ATEŞLE BARUT kitap kapağı

6. bölüm / 6

ATEŞLE BARUT

5.BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Sis 🍂

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 5.BÖLÜM

Merhaba herkese, keyifli okumalar dilerim. Yazım ve noktalama yanlışları için kusura bakmayınn🍫

Yorumlarınızı eksik etmeyiinn🙃

5.BÖLÜM

🍫🐬🌸

🎶 Emre Aydın- Unut Gittiğin Bir yerde 🎶

Vera Işık

Fakülteden döndüğümüzde Yekta hemen çıkması gerektiğini söyleyerek çıkmış; ben, DDK Başkanı ve Kayra evde yalnız kalmıştık. Ateş yine ortalıklarda yoktu. DDK Başkanına sorduğumda birkaç imza için şirkete gittiğini söylemişti. Kayra acıktığını söylediği için DDK Başkanı bir şeyler hazırlamak için mutfaktayken ben ve Kayra oyun odasındaydık.

Elime yeşil bir araba vermiş, kırmızı arabasıyla arabaları yarıştırmak istiyordu. Ona ayak uydurarak oyununa katılıyor, tam kazanacakken sevinmesi için kaybediyordum. Heyecan ve sevinç dolu yükselişler yaşarken sadece dudaklarımda bir tebessümle onu izlemiştim.

DDK Başkanının bana verdiği telefondan bildirim sesi geldiğinde dikkatim oraya kaymıştı. Mesaj DDK Başkanındandı.

Bir gelir misin?

Garipsesem de Kayra’ya birazdan geleceğimi söyleyerek odadan çıktım. Mutfak girişinde, telefonu elindeydi. "Ne oldu?" dedim yanına vardığımda.

"Pamir bir sandığın peşine düşmüş. Ne olduğu hakkında bir fikrin var mı?"

Sandık?

Alnımı kaşırken düşünmeye çalıştım ki aklıma gelen ilk şey babamın bana bıraktığı sandık oldu. Ama ne alakaydı ki? "Babamın bıraktığı küçük bir sandık var. Ondan bahsediyor olabilir mi?"

"Nerede bu sandık?"

"Evde."

"Siktir!" Telefonunda herhangi bir şey yapmadan kulağına götürüp "Ateş?" diye seslendi. Arama açık olmalıydı ki Ateş’ten cevap gelmesi uzun sürmedi. "Duydun değil mi? Canerlerden önce yetişebilir misin?"

Ateş’in cevabından sonra gözleri bana döndü. Önce telefonu hoparlöre aldı, ardından "Tam olarak nerede bu sandık?" diye sordu.

"Odamda. Kitaplığımın içerisinde mavi kapaklı kalın bir kitap var. Onun içinde."

"Tamamdır." diyen Ateş’in sesinin ardından arama sonlandı.

"Sandık ne alaka?" diye sordum DDK Başkanına.

Telefonunu cebine yerleştirirken mutfağa doğru ilerliyordu. Ben de arkasından gittiğimde o yarım bıraktığı yemeğe devam etti, bense kalçamı tezgâha yaslayıp cevabını bekledim. "Pamir adamlarına emir vermiş. Ne olduğunu bilmiyoruz." Bıçağı durdurup gözlerini bana çevirdi. "Bahsettiğin sandığın içinde ne var?"

Dudak büzdüm çünkü bilmiyordum. Bu sandığı babamla annemi kaybettiğim depremden bir ay sonra babamın arkadaşı olan Birol amca getirmişti. Babam ve Birol amca tüm davalarda fikir danışmanlığı yapan iki yakın arkadaştı. Birol amca gerektiğinde o kutuyu açman için sana yardımcı olacağım demişti.

Onu canın pahasına koru ve birileri peşine düştüğünde beni ara.

Sandığın yanında gelen bir mektup da vardı ancak Birol amca onu da açmama izin vermemişti. Mektup mühürlenmişken merakıma yenik düşüp açmak istesem de Birol amcanın ısrarıyla mektubu açmamıştım. Mektup ve sandığın varlığını unutmuştum bile. Uzun yıllardır kitaplığımdaki mavi ansiklopedinin arasındaydılar. Birol amca beni ara demişti ancak numarası eski telefonumda kaldığı için aramam pek mümkün değildi. Numarasını dayımdan da isteyemezdim; onlarca soru sorar, meseleyi öğrenmeden numarayı vermezdi. Meseleyi öğrendiği ansa dibimde biter, beni bu bataklıktan çıkartmadan durmazdı.

"Nasıl bilmiyorsun?"

"Bilmiyorum. Bana sadece korumam söylendi."

Kaşları çatıldı. Garipseyerek önüne döndüğünde düşünceli olduğunu görebiliyordum. Ben de o sandığın içinde ne olduğunu merak ediyordum ama metal sandığın şifresini yalnızca Birol amca biliyordu. Belki bir de dayım.

"Pamir o sandığın varlığını nereden biliyor?" diye soran bendim bu sefer.

Ben misali dudaklarını büktü. "Caner’in dediğine göre senin telefonunun şifresini kırdırmışlar. Orada herhangi bir şey var mıydı?"

Düşündüm bir süre. "Mesajlar vardı. Birol amca ile mesajlarımız. Sandığı ve mektubun bana ulaşıp ulaşmadığını sormuştu." Çok eski mesajlardı ancak zorunda kalmadıkça mesajları silmediğim için hâlâ duruyor olmalıydı. O mesajlara ulaşmış olabilirlerdi ancak bir başka sorun Pamir’in neden o sandığı önemli bulmasıydı.

"Sandıkta ne olabilir sence?"

"Bilmiyorum. Birol amca biliyordu bir tek, şifre de onda vardı ama numarası eski telefonumda kaldı."

