ATEŞLE BARUT kitap kapağı

4. bölüm / 6

ATEŞLE BARUT

3.BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Sis 🍂

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 3.BÖLÜM

Merhaba herkese, keyifli okumalar dilerim. Yazım ve noktalama yanlışları için kusura bakmayın🍫 Yorumlarınızı eksik etmeyiinn🙃

3.BÖLÜM

🍫🐬🌸

🎶 Mavi Gri & Ahmet Hatipoğlu- Ölümle Yaşam Arasında 🎶

Vera Işık

Yanımdaki yabancı ile birlikte -adını öğrenmiş olsam da ona bir süre DDK Başkanı diyecektim- o benim bir adım arkamda olacak şekilde ormanın ortasında yürüyorduk. Önden gitmeme rağmen ne tarafa gittiğim hakkında bir fikrim yoktu. Üstelik hava kararmıştı ve orman artık ürkütücü bir haldeydi.

Ona sunduğum seçenekten sonra aramızda hiçbir muhabbet geçmemişti. Onu katil bellemem gerekirdi ancak gözlerim onun hiç acımadan adam öldürdüğüne tanık olsa da kalbim hala aptal gibi ona güveniyordu. Bu ormandan çıktığımızda polise gitmem gerekirdi. Veya dayımı aramam. Ama bunların hiçbirini yapmayacağımı da biliyordum.

Saçma bir psikoloji içindeydim ve bunu geçmeden hareket etmek istemiyordum.

Yanımdaki yabancı tam olarak kimdi? Eğer bir katilse neden canı pahasına beni korumuştu? Eğer bir polisse neden bunu sakınıyordu?

Belki de dediği gibi ajan misali bir şeydi. Ama madem yaptıkları görev ve kimlikleri gizliydi Toprak şerefsizi onun adını nasıl biliyordu?

Yalandır, dedi mantığım. Kendini başka biri olarak tanıtmış olabilir.

İkna ediciydi. Ve bu andan sonra zihnim ona katil değil bir ajan diyecekti ancak katil olduğuna dair şüphelerim tam olarak dinmeyecekti.

Az önce onun bana adımı sormasının verdiği cesaretle ona adını sormaya karar verdiğim için duraksayıp ona doğru döndüm. O da yürümeye son verip gözlerime baktı. “Adın ne?” dedim onun gibi.

“Buğra.” dedi gözleri kısılırken.

“Gerçek adın?”

Kaşları çatıldı. “Bu yapay adım mı? Yine kimlik isteme saçmalığına girmeyiz umarım.”

Gözlerimi gözlerinden ayırmadan ona doğru bir adım yaklaştım. “Beni bir ajan olarak düşün demedin mi? Bir ajan olduğuna göre kimliğin gizlenmeli, değil mi?”

Kaşları hayretle havalanırken dudağının köşesi belli belirsiz kıvrıldı. “Sen deminden beri bunu mu düşünüyorsun?”

Anında irkilerek geriledim. “Ne alakası var? Sadece olayları anlamaya çalışıyorum.”

“Şuradan bir çıkalım da gerekli açıklamayı yapacağıma emin olabilirsin.”

Burun kıvırarak önüme döndüm. “Müthiş bir şekilde inandım.”

Yürümeye devam ettiğimde aynı şekilde arkamdan gelmeye devam etti. Belli bir rotamız olmadığı için sadece ana cadde bulmaya çalışıyorduk. Yani benim amacım buydu. Bir süre ilerledikten sonra DDK Başkanı yumuşak bir hareketle bileğimden kavrayarak beni durdurdu. Gözlerim ona döndüğünde odağı ben de değil etraftaydı.

“Doğru duyduğuna emin misin?” deyişi de bana değildi. Bileğimi daha korumacı bir şekilde sararken gözleri her yerde gezindi. Ben de istemsizce etrafıma baktığımda kimse yoktu.

“Siktir!” diye mırıldanışının ardından ani bir hareketle belimden kavraması her şey kadar afallatıcıydı. O anki panikle çığlığı patlattığımda kulağıma değen kurşun sesleri vardı. Yüzümü dehşet kaplaması ve ani korkuyla boynuna sarılarak yüzümü boynuna gömmem sonradan utanacağım bir detaydı.

Benim aksime o bu detayı çok normal karşılayarak tek koluyla belimden kavradığı gibi ayaklarımı yerden kesti. Birkaç saniye sonra sırtım bir ağaç gövdesine yaslandığında yüzümü boynundan kaldırdım. Onun sol eli ise hala belimdeydi. “Özür dilerim.” diyerek gerilesem de onun dikkati bize kurşun sıkan adamlardaydı. Eli çoktan belindeki silahlardan birini kavramıştı bile.

Ateş etmeden önce gözleri bana döndü. Yüzüm boynundan gerilese de ellerim göğsünde kalakalmıştı. “Bir şey söyleyeceğim ama korkma.”

Sessiz kalarak dinledim. “Bu tek silah ve sadece üç mermim var.”

“Ne!” Korkma demişti ama söyledikleri burada öleceğimize işaretti. Kalbim kontrol edemediğim kadar hızlı attı. Kurtulduktan sonra kanımdan çekilen adrenalin tekrar benimle gibiydi. Nefes alışverişlerim düzensizleştiğinde gözleri gözlerimdeydi.

“Ölmeyeceğiz.” dedi bu kez.

İnanmak vardı ama olmadı. Şu an ölüm korkusu güvenden daha baskındı. “Nasıl kurtulacağız ki?”

Cevabı gelemeden bir patlama sesiyle sarsıldı orman. Aynı korkuyla boynuna saklanmama kalmadan o beni korurcasına başımı göğsüne bastırmıştı. Henüz az önceki gürültünün şokunu atlatamamışken bir diğer patlama sesiyle irkildim. Kulaklarıma gelen yoğun sesten bombanın yakınlarda patlatıldığının farkındaydım. Bunu yapan şu an göğsüne sığındığım adam olamazdı.

Bu daha üst düzey bir manyaklıktı.

“Şşt,” dedi beni yatıştırmak istercesine. “Son bir tane daha. Korkma, her şey kontrol altında.”

Ve dediği oldu. Sadece birkaç saniye sonra bir bomba daha patladı ve orman o patlamadan sonra büyük bir sessizliğe gömüldü. Etrafta sadece yoğun duman ve kan kokusu vardı. Başımı geri çekecekken buna izin vermedi. “Şu an değil.” dedi ve ben biraz daha göğsünde kaldım.

Duman ve kan kokusunun arasına onun yoğun kokusu karıştı. Keskin bir kokusu vardı. Burun kaşındırıyordu ve bu yakıcılık akılda kalıcıydı. Kokusu da tanıdıktı sanki. Ya da ben sadece ona güvenebilmek için kendimi kandırıyordum.

Seni koruyor.

Evet, bunu yapıyordu. Ama zorunda olduğu içindi. Beni onun yüzünden kaçırmışlardı. Onun yüzünden ölmek üzereydim. Tüm bunlara rağmen tek güvendiğim de oydu. Nasıl saçma bir durum içindeydim ben? Şu an akşam yemeğimi yemiş, uykuya dalıyor olmam gerekirken olaylar ne ara buraya gelmişti?

“Allah’ın manyağı! Sana iki de kes demedim mi?” diye çıkışı bana değildi. Eli usulca başımı sarmışken hafifçe gerilememle onun da eli geriledi. Başımı kaldırdığımda yüzüme vuran koku ona aitti. Benim gözlerim boynunda takıldığım bir noktadayken onun sol eli belimde, gözleri sağımdaydı. Üzerinde siyah bir boğazlı kazak vardı. Boynu açıkta değildi ancak bu denli bir mesafeden bakıldığında boğazlı kazağın boğaz kısmının boynundaki bir yarayı kapattığı fark ediliyordu. Yaranın yalnızca küçük bir kısmı açıktaydı.

Kaşlarım çatıldı çünkü bu sıcak havalarda boğazlı kazak giymesini garipsemiştim. Şu an nedenini az çok anlayabiliyordum. Amacı yarasını saklamaktı. Bedeni bir anda geri çekildiğinde afallayarak ağaç gövdesine yaslandım. Yarasına baktığımı fark ettiğini sanırken o aynı yumuşak dokunuşuyla bileğimden kavrayarak sağa saptı.

