2. bölüm / 6
ATEŞLE BARUT1.BÖLÜM
Bölümler 6Şu an: 1.BÖLÜM
- 1 Giriş5.412 kelime
- 2 1.BÖLÜM6.980 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 2.BÖLÜM5.382 kelime
- 4 3.BÖLÜM6.443 kelime
- 5 4.BÖLÜM6.645 kelime
- 6 5.BÖLÜM5.929 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Tekrardan merhaba herkese, keyifli okumalar dilerim. Yazım ve noktalama yanlışları için kusura bakmayın🍫
Yorumlarınızı eksik etmeyin🙃
1.BÖLÜM
🍫🐬🌸
🎶 Batuhan Kordel- Sıcak Şarap 🎶
Bastıkları çamurlu yollardan geçerken babasının onları neden postal giymeleri için sıkı sıkı tembih ettiğini daha iyi anlıyordu Buğra. Ayağına bir beden büyük olan postallarla yürümek zor olsa da kurtarıcı olduklarını inkar edemeyecekti. Adımını attığında ayakta durmayı başarabilmişti ama bir adım sağında yürüyen Ateş için durum tam tersiydi. Ateş attığı adımın minik bir çamur çukuruna batmasıyla dengesini kaybetmiş, dengeyi yeniden kurmak için Buğra'ya tutunmuştu.
Ancak Buğra da dengesini kaybettiği için işler planlandığı gibi gitmemişti. Buğra da solundaki Caner'e tutunmuştu. Domino taşları gibi bu kez Caner dengesini kaybetmiş, devrilmenin eşiğinden onları durduran Mesut olmuştu. Caner'in kolundan kavrayıp onu sağa doğru ittirdiğinde üçü de eski dengelerine kavuşmuştu.
"Dikkatli olun çocuklar!" diye uyarırken yürümeye devam ediyordu Mesut.
Bu uyarıya karşın devrilmesine sebep olan Buğra'ya dönmüştü Caner. "Ne yapıyorsun Buğra? Düşürüyordun bizi."
Caner'in ona kızmasıyla Buğra da Ateş'e taraf dönüp kızmıştı. "Ne yapıyorsun Ateş? Düşüyorduk senin yüzünden."
Ateş'in postalları işaret ederek "Ne yapabilirim! Verdiniz 36 numara ayağıma 40 numara postal, doğru dürüst yürüyemiyorum!" diye isyan etmesiyle Buğra da Caner de ona hak vermişlerdi.
"Haydi çocuklar, Kutay Amca'nızın dırdırını çekemem." Mesut'un seslenişiyle üçü de pengueni aratmayan orantısız adımlarıyla yürümeye devam etmişlerdi.
Dakikalar sonra Mesut'un da adımlarını yavaşlatmasıyla çocuklar Masut'a yetişmiş, üçü de hiç zorlanmadan yürüyen Mesut'a hayranlık ve şaşkınlıkla bakıyordu. Ateş de Buğra da bu postalları yıllarca babalarının ayaklarında görmüşlerdi ama bunlarla yürümenin bu kadar zor olduklarını hiçbir zaman düşünmemişlerdi.
"Baba," diye seslenen Buğra'ydı.
Babasından gelen "Efendim oğlum." cevabının ardından sorusunu sormuştu Buğra. "Daha küçük postallar yok muydu? Böyle yürüyemiyoruz, hem bunlar çok ağır."
Oğlunu kolunun altına alıp saçlarını karıştırmıştı Mesut. Bir yandan da yürümeye devam ediyorlardı çünkü yanına gidecekleri arkadaşı Kutay'ın dakiklikle büyük problemi vardı. Ona söylenen saatte orada olunmadığı için kaç askeri eğitimden sürgün etmiş, kaç komutanla kavga etmiş, sayısız şube değiştirmişti. Kutay’ın geleceklerinden haberi yoktu ancak Kutay programının bölünmesinden de haz etmezdi.
"Az kaldı oğlum." Ardında kalan Ateş ve Caner'e dönüp devam etti. "Dayanın çocuklar, bir on dakika daha."
Kolunun altındaki oğlunun saçlarına kokulu bir öpücük kondurup onu bırakmıştı. Elleri arkasında birleşmiş, adımları yine eski hızına kavuşmuştu. Çocuklarsa Mesut'un ardından çaresizce penguen adımları eşliğinde devam etmişlerdi. Oflana puflana sonunda varmışlardı gelecekleri yere.
Çamurlu yollar geride kalsa da ayaklarının altında bu defa çimenler yerine kurak topraklar vardı. Daha önce hiç gördükleri yerlere benzemiyordu bu yer. Önlerinde minik bir gecekondu vardı. Eski olduğu dışarıdan belliydi. Gecekondunun bahçesinde bir kömürlük bir de köpek kulübesi mevcuttu. Mesut bahçeye adımı atar atmaz köpek havlayarak Mesut'a doğru koşmuş, çocuklar paniklese de Mesut ona doğru koşan canlıyı kucaklayıp sarmalamıştı. "Güneş!" Sesinde şefkat ve özlem vardı.
Daha çok sırnaşmıştı köpek. Mesut sarı tüylerine bir öpücük kondurmuştu. "Kızım, baban nerede?"
Tam o sırada Kutay Güneş'in havlamaları yüzünden arka tarafta kırdığı odunları bırakıp elinde baltasıyla ön bahçeye gelmişti. "Güneş!" diye seslenmişti ancak Güneş'in sırnaştığı bedeni görmesiyle omzuna attığı baltasıyla olduğu yerde çivilenmişti.
Kutay şaşkınken Mesut her zamanki gibi sevecen ve neşe doluydu. "Devrem!" demişti büyük bir özlemle. Ayaklanmış ancak Güneş ona sırnaşmaya devam ediyordu. Çocuklarsa ortama yabancı gözlerle bakıyorlardı.
"Ula Mesut!" Her ne kadar çoğu zaman duygusuzluğuyla bilinse de arkadaşları her zaman onun için başka olmuş, onlara özlemini göstermekten geri durmamıştı. Herkese taş kalbi bir mezara koyduğu sevdasına bir arkadaşlarına yumuşardı.
Kutay elindeki baltayı bırakmış, Mesut'la saniyeler sonra sarılmışlardı. "Ula özlettin be devrem!" derken Kutay'ın sırtına dostane darbeler indiriyordu Mesut.
Kutay'ın gülüşü her zamanki gibi ağır ve yaşanmışlıkla doluydu. "Boğaldım be devrem! Ha bu dağ taşta kafamı toparlamam şart olmuştu."
Hak veriyordu Mesut. Yaşadıkları hiç de kolay şeyler değildi. Ufuk ve Mesut elinden geldikçe destek olmuşlardı ama Kutay'ın ihtiyacı olan şeyin yalnızlık, dağ, taş, toprak olduğunu biliyorlardı. Bu yüzdendi yıllardır Kutay'ın kabuğuna çekilmelerine izin vermeleri. Arada bir arayıp sormak, bazen dayanamayıp ziyaret etmek dışında pek de rahatsız etmemişlerdi. Ama şu an Kutay'a, Kutay'ın sıkı disiplinine ihtiyaçları vardı.
Gerileyip Kutay'ın omuzlarını kavramıştı. "Bakayım sana," Baştan aşağı süzmüştü Kutay'ı. "İyisin iyi, maşallahın var!" derken Kutay'ın omzuna dostça vurmuştu.
Kutay'ın tepkisi ağır gülüşü olmuştu. "Ha de bakayım bana, ne işin var senin bu dağda bayırda."
Kutay'ın bir eli Mesut'un omzuna atarken çocuklara taraf yürümeye başlamışlardı. "Hasretinden yollara düştüm, dağ taş aşıp da geldim sana." Mesut'un her zamanki laubaliliğinin üzerinde olduğunu anladığında gülüşü derinleşmişti. Özlemişti Mesut'un bu hallerini.
"Eee benim canım nerede hani?"
Mesut'un yüzündeki gülümseme solmuştu. "Biz de tam bu yüzden gelmiştik." Güneş'le oynamaya dalmış çocukları gösterdi. "Tanıdın mı?"
"Ula!" derken şaşkın, çocukları yeni fark ediyordu. "Bunlar bizim uşaklar mı?" Kutay sevecenliğini kuşanıp çocuklara yönelmişti. Çocuklar ona gelen iki metre civarlarında, yapılı adamı görmeleriyle oturdukları yerden kalkmış, gerginlikle birbirlerine bakmışlardı. Kutay'ı en son beş yaşındayken gördükleri için hiçbiri Kutay'ı tanıyamamıştı.
"Uşaklar!" derken sevecenlikle doluydu. Bu Mesut için olmasa da istihbarat için nadir anlardan biriydi. Aynı sevecenlikle kollarını iki yana açmıştı. "Ula bir sarılın amcanıza!"