Tekrar bıçağı bırakıp bana doğru döndü. Bir eli hemen elimin yanından tezgâha yaslanırken bedeni bana dönüktü. "Bu Birol amcanın soyadı ne?"

"Birol Kılıç."

Bir şey demeden telefonuna uzandı ve birkaç tuşa bastıktan sonra kulağına yasladı. Saniyeler içinde araması cevaplandığında "Uğur?" diye seslendi. Belli belirsiz doğruldum çünkü Uğur adında birine seslendiğini ilk defa görüyordum. "Birol Kılıç. Numarasını bul." Uğur'un sözünden sonra telefonu kapatıp tekrar cebine yerleştirdi.

Önüne dönüp yemeğine devam ettiğinde aramızda bir sessizlik oluştu. O sessizlik anında gözlerimin saçlarında olduğunun farkında değildim. Güneş yanığı diye bir benzetmeyle açıklanırdı rengi ancak öyle değildi. Dipleri yoğun olmayan bir kahverengiyken uçlara doğru saçları altın sarısı oluyordu. Boyatmış olabilirdi ya da belki gerçekten de güneş yanığıydı. Bilmiyordum ama her neyse fazlasıyla hoş ve bakılası görünüyordu.

Saçlarına bakakalmışken gözlerinin bir an bana dönmesi afallatmıştı. Bocalayarak gerilerken sertçe yutkundum. "Yardım?" dedim konuyu dağıtmak adına. "Yardım edeyim mi?"

"Gerek yok." dedi mesafeli sesi.

Tekrar yemeğe odaklandığında gözlerim yine saçındaydı. "Bir şey sorabilir miyim?"

Güler gibi oldu. "Sessiz kalmadan duramıyorsun değil mi?"

Tebessüm ederken başımı iki yana salladım. Kısa bir gülüş daha belirdi dudaklarında. "Bir ajan gibi bir şey olduğunuzu söylüyorsun. Öyleyse Ateş neden dünyaca ünlü bir parfüm şirketinin üreticisi?"

Cevabı her zamanki gibi netti. "Çünkü bu mesele kapandığında hepimiz hayatlarımıza devam edeceğiz."

Gözlerim kısılırken hafifçe başımı eğerek yüzüne bakmaya çalışıyordum. "O zaman sen ve Caner'in de mi bir mesl-" cümlemi tamamlamama kalmadan doğradığı biberlerden birini ağzıma tıkamıştı.

Gözleri bendeyken huysuzca ona baktım. "Ben öğretmenim. Caner de mimar. Oldu mu? Sen böyle her şeyi mer-" Bu sefer ben biberlerden birini ağzına tıkadığımda susmak zorunda kalan oydu.

"Oldu."

Başını umutsuzca sallarken ağzına tıkadığım biberi yedi. Yalnızca birkaç saniye sonra "Peki ne öğretmenisin?" diye sorduğumda dudaklarında belli belirsiz bir gülüşle bana doğru döndü.

"Edebiyat okudum ama sistemde sınıf öğretmeniyim."

Daha büyük bir merakla "Neden?" diye sordum. Farkında olmadan harfleri uzatmış olacağım ki aynı gülüşüyle hafifçe burnuma dokundu.

"Çünkü edebiyat okumak istiyordum, edebiyat okudum. Sonra çocukların öğretmeni olmak daha cazip geldiği için sınıf öğretmeni olarak atandım." Ağzıma bir biber daha tıkadığında aynı huysuzlukla biberi yedim. "Tamam. Bu kadar soru yeter." Önüne dönüp doğrama tahtasının üzerindeki biberleri tavaya aldı.

"Son bir soru?" dedim başımı eğerek yüzüne bakmaya çalışırken. Bir anda yüzünü bana dönüp gözlerimle denk düşmesiyle burun buruna olmamız afallatmıştı.

"Sor." dedi gözleri gözlerimdeyken.

Yutkunarak soracağım soruyu hatırlamak için çabaladım ama hafızam bir anlığına silinmiş gibi tüm her şeyi unuttum. İstemsizce dudaklarım büzülürken "Unuttum." dedim dürüstçe.

Diğerlerinden daha uzun ve gür bir gülüş vardı dudağının köşesinde. Aynı şekilde burnuma dokunduğunda yüzümü kırıştırdım. Gülüşü sürüyordu. "Başka bir şey sor. Bu son soru. Başka da sorunu cevaplamam ona göre."

Birkaç saniye düşündüm çünkü son sorumun hakkını vermeliydim. "Cevaplayacağına söz ver."

Garipsese de "Söz." dedi.

Yutkunduktan sonra sordum sorumu. "Beni kime benzetiyorsunuz?"

Yutkunup kaldı bir süre. Gözleri gözlerimden hiç kopmazken aynı hasretle doldu gözleri. Bir tutam hasretle o maviler nasıl koyulaşabiliyordu? Bu kadar çok mu seviyordu onu?

Bu kez kimseye benzemiyorsun diyemedi çünkü söz vermişti. Ne yalan söyleyeyim, cevaplamasını beklemiyordum ama o tüm dürüstlüğüyle "Eva’ya. Çocukluk arkadaşım." dedi. Benden birkaç adım uzaklaşıp dolaba doğru yöneldiğinde merak ettiğim şeyler artıyordu. Ben Eva’yı sevgilisi sanırken o çocukluk arkadaşım demişti. Peki, öyleyse neden sevgisi bu denli yoğundu?

"Ona ne oldu?" diye sormaya engel olamadım.

Dolaptan diğer sebzeleri alırken artık Eva ile ilgili sorduğum sorulara daha sakin ve kontrollü cevaplar veriyordu. Ya da vermiyordu. "Son soru demiştim."

Dudağımın iç tarafını ısırırken sessiz kalmak için çabaladım. İçimde kabaran merakla bir yığın soru vardı. Her şey karmaşık ve bir o kadar gizemliydi. Sorgulamamaya çalışıyordum ama bir güç beni bu olayın tam ortasına sürüklüyor gibiydi. Sanki farkında olmadan bir çemberin içine girmiş, sonra o çember ateşle çevrildiği için çıkmam imkânsızlaşmıştı.

