerek karşılık verdi Ateş. "Müthiş ilham vericiydin. Şimdi sus."
Huysuzca homurdanıp Ateş’in kıçına bir tokat daha attı. "Lan!" diye çıkışan Ateş’in sesiyle kıkırdadı. Baş aşağı durmaktan başının döndüğünü gülünce anladı.
"Midem bulandı." dedi saçma bir nazla. "İndir beni."
Ateş denileni yapıp Aliz’i omzundan indirdi ancak ayaklarının yere temas etmesine izin vermeden onu kucağına aldı. Bir çığlık daha atmak yerine ters ters baktı Aliz. Ateş umursamayarak yolu yürümeye devam ediyordu.
Önceden ağaçlara bakan Aliz’in odağında şu an Ateş'in yüzünün olması muazzam derecede sinir bozucu bir şeydi. İnkâr edemeyeceği şekilde yakışıklı bir adam vardı karşısında. Belki bu kadar gıcık olmasa âşık bile olabilirdi. Tüm kızların ona hayran olması da bu yüzdendi. Adam konuşmadığı sürece mükemmeldi.
Ateş’i izlemeye dalmışken usulca göğsüne sokulduğundan bir haberdi. Gözleri Ateş’in yüzünün her zerresinde gezindi. Önce kehribarları keşfetti, ardından kirpikleri, kaşları, alnındaki çizgiler, şakaklardan elmacık kemiğine indi; yanağından çenesine süzüldü gözleri ve en son dudaklarında durdu.
Yalnızca birkaç saniye hiçbir şey düşünmeden baktığı dudaklardan Ateş’in ona dönmesiyle afallayarak gözlerini kaçırdı. Ateş etkisinin farkında olduğu bir sırıtışla tekrar yola döndüğünde Aliz’in dudaklarından minik bir hıçkırık kaçtı.
Baş aşağı kalıp midesinin bulanması daha iyi bir seçenekti galiba. Böğürtlen ağaçlarının yanına gelene dek Ateş’e bakmamak için çabaladı. Kokusu bu denli keskinken zordu ama başardı.
Yaklaşık bir saat boyunca hiç kavga etmeden yalnızca böğürtlen topladılar. Ateş'in sürekli kaşınıp durduğunu fark ediyordu Aliz ancak sorduğunda bir şey yok cevabını almıştı. Yeteri kadar böğürtlen toplandıktan sonra Ateş Aliz’i eve bırakmıştı.
Evine dönerken Uğur'dan mesaj gelmişti. Atılan uzun bir paragraf vardı. Arabayı sağa çekip okumaya başladı.
Uğur: Numaranın sahibi Arzhel Ardıç. Pamir’in oğlu. Bir de ikizi var ancak kayıtlarda mevcut değil. Pamir nüfusundan çıkartmış olmalı. Yaş 25. Kalp hastası. Düzenli ilaç tedavisi görüyor. Bilinene göre Pamir'le arası pekiyi değil. Hakkında çok az habere ulaştım. Pamir onu saklıyor gibi. Ya da o ortalıkta gezinen bir tip değil. İşletme okumuş ancak iş başı yaptığına dair belgelere rastlamadım. Genel bilgiler bunlar Komutanım. Detaylı bir araştırma yapmamı ister misiniz?
Ateş: Gerek yok. Sağ ol.
Telefonu kapattığında bir süre yola devam edemedi. Her şey allak bullak olmuş gibi hissediyordu. O kız Pamir’in kızıydı. Vera'nın da arkadaşıydı. Peki, hepsi tesadüf müydü yoksa Aliz en başından beri tüm hikâyeyi bilen taraf mıydı? Vera gördüğü rüyada onun bir çocuk tarafından kurtarıldığını söylemişti. O çocuk Pamir’in oğluydu. Arzhel.
Kafası karışık olsa da olayları çözmesi uzun sürmedi. Pürüzler vardı ve emin olmak zorundaydı. Kurul’a rapor etmeliydi durumu belki de ancak gerekli görmedi. Aliz Kurul’u değil şahsi olarak kendisini ilgilendirirdi.
Bölüm etkileşimi