Çocuklar alık bakışlarla birbirlerine bakmış, saniyeler sonra ilk sarılan Caner olmuştu. Kutay'ın Buğra ve Ateş'e "Ula gelsenize!" diye seslenmesiyle Ateş de Kutay'ın bir diğer kolunun altına girmişti. Buğra'ysa önce babasına bakmış, babasının gözlerini kapatıp onaylamasıyla bir adım yaklaşmıştı. Sarılacaktı ama duyduğu tanıdık sandal kokusuyla sarsılmış, gerilemişti. Bu koku ona abisini hatırlatırdı hep çünkü abisi de aynı böyle kokardı. Onu özlediği bu zamanlarda Kutay'a sarıldığında abisine sarılırmış gibi hisseder mi diye düşünmeden edememişti.
Ama hayır, kime sarılırsa sarılsın abisi gibi hissettirmeyecekti. Bir daha abisine sarılması mümkün değildi. Gözleri buğulanmış, bir adım gerilemişti.
Bunu gören Kutay'ın kaşları çatılmıştı. Mesut'sa durumu fark etmesiyle Buğra'nın yanına ilerlemişti. "Ne oldu oğlum?" dedi bir eli Buğra'nın sırtındayken.
Başını kurak topraktan kaldırmamış, babasına bakamamıştı. "Abim gibi kokuyor." derken sesi kısık ve titrekti.
Ne diyeceğini bilememiş, oğlunu omzundan kavrayıp kendine çekmişti. Bir eli kolunu sıvazlarken dudakları saçlarına kokulu öpücüklerinden kondurdu. Oğlunun acısını nasıl dindireceğini bilmiyordu.
Ateş ile Caner gerilerken Kutay ne olduğunu sorarcasına bakmıştı Mesut'a. Bir şey yok dercesine kaşlarını kaldırmıştı. Dakikalar sonra çocuklar bahçede Güneş'le oynarken Kutay ve Mesut ev balkonundaki masaya oturmuşlardı. Mesut olanları anlatmış, Kutay'ın cevabını bekliyordu. Cevabı belliydi aslında, koşullar ne olursa olsun Ufuk, Mesut ve Kutay birbirlerine yardım edeceklerine söz vermişlerdi. Öyle de yapacaktı Kutay. Ancak eğitim konusunda bazı tereddütleri vardı.
"Eee ne diyorsun Devrem, eğitecek misin bizim çocukları?"
Kutay'ın bakışları gülerek Güneş'i seven çocuklardaydı. Eğitmek kolay işti. Önemli nokta eğiteceği kişilerdi. "Haberleri var mı?" dedi Kutay Mesut'a doğru dönerken.
"Kendileri istedi. Biliyorum, sana getirmesem büyüdüklerinde intikam hırsıyla hareket edip yanlış şeyler yapacaklar."
Gözleri yine çocukları buldu. Kutay'ın endişesi de bu yöndendi. Onları şahsi bir mesele için eğitecekken onlara duygu kontrolünü öğretmek hiç de kolay olmayacaktı. "Dikkat etmem gereken bir hastalıkları?"
Bu soruyla Kutay'ın kabul edeceğini anladığında dudakları kıvrılmıştı Mesut'un. "Ateş, kalp hastası."
Kaşları çatıldı Kutay'ın. Ateş'i en son beş yaşında gördüğünde oldukça sağlıklıydı. Mesut devam ederek Kutay'ın aklındaki soruları cevapladı. "Melek'in videolarını gördüğünde kalbi durdu. O günden sonra sinir stresten uzak dursun dedi doktor ama durum ortada. Biraz da onun için getirdim ya buraya. Bu olanlar onları çok yıprattı."
Ağır ağır başını sallamıştı Kutay. Dostça Mesut'un omzuna vurdu. "Bana emanetler devrem, hiç merak etme."
Mesut'un dudaklarında bu defa minnettar bir gülümseme vardı. "Eyvallah devrem."
Kutay'ın da dudakları bir an kıvrılır gibi oldu ancak çocuklara dönmesiyle ciddileşmişti. "Bir test edelim bakalım bizim uşakları," Kutay yerinden ayaklanıp çocuklara doğru yürürken Mesut'un yüzünde renkli gülüşleri hakimdi. Kutay'ı eğitim başında görmeyeli epey olmuştu.
Kutay çocukların yanına geldiğinde çocuklar ayaklanmış, Güneş ise kulübesine çekilmişti. "Duydum ki buraya eğitim amaçlı gelmişsiniz, doğru mudur?"
"Doğrudur." diye onaylamıştı çocuklar.
"O zaman ufaktan başlayalım."
"Hemen mi?" diyen Caner olmuştu.
Tek kaşı havalandı Kutay'ın. "Bir sorun mu var?"
"Hayır." dedi Caner çekingen sesiyle.
"Güzel," diye devam etti ve ekledi: "3 şınavla başlayalım o zaman." Elleri arkasında volta atmaya başlamışken çocuklar birbirlerine bakıp kıkırdamışlardı. Kutay'ın ciddi bakışları onları bulduklarındaysa gülmeyi bırakıp pozisyon almışlardı.
"Geriden sayacağım, başlayın." Kutay çocukların bir adım sağında durmuş, elleri hâlâ arkasında bağlıydı. "Üç." dedi çocuklar dirseklerini kırıp torağa yaklaşıp uzaklaştıktan sonra. Mesut olacakları tahmin ettiği için gülerek onları izliyordu. Kutay ise konu eğitim olduğu için gereğinden fazla ciddiydi. "İki." dedi çocuklar bir şınav daha çektiklerinde.
Son olduğunu düşündükleri bir şınav daha çektiler ancak Kutay'dan bir lafı yerine "1,99," lafının gelmesiyle afallamış şekilde birbirlerine bakmışlardı.
Bir süre hareketsiz kalmaları durumunda Kutay'ın otoriter sesi "Devam!" demişti. Çocuklar şaşkın ve çaresiz bir şekilde bir kere daha kurak toprağa yaklaşıp uzaklaşmışlardı. "1,98." demişti Kutay'ın sesi bu kez.
Çektikleri her şınavda Kutay 0,01 düşüyordu. En son 1,73 dediğinde Ateş dayanamamış, "Kutay Amca üç demedin mi?" diye sormuştu toprağa yaklaşırken.
Kutay'ın dudakların çok minik bir kıvrılma vardı. "Dedim ancak bu üç sizin bildiğiniz üç değil."
Ateş uzaklaşıp bir daha yakınırken fısılttıyla mırıldanmıştı. "Bilmediğimiz üç de varmış anasını satayım!"
Az önceki şınavın ardında 1,72 demesi gerekirken "1,82." demişti Kutay bilerek.
Dehşetle baktı çocuklar. "1,72!" diye itiraz ettiler bir ağızdan ancak Kutay'ın cevabı hepsini susturmuştu. "Her küfür artı on şınav. Ha o da yaşınızdan dolayı yoksa bedeli daha ağır."
Oflana puflana şınavlarını çekmeye devam ederken "İyi halt ettin Ateş!" diye kızan Caner olmuştu. Aldığı nefesi bırakmak dışında bir tepkisi olmamıştı Ateş'in. Dakikalar geçmiş, çocuklar artık doğru dürüst şınav çekmiyor, sadece rastgele bedenlerini indirip kaldırıyorlardı. Kutay bunun farkında olmasına rağmen "1,37." diyerek saymaya devam ediyordu.
"Kutay amca bir de gözünü seveyim!" Kesik nefeslerinin arasında zar zor konuşmuştu Caner. Ancak Kutay dinlememiş, gözleri Ateş'in üzerindeydi. Kalp hastası demişti Mesut ancak diğer ikisinden daha dirayetliydi. Bunun sebebinin hırs olduğunu anlamıştı Kutay.
"Çok sevdiğim bir komutanımın bir sözü var çocuklar: Zayıf düştüğünüz an kaybettiğiniz şeyleri değil, kaybedeceğiniz şeyleri düşünün. Zira kaybetmek yıpratır lakin kazanma ihtimali varken kaybedeceğini düşünmek güçlendirir." Ateş'in bakışları bir an Kutay'ın gözleriyle kesişti. Kazanma olasılığı var mıydı? Belki de kaybetmemiş, oyun daha yeni başlamıştı.
"Bu yüzden çektiğiniz her acıda kayıplarınızı değil kaybedebileceklerinizi, daha doğru bir terimle zaaflarınızı, hatırlayın." Çocuklar şınav çekmeye devam ettikten birkaç saniye sonra onları durdurmuştu Kutay. "Bu kadar yeter, ilk eğitimi almış oldunuz böylelikle." Çocuklar toprak falan dinlemeden oturur pozisyon alıp soluklanmaya başlamışlardı. Hatta Caner gazını alamamış, toprak üzerine uzanmıştı. "Bittim!" diye mırıldanıyordu cılız dudakları.