Tam o an bir adamın motorundan inip bize doğru geldiğini fark ettim. Kaskını çıkarttığı için yüzünü net bir şekilde görebiliyordum. Koyu kahve tonlarında, dalgalı ve ensesine gelecek derecede uzun saçları vardı. Gözlerinin kehribarı ateş misali yanıp sönüyor gibiyken dudak ucunda belli belirsiz bir kıvrılma vardı.

Gözleri gözlerime değdiğinde o kıvrılma silindi. Yüzünü gerici bir soğukluk kapladı ve adımları olduğu yerde kaldı. Bu beni tedirgin ettiği için benim de adımlarım yavaşladı. Karşımdaki adam bir saniye bile gözlerimden ayrılmazken bir şeyler mırıldandığını duydum ancak tam anlayamadım.

Adamın yanına vardığımızda DDK Başkanı bileğimi bıraktı. Bu gerginliğimi arttırdı. Adam yutkunarak gözlerini kapatıp birkaç saniye sonra tekrar açtı. “Ateş,” dedi DDK Başkanı. “O değil.”

Adının Ateş olduğunu öğrendiğim adam başını olamaz dercesine salladı. Ani bir hareketle o da sağ bileğimi kavradığında irkilerek geriledim. Ateş de bileğime baktığında aynı hayal kırıklığıyla kaldı. Bileğimi kendime doğru çektiğimde önüme kapanan beden DDK Başkanının bedeniydi. Ateş’in gözlerinin dolduğunu fark ettim. Ya da belki de yanıldım.

“O değil.” diye tekrarladı DDK Başkanı.

Aynı şekilde başını sallamaya devam etti Ateş. “Gözleri aynı.”

“Ama o değil.”

Ateş’in boynu büküldü çaresizce. Bir kez daha sertçe yutkunduğunda bileğime bakakaldım. Aradıkları şey o üç küçük nokta mıydı? Ama neden? Ben onları tanımıyordum bile. Onlar bileğimdeki noktaları bilemezlerdi ki.

Benzetiyorlar, dedi zihnim. Seni birine benzetiyorlar ama o değilsin. Senin bir ailen var. Onları tanımıyorsun.

“Tamam.” dedi Ateş derin bir nefes verirken. Yüzünü sıvazladıktan sonra toparlanarak az önceki gülüşünü takındı. DDK Başkanı önümden çekildiğinde Ateş ile aramızda bir adımlık mesafe vardı. Dudağının köşesindeki kıvrımı bozmadan elini bana doğru uzattı. “Ateş Kara.” diye kendini tanıttı. Elini sıktığımda ekledi: “Birine benzettim seni. Korkuttuysam özür dilerim.”

“Önemli değil.” diyerek elimi geri çektim. Bombaları patlatan oydu. Buğra’nın dediği gibi Ateş ondan daha manyak bir tip gibi duruyordu. Bunun korkutması gerekirken az önceki garip anın aksine dudağının kenarındaki kıvrım güven vericiydi.

Katiller güven vermez, dedi zihnim.

Güven verdiğine göre katil değiller, dedi kalbim.

Adam öldürdüklerini gören gözlerim kan ağlıyordu. Gözümle görsem inanmam deyiminin en uygun kullanışı olabilirdi.

“Caner gelecek birazdan. Siz onunla gidersiniz.” diyen Ateş’ti. Motoruna atlamadan önce gözleri son kez beni bulmuş, dudaklarının ucundaki kıvrılma büyümüştü.

“Caner kim ya?” diyerek DDK Başkanına döndüm. “Kaç kişisiniz siz?”

“Üç.” dedi nefesini verirken. Bana doğru döndüğünde tam dibimde oluşu bir an afallatmıştı. Konuyu değiştirdi saniyeler içinde. “Ailenle birlikte mi yaşıyorsun?”

“Ailem yok.” dediğimde kaşları çatıldı. “Annemle babamı depremde kaybettim. Bir tek kardeşim var.”

Bakışları yumuşarken ağır ağır başını salladı. “Evinin adresini söyle. Ateş kardeşini almaya gitsin.”

“Ateş neden kardeşimi alıyormuş? Beni evime götür.”

Diklenişime karşı yükselmedi. Gereksiz bir sakinlik içindeydi. “Seni bizden biri sanıyorlar. Yani sen de kardeşin de tehlikedesiniz. Anladın mı? İkinize de bir şey olmaması için sizi korumaya almamız gerek.”

“Siz kimsiniz ya?” dedim tüm agresifliğimle. “Sen önce bana bir onu söyle.”

“Arızalı mısın kızım sen?” diye sordu ciddi ciddi. Sanki aramızda çok fazla mesafe varmış gibi biraz daha bana doğru yaklaştığında yüzünü görmek için başımı hafifçe arkaya doğru eğmem gerekmişti. Meydan okurcasına geri adım atmadan gözlerine bakakaldım. “Anlatacağız dedik.”

“Şu an anlat.”

Sabır dilercesine gözlerini ağır bir şekilde kapatıp açtı. Bir an yine o afallatan bakışlarını sundu. Gözlerimin tam içine bakarken bakışlarında anlam veremediğim bir şey vardı. Ve o an dudaklarımdan “Beni kime benzetiyorsunuz?” sorusunun dökülmesine engel olamadım.

“Seni ilgilendirmez.” dedi tüm kabalığıyla.

“Benzetilen kişi bensem ilgilendirir!”

“Benzemiyorsun!” dedi dişlerinin arasından. Bunu beni değil de kendini ikna etmek için söylemiş gibiydi. Bal gibi de benzetiyordu beni.

“O zaman neden böyle bakıyorsun?”

Kaşlarını çatarken gözlerindeki anlamlı ifadeyi dağıtmaya çalıştı. “Nasıl bakıyorum?”

“Böyle.” dedim çenemle bakışlarını gösterirken.

Bu muhabbete daha fazla devam etmek istemediği için gözlerini kaçırıp benden uzaklaştı. “Çok konuşuyorsun.” dedi yine ekşimiş yüzüyle. Göz devirerek konuyu kapattım. Konuşmak istemiyordu ama benim öğrenmem gereken şeyler vardı.

Yaklaşık beş dakika süren sessizliğimizin ardından Ateş’in bahsettiği araba gelmişti. DDK Başkanı aynı şekilde bileğimden kavrayarak bizi patika yola doğru götürdü. Siyah BMW’nin arka koltuğuna oturduğumuzda şoför koltuğunda başında şapka, yüzünde bandana olan bir adam vardı. Biz arabaya bindikten sonra arabayı sürmeye devam etti.

Ormanlık yoldan çıkıp asfalt yola girdiğimizde şoför şapkasını ve bandanasını çıkarttı. Yüzü elbette yabancıydı. Siması Ateş ve Buğra’nın simasına kıyasla daha tatlıyken gözleri koyu kahve renginde, kıvırcık bukleleri gece kadar siyahtı. Şapkasını ve bandanasını yan koltuğa bıraktığında gözlerimiz aynada kesişti. Selam verircesine işaret ve orta parmağı alnına gitti. Küçük bir asker selamına başımı sallayarak karşılık verdim.

“Kardeşim, iyi misin?”

“İyiyim.” dedi DDK Başkanı. O an aklıma koluna tutulan ateş düştü. Aynı saniyelerde yarası için aldığım yanık kremini ve sargı bezlerini cebimden çıkartıp kucağıma bıraktığımda DDK Başkanı kaşları çatılarak bana bakıyordu. İlk yardım kutusundan bunları neden aldığımı şu an anlıyor olmalıydı. Yanık kremini açıp ona doğru döndüm.

Neyse ki sol tarafında olduğum için yarası tam karşımdaydı. Elim yarasına doğru havalandığında geri çekilerek elimdeki kremi aldı. “Ben hallederim.” dediğinde az önceki anın şaşkınlığındaydım.

“Yaranı sarmak için can atıyordum zaten.” diye mırıldanarak önüme döndüm.