Ya elimdeki barutla o ateşi bir parçam yapacaktım ya da o ateşte yanacaktım.

*****

İlahi Bakış Açısı

Caner’den aldığı haber üzerine Vera’nın evine varmıştı Ateş. Vera anahtarın kapıdaki paspasın altında olduğunu söyleyince anahtarı paspasın altından almak için eğildi. Tam o sırada karşı dairenin kapısı açılmış, elinde çöp poşetiyle bir teyze belirmişti. Çöp poşetini kapıcıların toplaması için kapının dışındaki çöp kovasına atarken gözleri Ateş’teydi.

“Yekta, oğlum sen misin?” Gözlerini daha çok kısarak baktı kadın. Gözlüğü kırıldığı için karşısındaki adamı net seçemiyordu. “Kusura bakma, gözlüğüm kırıldı göremiyorum pek. Ne kadar da uzamışsın sen evladım? Spora mı başladın?”

Tutulduğu soru yağmuru karşısında öylece kaldı Ateş. Benzetildiği çocukla uzaktan yakından alakası yoktu hâlbuki. Ateş kumral tenli, kehribar gözlere sahipken Yekta’nın kar gibi beyaz teni ve koyu kahve gözleri vardı. Sadece o değil yüz hatları da benzemiyordu ancak Ateş karşısındaki kadını kafasını sallayarak onaylamak zorunda kalmıştı.

Bu onaylayış karşısında tatlı tebessümünü kuşandı kadın. “Havuçlu kek yaptım. Gel bir dilim al, çok seversin sen benim keklerimi.”

Normalde olsa keklere asla hayır demezdi ancak operasyon başındaydı. Bu teklif keşke şu an gelmeseydi. “Çok isterim de işim var be teyzem. Bir dahakine kısmet artık.”

“Eh, sen bilirsin evladım. Kolay gelsin sana.”

“Eyvallah.” dedi Ateş ve kadın içeri girdiğinde daha fazla zaman kaybetmedi. Vera’nın odasını bulmak pek zor olmadı. Hızla odaya girip kitaplığı karıştırdı. Bahsedilen mavi ansiklopediyi aldığında gereğinden daha ağır olduğunu fark etti. Ansiklopediyi açtığında sayfalarının sandık boyutunda kesildiğini ve kesilen boşluğa küçük bir sandık yerleştirildiğini gördü. Sandığı ve sandığın altındaki mektubu alıp ansiklopediyi tekrar yerine bıraktı.

Metal sandığın üzerindeki şifreye bakakaldı. Aynı şekilde mektuba da. İçinde ne olduğunu bilmiyordu ancak içinden bir ses kardeşinin geçmişiyle ilgili olduğunu söylüyordu. Mektubu iç cebine yerleştirip sandığı avucu arasına aldı. Çıkması gerekiyordu, işi bitmişti ancak onun gözleri kitaplığın üzerindeki fotoğrafa takıldı.

Avucunun arasındaki sandık gürültüyle yere düştü. Karşısındaki fotoğrafta kardeşinin küçüklüğü vardı. Bu kez benzemiyordu, ta kendisiydi. Saçları sütlü çikolata renginde, gözlerinin yeşili fotoğrafta bile parıldıyordu. Bir kumsaldayken çekildiği fotoğraf karesinde yalnızca o vardı. Üzerinde mavi bir elbise varken saçları yüzüne düşmüştü. Her zerresi titreyerek kaldı. Elleri fotoğrafa doğru uzandı, parmakları cam çerçeve üzerinden kardeşinin saçlarında gezindi.

Her şeyiyle Eva’yken saçları kesilmişti. Beline kadar düştüğü, annesinin okşamaya kıyamadığı saçları kısacıktı. Ama öremezdi ki böyle saçlarını. Nasıl örecekti?

Fotoğraf karesine bakarken geçmişten bir sahne düştü aklına. Çok sık geçmişi hatırlamazdı ama o an düşünmeye engel olamadı. O ve babası berberden yeni dönmüş, Ateş başını yıkayıp yemeğe inmişti. Yemekte her zamanki gibi tek konuşan kişi Eva’ydı.

“Ben hiç saçlarımı kestirmeyeceğim.” diyordu çatalını köftesine batırırken. Her yemekte olduğu gibi ne kadar büyürse büyüsün yemeğini babasının dizlerindeyken yerdi. Ve aldığı ilk lokmayı daima babasına verirdi. Yine öyle oldu, çatalındaki köftesini babasına doğru uzattı.

Babası keyifle köfteyi yerken “Kestirme babacım. Uzasın saçların beline kadar.” demişti.

Keyifle kıpırdanmıştı Eva. “Evet, rapunzel olacağım. Bir gün bir kuleye hapsolursam saçlarımı uzatıcam, siz de beni kurtarırsınız.”

Masadakiler kıkırdarken Eva bu kez aldığı köfteyi annesine doğru uzatmıştı. Annesi de köfteyi aldığında Eva neşeyle şakımaya devam ediyordu. “Anne, babam da senin saçlarına tırmanarak kurtardı seni kuleden, değil mi?”

Cevap annesinden değil babasından geldi. “Aynen öyle güzelim.” Kızının saçlarına kokulu bir öpücük bırakmıştı babası.

Bir diğer köfteyi abisine doğru uzattıktan sonra “Bula da beni kurtaracak!” demişti. Eva hevesle ellerini birbirine çarpıyorken bu cümleyi duyan Ufuk ve Ateş boğulmaktan son anda kurtulmuşlardı.

“Biz kurtarırız seni!” dedi ikisi de aynı anda aynı kıskançlıkla.