Buğra ve Ateş de yorulmuşlardı ama Caner'in aksine düşüncelilerdi. Caner'in onlardan en büyük farkı buydu. Ateş ve Buğra söylenenleri düşünür, ders çıkarırken Caner sadece beynine kazır ve gerektiği yerde aldığı tavsiye ve bilgileri uygulardı. O an bunu anlamıştı Kutay. Duygu kontrolünde onu zorlamayacak kişi Caner'di. Zorlanacağı kişiyse Ateş. Diğerlerinin de kayıpları fazlaydı ancak Ateş'in bünyesinin ne kadar zayıf olduğunu anlamıştı Kutay. Mesut boşuna ona şahin gözlü demezdi. Şayet bunu keskin bakışları için değil tek bakışta karşısındakini anladığı için söylerdi.
"Akşama daha detaylı konuşacağız beyler." Elleri arkasından kopmadan eve doğru ilerlemişti Kutay. Onları balkondan izleyen Mesut'a değdi gözleri. Mesut oğlu için güçlü durmaya çalışsa da dudaklarında artık eski neşe dolu gülüşü yoktu. Aksine gülüşü yaşanmışlıkla doluydu. Acısını anlıyordu Kutay. Ya da anlamıyordu, evlat acısı yaşanılan hiçbir acıya denk değildi.
O gün akşama kadar Kutay'da kaldılar. Akşam her şey konuşulmuş, kararlaştırılmış, çocuklar Kutay'a emanet edilmişti. O günden sonra başlarına gelecekleri bilmeden tek bir can uğruna yıllarca eğitim almışlardı. Bulmak için çabaladıkları canın kendi ayaklarıyla onları bulacağından bihaber ulaştıkları her ipucunun izini sürmüşlerdi. Kutay'dan pek çok şey öğrenmişler, bunların en önemlisi duygu kontrolü olmuştu. Kutay'ın onlara asker dedikleri gün onlar kendilerine kuzgun demişlerdi ve adları koca bir kurul içine yazılmış, onlar yeraltı dünyasında Kuzgunlar olarak bilinmişlerdi.
*****
Yıllar yıllar sonra…
Aldığı duşun ardından havluyla saçlarının nemini alıyordu Buğra Özcan. Her sabah olduğu gibi erken uyanmış, ilk iş duşunu almak olmuştu. Üzerine her zamanki boğazlı kazaklarından birini geçirip kot pantolonunu ve kemerini de taktıktan sonra odadan çıkıp koridorun diğer ucundaki odaya doğru ilerledi. Bugün uzun bir süreden sonra tekrar sahalara dönüyorlardı ancak onun yoldaşı kış uykusundaydı hala. Belki de planda ona düşen tek şey dinlenmek olduğu için planı hiç umursamıyordu.
Olanlar onu çok yıpratmıştı. Geçirdiği krizden sonra dinlenmesi hakkıydı elbette ama sahalara dönmeyi isteyen de kendisiydi. Durum böyleyken hala uykuda olması katlanılır şey değildi.
Seri adımlarla odaya girip ilk iş perdeleri açtı Buğra. Pencereden süzülen ışık yatakta yayılan Ateş Kara’nın yüzüne düştüğünde Ateş sessiz bir küfür mırıldanarak yüzünü yastığa doğru gömdü.
Buğra ise kulağına gelen homurtu şeklindeki küfrü umursamadan kollarını göğsünde bağlayarak kalçasını pencere kenarına yasladı. “Kalk Ateş, bu kadar uyku bünyeye zarar.” dedi gıcık edici bir sakinlikle.
Yüzü yastığa gömülü olan Ateş’in homurtular havada kaldı. Buğra anlamasa da iç çekip göz devirmeyi eksik etmedi.
“Uyanmadığın sürece gitmeyeceğimi çok iyi biliyorsun.”
Bu noktada Ateş başını yastıktan kaldırmış, açmadığı gözleri ve uyku dolu tok sesiyle “Siktir git!” diye mırıldanmıştı. Ardından başı tekrar yastığa düşmüş ancak bu kez yüzü duvara dönüktü.
Buğra’nın sabrı buraya kadardı. “Delirtme lan adamı! Kalk, yeterince zıbardın.”
Buğra’nın kulak çınlatan bağırışına Ateş başının altındaki yastığı kavrayıp ona doğru fırlatarak karşılık vermişti. “Bok herif! Nedir benim senden çektiğim!”
Buğra göğsüne çarpıp yere düşen yastığı yerden alıp aynı şekilde geri fırlattı. “Asıl benim senden çektiğim nedir!”
Ateş yüzüne çarpan yastığın darbesini umursamadan yastığı kollarına alıp sarılırken açmamakta ısrarcı olduğunu gözlerini daha çok yumdu. “Tamam sen in, ben geliyorum.”
Gelmeyeceğini çok iyi biliyordu Buğra. Buna rağmen kalçasını pencere kenarından ayırıp dikleşti. “Beş dakikan var Ateş. Beş dakika içerisinde aşağıdan olmazsan duşunu yatakta alırsın.”
Serseri gülüşü belirdi Ateş’in dudaklarında. “Şampuan hizmeti de var mı?”
Göz devirdi Buğra odadan çıkarken. Alt kata inen merdivenleri inip mutfağa yöneldi. Kahve makinesini çalıştırıp kahvesini hazırlarken merdiven tarafından duyduğu ayak sürtme sesleriyle Ateş’in uyandığını anladı. Buğra’nın su konusunda ciddi olduğunu bildiğindendi ayaklanması.
Buğra kahvesini kupasına doldururken Ateş de mutfağa girmişti. Henüz elini yüzünü bile yıkamamışken ilk işi dolabı açıp pastasını almak oldu. Buğra kahvaltıları pek sevmediği için kahve ile yetinirken Ateş daima her yemekten önce, sonra hatta bazen yemek varken bile tatlı tüketirdi. Bu normal bir insanın midesini bozabilecek bir şeyken Ateş’in midesi her tatlı yiyişinde bayram ederdi.
Bulduğu şekerli, şerbetli veya sütlü tüm tatlıları yerdi. Ama sabahları genellikle küçük boyutlu pastalardan tüketirdi. Bu pastaları hiçbir zaman evde tükenmezdi çünkü bittikçe Ateş yenilerini alırdı. Pastasını sıkıca tutarken çatalını da alıp o da Buğra’nın peşinden salona ilerledi. Buğra kanepeye diken üstündeymiş gibi otururken Ateş kanepeye yayılarak kuruldu ve tarifi olmayan bir haz içinde tatlısını yemeye koyuldu. Üzerinde sıfır kol, salaş bir tişört varken altında şortlaydı. Buğra’nın bir yere gider gibi giyinmesini sorguladı. “Nereye?”
Buğra’nın küfür dolu gözleri Ateş’e döndü. “Bazen gereksiz salak oluyorsun.”
Göz devirip tatlısını kaşıkladı Ateş. “Sen de her zaman sik sik konuşuyorsun. Ben bir şey diyor muyum?”
Muhatap olmamayı seçti Buğra. Kahvesini içtikten sonra seri hareketlerle odasından saatini ve kulaklığını alıp çıkış kapısına ilerledi. Çıkmadan önce Ateş’e haber verircesine “Ben Toprak’ı izlemeye gidiyorum. Bir açığını görürsem ararım seni.”
Başını sallamakla yetindi Ateş. Buğra evden çıkıp giderken Ateş bitirdiği pastanın karton tabanını ve çatalını bırakmak üzere mutfağa yöneldi. Kartonu çöpe atıp çatalı bulaşık makinesine yerleştirdikten sonra akşam yemesi için hiç pastası kalmadığını hatırlamıştı. Hızla Buğra gitmiş mi diye bakmak için Salon camına çıktı.
Buğra’nın arabasını kapının önünde bulduğunda “Buğra!” diye seslendi.
“Efendim.” diye karşılık alması uzun sürmedi.
Sesini duyurmak için daha da gürleştirdi Ateş. “Gelirken Mehmet amcanın pastanesinden tatlı alsana? Evde hiç kalmamış.”
Bıkkınlıkla solusa da “Ne istiyorsun?” diye sormadan edememişti.
“Yirmi tane ekler, 7-10 civarı un kurabiyesi, beş tane de magnolya al; ikisi çilekli, üçü muzlu olsun. Bir de altı tane küçük boyutlu pastalardan…”
“Mehmet amcayı da getirmemi ister misin? Bir o kaldı anasını satayım.”
“Hayır. Tatlılarımı unutma.” deyip içeri geçti Ateş. Buğra hala aynı usanmış ifadesi içindeyken arabasını çalıştırdı. Ateş’in söylediklerini bir yere yazmasına gerek yoktu çünkü hafızası kuvvetliydi. Bir şeyleri unutmaması gerektiğini ona sevda öğretmişti.