Bizim aramızdaki gerginlikten bağımsız olan adının Caner olduğunu düşündüğüm adamdı. “Lan hani iyiydin?”

“İyiyim.” diye yineledi DDK Başkanı. “Ufak bir yanık. Önemli bir şey yok.”

“Ufak bir yanık mı?” dedim dehşetler içindeyken. “Koluna yanan odun tuttular, hatırlatırım.”

“Ne!” çıkışı Caner’e aitti. DDK Başkanı ise bunları söylediğim için öfkeli gözlerle bana bakıyordu. Pek umurumda olmadı doğrusu. “Lan madem öyle bir şey var niye söylemiyorsun it!”

Gözlerim aynadan Caner’in gözleriyle kesiştiğinde boğazını temizledi. “Pardon.” deyişi banaydı.

DDK Başkanı ise hiç umursuyor gibi değildi. Benden aldığı kremi koluna sürmekle meşguldü. Başını sola çevirerek yarasını görmeye çalışıyordu ama pek beceriyor gibi durmuyordu. Bu kez ben merhemi elinden çekiştirdiğimde itirazı olmadı çünkü beceremediğinin farkındaydı. “Önemli bir şey değil dedim.” diye Caner’e cevap verirken ben merhemi parmak ucuma alıyordum. Tekrardan ona doğru döndüğümde diğer elimle ateş dolayısıyla yıpranan kazağının kolunu çekiştirerek yarayı açtım.

Bana yardımcı olmak adına kazağının üst kısmını omzuna doğru katlayıp alt kısmını eliyle sabitledi. Böylece yanık kremini daha rahat sürebildim. Yanık kremini sürerken yarasının ne derece ciddi olduğunu fark ettim. Böyle bir acıya katlanabildiğine göre çok daha beterleriyle karşılaşmış olmalıydı. Boynundaki iz mesela.

Yanık kremini iyice yedirdikten sonra sargı bezlerinden birini paketinden çıkartarak yarasının üzerine kapattım. Sargı bezinin yanındaki bantlarla da pansumanı sabitledikten sonra gözlerim gözlerine kalktı. O an beni izlediğinin farkına varsam da yutkunarak toparlandım. “Sonra daha iyi bir pansuman yaptırırsın.” diyerek geriledim. Kalan sargı bezlerini ve yanık kremini aramıza mesafe koymak istercesine aramıza bırakırken cam kenarına iyice yanaştım.

Ev adresimi istediğinde Kayra’yı daha fazla endişelendirmek istemediğim için ev adresimi verdim. Artık onların katil ya da bir mafya çetesi olduklarını düşünmeyi bırakarak içimdeki sese güvendim. Öyle olsalardı beni korumayacaklarını biliyordum. Koruduklarına göre onlar devlet adamı olmalılardı. Ben olaylardan bağımsız olduğum için başıma bir şey gelmesi onlar için bir sorun olurdu. Bu yüzden beni canı pahasına korumuştu.

Saçma senaryolardan ve adrenalinden arınan zihnim saatler sonra derin bir nefes almış gibiydi. Ve bu temiz zihnim çok kısa sürmeden boşluğa düştü. Bugün yaşananlar gereğinden fazla yormuştu. En çok da ölüm korkusu. Biraz uyku, diye sayıklıyordu zihnim. Hiç tanımadığım yabancılarla olsam da uyumaktan çekinmedim. Zihnimin ve bedenimin bu uykuya ihtiyacı vardı.

Sadece birkaç dakika sonra zihnim tamamen uykuya bulanmıştı. Ve yine o rüyalardan biriyle karşılaşmıştım. Artık alıştığım için bu rüyaları ve rüyalardaki yabancıları garipsemiyordum. Daima aynı çocukları görürdüm. Ve çocukluğumdan beri gördüğüm bu rüyalardaki çocuklar hiçbir zaman büyümezlerdi.

Yine küçük kız çocuğu vardı rüyamda. Yine yaralıydı ve yine ağlıyordu. Bu sefer acı içinde ağlarken sağ bileğini kavrıyordu. Büyük bir evin arka bahçesinde, bir ağacın gölgesinde yere düşmüş olmalıydı. Onun ağlamalarını duyup yanına koşarak gelen bir çocuk vardı. Çocuk kızdan daha büyük duruyordu ama o da küçüktü henüz.

Kızın yanına geldiğinde “Ne oldu?” diyen tınısı bir an için zihnime tanıdık geldi. Yüzü çok net değil, bedeni siluet gibi olsa da sesi en net şekliyle zihnimdeydi. Kızın tuttuğu sağ bileğine baktığında avucuna batan sivri dalı görmüştü. Endişeyle irkilirken “Korkma abim.” diyerek kızı sakinleştirmeye çalışıyordu ama kız deli gibi ağlamaya devam ediyordu. Dal parçası dikenlerle dolu olduğu için kızın avucu kanlar ve çizikler içinde olsa da avucunun bileğine yakın bir yerinde daha derin bir yara oluşacak gibiydi.

“Abi çıkart bunu!”

Kızın haykırışlarına karşılık abisi saçlarından öpüp arkalarında kalan eve doğru koştu. Birkaç saniye sonra bir kadın gelmişti bu kez. Anneleri olmalı, dedi zihnim. Kadının da yüzünü seçemiyordum ama sütlü çikolata rengindeki saçları benim saçlarıma benziyordu. “Kızım, merak etme. Baban gelecek birazdan hastaneye gideceğiz. Korkma, tamam mı?”

Kız hıçkırıklarını susturmaya çalışarak yaşlı gözleriyle başını aşağı yukarı salladı. Abisi avucundaki dal parçasını gördükçe daha çok canı yanıyormuş gibi yüzü ekşiyordu. “Bir daha yanımdan ayrılma.” diye kardeşine kızdığında onun da gözleri yaşlıydı. “Çok sakarsın. Sürekli düşüp bir yerlerini yaralıyorsun.”

Hıçkırıklar içinde boğulan küçük kız burnunu çekiştirdi. “Sen yanımda olsan düşmezdim değil mi abi?”

“Düşmezdin. İzin vermezdim.”

Bitti. Tüm güzel her şey buraya kadardı. Sonra zihnim yine bir kâbusa kurban gitti. Önce gökyüzü karardı, sonra siluetler silindi ve bakış açıma bahçedeki büyük ev girdi. Evin bahçesinde olan bu kez benim bedenimdi. Üzerimde yine o kiraz desenli beyaz elbise vardı ama anlam veremediğim şekilde o elbise her rüyamda çamur ve kan içinde olurdu. Tıpkı şu an olduğu gibi.

Ağır adımlarla eve doğru ilerlerken bir pencereden evin içinde gördüklerimle duraksadım. Evin salonu darmadağın edilmiş, her yer kırık camlarla doluyken salonun en köşesine bir kolonun arkasına saklanan iki beden vardı. Onlar az önce bahçede gördüğüm anne kızdı. Kızın abisi yoktu, babası da. Yalnızlardı ve dışarıdan akın eden kurşunlardan korunmaya çalışıyorlardı. Belki de rüyalarımda en net olan sahne buydu çünkü bu sahneyi küçüklüğümden beri görürdüm. Kadın öyle sıkı sarılmıştı ki kızına yedi cihan gelse onları ayıramazdı.

Ama ayırmışlardı. Onu da biliyordum. Orada öylece kalıp onları izledim. Yardım etmeye çalışmak cabasıydı çünkü onlar bunu yaşamaya mahkûmlardı.

*****

İlahi Bakış Açısı

Ateş Kara, Buğra'dan aldığı konum üzerine belirtilen adrese gelmişti. Vera'nın kardeşini alıp güvenli eve geçecekti. Yapması gereken oldukça basit bir şeydi ama onun kafası bir hayli karışıktı.

Önce Caner'den Pamir hakkında duydukları, Pamir'in kızı canlı istemesi, Ateş Kara o kızı görmemeli demesi, ardından Ateş Kara'nın Vera'yı görmesi. Kan dondurucu bir şekilde kardeşine benziyordu. Evet, saçları daha koyu bir kahveydi ve bileğindeki üç nokta yoktu belki ama tanırdı o kardeşini. Bilirdi. Hislerinde yanılmazdı.