Melek ve Eva kıkırdamışlardı. “Olur.” dedi Eva aynı hevesle. “Ama saçlarımı acıtmayın tamam mı?”

Aynı öpücükten kondurdu Ufuk kızının saçlarına. “Ya ben düz duvara tırmanırım yine de acıtmam kızımın saçlarını.”

Şımardıkça şımardı Eva. “Evet, acıtmaz benim babam canımı.” Çatalına aldığı köfteleri artık ağzına atıyorken bitmek bilmeyen enerjisiyle sağa sola sallanıyordu. “Hem zaten saçlarım kısa olursa annem öremez, değil mi?”

“Evet.” diyen Ateş’ti. “Ben de öremem.”

“Evet. Bula da öremez.”

“O zaten öremiyor.” dedi Ateş kıskançlıkla.

“Hayır!” diye bağırdı Eva. “Öğreniyor, örcem ben saçını dedi.”

O zaman kıskançlıkla çıkışmıştı Ateş ama şu an hatırladığında burukça gülümsemek dışında bir şey yapamıyordu. Keşke tüm akşam yemekleri Eva’nın konuşmalarıyla geçseydi. Bir daha hiç şikâyet etmezdi ama o akşamlar bir daha gelmemişti. Annesi ve kardeşi gittikten sonra hiçbir şeyin tadı eskisi gibi olmamıştı.

“Abim.” diye mırıldanırken sol gözünden akıp giden yaşa engel olamadı. Aynı anda dudaklarında buruk bir gülüş de belirdi. “Sensin. Sensin, Eva’sın.” DNA testine gerek yoktu. Ateş Kara kardeşini bulmuştu. Mutluydu ama sevinemedi bile. Kardeşini bulduğunda boğazındaki düğüm geçer sanmıştı. Öyle olmadı, o yumru daha çok büyümüş gibiydi.

Yutkunmaya çalıştı ama zorlandı. Gözleri doldu, yaşlar kirpiğinin ucundayken gözlerini kırpsa düşeceklerdi. “Unutmuş.” cümlesi döküldü titreyen dudaklarından. “Unutmuş. Hatırlamadı beni.” Fotoğraf karesini aynı şefkatiyle okşarken bir kez daha “Abim.” dedi.

Abi, diye bağıran minik Eva’nın sesi değdi kulaklarına. Buldum seni! Sobe, sobe, buldum seni!

“Buldun beni.” Buruk bir gülüş belirdi dudaklarında. “Sen buldun beni abim.”

Kitaplığın üzerindeki bir diğer kareye de uzanacakken duyduğu ıslık sesiyle tüm duygusallığı silindi. Elindeki fotoğraf karesini bırakmadan yere düşen metal sandığı da alıp hızla evden çıktı. Merdivenlere yönelecekti ki adamların girişte olduğunu görünce bir küfür mırıldanıp saklanacak bir yer aradı. O an aklına gelen ilk şeyi yaparak karşı dairenin kapısını çaldı.

Az önceki tatlı kadın kapıyı açtığında dudağındaki tebessümle bakıyordu hâlâ. “Yekta, evladım bir şey mi oldu?"

“Çok ısrar ettin teyzem, bir dilim havuçlu kekini yiyeyim dedim.” Ateş gözleri belli belirsiz merdivenlere dönüyorken kadın keyifli ve ağır bir gülüş savurdu. İkisi de koridorun ardındaki fotoğraflarını çeken kadını fark etmediler.

Yaşlı kadın eliyle Ateş’in omzunu sıvazlayıp “Gel oğlum, gel.” dediği gibi Ateş hızla içeri girdi. Kadın kapıyı kapattığında derin nefesini vererek salona doğru ilerledi. Eşyalar eski ve tatlı bir hava katıyordu eve. Etrafa baktığında kadının yalnız yaşadığını anlamak zor değildi. Salondaki tekli koltukların birine oturdu Ateş. Elindeki fotoğraf karesi ve metal sandığı yanına bıraktığında gözleri etrafındaydı.

Kadın kek getirmek için mutfağa gitmişken aynı saniyelerde Ateş’in saatinde uyarı belirdi. Caner’in uyarı kodu olduğunu anlayarak Caner’i aradı. “İyiyim. Saklandım merak etme.” dedi telefonu açar açmaz.

Karşıdan verilen nefesi duymuştu Ateş. “Lan sandığı alıp çık dedik, ne diye oyalanıyorsun?”

Gözleri yanındaki fotoğraf karesine kaydı. “Aldık işte.”

“Neredesin şimdi?”

Ateş’in cevap vermesine kalmadan mutfaktan teyzenin sesi yükseldi. “Yekta, oğlum çay da getireyim mi sana? Koyu mu içersin açık mı?”

“Açık.” dedi Ateş kadına. Ardından telefona döndüğünde Caner’in şaşkın sesiyle karşılaştı.

“Neredesin lan sen? Ne çayı? Ayrıca açık içen beynine tüküreyim!”

Göz devirdi Ateş dili dudaklarında gezinirken. “Saklandım işte bir yere. Akşam anlatırım. Bana bak, Uğur’a söyle yarın akşam herkes kurulda toplansın. Konuşmamız gerekenler var.”

Pamir’in adamları yanında olduğu için daha fazla uzatmadan “Tamam.” diyerek telefonu kapattı Caner. Ateş de telefonunu cebine koyduğunda teyze elinde bir tabak ve bir bardak çay ile gelmişti içeri. Çok saçma bir andaydı. Az önce kardeşini bulduğu için duygusallaşmışken şu an bir yabancının evinde çay ve kek yiyordu. Böyle panoramanın içine daha sonra tükürecekti.

Önüne konulan kek dilimini yemeye niyetli değildi aslında ancak karşısındaki kadın birden “Eee, annen nasıl oldu oğlum?” diye sorunca soruyu cevaplamamak için hızlıca keki ağzına tokuşturdu. Soruya cevap olarak iyi diye homurdanarak başını sallamıştı.