Kulaklığını takıp saatten Kuzgunlar için özel olarak tasarlanan dijital sisteme kendi özel kodu ile giriş yaptı. Bağlandığı kişi sistem sorumlusu olan Uğur’du. Toprak’ı izlemeye gittiğini, Ateş’in evde kaldığını ve son olarak da Caner’in durumunu rapor edip sistemi kapatmıştı Buğra. Bir operasyon yükünü taşıdıkları için her hareketlerini rapor etmek zorundalardı. Bu raporların sorumluluğunu Buğra üstlenmişti. Çünkü aralarında en soğukkanlı olanı ve plan dışına çıkmayanı oydu. Ateş daima kafasına buyruk hareket eder, Caner ise emir verilmedikçe kıpırdamazdı. Buğra ise tüm yükü sırtlanan taraftı.
Ona verilen adrese geldiğinde arabasını tenha bir yere park edip hedefine aldığı bedeni izlemeye koyuldu. Bu tenha yerin ona maziden bir şeyler getireceğinden şimdilik bihaberdi.
*****
Vera Işık
Yine bir kabus…
Evet, benim hayatımın özeti tam olarak buydu. Kendimi bildim bileli daima hiç tanımadığım yüzleri, bedenleri rüyamda görürdüm. Zihnimin bana oynadığı oyun önce tatlı, güzel anlarla başlar ardından tam anlamıyla bir kabusa dönerdi. Bunların bir kabus olduğunun farkındaydım ama hisler öylesine tanıdık ve bendi ki bu kabusların etkisinden uyandığım vakit de çıkamıyordum.
Yine öyle bir kabusun içindeydim. Ayaklarım çıplak, çakıl taşlarıyla dolu bir sahilde ilerliyordum. Ayağıma batan çakıl taşlarının acısını hissetmiyordum çünkü deniz kenarında, dalgaların huzur veren seslerinin içindeydim. Saçlarım üzerine yürüdüğüm rüzgar tarafından arkaya savruluyordu.
Önce bir yuva gibi sıcaktı bu rüzgar. Ancak hırçın bir dalganın sesiyle bu rüzgar buz kesti. Belki de kulaklarıma değen ses hırçın dalgaların sesi değil de kurşun sesleriydi. Sesler çoğaldı, öyle ki bir süre sonra kulağımın çınladığını hissettim. Evet, bunlar kurşun sesleriydi. Ama etrafta ne ateş eden biri vardı ne de bir silah.
Yüzümün buz kesmesine sebep olan rüzgar esmeye devam etti. Daha fazla ilerleyemedim. Adımlarım durulurken dizlerimin üzerinde çöktüm. Ayaklarıma batan çakıl taşlarını hissedememişken avucuma batan çakıl taşları canımı acıttı. Elimi kaldırıp elime baktığımda avuç içimin kanadığını gördüm. Gözlerim doldu ama acıdan olmadığını biliyordum. Yine yabancısı olduğum ama her şeyiyle bana ait olan o his sardı kalbimi.
Yarım kalmışlık.
Bu hissin tarifi buydu. Bataklıkta açmak üzere olan ama etrafına sarılmış zehirli yosunlar yüzünden güzelliğini dünyaya sunamayan bir nilüfer gibi. Yarımdım, eksiktim. Kalbimde bir boşluk vardı ve bu geçecek gibi değildi.
O his yine benimleydi. Ve acısı her rüyada biraz daha ağırlaşıyordu. Avucumdan süzülen kan damlalarını izledi kızaran gözlerim. Ben kıpırdayamadım ama karşımda beliren iki çocuk gördüm. Bir kız çocuğu ve bir erkek çocuğuydu. Kız çocuğu daha küçük duruyorken o da benim gibi dizlerinin üstüne düşmüş, eli çakıl taşlarının üzerindeydi.
Aramızda tek bir fark vardı. Onun düştüğünde kaldıranı vardı.
Erkek çocuğu koşarak yanına gelip onu kaldırmıştı. Ellerini ve dizlerini temizlemişti. “Elim kanadı.” diyordu kız çocuğu ağlarken.
“Sararız.” demişti çocuk hemen. “Bir şey olmaz ki, ben iyileştiririm.”
“Düştüm. Hani hep tutacaktın?”
“Uzaktaydın. Yetişemedim. Bir daha yetişemeyeceğim kadar uzağa gitme, o zaman söz hep tutarım.”
“Tamam.” diyen kız çocuğu artık ağlamıyor, gülüyordu. Erkek çocuğunun elini tutup birlikte uzaklaştılar. Gözden kaybolana kadar o eller hiç ayrılmadı.
Benim ruhumdaki yabancı his ise dinmek bilmedi. Acılar içinde kıvranırken avucumda kuruyup giden kanda kaldı gözlerim. O kana bakarken gözlerimin karardığını hissettim. Ya da belki de kabusum başlıyordu. Deniz kenarındaki ruhum artık küçük bir kız çocuğunun bedeninde. Kucağımda kana bulanmış bir ayıcık varken yanıp kül olan eve bakıyordum. O evin anlamı neydi bilmiyordum, tek hissettiğim o boğaz düğümleten acı histi.
Yangının cayır cayır yanan ateşinin sesine kurşun sesleri eklendi. Gökyüzü karardı. Görüntüler bulandı. Ne olduğunu anlamadığım bir şekilde kabusum bitti. Zihnim boşluğa sürüklendi ama o acı his hala benimleydi.
Gözlerim ağır bir şekilde aralandığında kulaklarıma telefonumun sesi geldi. Biri beni arıyordu ve yüksek ihtimalle beni uyandıran şey aramanın sesiydi. Doğrulmaya bile mecalim yokken elimle telefonumu aradım. En son yatağın kenarında bulduğumda aramanın kimden olduğuna bakmadan kulağıma doğru götürdüm. Ben gözlerimi kapatırken “Vera?” diye seslenen Aliz’di. “Uyandırdım mı kuşum?”
Onaylarcasına bir mırıltı döküldü bükük dudaklarımdan.
“Gelmeyecek misin bugün de?”
Aslında gitmeyecektim ama dün gereksiz bir hırsla Yekta’ya geleceğimi söylemiştim. Bu yüzden gitmek zorundaydım. Zaten absürt şeyler dolayısıyla derslerimi yeterince aksatmıştım. “Gelirim. Daha erken.”
“Kuşum, saat yedi.”
“Yani?”
“Ders sekizde başlıyor.”
“Off.” çektim belli belirsiz doğrulurken. “Hazırlanıp geliyorum. Orada görüşürüz.” O da görüşürüz dediğinde telefonu kapatıp bacaklarımı aşağı sarkıttım. Yüzümde dağılmış saçlarıma elimi daldırıp arkaya iteledim. Yataktan kalkıp odamdan çıktığımda aynı anda Kayra da odasından çıkmıştı. Bu saatte neden uyanıktı ki?
“Ablacım,” diyerek yanına ilerledim. Ellerim belli belirsiz saçlarını okşarken saçlarından öptüm. “Günaydın.”
“Günaydın.” dedi uykulu sesi. “Bugün gidecek misin?”
Onaylarcasına başımı salladım. Omuzları düştü anında. Birkaç gündür dersleri asıp onunla vakit geçirdiğim için çok mutluyken bugün gideceğimi bilmek canını sıkmıştı. Teselli mahiyetinde yanağını sıkıca öpüp banyoya yöneldim. Yüzümü yıkayıp saçlarıma çekidüzen verdikten sonra tekrar salondaydım. “Aç mısın bebeğim?”
Başını salladı iki yana. Kanepeye kıvrılmış, tabletiyle oynuyordu. Hacer abla -derse gittiğimde Kayra’yı emanet ettiğim komşumuz- ona kahvaltı hazırlardı ancak ben yine de çikolatalı sütünü bir bardağa doldurup önüne bıraktım. Ardından giyinmek için odama çekildim. Üzerime kahverengi tonlarında ince bir hırka geçirip altıma bej rengi mini bir etek giydim. Saçlarımı normalde düzleştirirdim ancak şu an nedense gözüme aşırı hoş görünmüştü. Dip boyam gelmiş mi diye bakmak için hafifçe boy aynasına doğru eğildim. Dip boyamın gelmediğini gördüğümde rahat bir nefes vererek geriledim.
Saçlarımın has rengi açık bir kahverengiydi. Ya da benim benzetmemle sütlü çikolataydı. Ama ben yirmi yaşımdayken saçlarımı koyu kahveye boyamıştım. Dip boyam geldikçe de boyamaya devam ediyordum.
Saçlarımın buklelerini düzenleyip ders için gerekli kitaplarımı da alıp odadan çıkmamla kapının çalması bir oldu. Kayra’nın saçlarından öpüp kapıya ilerledim. Gelen Hacer ablaya hoş geldin deyip Kayra’ya uslu olmasını söyledikten sonra evden ayrıldım.