Ancak sadece hislere bağlı kalarak da hareket edemezdi. Yıllardır kardeşini arıyordu. Onu bulmak uğruna silahı eline almış, hayatından vazgeçmişti. Pamir'in ona gönderdiği kardeşin bir ölü mesajlarını ciddiye alıp bu savaştan kaybederek geri çekilebilirdi. Ama Ateş Kara sanıldığından daha zekiydi.

Eğer kardeşi ölmüş olsaydı Pamir ona kardeşinin öldüğüne dair deliller göndermekte bu denli ısrarcı olmazdı. Kardeşinin öldüğüne inanmıyordu ama gönderilen her delilde fenalaşıyordu.

Bugün tam anlamıyla emindi. Kardeşi yaşıyordu ve evet onu bulmuştu. Şüpheleri vardı, nasıl olduğunu bilmediği şeyler de vardı ama umurunda değildi. O kız onun kardeşiydi. Bunu hiç kimseye söylemeden önce tam anlamıyla kesinleştirmeliydi.

Vera'nın kardeşini güvenli eve götürdükten sonra ilk adresi laboratuvar olacaktı. Derin nefesini vererek kapı kolunu kavradı Ateş. Saçlarını düzenlerken arabasından inmiş, apartmana doğru ilerledi. Gönderilen adrese vardığında kapıyı çalıp bekledi.

Saniyeler içinde kapı bir kız tarafından açıldı. Ateş kızı tanımıyordu ama kızın yüzüne düşen gerginlikten Ateş'i tanıdığı belliydi. Şaşkınlığını muazzam bir ustalıkla gizleyerek "Buyurun?" diye sordu kız.

Ateş normal kafasında olsa kibrini kuşanırdı çünkü dünya çapında ün kazanmış bir parfüm şirketinin sahibi ve üreticisiydi. Bu son zamanlarda şöhreti boşladığı için o an tanınmamayı garipsemedi. Bu işle daha sonra ilgilenecekti. "Ben Kayra'yı almaya gelmiştim."

Kaşlarını çattı kız. "Kim olarak?"

"Ateş Kara olarak." İçeri girmek için adım attığında kız kapıyı biraz daha kapattı. Yalnızca küçük bir aralıktan yüzü görünecek şekildeydi.

"Daha açıklayıcı olur musunuz?"

"Ya ben aslında organ mafyasıyım. Bu da yeni çocuk kaçırma tekniğimiz. Öyle kapı kapı dolaşıp çocukları vermelerini rica ediyoruz."

Dehşet ve huysuzlukla baktı kız. "Komik mi beyefendi?"

"Bakın hanımefendi zaten canım burnumda, bir de sizinle uğraşamam."

"Bir uğraşsana ya!" diye daha fazla dayanamadan kapının ardından çıkıp tüm öfkesiyle Ateş'in karşısına dikilmişti kız. "Geçmiş karşıma Kayra'yı alacam diyor sen kimsin ya!"

"Kızım bela mısın? Ver çocuğu yoksa kafana sıkarım mı dedim? Tepemin tasını attırma!"

Öfkeyle soludu kız. Ateş'e doğru bir adım daha atmasına kalmadan bir adam kızın arkasında belirmiş, kızı kolundan kavrayarak yanına doğru çekmişti. "Ne oluyor Aliz?" deyişi kıza olsa da adamın gözleri Ateş'teydi.

Aliz'in açıklamasına kalmadan Ateş konuşmaya başlamıştı. "Ben Ateş Kara. Kayra'yı ablasının yanına götürmeye geldim. Tabii hanımefendi izin verirse."

Aliz'in aksine adam daha anlayışlıydı. Durumu anlamak için sorular sormaya başladı. "Anlamadım. Vera sizinle mi?"

"Aynen, ondan. Şimdi Kayra'yı alabilir miyim?"

"Size neden inanalım beyefendi?" diye atılan Aliz'den başkası değildi.

Sabrının sonlarında olan Ateş alnını sıvazladı bir süre. Aklını kurcalayan mesele kardeşi olduğu için bu mevzuyu uzatmak istemiyordu. Eli arka cebine uzanıp telefonunu kavradı. Çevirdiği numara ikinci çağrıda cevaplanmıştı. "Efendim?" diyen ses Buğra'ya aitti.

Kısa kesti Ateş. "Bir Vera'ya ver şu telefonu."

Buğra sorgulamadan denileni yaptığında bu kez "Efendim?" diyen Vera'ydı. Telefondan yükselen sesi Aliz ve adama tuttu.

"Yok bir şey. Kardeşini alıp geliyorum. Eve vardınız mı?"

Ateş'in cümlelerini garipsese de "Evet." diyerek cevapladı. "Kayra uyuyor olmalı. Uyandığı gibi yabancı birini görürse korkabilir. Telefonu kapatma, olur mu?"

"Olur." diyerek telefonu aşağı indirdi ancak aramayı sonlandırmadı. "Yeterli miydi?" deyişi Aliz'e nispetti. Aliz huysuzca göz devirdiğinde bu kez Ateş'in içeri girmesine engel olamadılar.

"Kayra uyuyor." diyen adam ve Aliz de Ateş'in ardından içeri girip hızla ilerlediler.

Ateş hiç beklenmedik bir şekilde elindeki telefonu Aliz'in göğsüne yasladığında Aliz afallayarak telefonu tuttu. "Siz halledersiniz. Benim ellerimi yıkamam lazım, lavabo ne tarafta?"

"Koridorun solundaki ikinci kapı." Adamdan aldığı cevabın ardından Ateş hızlı adımlarla lavaboya ilerlerken Aliz ve adam Kayra'nın odasına yöneldi.

Tarif edildiği gibi koridorun solundaki ikinci kapıyı açtığında banyodaydı. Amacı elini yıkamak falan değildi elbette. Banyoya girdiği gibi lavabo karşısında denk geldiği dış fırçasında kaldı bakışları. İki tane dış fırçası vardı kutu içinde, pembe olan Vera'nın olmalıydı.

Tereddüt etmeden fırçaya uzandı.

Bu son, dedi içinden. Yemin ederim ki son. Sen de kardeşim değilsen kardeşimin öldüğünü kabulleneceğim.

Fırçayı gizlemek amacıyla bir peçeteye sardıktan sonra üzerindeki deri ceketin iç cebine yerleştirdi. Eline yüzüne su serptikten sonra derin bir nefes alıp banyodan çıktı. Bu yaptığı aptalcaydı belki ama hisler susmuyordu. İçine bir kurt düştüyse onu açıklığa kavuşturmadan durmazdı.

Vera'nın gözleri, avuç içindeki yara, yüzündeki benlere kadar her şeyi kardeşiyle aynı olamazdı. Tamam, saç rengi daha koyuydu. Boyatmış olabilirdi.

Peki ya bileğindeki üç küçük nokta?

Bunun cevabını bilmiyordu ama bu içindeki şüpheleri susturmak için engel değildi. Banyodan çıkıp salona geçtiğinde Kayra olduğunu tahmin ettiği kıvırcık saçlı, sarışın, tatlı bir çocuk kanepede oturmuş: başı Aliz'in göğsüne yaslı haldeydi. Ateş'in salona geldiğini gördüklerinde Yekta ayaklanıp telefonu Ateş'e doğru verdi.

"Biz de seninle geliyoruz. Kayra'yı yalnız göndermeyiz."

Umursamaz bir tavırla omuz silkti Ateş. Gözleri Kayra denen küçük çocukta takılı kaldı. Vera'ya benzemiyordu. Ya da belki de zihni kendi kendine bahaneler uyduruyordu.

Sakin ol, diye fısıldadı öfkesine. Ateşini dizginle, sırası değil.

Aynı şekilde derin nefesini verip evden çıktığında diğerleri peşindeydi. Küçük bir çocuğu almak için gönderildiğinden motorunu eve bırakıp arabasını almıştı. Apartmandan çıktıklarında Ateş şoför koltuğuna yerleşirken ön koltuğa Yekta geçmişti. Aliz ve Kayra ise arka koltuktaydılar. Kayra ablasıyla konuştuğu ve ablasının yanına gideceğini bildiği için korkmuyordu. Sadece Ateş'in kim olduğuna dair bir merak içindeydi.