Kadın Ateş’in bu haline tebessümle baktı. Kenara bıraktığı örgüsünü eline alarak kaldığı yerden devam etti. Ördüğü kırmızı atkının sonlarına gelmiş gibiydi. O atkıya bakarken Ateş’in aklına düşen tek kişi kardeşiydi. Onun da böyle bir atkısı vardı. Annesi hem Ateş’e hem de Eva’ya kırmızı atkı bere takımı almıştı. Eva’nın en sevdiği atkısı oydu çünkü abisinde de aynısı vardı.

“Vera kızım ne yapıyor? Kaç gündür uğramıyor bana.”

Ağzı kekle dolduğu için konuşamadı Ateş ancak ellerini iki yana açarak bilmiyorum dercesine boyun büktü.

“Sahi sen ne için gelmiştin?”

Çayını yudumlayarak ağzındaki kek yığınından kurtulmaya çalışırken öylesine dercesine elini boşlukta salladı Ateş.

Güldü kadın. “Yavaş ye oğlum, kaçmıyor ya.”

Bu kez tepkisi memnuniyetle mırıldanırken başını sallamak olmuştu. Ateş’in kekin lezzetli olduğunu anlatmaya çalıştığını anlayan kadın örgüsünü dizlerinin üzerine bırakarak dikleşti. “Sevdin mi evladım? Getireyim bir dilim daha.”

Yok dercesine başını ve elini salladı Ateş. Çayın sıcak oluşunu umursamadan art arda yudumlar alarak keki yutmaya çalıştı. Ağzındaki kek bittiğinde derin bir nefes vererek çayından son yudumu alıp masanın üzerine bıraktı. “Elinize sağlık. Muazzam olmuş.” derken son derece dürüst bir yorum yapmıştı. Her ne kadar kekin tadına vararak yemese de lezzetli bir kek olduğunu inkar edemezdi.

“Afiyet olsun.”

“Sizin gözlük niye kırılmıştı?” diye sormuş bulundu merakla.

“Hiç sorma oğlum, dün perdeleri yıkayayım dedim. Çıktım merdivene, gözlüğün ipi koptu, düştü öyle.”

“Kimse yok muydu be teyzem? Sen niye yoruyorsun kendini?”

Kadının dudaklarındaki tebessüm buruktu. “Kimim var ki evladım? Çocuklar aldı başını gittiler, bey desen sizlere ömür. Kaldık bir başımıza.”

“Ben yapayım.” demiş bulundu Ateş. Aslında buraya gelme nedeni dışarıdaki adamlardan saklanmaktı ancak bu yardım teklifini canı gönülden yapmıştı.

“Yok, evladım yorma kendini.”

“Ne yorması be teyzem? Söyle, hangi perdeler?” deyip ayaklandı. O dakikadan sonra sadece perdeleri çıkartmakla kalmayıp yaşlı kadının ihtiyacı olan tüm konularda ona yardımcı olmuştu. Kırık musluk tamir edilmiş, perdeler yıkandıktan sonra asılmış, çamaşırlar bile toplanmıştı. Ateş Kara tanımadığı bir kadının evinde saatler geçirmiş ve bu belki de kardeşini öğrendikten sonra ona iyi gelen şeyler arasında yer almıştı. Yaşlı kadın tüm bu yardımlar karşısında ördüğü kırmızı atkıyı hediye etmişti Ateş’e. Ateş ise evden ayrıldığında teyzenin kapısına erzak ve gerekli eşyaların bırakılması için birini görevlendirmişti.

*****

Vera Işık

Odamda ders çalışıyorken bir anda kapımın çalınıp Kayra’nın yanıma gelmesiyle tüm dikkatim dağılmıştı. Elinde oyuncak bir kılıçla koşarak yanıma geldiği gibi kucağıma atladı.

Ben neler olduğunu anlayamadan “Ama yasaklı bölgeye girdin şövalye.” diyen DDK Başkanının sesini duydum. O da elinde tahta kılıçla odaya girdi ancak çok da bize doğru yaklaşmadan birkaç adım uzakta durdu. Elini Kayra’ya doğru uzattı dudağında tatlı bir tebessümle. “Gel hadi, ablanı bölmeyelim.”

Kayra “Hayır!” diyerek sıkıca boynuma sarıldı. “Sen hep beni yeniyorsun. Ben ablamla kalacağım.”

Ben istemsizce kıkırdarken DDK Başkanı da sessizce güldü. “Ama benim tatlı canavarımı niye hep yeniyorsunuz Beyefendi?”

Bu kez Kayra keyifle kıkırdayıp bana daha sıkı sarıldı. “Konuş ablam!” Dudaklarımda derin bir tebessümle saçlarından öptüm. “Çikolatalı süt istiyorum.” dedi boynuma sarılmayı bırakıp geri çekildiğinde. Gözlerim evde çikolatalı sütün olup olmadığını sormak için DDK Başkanını buldu ki o sormama kalmadan beni anlamış ve onaylarcasına gözlerini kapatıp açmıştı.

“Gel bebeğim,” diyerek onu kucağımdan indirdim. Ben de ayaklandığımda elimi sıkıca kavradı ve onun adımlarına ayak uydurarak mutfağa indik. İki bardak çıkarıp doldurduğumda Kayra bizim için çıkarttığım bardakların yanına bir bardak daha koymuştu. “Bu da Buğra abiye.” dediğinde gözlerim sol tarafımda duran DDK Başkanına değdi. O bir şey demeyince ben de omuz silkip Kayra’nın bıraktığı bardağı da doldurdum.