Gittiğim tıp fakültesi evime uzak düşmediği için yürüyerek gitmeyi tercih ederdim çoğu kez. Zaten araba gibi boğucu bir yerde fazla kalabilen biri değildim. Açık alan ve güneş en iyi seçenekti.
Kitaplarım elimde uslu uslu yolda yürüyorken birden boşta olan elim bir el tarafından kavranıp çekiştirildiğimde irkilerek kitaplarımı yere düşürdüm. Kitaplarımı umursamadan beni kimin çekiştirdiğine bakmadan “Vera,” diyen Anıl’ın sesini duydum.
Duyduğum iğrenç ses ve karşımdaki iğrenç karaktere kusarak karşılık vermek vardı ama mideme kıyamıyordum. “Konuşmak istiyorum.” dedi tüm arsızlığıyla.
Anıl benim yaklaşık bir hafta önce ayrıldığım eski sevgilimdi. Anlaşılacağı üzere pek de iyi bir ayrılma yaşanmamıştı çünkü ben onu kampüsün kızlar tuvaletinde hiç tanımadığım bir kızla öpüşürken bulmuştum. Anıl’a aşık olmadığım için beni aldatması canımı acıtmamıştı ama gururum incinmişti. Gördüğüm görüntü karşısında ağlayarak oradan uzaklaşmak yerine ikisinden de hırsımı çıkartmak şu hayatta yaptığım en iyi şey olabilirdi. Onları pataklarken tüm nefretimi kusmuş, içimde zerre bir şey bırakmamıştım. Benden sonra bir tur da Yekta Anıl’ı dövdüğü için fazlasıyla rahatlamıştım.
Anıl gibi bir şerefsizle sevgili olma sebebime gelirsek her şey tamamen bir merak üzerine başlamıştı. Daha önce hiç sevgilisi olmayan ve sadece rüyalarımda gördüğüm çocukluk aşkımda takılı kalan ben bir anda çocukluk aşkımı tamamen arka plana atmaya ve aşık olmak için çabalamaya başlamıştım. O zamanları aşkın aranacak bir şey olmadığını bilmeyecek kadar toydum. Tıp fakültesine gittiğim seneden beri Anıl’ın benden hoşlandığı tüm arkadaşları tarafından bize duyurulmuştu. Eğitimimin üçüncü senesinde Anıl’a bir şans vererek hayatımın hatasını yapmıştım.
Henüz sevgili olalı üç ay olmadan onu başka bir kızla öpüşürken basmak o an için aşka dair tüm umudumu yitirmeme sebep olmuştu. Üç yıldır beni sevdiğini söyleyen adam bile birlikte olduğumuz üç aydan sonra beni aldatıyorsa şu dünyada hangi erkeğe güvenip aşık olabilirdim? Olamazdım.
Olmamıştım da zaten. Ben sadece Anıl’ı sevmeye çalışmıştım ama buna da o izin vermemişti.
Şimdi ise arsız bir şekilde karşıma geçmiş, konuşalım diyordu. Spora gittiğim o iki yılda kazandığım tüm teknikleri onun üzerinde denemek vardı ama hayır, harcadığım enerjiye bile değmezdi. Hem ben ona kızgın veya kırgın olacak kadar bile değer vermiyordum. Şu saatten sonra umurumda dahi değildi.
“Vera, yanlış anladın.” dediğinde bileğimi sertçe çekip elinden kurtuldum.
Histerik bir şekilde gülerken “Yanlış mı anladım?” dedim alaycı ifademle. “Neyi yanlış anladım? Kız boğuluyordu da ona suni teneffüs mü yapıyordun yoksa ilk yardım dersleri için prova mı yapıyordunuz? Ama daha önemli bir sorun var Anıl,” Hafifçe ona doğru eğilerek aynı alaycı ifademle devam ettim. “Durum bunlardan ibaret olsa bile siz tüm bunların hepsini neden kızlar tuvaletinde yapıyordunuz?”
Diyecek bir şey bulamadığı için öylece kaldı. Usulca geri çekilip bir adım ondan uzaklaştım. Artık ona dair her şey midemi alt üst ediyordu. Ona sırtımı dönüp kitaplarımı toplamak için eğilecekken bir kez daha bileğimi kavradığı için duraksamıştım.
Ters bir tavırla ona doğru dönüp kolumu kendime doğru çektiğimde işaret parmağım da havalandı. “Bir daha sakın bana dokunma!”
Ellerini kaldırıp bir adım geriledi. Bu hareketi bile gözüme iğrençlik olarak battı. “Beni zorla öptü.” diye son kozunu oynadı.
Gerçekten aptal mı vardı karşısında? Tamam hiçbir ilişki tecrübem bulunmayabilirdi ama bu söylenen her yalana inanacağım anlamına gelmiyordu.
“Anıl sen gerizekalı mısın? Gerçekten inanacağımı mı düşünüyorsun? Ya o kız seni zorla öptüyse bile senin kızlar tuvaletinde ne işin vardı?”
“Seni arıyordum.” dedi anında. “Ben seni arıyordum Vera. Sonra Gizem’le karşılaştık, ne olduğunu anlamadan beni öptü. Yemin ederim sevgilim, benim hiçbir suçum yok.”
“Kes!” dedim sert bir şekilde elimi kaldırırken. “Bir daha da bana sevgilim deme. Bana dokunma, seslenme; beni bir yerde gördüğünde yolunu değiştir çünkü ben tam olarak öyle yapacağım.”
Tekrar arkamı dönmeme kalmadan “Başka biri mi var?” diye sordu. Bu sefer histerik bir kahkaha patlattım çünkü gerçekten inanılır şey değildi. Bir de utanmadan bana böyle bir soruyu sorması kaçıncı düzey arsızlıktı?
“Bana inanmamanın başka açıklaması olamaz. Söyle, başkası mı var?”
“Aptal aptal konuşma!” dedim yüzümdeki kahkahadan kurtulup buzdan keskin gözlerimi gözlerine dikerken. “Beni de sakın kendinle karıştırma!”
“Başkası var.” diye tekrarladı bozuk plak gibi. Sinirlerime daha fazla hakim olamayıp üzerine doğru yürüyecekken arkamdan bir el usulca bileğimi kavradı ve beni olduğum yere sabitledi. “Hanımefendi, bir sorun mu var?” diye soran ses yabancı ama tanıdıktı. Kalbim tanıdı sanki ama zihnim için yeni bir ritimdi.
Yüzümü ona doğru döndüğümde aramızdaki boy farkı dolayısıyla hafifçe başımı kaldırmak zorunda kalmıştım. Uzun boylu, fiziği yerinde, bu sıcak havaya rağmen boğazlı kazak giymiş bir adam vardı karşımda. Yeşil harelerim soluk mavi hareleriyle denk düştüğünde yine o his sarmaladı ruhumu.
Yarım kalmışlık.
Gözlerinde bu vardı. Soluk mavi hareleri siyaha dönecekken yarım kalmış gibiydi. Siyaha dönemeyecek kadar temiz, tekrar huzur veren bir mavi olamayacak kadar kirliydi. Kumrala çalan saçları ise güneş yanığı misali uçlara gidildikçe daha belirgin bir sarıya dönüyor ve bu görünüşüne garip bir karizma katıyordu. Eğer tüm bu özelliklerini özetleyecek olursam evet, o fazlasıyla yakışıklıydı.
Gözlerinden ruhuma akan tanıdık hisse kapılmamaya çalışarak “Hayır.” dedim sorusuna. Usulca eli bileğimden gerilerken benim aksime Anıl gereksiz bir agresiflikle “Sana ne kardeşim, işine bak sen!” diye çıkışmıştı.
Geri zekalı demekte o kadar haklıydım ki salak oluşunu her yerde muazzam bir şekilde gösteriyordu. “Anıl!” diyerek onu ikaz ettim ancak kafası hoşmuş gibi davranmaya ve absürt bir şekilde konuşmaya devam etti.
“Yoksa sevgilin bu mu?” dediğinde dehşete kapıldım. Psikopat bir paranoyak mıydı bu? Yoldan geçen bir adamı sevgilim sanmasının başka da açıklaması olamazdı.
“Ne saçmalıyorsun sen!” diye çıkışmama kalmadan üzerime doğru yürümeye başladı.
“Söyle. Bu dingil için mi ayrılıyorsun benden? Tüm her şey bahane değil mi?”
Duyduğum her cümlede biraz daha şok oluyor ve ne diyeceğimi bilemiyordum. Ki bu kez bir şey dememe izin verilmeden yanımdaki yabancı hiç beklemediğim bir şekilde yumruğunu Anıl’ın suratına indirmişti. Bir şok da bunun için bedenimde yayılırken ellerim refleks olarak ağzıma kapandı ve adımlarım geriledi.