"Aliz, bu adam kim?" diye soruşu fısıltı şeklindeydi.

"Ablanın bir arkadaşı." diyerek cevap veren Aliz'in gözleri çok kısa bir süre Ateş'in bakışlarıyla kesişmişti.

Ateş kafasında binlerce düşünceyle önüne döndü. Tek derdi bir an önce laboratuvara varmaktı. Bugün o sonuçları öğrenmeden uyuyabileceğini zannetmiyordu. Her şey o sonuçlara bağlıydı. Ona göre ya gerçek bir cehennem olacaktı ya da ateşini dizginlemek zorunda kalacaktı.

*****

İlahi Bakış Açısı

Caner Yaban, Buğra ve Vera’yı güvenli evlerden birine bıraktıktan sonra General’i olan Kutay Ildır’dan gelmesi üzerine emir aldığı için Kurul’a doğru ilerliyordu. Sadece yarım saat sonunda Kurul’a varmış, Kutay’ın kapısının önündeydi. Kutay’ın onunla ne konuşacağını çok iyi biliyordu. İkaz verilmeden önce Kutay üç kuzgundan birini yanına çağırıp azarlardı.

Bugün kurban Caner gibi görünüyordu. Bir taraftan da iyi olmuştu aslında çünkü uzun zamandır buraya uğramamıştı. Özlediği şeyler vardı…

Kutay’ın odasına girmeden önce gözleri etrafta özlediği şeyleri aradı ancak başını bilgisayara gömmüş elemanlar dışında kimseye rastlamadı. Kesinlikle o elemanları özlememişti. Minik bir hayal kırıklığıyla omuzlarını düşürüp Kutay’ın kapısını tıklattı. Kutay’dan “Gir!” sesi yükseldiğinde omuzlarını dikleştirerek odaya girdi.

“Beni emretmişsiniz Komutanım!” derken Kutay’ın masasının karşısında hazıroldaydı.

“Lan siz ne zaman akıllanacaksınız? Ben size rahat durun dedikçe siz karşıma patlatılmış depolarla geliyorsunuz? Ula sizin bu C4’lerle sorununuz ne!”

Başı önüne eğikken her şeyden haberdardı Caner. Her ne kadar Caner Pamir’in yanına sızdığı için kuzgunların yanında çok fazla yer alamasa da üç Kuzgun birbirlerinin haberi olmadan bir şey planlamazlardı. Plandan Caner’in de haberi vardı ve tabii Kuzgunların her hareketini adı gibi bilen Kutay’ın da.

“Operasyon koşulumuz Komutanım: Üç Kuzgun’dan birine zarar gelmesi durumunda diğer iki Kuzgun yakıp küle çevirmekte serbesttir.”

“Salak mı var sizin karşınızda uşak!”

“Estağfurullah Komutanım.”

“Ben sizin ciğerinizi bilirim lan! Benim elimde büyüdünüz, güçlendiniz. Ha o kafalar nasıl çalışır en iyi ben bilirim!” Masasından kalkıp ağır adımlarla Caner’e doğru ilerledi Kutay. “Bombaları patlatmak için Buğra kendini ele verdi. Kuzgunlar basit bir pusuya düşecek değiller, düşseler bile kurtulmaları zor olmaz.”

Komutanının Kuzgunları övüyor mu yoksa gömüyor mu, anlamadığı dakikalar içindeyken çıtı bile çıkmıyordu Caner’in. Ne diyebilirdi ki? Haklıydı adam ama sorsalar pişman falan değillerdi. Ayrıca kurula çoktan rapor verilmişti bile. Kuzgunların sunduğu madde dolayısıyla hiç kimse Ateş’e ceza verme yetkisinde değildi. Ateş değil bir silah deposunu Pamir’e dair her şeyi küle çevirse yine gıkları çıkmazlardı. Ama Ateş bir silah deposuyla yetinmişti.

İşte bunu anlamamıştı Caner. Fırsatı varken neden daha çok yakıp yıkmıyordu? Şu an Vera’nın kardeşini almaya gitmişti, belki de daha sonra devam edecekti ama işin garip bir tarafı daha vardı ki Ateş’in gözlerindeki öfke eskisi kadar diri değildi. Kendini dizginlemek için zorluyordu sanki ve bunu Caner de Buğra da fark etmişti. Nedenini ise henüz bilmiyorlardı.

Öfke ve huysuzlukla Caner’in karşısında volta atmaya başladı Kutay. Saniyeler aktıkça sakinleşiyordu. Kurul’un bir ceza verme yetkisi olmaması iyi taraftı ancak kötü taraf bu operasyona zarar verebilirdi. Dostuna kızını bulacağına dair söz vermişken bu operasyonun batmasını istemiyordu. Dikkat ve mantıkla hareket etmelilerdi. İntikamın sırası değildi. Önce kurtarılması gereken canlar kurtarılmalı ardından intikam alınmalıydı.

“Buğra nasıl?”

“Sol kolunda yanık yarası var.”

Buğra’nın çektiği acılar karşısında bunun hiçbir şey olduğunun farkındaydı Kutay. “Başka bir şey?”

“Bir de raporda belirttiğimiz gibi bir kızı bizim ekipten sanıp Buğra ile birlikte onu da kaçırmışlar. Buğra ve kız ellerinden kurtulmayı başarmışlar ama ben Pamir’in yanındayken bu haber Pamir’in kulağına gitti. Adamlarına Ateş Kara’nın kızı görmeden kızı canlı getirmelerini emretti.”

Bunu raporda görmüştü Kutay ve ilgisini çeken tek nokta Ateş Kara’nın kızı görmemesi olmuştu. Pamir kimi, neden Ateş Kara’dan saklardı? Sorunun cevabı barizdi ancak hiçbiri düşüncelerini doğrudan dile dökemiyordu çünkü eğer yanılıyorlarsa Ateş’i bu kez toparlayamazlardı. Ölümden yeni dönmüşken Ateş’in tekrar fenalaşmasını istemiyorlardı. Bu yüzden herkes ihtimallerini kendi içinde yaşıyordu.

Kutay ve Caner arasında geçen belli bir konuşmanın ardından Caner odadan çıkmıştı. Azarını işitmiş ancak ceza almayacaklarını bildiği için başı rahattı. Buraya uğramışken Uğur’a selam vermeden gitmeyi ayıp bulduğu için bir Uğur’un yanına uğramaya da karar vermişti. Asıl amacının özlediği şeyleri görebilmek olduğunun kendisi bile farkında değildi.

Uğur’un odasına girdiğinde Uğur’u masasında kurabiye kemirirken bulmak şaşırtmamıştı. Şu an yemek molasındalardı ve Uğur’un yemek molasında yaptığı şey kurabiye kemirmek olurdu. Bu durumlarda bir hamster’dan farkı olmadığı için Caner’in ona hitap şekli kurabiye hamster’ı olurdu.

“Afiyet olsun kurabiye hamster’ı.” diye şakırken sesi her zamanki neşeli tondaydı. Depresifliği seven bir insan olmamıştı hiçbir zaman. Çoğu zaman neşeli ve güler yüzlü olurdu.

Uğur Caner’i gördüğünde yayıldığı koltukta kendini düzelterek kâseyi kucağından masa üzerine bıraktı. “Hoş geldiniz Komutanım.”

“Kırmızı Kafa’yı görsem hoş bulacağım da,” diye mırıltısı kendi içineydi. Buraya gelme sebebi Kutay’ın azarı falan değil beklediği kişiyi görmekti ama onun için geldiği kişi bugün gelmemiş olmalıydı. Oysa her gün aynı saatlerde burada olurdu.

“Efendim Komutanım, bir şey mi dediniz?”

Kaşlarını kaldırdı Caner Uğur’un yanına oturup kurabiyelerden birini ağzına atarken. “Yok, demedim bir şey. Kanca nerede?”