Bardaklardan birini Kayra’ya verdiğimde Kayra bardağını alıp içeri geçti. Bir bardağı kendime alıp diğer bardağı DDK Başkanının olduğu tarafa iteledim. Sırf Kayra’yı kırmamak için çikolatalı sütü avucu içine yerleştirip küçük bir yudum aldı.

“Bu da mı Caner’in kızı için?”

Belli belirsiz bir tebessümle “Hayır.” dedi. “Bu 27 yaşındaki bir çocuk için.” Kastedilen bebeğin Ateş olduğunu anladığımda dudaklarımda engel olamadığım bir gülüş belirdi.

“Pamir, Toprak’ın ortağıydı değil mi?”

Başını sallamakla yetindi.

“Peki, neden benim peşimdeler?”

Bu kez gözlerime bakakaldı. Yine o hasret tüm ağırlığıyla çöktü gözlerine. Aynı saniyelerde gözleri bardağı tutan elime kaydı. Bileğime baktığında o üç noktanın görünür bir şekilde olduğunu o an fark edip yutkunarak elimi saklama çabalarına girdim. O görmesine rağmen oldukça soğukkanlı bir tavırla gözlerime döndü. Belki de çok önceden fark etmişti. Hasretle birlikte gözlerinden anlam veremediğim bir ifade geçti. Aradıkları şey bileğimdeki üç nokta değildi. Peki, o zaman neden hala bunu saklamaya çalışıyordum?

Elindeki çikolatalı sütü tezgâh üzerine bırakıp bana doğru yaklaştığında bir an nefesim kesilecek gibi oldum. Elleri iki yanımdan uzanıp tezgâhı kavrayarak beni bedeni ve tezgâh arasına aldığında gerçek anlamda nefesim kesildi. Öyle ki kalbimin boğazımda attığını hissediyordum. “Bir şeyler var. Çözemiyorum, anlamıyorum ama eminim.”

“Neyden?” diye sorduğumda sesim titremişti. Korku değildi. Bu kadar yakın olmamızın verdiği panikti belki de.

“Senden.”

“Ne konuda?”

Cevap gelmedi. Gözlerime baktı ve bu o an için yetti. Uzun uzun, hasretini giderircesine baktı. Gözlerimi kaçırabilirdim ama yapmadım, bakmasına izin verdim. Dedim ya, gözleri ve saçları fazla bakılasıydı.

“Kafamı karıştırıyor.” diye mırıldandı gözlerimden kopmadan.

“Ne?”

“Gözlerin.” demesi afallatmıştı. Kalp atışlarımı her bir hücremle hissedecek kadar şiddetlendiğinde onun da duymasından korkarak yavaşça geriledim. Gerilememle o da ağır ağır benden uzaklaşmıştı. Arkamdan uzanıp çikolatalı sütünü kavrayarak o da Kayra’nın yanına gitti. Arkasından yutkunarak bakakalırken elimle yüzüme hava yapmaya çalıştım.

Sıcak basmıştı. Kesinlikle. Fazla sıcaktı.

Elimdeki çikolatalı sütten büyük yudumlar alarak içimi ferahlatmaya çalıştım ama pek fayda etmiş gibi durmuyordu. Bitirdiğim bardağı tezgâh üzerine bırakıp serinlemek amacıyla bahçeye açılan kapıdan dışarı süzüldüm. Havuzun başında oturan bir adam görmek bir an için irkilmeme sebebiyet verse de o adamın Ateş olduğunu anlamam uzun sürmedi. Ne ara gelmişti? Derse daldığım için fark etmemiştim belki de.

“Ateş?” diye seslenerek yürüdüm yanına. Eli yanında duran bir şeyi kavrayıp benden saklarcasına bacağının altına aldığını fark ettim. Sorgulamadan yanına oturdum. “Ne yapıyorsun?”

Gözlerim ona döndüğünde kızaran gözleri ve burnundan bir şeye üzüldüğünü anladım ancak yine sorgulamadım. “Yıldızları izliyorum.” dedi boğuk sesiyle. Sesinin farkına varacak ki boğazını temizleyip pürüzlerden kurtulmaya çalıştı. “Sen niye çıktın?” Gözleri bana döndüğünde üzerimde ince bir bluzla olduğumu görmüştü. Üzerindeki deri ceketi çıkartıp kollarımın üzerine örttüğünde bir tereddüdüm olmadı.

“Sıcaktı içerisi. Biraz hava almak istedim. Sen iyi misin?”

Belli belirsiz başını salladığında gözleri bende değildi. “İyi olmak için çabalıyorum.”

“Ateş… bir şey mi oldu?”

Burnunu çekiştirip başını bana doğru çevirdi. Kehribarları ilk gördüğümdeki gibi kıvılcımlarla değil yorgunluk ve çaresizlikle doluydu. Buna rağmen dudaklarında buruk bir tebessümle iyi olmaya çabalıyordu. “Bir şey öğrendim ama çok ağır, taşıyamıyorum. Sence ne yapmalıyım?”

Başımı hafifçe omzuma doğru eğip düşünüyormuşçasına mırıldandım. “Bence önüne gelene anlatmalısın. Herkese söyle, tüm dünya bilsin.”

Güler gibi oldu bu dediğimle. “Tüm dünya değil, tek bir kişi bilse yeter.”

Omzumla omzuna çarptım. “O zaman git ona söyle.”

“Ya onun için hiçbir anlamı olmayan bir şeyse?”

“O zaman önce anlamlı hale getir, sonra söyle.”

Yine aynı gülüşü belirdi dudaklarında. Konuyu dağıtmak istercesine “Bugün senin evine gittiğimde karşı daireden bir kadın beni Yekta sandı.” dedi.

“Meryem teyze mi?”