Yanımıza gelen yabancı ise durmadı. Her şey bir anda gelişti. Savurduğu yumrukla Anıl yere düşmüş, yabancı bununla yetinmemişti. Anıl’ı yakasından kavradığı gibi hafifçe doğrulttu ve art arda yumruklar savurmaya devam etti. Araya sıkıştırdığı hakaretleri algılayamayacak kadar şaşkındım.
Bir şey yapma ihtiyacı duydum çünkü yumruk darbeleri Anıl’ın ağzını burnunu kanatmıştı. Aklıma gelen şeyin saçmalığını sorgulamadan çantamdaki silahı kavradım ve adama doğru tuttum. “Geri çekil.” dediğimde adam Anıl’a yumruk savurmayı bırakıp gözlerini bana çıkarttı. Önce gözlerime ardından iki elimle sıkıca kavradığım silaha baktı.
Ve hiç beklemediğim bir şey oldu. Bir anda kahkaha attı. Evet, elimdeki silahı görünce yaptığı şey tam olarak buydu. Tamam, elimdeki silahın oyuncak olduğunu kabul ediyordum ancak bu dış göz tarafından bakıldığında anlaşılmayacak derecede gerçek görünüyordu.
Kayra’nın hayali büyüdüğünde polis olmak olduğu için ona yaklaşan doğum günü hediyesi için bu silahı almıştım. Ben bile silahı alırken oyuncak olduğuna bir türlü inanamamışken bu adam gülüyordu. Acaba psikopat mıydı? Mazoşist falan…
Yüksek sesli kahkahaları sürerken ben muazzam bir alıklık içindeydim. Gülmekten konuşamaz haldeydi. En sonunda karnını tutup derin nefesini verdikten sonra buna bir son verdi. Kahkahaları durdu ama sırıtışı yerli yerindeydi. Anıl’a yumruk attığı için kana bulanan sağ elini silkeleyip ağır bir şekilde ayaklandı ve karşıma dikildi. Ellerim titreyerek tuttuğum silah tam da kalbine yaslıydı. Sahte olduğunu bilmese böyle bir şey yapar mıydı?
Psikopatsa yapardı.
Peki öyle miydi?
Sertçe yutkunduğumda usulca başını bana doğru eğdi ve keyif dolu bir sesle fısıldadı. “Sık bakalım. Su silahı mıymış yoksa güya çok can acıtan mermili silahlardan mı?”
Ve o an emin oldum. Bu adam gerçekten manyaktı. Bir insan silaha tek bakışıyla sahte olup olmadığını nasıl anlardı?
Yine güler gibi oldu ama bu gülüşü arkama çevrildiği an soldu. Yüz hatları gerilirken nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde kolumdan kavradı ve sırtımı altında olduğumuz üst geçit kolonuna yasladı. Panikle çıkışmama kalmadan bedeni tüm görüş açımı kapatacak şekilde önüme kapandı ve başını sol taraftan boynuma doğru eğdi. Sol taraftan bakan biri için hiç de iyi bir konumda değildik.
“Ne yapıyorsunuz!” diye çıkışıp onu omuzlarından itecektim ki sol eli aynı hızla ağzıma kapandı.
“Sessiz ol. Yakalanırsam sen de yanarsın.” diye mırıldandığında nefesi boynumda dağıldı. Bunun rahatsız etmesi gerekirdi ama nedense ona dair her şey fazla tanıdıktı. Anlam veremedim, her şeyiyle yabancı olmalıydı.
“Polisim.” dedi hızla. Bir an mantıklı geldi çünkü silaha tek bakışıyla sahte olmasını anlamasının başka açıklaması olamazdı. Ya da olabilirdi.
Belki de o bir seri katildi ve yakalanmaması gerektiği kişiler polisti.
“Elimi ağzından çekeceğim ama sakın bağırma.”
Hızla başımı salladığımda elini usulca geri çekip sağ yanımdan sıcak metale yasladı. “Çocuk mu kandırıyorsun sen!” dedim ama sesim dediklerine uyar şekilde fısıltı halindeydi.
Kaşları çatıldı.
“Kimliğini göster.”
Daha çok çattı kaşlarını. “Şu anda mı gerçekten?”
“Her polis diyene inanacak kadar salak mı görünüyorum oradan bakınca?”
Biz tüm bunları yaşarken kendi can derdine düşüp ortamdan uzaklaşma derdinde olan Anıl’ı gösterdi başıyla. “Böyle bir lavukla sevgili olduğuna göre pek akıllı sayılmazsın.”
“Sen-“ diyecek oldum gülerek lafımı böldü.
“Ha bir de şu oyuncak silah mevzusu var.”
Beni kenara çektiği vakit göğsünden düşüp parmağıma takılan silaha kaydı bakışları. Gülüşü büyüse de saniyeler içinde toparlanmayı başardı.
“Kimlik?” dedim duygusuz ifademle. “Kimliğini göster yoksa çığlık atıp polisleri buraya yığarım.”
“Evde unuttum.” dedi öğretmenine bahane sunan bir öğrenci misali.
Dehşetle baktım. “Şaka mısın sen?”
“Hayır.” dedi ciddiyetle.
Bu muhabbetten sonra çığlığı basmam gerekirdi ancak o doğrudan gözlerime baktığı için bir an donakalmıştım. Sisli maviler bana tuhaf bir umutla bakıyordu sanki. Bir süre gözlerimde kaldı. Sonra hiç beklemediğim bir şekilde sağ bileğimi kavrayıp bileğime baktı.
Küfredip bileğimi bıraktığında gözlerine dolan hayal kırıklığını görebilmiştim.
“Ne yapıyorsun sen!”
Zaman kazanmaya çalışıyor, dedi zihnim. Seni birine benzetti, dedi kalbim.
“Gözlerin lens mi?” diye sorduğunda afalladım.
“Hı?”
“Gözlerin… lens mi?”
“Hayır.”
Bir küfür daha savurdu çok kısık bir sesle. Gözleri benden kopup sağına döndüğünde derin bir nefes vererek geriledi. Ben ise hala o garip anın etkisindeydim.
Benden birkaç adım uzaklaşırken “Ayrıca hı değil efendim.” diye mırıldandı.
“Ne fark eder? Salak değilsen ikisinin aynı şey olduğunu anlarsın.” Salak kelimesine özel vurgu yaptığımda kime nispet yaptığımı sorguladım kendi kendime. Gerçekten tek sorun hı demem miydi?
“İkisi aynı şey değil. Türkçede hı diye bir kelime yok.”
Göz devirdim. Bu ısrar niyeydi ki? “Her neyse, dil bilgisi tartışmasına girmeyeceğim seninle.”
Bu sefer sabrının doruklarında olacak ki iç çekti bıkkın tavrıyla. “Bu dil bilgisi değil, Adabımuaşeret.”
“Türkçeye takıntın falan mı var?”
Ona doğru bir adım atarak agresifleştiğimde aynı şekilde karşılık verdi. “Hayır ama senin Türkçeye baya bir garezin var gibi.”
Dişlerimi sıkıp bir adım daha yaklaştım. “İdiot!” diye mırıldandım yüzüne doğru.
Onunla daha fazla muhatap olmadan yanından geçip kitaplarımı toplamaya koyuldum. O ise arkamdan mırıldanmaya devam ediyordu. “İngilizcemiz de var herhalde.”
“Tamam. Dil hakimiyetin dolayısıyla seni tebrik ederim Dünya Dil Kurumu Başkanı ve Allah’ın tez zamanda egonun cezasını vermesini dilerim.”
Yüzünü göremesem de göz devirdiğini biliyordum. Hızla kitaplarımı alıp oradan uzaklaştığımda o da uzaklaşmıştı. Saçma ve absürt bir andı. Anlam veremediğim bir şekilde başlamış ve bitmişti. Tüm bunlardan sonra kafamı kurcalayan tek bir soru vardı: O adam gerçekten bir polis miydi yoksa bir seri katil mi?
Düşüncelerimi ve az önce yaşananların garipliğini bir kenara iterek fakülteye yöneldim. Saate bakmak için telefonu elime aldığım vakit Yekta’dan bir arama olduğunu gördüm. Zaten gelmek üzere olduğum için aramayı meşgule attım.
Dersin başlamasına yaklaşık on beş dakika vardı. Kampüsten içeri girdiğimde bizim ekibin fakültenin girişinde beklediğini gördüm. Yekta sanırım aramasını meşgule attığım için sinirden yerinde duramıyordu. Aliz ve Duru, Yekta’yı sakinleştirmeye çalışıyor; Dora ve sevgilisi Adal ise kendi hallerindelerdi. Seri hatta koşar adımlarla onlara ilerlerken fakülteden çıkan Gizem ile göz göze geldiğimde adımlarım yavaşladı. Sevgilimi onunla bastığım gün ona patlattığım tokadın izi hala dudaklarında bir yaraydı. Bana göz devirerek yanımdan geçip gitti. Ben de aynı şekilde taklidini yaparcasına gözlerimi devirdim.