Uğur ve Kanca henüz 19 yaşında olan kuzgunlara yardım eden gençlerdi. Onların henüz sahaya çıkmaları konusunda endişeleri olduğu için onlar saha arkasında çalışıyorlardı. Uğur bilgisayar mühendisliği okuyordu şu an ki Kuzgunlara ait özel sistemi kuran ta kendisiydi. Kanca ise küçüklüğünden itibaren Kuzgunlarla birlikte askeri eğitim alırlardı. Uğur sistemi kontrol ederken Kanca ona yardımcı oluyor ve bir yandan da askeri eğitimlerine devam ediyorlardı.

Kuzgunlar bu iki gence de abi olup kol kanat germişlerdi. Bu yüzden görev sırasında onların Komutanı olsalar da görev dışında bir aile gibilerdi.

“Yemek almaya gitti. Bugün onun sırasıydı.” Yemekleri Uğur ve Kanca birlikte yedikleri bunu kendi aralarında sıra haline getirmişlerdi. Caner Kanca gelene kadar kalmayı çok isterdi ancak Uğur’la biraz sohbet ettikten sonra kalkmıştı.

Kapıdan çıkarken keyfi baya bir bozuktu çünkü buraya gelme umutları paramparçaydı. Kurumdan çıkmak üzereyken başı önüne eğik olduğu için çarptığı bedeni görmemişti. İkisi de çarpmanın etkisiyle gerilerken Caner “Pardon.” deyip düşen kâğıtların toplanmasına yardım etmek için eğildi. Aynı anda çarptığı beden de eğildiğinde yüzüne gelen kırmızı tutamlardan ve yasemin kokusundan çarptığı bedenin kim olduğunu anladı Caner.

“Kırmızı Kafa!” derken dudağının kenarında yarım bir gülüşleydi.

Selen’in mavi hareleriyle denk düştüğü zaman keyfi yerine gelmişti. Öyle ki kâğıtları toplamayı bırakmış, yüzündeki şapşal sırıtışla Selen’i izliyordu. Selen ise huysuzca “Yine mi sen?” diye mırıldanmıştı. Hızlıca evrakları toplayarak Caner’in elindekileri de alıp ayaklanmıştı. Caner’le daha fazla muhabbete girmemek için aceleci adımlarla oradan gitmeye çalışıyordu ancak evrakları toparlayayım derken panik haliyle elinden düşürerek ortalık yere dağıtmıştı.

Caner buna da aynı gülüşüyle karşılık verdiğinde Selen öfke ve panik halindeydi. Caner’i her görüşünde olduğu gibi eli ayağına dolanmıştı ve o bundan nefret ediyordu. Kendini Caner’in yanında şapşal hissediyordu ama öyle değildi.

Belli belirsiz oflayıp tekrar evrakları toplamak için eğileceği vakit hâlâ dizlerinin üzerinde eğilmiş olan Caner’in ona doğru yaklaşmasıyla öylece kalmıştı. Caner’in elleri tek kelime etmeden Selen’in spor ayakkabısına uzandı ve açık olan bağcıkları düğümledi. Selen çok nadir spor ayakkabı giyen biriydi çünkü bağcık bağlamayı bilmiyordu. Bu yüzden çoğunlukla topuklu ayakkabı giyerdi ancak bugün her ne olmuşsa spor ayakkabı giymiş ve bağcıklarını bağlayamadığı için ayakkabının içine sıkıştırmıştı. Bir süre yürüdükten sonra bağcıkları kendiliğinden ayakkabıdan çıkmış olmalıydı ki Selen bunun farkında bile değildi.

Aylar önce spor ayakkabı giydiğinde de Caner bağcıklarını bağlamıştı, bir önceki giyişinde de aynı şekilde. O an fark etti ki her spor ayakkabı giydiğinde Caner’le karşılaşıyordu ve Caner hiç usanmadan her seferinde Selen’in bağcıklarını bağlıyordu. Bağlamayabilirdi oysa, yoluna devam edebilirdi ama yapmıyordu. Tek sebep ise Selen’in düşüp canını yakmasını istememesiydi.

Bağcıkları bağladıktan sonra evrakları da toparlayıp ayaklandı Caner. Topladığı evrakları Selen’e doğru uzattığında Selen evrakları eli eline değmemesine dikkat ederek aldı. “Teşekkür ederim.” deyişi hem bağcık hem de evraklar içindi.

“Ben de.” dedi Caner. Selen kaşlarını çattığında Caner teşekkür sebebini açıkladı. “Dün Masal’ın yanında olduğun için.”

“Masal için oradaydım.”

“Masal adına teşekkür ederim o zaman.”

Selen muhabbete girmemek için çabalıyordu Caner muhabbeti sürdürmek için. İkisinin birbirlerine karşı yıllardır duyguları vardı. Caner bunu göstermekten çekinmiyorken Selen hâlâ o duyguları kabullenmiş değildi. Caner’le denk düşmemeye çalışarak o hislerden kurtulmayı amaçlıyordu ancak pek beceremiyordu.

“Neden geldin?”

Öylesine dercesine omuzlarını kaldırıp indirdi Caner. Gözleri Selen’in kırmızı saçlarındaydı. Tek zaafı o saçlar olabilirdi. “Bugün de Masal’ın yanında kalabilir misin? Seni çok seviyor ve ben yokken huzursuz olmasını istemiyorum.”

“Onu çok boşluyorsun bu aralar.”

“Farkındayım. Telafi edeceğim. Benim yerime onu öpersin olur mu?”

Onaylarcasına başını salladıktan sonra muhabbetti uzatmamak adına hızla uzaklaştı Selen. Caner ise arkasından şapşal gülüşüyle bakakaldı.

*****

Vera Işık

Yabancı olduğum bir salonun ortasında oturmuş durumdaydım. Geldiğimiz ev güvenli evlere göre daha büyük ve ihtişamlıydı. Özenle dayanıp döşenmiş gibiydi her detay. Genel olarak sade eşyalarla donatılsa da bu evin lüksünü örtmemişti. Bir ajana kıyasla fazla zenginlerdi. Önce motor ve arabalar, şimdi villalar…

Ajanlar bu kadar çok kazanıyor muydu ya?

Ben salonda düşüne dururken DDK Başkanı üst kata çıkmıştı. Dakikalar sonra döndüğünde üzerinde bir başka boğazlı kazak vardı ve saçları nemli ve dağınıktı. Duş aldığı her halinden belliydi öyle ki kokusu daha keskindi. Yanıma geldiğinde elinde benim için de birkaç parça kıyafet olduğunu fark ettim.

Kıyafetleri oturduğum yerin yanına bırakıp o da kanepeye oturdu. “Üzerini değiştirmek istersen bunları giyersin. Yukarıda değiştirebilir ya da istersen duş da alabilirsin.”

“Sağ ol.” dedim sadece. Kıyafetleri alıp üzerimi değiştirmek gibi bir derdim yoktu. Ateş’in Kayra’yı getirmesini bekliyordum. Saatlerdir ortada olmayışım onu endişelendirmişti. Neyse ki Aliz ve Yekta onunlaydı. Az önce Ateş aradığında Aliz ve Yekta da Ateş’le birlikte geleceklerini söylemişlerdi.

Şimdi bir de onlara açıklama yapmam gerekiyordu. Gerçi ne biliyordum ki ne açıklayacaktım?

Oflarcasına nefesimi bırakıp yüzümü sıvazladım. Nerede kalmışlardı? Belki de durup beklediğim için zaman geçmiyor gibi geliyordu. Benim için getirdiği kıyafetleri alıp ayaklanarak üst kata yöneldim. Üzerimi değiştirene kadar gelirler belki diye düşünerek bulduğum ilk odadan içeri girdim. Normal bir yatak odasıydı. Soluk mavi bir yatak, beyaz dolaplar, minik balkona kurulmuş tekli koltuk… Odanın içinde gördüğüm ikinci bir kapının banyo olduğunu düşünerek içeri girdim. Kapıyı açmamla yüzüme vuran buharla burada yeni duş alındığını anlayabiliyordum.