“Ha evet, Meryem’di adı.” Bir buruk gülüş daha savurdu. “Bana havuçlu kek ısmarladı. Ona da anlattım her şeyi. Bana ne dedi biliyor musun?” Dudakları tek yöne kıvrılırken sol gözünü belli belirsiz kırparak arkamda kalan yıldıza baktı. “Bir kural koy kendine dedi, mesela bugün karga görürsem söyleyeceğim gibi. Sonra koyduğun kural gerçekleşirse hiçbir şeyi umursamadan söyle dedi.”

Dudaklarımda minik bir tebessümle “Ne belirledin?” diye sordum.

“Saat on ikiye kadar yedi tane yıldız kayarsa söyleyeceğim dedim.”

“Kaydı mı?”

Gözlerine ağır bir pus çökerken gülüşü soldu. Dudaklarının titrediğini gördüm ancak kontrol altına almayı başardı. Konuşamadı, sadece başını iki yana salladı. “Sen gelene kadar beşti. Sen geldikten sonra bir tane daha kaydı.”

“Belki kayar.” dedim ona umut olmak adına. İçine attığı şey her neyse ona çok ağır geldiğini görebiliyordum. Belki çok uzun süredir tanışmıyorduk ama gözlerindeki yorgunluk dün gece bile yoktu. Başka bir şey olmuş olmalıydı ve bu olan şey her neyse canını fena halde acıtıyordu.

“Kaymaz.” Gözlerini benden kaçırıp elini havada salladı. “Kaysa da söyleyecek cesaretim yok zaten.”

“Neden ki?”

“Dedim ya, onun için anlamsız bir şey. Söylesem dahi bu gerçeği kabullenmeyecek. Ve ben yine onu kaybetmekle kalacağım.”

Bu cümleden sonra ikimiz de sessiz kaldık. Havuzun başında, çimlerin üzerinde oturarak gökyüzünü izledik. Dediği oldu ve tek bir yıldız bile kaymadı. Oysa kayan tek bir yıldız koskoca bir umut olabilirdi. Yine onu kaybetmekle kalacağım, demişti. Kardeşini bulmuş olabilir miydi? O zaman neden bu halde olsun ki? Kardeşini de alır, mutlu bir şekilde eve dönerlerdi.

Belki de öldü, dedi zihnimin derinliklerinden bir ses.

İlaçlarını iç güzelim, diyen babamın sesi karıştı seslere. Kafan karışırsa ilaçlarını iç, aksatmayacağına söz ver.

Söz, demiştim o zaman. Sözümü tutamamıştım. Bana iyi geldiklerini hissetmiyordum ancak şu an pek iyi de sayılmazdım. O rüyaların etkisinde kalmamayı denemiştim. Çaktırmamaya çalışıyordum ama o rüyalar yüzünden delirmek üzereydim. Sadece bir rüya deyip geçemiyordum. Gözlerimi kapatıp uykuya daldığımda bir başka hayata geçiyordum sanki. Elleri çamurlu, hep kan kokan bir kız çocuğunun hayatı…

Derin nefesimi vererek düşüncelerden uzaklaşmaya çalıştım ama becerebildiğim söylenemezdi. Sorgulamamam gereken bir meseleydi belki. Dayıma sorabilirdim ancak o sorularımı cevaplamak yerine ilaçlarını içmiyor musun diyerek beni azarlardı. Bugün bile sırf numaramı değiştirdiğim için defalarca kez aramış, mesaj atmıştı. Hepsine tek bir cevabım olmuştu.

İyiyim. Sorun yok. İlaçlarımı aksatmıyorum.

Bu mesajdan sonra hiçbir şey yazmamıştı çünkü beni sorgulayıp durmasından bıktığımın farkındaydım. 22 yaşına gelmiş olmama rağmen hayatım babam ve dayımın elinde geçmişti. Kim olsa bunalırdı.

Burada kaldıkça düşüncelere engel olamadığım için bir süre sonra ayaklandım. “Yarın dersim var. Uyusam iyi olur. İyi geceler.”

Arkamı döndüğümde Ateş’in seslenişiyle duraksadım. Sorduğu soru ise bariz bir şekilde bocalatmıştı: “Bir kere sarılabilir miyim?”

Sesindeki titreme öyle masumdu ki hayır diyemedim ama iki gündür tanıdığım bir adama sarılacak kadar da güvenemedim. Sessiz kalmam yeterliydi. Beni huzursuz eden bir soru olduğunu anladığında “Kusura bakma.” dedi. Umursamaz davranmaya çalışıyordu. “Absürt bir istekti. İyi geceler.”

Aynı sessizliğimi koruyarak eve doğru ilerledim. Zihnime dolan tüm sesleri susturmakta bu kez başarılıydım. Bu tuhaf anı geride bırakıp önce Kayra’ya baktım ardından odama geçtim. Dün geceden kalma bir uykusuzluk içinde olduğum için kolaylıkla uykuya dalmıştım.

Sabah gözlerimi açtığımda hiçbir rüya görmemek şaşırtmıştı. Bugünüm dünden farklı olmayacak şekilde ilerlemişti. Saat ondaki derse beni yine DDK Başkanı götürmüş, geri geldiğimde ders çalışmak için odama kapanmıştım. Saat beş civarı Kayra’nın beni oyun için aşağı çekiştirmesiyle kalkmıştım dersten. Biz oyun odasına varamadan kapı çalınmıştı. Kapıyı Ateş açtığında “Ateş böceğim!” diyerek Ateş’in bacaklarına sarılan bir kız çocuğuyla karşılaştık.

“Prenses,” Ateş tatlı tebessümüyle eğilip küçük kızı kucakladığında biri orta yaşlarda biri genç iki kadın da girmişti içeri. DDK Başkanı da üst kattan indiğinde yanağını Ateş’in yanağına yaslayan kız bu sefer kollarını DDK Başkanına uzatmıştı. DDK Başkanı küçük kızı kucağına alarak yanağından öptü. “Hoş geldin prenses.”