“Aptal bok!” diye mırıldanışım bizim ekibin yanına geldiğim için herkes tarafından duyulmuştu.
Yekta ne dediğimi umursamadan kolumu cimcikledi. “Niye açmıyorsun sen benim telefonlarımı?”
İnleyerek kolumu tuttuğumda beni Yekta’nın gazabından koruyarak arkasına saklayan Aliz’di. “Kuşumu rahat bırak Yekta!”
“O kuşuna söyle ne diye bizi meraklandırıyor! Sabahtan beri arıyorum, hiçbir aramamı cevaplamadığı gibi bir de meşgule atıyor!”
Aliz nıçlayıp bana doğru döndüğünde ben yalandan burnumu çekiştiriyordum. “İyi misin kuşum?” diye sordu Yekta’nın cimciklediği kolumu okşarken.
“İyiyim.” dedim bir kere daha burnumu çekiştirirken.
“Bak bir de yalandan ağlıyor! Yemezler canım bu tatlı halleri!” diyen Yekta’ya başımı eğip dil çıkardım. Huysuzun tekiydi gerçekten. Çocukluğumuzun hatırı olmasaydı şimdiye onu arkadaşlıktan men etmiştim.
“Nerede kaldın kuşum? Merak ettik.”
Bu noktada gözlerimi doldurmayı kesip somurturcasına bir ifade takındım. “Yolda gelirken Anıl’la karşılaştım.”
“Ne!” diye cırlayan Yekta’dan başkası değildi. Aliz’i hafifçe yana itip bu sefer o önümde belirdi. Bir zarar görmüş müyüm diye baştan aşağı beni süzdü. “O it herif bir de yolunu mu kesti!” Sinirden çene kasının gerildiğini görebilmişti. Aynı saniyelerde gözleri sağ bileğime değdiğinde gördüğü kızarıklıkla kan beynine sıçradı. Anıl iki kere bileğimi kavramış ve ikisinde de hayvan gibi sıktığı için kızarması normaldi ama acım yoktu. Bir an karşılaştığım yabancı da mı bileğimdeki kızarıklığa baktı diye düşündüm.
Ama o zaman neden hayal kırıklığıyla dolardı ki?
Başka bir şey vardı. Beni birine benzetmiş gibiydi. Sağ bileğimde olan bir şeyler onun için bir işaretti sanki. “Vera bu ne!” dedi beni korkutan bir panikle. Her an Anıl’ın üzerine saldırabilecek vahşilikteydi. Bir kez daha bunu yaparsa bu sefer gerçekten kaydını silebilirlerdi. “O mu yaptı bunu?” diye tısladı dişlerinin arasından.
Bir cevap alma tenezzülünde bulunmadan bileğimi bıraktığı gibi hala diri olan öfkesiyle Anıl’ın peşinden gideceğine adım kadar emindim. “Yekta!” Önüne geçip onu durdurarak sakinleştirmeye çalıştım. “Bir sakin ol. Bak bu sefer kavga ettiğiniz disiplinin kulağına giderse kaydını silebilirler. Değer mi bir pislik uğruna bunu yapmaya?”
“O pislik benim kardeşimin canını acıtıyorsa her şeyi yapmaya değer!” Yine öne atıldığında bu sefer göğsünden itekledim.
“Ya bir dur be adam!” diye çıkıştım ben de sinirle. Ardından her zamanki göz doldurma tekniğimi kullanarak burnumu çekiştirdim. “Lütfen…” Dudaklarımı büzdüğümde bakışlarının yumuşadığını fark ettim. İç çekti ben seninle ne yapacağım dercesine.
Dudaklarımda minik bir kıvrılmayla tatlı olmaya çalışarak başımı hafifçe omzuma doğru eğdim. “İyiyim ki ben. Hiç acımıyor bile.” Elim bileğime kaydığında yine o hayal kırıklığı geldi aklıma. Acaba aradığı işaret bileğimdeki üç küçük nokta mıydı? Orası sürekli gözüme battığı için kapatıcıyla kapatırdım. Ama o küçük noktalar neden önemli olsun ki? O adamı daha önce görmediğime emindim. Yabancıydı ama bir o kadar tanıdık.
“Hem zaten ağzı burnu kanatıldı.” Gözlerimi bileğimden gözlerine çıkarttığımda Yekta’nın kaşlarının çatıldığını gördüm. Aklından geçenleri okuduğumda güldüm. “Ben yapmadım. Yoldan geçen bir adam yaptı.”
“Yoldan geçen bir adam neden Anıl’ı dövdü ki?” diye soran Duru’ydu.
“Yoldan geçen herhangi biri bile Anıl’ın ne düzey şerefsiz olduğunu anlayabiliyormuş demek ki.” diye her fırsatta Anıl’ı aşağılayan ise Yekta’dan başkası değildi.
Ekipçe fakülteye doğru yürümeye başladığımızda her şeyi anlatmaya başladım. Kafa kafaya vererek herkes o adamın polis mi yoksa katil mi olduğu konusunda tartışmıştı. Doğa polis olduğunu düşünüyordu. Yekta ısrarla kesinlikle seri katil diyorken Aliz sadece bu adam nasıl görünüyordu diye sormuştu. Görünüşünü tarif ettiğimde sanki tanımış gibi bir ifade belirmişti yüzünde ama herhangi bir yorum yapmamıştı. Sessiz ve tedirgin gibiydi.
Sorgulamadım. Tanısa ve kim olduğunu bilseydi söylerdi diyerek geçiştirdim. Ben ve Aliz üst kattaki derse katılırken Yekta ve Duru kantine ilerlemişlerdi çünkü onların dersi saat dokuzda başlıyordu. Doğa ve Adal ise bizden tamamen bağımsızlardı.
*****
Pek de planladığı gibi gitmeyen bir gün geçiriyordu Buğra. Hayatı diğer insanlar için sıra dışı olan sıradanlıklarla doluydu. Silahlar, bombalar, komplolar… Bir günü diğer günden farklı olmazken bugün ona geçmişten gelen bir haber vardı. Bu haberin henüz farkında olmasa da içindeki kuşku silinmemişti. Kendini bildi bileli hayatını onu bulmaya adadığı çocukluk aşkına benzeyen biriyle karşılaşmıştı bugün.
Gözleri onun gözlerine benziyordu. Bir orman kadar derin, gökyüzü kadar huzur verici… Dünyadaki tek yeşil gözlü kadın çocukluk aşkı olmayabilirdi ama bu dünyada onun gibi bakan yoktu. Bakışlar değişmezdi.
Umutlanmıştı bir an. Buldu sanmıştı ama bileğine baktığında doğum lekesi misali bileğe dağılmış üç küçük noktaya rastlayamamıştı. O an tüm umudu yeniden parçalanmıştı. Artık içinde onu bulacağına dair hiçbir umudu kalmamıştı.
Düşürdüğü omuzlarından çaresizliği okunuyordu. Yorgundu. Sebebi hayal kırıklığıydı.
Sertçe yutkunup kendini toparlamaya çalıştı. Kapı kartını çıkartıp okuttuktan sonra içeriye süzüldü. Gereksiz bir yorgunluk çökmüştü bedenine. Kendini kanepeye bırakıp bakışlarını tavana çıkarttı. Bugün onu geçmişe götüren yeşil hareler canlandı gözlerinde. Emindi, kimse Çikolata’sı gibi bakamazdı. Ama o kadın bakmıştı.
Derin bir nefes verirken başka bir şey düşünmeye çalıştı. Kendine gelse iyi olurdu çünkü sabah yaşadıklarını Ateş bilseydi o da umutlanırdı. Buğra çocukluk aşkını arıyor olabilirdi ama aynı şekilde Ateş de kardeşini arıyordu. Aylar önce ona gelen mezar fotoğraflarından sonra böyle bir şeyle umutlanmasını istemiyordu. Ki zaten o kadın da aradıkları kişi değildi. En azından Buğra öyle sanıyordu…
Bazen Buğra da aradıkları kişinin öldüğünü düşünüp umudunu tamamen yitiriyordu. Bunca yıl onu bulamamalarının nedeni de buydu belki de. Onlar bir ölüyü arıyordu belki…
Hayır, bunları düşünmemeliydi. Er ya da geç onu bulacaklardı. Gerekirse bir 17 yıl daha beklerdi. Aklına komik bir şeyler getirerek üzerindeki rutubetten kurtulmaya çalıştı. Aklına ilk gelen komik şey ise korkutulmak için kendisine tutulan oyuncak silah oldu.