Burnuma gelen keskin kokudan kimin odası olduğunu o an idrak etmiştim. Onca oda içerisinde gire gire onun duş aldığı odaya mı girmiştim yani? Sabır çekilecek noktadaydım ve gocunmadan sabrımı çekip banyonun kapısını kapattım. Sırf o burada banyo yaptı diye gidip başka banyo arayacak kadar psikopat değildim ki zaten üşengeçliğim üzerimdeydi.

Hızlıca bir duş alıp üzerimdeki is kokusundan kurtuldum. Saçlarımı kurutmayı tercih etmediğim için havluyla nemini alıp üzerimi giyindim. Bana getirdiği kıyafetler beden olarak büyük olduğu için sadece salaş gömleği giyerek altıma duştan önce üzerimde olan eteğimi geçirdim.

Gömleğin kolları gereksiz uzun olduğundan kollarını bileğim hizasında katlayarak gömleğin eteklerini eteğimin altına sıkıştırdım. Hâlâ bedenen bol olsa da böyle daha iyi görünüyordu. Hafif nemli saçlarımı taradıktan sonra saçlarımı açık bırakmak istemediğim için dolap raflarında saçımı bağlayabileceğim bir şey aradım ancak bulamadım. Bir elimle yaptığım atkuyruğunun dağılmaması için sıkıca saçlarımı tutmuşken banyodan çıkıp bu kez odada arandım.

Toka gibi bir şey bulamasam da bizi buraya getiren Caner’de de bulunan bandananın bir benzerini bulmuştum. Siyah, desensiz bir bandanayken yalnızca bir köşesinde kargaya benzeyen bir kuş sembolü vardı. Ya da belki de kuzgun…

Bandanayı alıp saçlarıma takmadan önce odadan çıkıp üst kattaki demir korkulukların önünde “DDK Başkanı?” diye seslendim. Bu seslenişime aşinaymış gibi bedeni saniyeler içinde mutfaktan çıkıp gözleri bana değdi. Bandanayı gösterircesine havaya kaldırdım. “Bunu kullanabilir miyim? Saçımı bağlayacak bir şey bulamadım.”

“Kullan.” dedi omuz silkip mutfağa geri dönerken. Ben de aynı şekilde omuz silkip aynanın karşısına geçtim. Bandanayı sıkı bir şekilde atkuyruğuma doladıktan sonra bağlamam gerekiyordu. Sıkıca dolamak konusunda okeydim ancak bir türlü bağlamayı becerememiştim. İki elim bandananın ucunu tutuyorken “DDK Başkanı?” diye seslenmek zorunda kaldım. Şu an onun dışında yardım isteyebileceğim kimse yoktu.

Seslenişime aşinalığı içerisinde tekrar mutfaktan çıktı. Ben ise merdiven inerek yanına gitmekle meşguldüm. “Bağlayamadım.” diyince durumu anlayıp o da bana doğru geldiğinde merdiven basamaklarında denk düştük. O alt basamakta olmasına rağmen boyum boyunu geçmemişti.

Hiçbir şey demeden ellerimdeki bandana uçlarını kavradı ve benim yapamadığımı o kolaylıkla yaptı. Belki de birkaç saniye süren bir anda ben sadece gözlerine bakakaldım. Güzeldi gözleri. Fazla bakılasıydı. Bandanayı bağlayıp geri çekildiğinde dikkatimi dağıtmak adına saçlarımı yüzüme doğru savurdu.

“Bandanamı kaybetme.” dedikten sonra iyice gerilemiş, hızlı adımlarla mutfağa yönelmişti.

Huysuzca homurdanıp bunca zaman mutfakta ne yaptığı konusunda merak içinde olduğum için ben de peşinden gittim. Mutfağa girdiğimde onu tezgâh başında sebzeleri doğrarken buldum. Yemek yaptığı her şekilde belliydi. Belki de doğru bir hamleydi çünkü uzun süredir midem gurultular içindeydi. Adrenalin acıktırıyordu. O yemeği hazırlayana kadar ben de atıştıracak bir şeyler bulmak için buzdolabını açtım.

Kendimi yabancı hissetmem gerekirdi ama hiç yabancı hissetmiyordum. Burada olmaktan rahatsız veya huzursuz değildim. Kendi evimde olduğum kadar rahattım. Bu da garipti ama aç olduğum için sorgulamayı sonraya bırakmıştım.

Açtığım dolapta atıştırılacak yemekler yerine çeşit çeşit tatlılar vardı. Bir an kaşlarım çatıldı çünkü pastane de bile bu kadar tatlı olmazdı. Benim geri çekilmeme kalmadan buzdolabının kapağındaki elimi bir el sararak dolabı kapattı. “Orası Ateş’in tatlı deposu.” diyerek az önce kapattığı dolabın yanındaki dolabı açtı. İşte burada yiyecekler vardı. Ama benim takıldığım nokta Ateş’in bir tatlı deposunun olmasıydı.

O kadar tatlıyı bir arada görünce istemsizce insanın canı çekiyordu. Arkamı döndüğümde DDK Başkanı tam dibimdeydi. Elinin hâlâ elimde olduğu ise o an farkına vardığım bir detaydı. “Bir tane yiyebilir miyim?” dedim dudak büzerken.

Gözleri bir beni bir arkamdaki dolabı buldu. “Bilemiyorum. Konu tatlı olunca Ateş gereksiz çirkefleşiyor.”

“Lütfen… Ben ona yenisini alırım.”

“İyi. Kaos çıkarsa karışmam ama, haberin olsun.” Cümlelerinin ardından belimden kavrayıp bedenimi kendine doğru çekti. Dolabı açmak için olduğunu bilsem de kalp atış hızım kontrolden çıkmıştı. Gözleri gözlerimdeyken arkamdaki dolaba uzandı ve kapağını geri açtı. “Hangisini istiyorsun?”

“Panda şeklinde küçük bir pasta vardı…”

Gözleri gözlerimden kopup o pastayı aradı. Bulduğunda pastayı alıp dolabı kapattı. Beliğimi bıraktığı gibi pastayı elime tutuşturdu. “Çok fazla yeme, iştahın kapanmasın.”

“Tamam.” dedim yüzümde muazzam bir mutlulukla. Tatlı meraklısı biri değildim ama gördüğümde yemeden duramıyordum. DDK Başkanı son olarak bana bir çatal verip kendi işine döndü. Ben ise tatlının tadını çıkardım. Dediği gibi çok fazla yersem iştahım kaçar korkusuyla sadece pastanın yarısını yemiştim ki zaten diğer yarısını yememe açılıp kapanma sesini duyduğum kapı izin vermemişti. Tatlımı tezgâh üzerine bırakıp kapıya doğru ilerlememe kalmadan Ateş’in bedeni mutfağa girmişti.

Gözlerim Kayra’yı arıyorken Ateş kaşları çatık şekilde bana bakıyordu. İşaret parmağını kaldırıp beni gösteriyorken “Dudağının kenarındaki çikolata benim tatlılarımdan birine mi ait?”

Suçluluklar dudaklarımı birbirine bastırdığımda duyduğum kıkırtılar DDK Başkanına aitti. Benim Ateş’e bir şey söylememe kalmadan Kayra da mutfağa gelmiş, beni gördüğü gibi koşarak bacaklarıma sarılmıştı. “Abla!”

“Bebeğim.” diyerek eğilip ona sıkıca sarıldım.

“Neredeydin? Çok korktum.”

“İşim birazcık uzadı bebeğim.”

Beni görmenin verdiği mutlulukla gülerken gerileyip Buğra ve Ateş’i gösterdi. “Bu abiler kim?” diye fısıldadı bana doğru.

“Arkadaşlarım.” demekten başka çarem yoktu. Gözlerim Ateş’e değdiğinde hala tatlısının derdindeydi. Kayra’dan ayrılıp ayaklandığımda boğazımı temizledim. Taktiğimin işe yaramasını umarak gözlerimi doldurarak büzdüğüm dudaklar eşliğinde “Çok canım çekt-“ dememe kalmadan Aliz boynuma atlamıştı.

Bu bir an afallatsa da gülerek karşılık verdim. “İyi misin?” diye sorduğunda aynı saniyelerde Yekta’yı da gördüm. “İyiyim.” dedim geri çekilirken.