İster istemez gülmeye başladığında yüzünü sıvazladı. “Resmen oyuncak silah çekti.” O silaha baktığında oyuncak olmasını anlaması çok zor olmamıştı çünkü on yedi yaşından beri silahların içindeydi. Bir silahın oyuncak olmasını, boş veya dolu olmasını, menzilini veya gücünü tek bir bakışla anlayabilirdi.
Gülüşü hala dudaklarındayken uzun zamandır kahkaha atarak güldüğü tek olay bu olabilirdi. Komik kadındı. Biraz da alık.
Ateş seri adımlarla merdivenleri indiğinde Buğra gülüşünü bastırıp başını kaldırarak Ateş’e baktı. “Ne yaptın lan? Hallettin mi?” diye sordu Ateş her zamanki gibi umursamaz ama keyifli sesiyle. Kendini kanepeye atarken elindeki çikolatalı gofreti yemekle meşguldü.
Başını aşağı yukarı salladı Buğra. “Ama yakalanmış olabilirim.”
“Siktir et.” dedi Ateş aynı umursamazlıkla. “Geri döndüğümüzü anlarlar.” Gofretinden son lokmayı alırken gözleri etrafta gezindi bir şey ararcasına. Aradığı şeyi bulamadığında “LAN!” diye kükreyip Buğra’ya doğru döndü.
Buğra kaşlarını çatarak baktı Ateş’e. “Ne bağırıyorsun Allah’ın manyağı!”
“Lan tatlılarım nerede!”
Göz devirip arkasına yaslandı Buğra. “Aklımdan çıkmış,” diye mırıldandı önemsizce.
Ama bu konu Ateş’in tek umursadığı konu olduğu için tatlı bir öfke içindeydi. “Aklını seveyim senin! Tatlı kıtlığından gofret kemiriyorum burada!” Buğra’ya ters bakışlar atarken ayaklandı ve tavır alarak merdivenleri çıkmaya başladı. Söylenmeye devam ediyordu. “Caner malını da öldüreceğim! Tatlımı yemiş it! Zaten Ateş Kara kim ki? Ben öleyim de kurtulun.”
Buğra bir kez daha göz devirdi. Ateş’in gereksiz çıkışlarına alışıktı. Bu yüzden söylenenleri pek umursamadı. Henüz birkaç hafta önce ölüm eşiğinden dönerken şimdi ölümden bahsediyordu. Bu adamın travma lobu işlem dışıydı kesinlikle. Hiçbir şey umurunda değildi, kendi kalbi bile.
“Boklar!” diye son kez söylendi Ateş odasına girmeden önce. Buğra ise aynı umursamazlıkla kanepeye uzandı. Her ne kadar uyku düşkünü biri olmasa da uykuya ihtiyacı olacak kadar yorgundu. İçindeki hayal kırıklığını dindirmek için rüyalara sığındı. Belki yine koca bir boşluğa açılacaktı zihni ama uyandığında eski umudunu geri kazanmış olacaktı.
*****
“Bence kesinlikle katil.”
“Ya hayır polistir.”
Duru ve Yekta önümüzde yürürken ben ve Aliz her saniye sabır dilenerek peşlerinden gidiyorduk. Dersten çıkmış olmalarına rağmen hala sabah anlattığım adamın kim olduğunu tartışıyorlardı. Yekta katil de ısrarcıydı. İyimser davranan Duru ise polistir diyordu başka bir şey demiyordu.
“Kızım biraz mantıklı ol. Polis olsa kimliğini gösterirdi?”
Yekta’nın mantıkla donatılmış cümlesine Duru’nun masum cevabı “Evde unutmuş işte.” oldu.
Yekta ile birlikte aynı anda göz devirdiğime emindim. Kendimi bildim bileli arkadaş olduğumuz için bazı hareketlerimizin tıpa tıp aynı olmasına artık şaşırmıyorduk. “Peki, birilerinden kaçıyor olmasına ne diyeceksin Bayan Optimist?”
Aynı iyimserliğiyle cevap verdi Duru. “Operasyonda olamaz mı? Vera’nın başında bir sorun olduğunu görünce onun yanına gelmiştir. Sonra görevi tehlikeye girmiştir.”
Ve bunun için de beni kullanıp yüzünü boynuma gömerek mi saklamıştı? Saçmalık!
Ama Duru bu saçmalık karşısında müthiş bir jest yapılmışçasına eriyip bitmişti. “Ne romantik! Onun için görevini tehlikeye atmış. Tam yaz dizisi tadında bir aşk.”
“Lütfen bana uzun bir süre aşktan bahsetmeyin.” dediğimde üçü de sustu çünkü Anıl’la sevgili olmam için üçü de ısrar etmişti. Onca yıl peşinde olduğuna göre seviyor demişlerdi ama olanlar barizdi. Bir daha ne bir erkekle sevgili olmak ne de aşık olmak istiyordum. Ben ve rüyalarımdaki çocukluk aşkım gayet mutluyduk.
Yekta ve Duru yolun bir kısmından sonra bizden ayrılmışlardı. Onlar aynı binada oturuyorlarken ben ve Aliz iki sokak arkalarında oturuyorduk. Ben ve Aliz’in evinin arasında ise üç bina vardı. Birbirimize yakın olduğumuz için genellikle akşam yemeklerini birlikte yerdik. Markete doğru yaklaştığımızda marketten birkaç bir şey alacağımı söylemiştim. Aliz de gelmek istese de ben bir an önce eve gidip Kayra’nın yanında olmasını istemiştim. Hacer ablaya yeterince zahmet verirken onu daha çok yormak istemiyordum.
Beni dinleyerek eve gitmişti. Bense markete yöneldim. Birkaç paket makarna, biraz patates ve domates, bir de Kayra’ya en sevdiği çikolatadan aldıktan sonra kasaya ödeme yapıp marketten çıktım. Binanın önüne varan yolun trafik kazası nedeniyle kapalı olduğunu gördüğümde binanın arka tarafındaki yolu kullandım.
Bu yol biraz tenha olduğu için yürürken ürkmemiş sayılmazdım ama herhalde başıma bir şey gelmezdi. Arkama, sağıma ve soluma sürekli göz gezdirerek yürüdüm yolu. Binanın arka kapısına eriştiğimde elimi kaldırıp kapı kulpunu kavramama kalmadan enseme batırılan bir iğne hissettim.
Bir şey diyemeden ellerimdeki poşetler devrilip sebzeler bir yana dağıldı. Bilincim ağır bir uykuya dalarcasına ellerimin arasından kaydı. Ensemden bedenime yayılan soğuk hisle neler olduğunu anlayamadan zihnim boşluğa yuvarlandı.
*****
Ateş Kara dırdırı gerçek bir ızdıraptı. Buğra ona söylenen tatlıları almayı unuttuğundan beri Ateş susmamış, söylenmeyi sürdürmüştü. Ta ki Buğra daha fazla tahammül edemeyip gecenin bir vakti tatlı almak için evden çıkana kadar.
Sırf Ateş sussun diye öfkeyle kapıyı çarpıp evden ayrılmıştı. Arabasına binip herhangi bir pastanenin önünde durması uzun sürmedi. Ateş’in sabah verdiği siparişlerin hepsini tamamlayıp arabasına bindi. Eve doğru sürmeye başladı. Yorgun olduğu için arabayı kenara çekip uyuma düşüncesini bir kenara itmeye çalıştı.
Eve dönüş yolundayken önündeki yolun iki araba tarafından kapatıldığını gördü. Trafik kazası gibi durmuyordu, arabalar bilerek yolun ortasında gibiydi. Buğra arabalara çok da yaklaşmadan arabasını az ilerde durdurdu. Etrafta hiçbir insanoğluna rastlamasa bile tedbir almak adına torpido bölümündeki silahını kavradı.
Namluyu çekip bırakarak kurşunu hazır hale getirir getirmez ormanın içinden adamların çıktığını fark etti. O adamlar tarafından arabaya ateş açıldığında Buğra küfrederek başını eğdi. Kurşunlardan korunmak için başını hareket bile ettiremezken kurşun sıkması çok zordu. Adamlar sayıca fazlaydı ve baş edebileceğini sanmıyordu.
Saatinden sistemi aktifleştirerek yardım kodunu girdi. Ardından telefonunu kavradığında aradığı kişi Ateş’ten başkası değildi. “Ne yaptın, aldın mı tatlılarımı?” diyen Ateş’in sesine Buğra cevap veremeden kurşunlar yüzünden kırılan camların sesi doldurdu ortamı. Ateş bu sefer panikle “Lan!” diye çıkıştı. “İyi misin? Ne oluyor orada?”
“Pusuya düştüm. Evin yakınlarındayım.”
“Geliyorum kardeşim.” deyip aramayı sonlandırdı Ateş. Ateş’in motoruna yöneldiğini ve sadece yarım dakika içerisinde burada olacağını biliyordu Buğra. Peki onun bu kadar vakti var mıydı?