Sarılma sırası Yekta’daydı ama o önce kolumu cimcikleyip beni azarlama derdindeydi. “Neredesin kızım sen?”

Gözlerimi doldurup burnumu çekiştirdiğimde azarı buraya kadardı. O da benim gibi dudaklarını büzüp bana sarıldı. Sarılma faslımız son bulduğunda konumuz tekrardan yediğim Ateş’in tatlısıydı. Aslında konuşacak çok daha mühim konular vardı ama Ateş için her şeyden önemlisi tatlısı gibiydi.

“Evet?” dedi beni bekliyormuşçasına.

“Ya dolabı tatlılarla donatmışsın, görünce canım çekti. Aldım bir tane.” Kolumla DDK Başkanının sırtına vurup yardım istedim. “Sen de bir şey desene?”

“Sana karışmam demiştim.” demesi üzerine çenemi dikleştirip tüm suçu ona attım.

“O verdi bana. Dedi ki bir tane yersen bir şey olmaz. Ateş çok paylaşımcıdır tatlılar konusunda dedi.”

Ateş’in öfkeli bakışlarının hedefi bu kez DDK Başkanıyken DDK Başkanı dehşetle bize doğru döndü. “Lan öyle mi dedim?” diye çıkışı banaydı. Kıkırdayıp bana ne dercesine omuz silktim. “Ateş tatlıları konusunda çirkefleşiyor demedim mi?”

Hızla başımı salladım iki yana. “Yoo, demedi.”

Ateş’in takıldığı nokta bambaşka olacak ki “Sen bana çirkef mi dedin lan!” diyerek Buğra’ya çıkışmıştı. Sanırım durum her ne olursa olsun Buğra’ya patlayacaktı.

"Evet. Öyle dedi."

Ateş ve Buğra didişedururken “Abla, çirkef ne demek?” diye soran bacağıma sarılmış olan Kayra’ydı. Gözlerim ne diyeceğimi bilemeden Kayra’yı bulduğunda sorusuna cevap DDK Başkanından gelmişti. “Çirkef Ateş abine denir küçük adam. İyi izle, bak nasıl çirkef olunuyormuş.”

“Asıl sen izle, ben seni nasıl lime lime doğruyorum!”

Ateş’in Buğra’ya doğru yükselişi benim öksürüğüm durdurdu. Altı yaşına yeni basmış bir çocuk vardı burada, kavgalarını başka bir yerde yapabilirlerdi. Gözlerimle Kayra’yı gösterdiğimde ikisi de sakinleşerek geriledi.

“Hangisini yedin?”

“Panda şeklindeki küçük pastayı.”

Hüzünlü yüz ifadesi anında dağıldı. “Nasıldı ya onun tadı? İlk defa aldım o çeşidini.” Tezgâh üstüne bıraktığım tatlıya doğru yöneldi ve benim kullandığım çatalı kullanarak tatlıdan bir çatal aldı.

“Çok güzeldi.” dedim dürüstçe ki Ateş de yediği gibi eriyip gitmişti.

“Mehmet abi yapıyor bu işi ya!” diye yükseldi Ateş bir çatal daha alırken. Bir çatal daha aldı. Ve bir tane daha. Saniyeler içinde tatlıyı bitirdi desem yeridir. Tatlının tabanını çöpe atıp çatalı da bulaşık makinesine yerleştirip az önce kaosun tam ortasında değilmiş gibi “Ben çıkıyorum.” dedi.

“Nereye?” diyen Buğra’ydı.

“İşim var.”

Akşam yedide ne gibi bir işi olabilirdi?

Ateş saniyeler içinde evden çıktığında Yekta ve Aliz beni salona çekiştirip başımdan geçenleri anlatmamı beklediler. Kayra da yanımızda olduğu için detaya giremeden şifreli bir şekilde anlatmaya çalıştım ama anladıklarını pek sanmıyordum. Birkaç dakika sonra DDK Başkanı gelip burada bir oyun odası olduğunu söyleyerek Kayra’yı oraya götürdüğünde detaya girebilmiştim. Yekta da olaya benim gibi tepkiler verirken Aliz’in sessizliği yine dikkatimi çekmişti.

Yekta hâlâ bu adamlar katil diyerek dayımı arama eğilimindeydi ama ben buna inanmıyordum. Bana her şeyi açıklayacağını söylediği için DDK Başkanının açıklamasını bekliyordum.

*****

İlahi Bakış Açısı

Ateş Kara evden ayrıldığı gibi laboratuvara daha hızlı varmak için motoruna yöneldi. Laboratuvarda tanıdıkları olduğu için yardımcı olacaklarını biliyordu. Bundan kimsenin haberi olmasını istemediği için işini sessizce halledecekti.

Sadece birkaç saat sonunda laboratuvara varmıştı. Hızlıca girip elindeki diş fırçasını ve kendi saç telini arkadaşına verdi test için.

“Ne zaman çıkar?”

“3 ila 5 gün içinde çıkar.”

Fazla uzun bir süreydi Ateş için. Oysa 17 yıldır kardeşini arıyordu ama 3 gün için sabırsızdı. “Daha erken çıkma şansı?”

“Maalesef.”

Ateş dostça arkadaşının omzuna vurdu. “Kimsenin haberi olmasın dediğim gibi.”

Arkadaşı başını salladığında Ateş eyvallah diyerek oradan ayrıldı. Bu işi sessiz halletme planındaydı ancak laboratuvarın çıkış kapısındayken arkasından “Ateş?” diye seslenen bir beden vardı.

İçinden küfrederek arkasını döndü Ateş. Ona seslenen kişi Dalya’ydı. Ve bu hiç iyi olmamıştı. İkisi de aralarındaki mesafeyi kapattıklarında ilk konuşan Ateş olmuştu.

“Dalya abla, ne işin var burada?”

“Bir hastamın evraklarını almaya gelmiştim. Asıl senin ne işin var burada?”

Yalan uydurma çabalarına giren Ateş elini ensesine atıp kaşıdı. “Ya bir arkadaşım buradaydı, öyle bir onu ziyaret edeyim dedim.”

Elbette bu yalana inanmamıştı Dalya. “Ateş?” dedi tek kaşı havalanırken. “Ne oluyor?”

Daha fazla içinde tutamadı Ateş çünkü bunu biriyle paylaşmasa daha kötü olacak gibiydi. “DNA testi yaptırdım.”

“Ne? Kime?”

“Oturalım mı? Ayaküstü bahsedilecek bir şey değil.”

Dalya başını salladığında dışarıdaki bankların birine oturdular. Ateş o kadar çok dolmuştu ki hızlıca her şeyi anlattı Dalya’ya. Dalya’yı tanırdı ve çok iyi sır tuttuğunu bildiği için bu konuda rahattı. Burada olma sebebinden bahsettiğinde Dalya şaşkınlıkla karışık bir mutluluk içindeydi.

“Yani kardeşini buldun mu?”

“Bilmiyorum işte. Bence öyle ama emin olmam gerek.”

Ateş’in gözlerindeki korkuyu görebiliyordu Dalya. Eli şefkatle Ateş’in sırtını sıvazladı. “Sorun ne Ateş?”

“Her iki ihtimal de korkutuyor Dalya abla. Eğer kardeşim değilse hiçbir umudum kalmayacak. Eğer kardeşimse…” Devamını getiremediğinde sertçe yutkundu. “Eğer kardeşimse benim kardeşim bunca yıl bir başkasının hayatını yaşamış olacak. Eğer kardeşimse beni unutmuş olacak.” Derin nefesini aldığında göğsündeki ağırlık yüzünden nefesi yarım kaldı. Eliyle yüzünü sıvazlarken kesik nefesini vermeye çalıştı. “Ben bu ihtimali hiç düşünmedim Dalya abla. Onu ölü bulduğumda bile ne yapacağımı düşündüm ama beni, bizi, kendini unutmuş olursa ne yaparım düşünmedim.”

Yüzünü Dalya’ya doğru döndüğünde hiç olmadığı kadar çaresizdi. “O benim kardeşimse ne yapacağım Dalya abla?”