Bu kız Caner’in kızı olmalıydı. Diğer iki kadın hakkındaysa bir fikrim yoktu. Küçük kızın gözleri bize döndüğünde parmağıyla bacaklarımın arkasına saklanmış Kayra’yı gösterdi. “Bunlar kim Buğra abi?”

DDK Başkanı kızı kucağından indirdi. “Onlar bizim birkaç günlük misafirlerimiz diyelim.”

Küçük kız yüzündeki tebessümü bozmadan bize doğru yaklaştığında Kayra bacaklarımı daha sıkı kavradı. “Abla, gidelim.” dediğinde elim saçlarını buldu. Korkusunu anlayabiliyordum. Depremden sonra yüzünde ve bedeninde oluşan derin yaralar yüzünden hiçbir yaşıtıyla konuşmamıştı. Öyle ki bu sene onu okula yazdırmamız gerekirken bu korkusu yüzünden yazdırmamıştım. Psikolojik yardım görüyordu ancak bir faydası olmuyor gibiydi.

“Merhaba.” dedi küçük kız yüzünü eğip Kayra’yı görmeye çalışırken.

Kayra’dan bir cevap gelmedi. “Abla. Gitmek istiyorum.” Arkamı dönüp bacaklarıma sarılmış olan Kayra’yı kucakladığımda bu sefer yüzünü saklamak için boynuma sarıldı. Salondaki herkes Kayra’nın tepkisine şaşkınken ben yüzümü onlara doğru dönmeden Kayra’nın odasına doğru ilerledim. Korktuğunda uyumayı seçerdi ki şu an bile nefes alış verişlerinden uyumaya çalıştığını anlayabiliyordum.

Elimle ağır bir şekilde sırtını sıvazlamaya başladım. Odaya vardığımızda onu yatağına yatırıp bu sefer saçlarını okşadım. Bir süre sonra uyuduğundan emin olduğumda saçlarından öpüp ayaklandım. Kapıyı açmamla kapı pervazında DDK Başkanına rastladım.

“Bir sorun mu var?” dedi kısık sesi.

Kapıyı yavaşça kapatırken başımı iki yana salladım. “Pek sosyal bir çocuk değil.”

“Bize çabuk alışmıştı.”

“Çünkü sizi benim arkadaşım sanıyor.”

Anlamışçasına başını salladığında gözlerim salona değdi. İki kadın kanepede oturuyorlarken küçük kız Ateş’in dizine kurulmuş, heyecanla bir şeyler anlatıyordu. Gözlerim DDK Başkanına döndüğünde “Gelenler kim?” diye sordum. “O kız Caner’in kızı mı?”

“Hayır.” demesi şaşırtmıştı. Gözleriyle orta yaşlı kadını gösterdiğinde gözlerim kadını buldu. “Elfin Sultan’ın kızı, Asel. Selen de ablası.” Elfin sultan dediği kadın koyu kahve saçları, açık kahve gözlere sahip bir kadındı. Yaşını almış olmasına rağmen gayet güzel bir kadındı. Altın sarısı saçları olan Asel simasıyla annesini andırsa da Selen kırmızıya boyadığı saçları ve gök mavisi gözleriyle annesine hiç benzemiyordu.

“Onlar da mı ekipten?”

Mırıltıyla onayladı.

Sessiz kaldım. Diyecek bir şeyim yoktu. Kayra’nın yanına dönecekken DDK Başkanı yumuşak bir dokunuşla bileğimden kavradı. “Bizim çıkmamız gerek. Yalnız kalmayın diye onları çağırdım.”

Kaşlarımı çatarak kaldım. “Nereye gidiyorsunuz?” Hesap soruyormuşum gibi durduğunu bu cümle dudaklarımdan döküldükten sonra fark etmiştim. Cevap vermesine izin vermeden “Saçma bir soruydu.” dedim. “Teşekkür ederim ve görüşürüz.”

Yarım gülüşü dudaklarındaydı. “Bir şeyler hazırladım. Acıkınca yersiniz. Geç dönmemeye çalışırız. Görüşürüz.”

O yanımdan geçip giderken ben bir süre bana açıklama yapmasının şokunu yaşadım. Alt kata inip Ateş’le birlikte evden ayrıldıklarında başımı iki yana sallayarak kendime gelmeye çalıştım. Yine gereksiz anlam yüklememem gereken bir anın içindeydim. Hızla Kayra’nın odasına döndüm ve Kayra’nın başucuna kıvrıldım. Kayra’nın saçlarını okşadıkça uyku bastırdığının farkındaydım. Direnmeden zihnimi uykuya bırakacakken odanın kapısı yavaş bir şekilde açıldı. Kapı pervazında duran Asel’i görmemle belli belirsiz dikleştim.

“Merhaba.” dedi çekingen bir tavırla bana doğru yaklaşırken.

“Merhaba.”

“Uyudu mu?” Yanıma ulaştığında ayakucunda yükselerek Kayra’ya bakmaya çalışıyordu. Mırıltıyla onaylamıştım. Belli belirsiz yüzü asılan Asel bedenini yatak kenarına yasladı. “Beni sevmedi mi?”

“Olur mu öyle şey? Sadece biraz utangaç.”

“Kaplumbağalar gibi mi?”

Tebessümüme engel olamadan başımı salladım. “Kaplumbağalar gibi.”

“Uyandığında benimle konuşur mu?”

“Bilmem.”

Gözleri Kayra’yı bulduğunda küçük bir of döküldü dudaklarından. Bana doğru döndüğündeyse az öncenin aksine gülümsemişti. “Ateş böceğim adının Vera olduğunu söyledi ama bunu söylerken üzgündü. Vera’nın anlamı ne demek?”

Ateş’in buna üzgün olma detayını bir kenara bırakarak Asel’in tatlı merakını giderdim. “Sakınmak, kaçınmak demek.”

Anlamışçasına başını salladı. Bazı sorular daha sorduktan sonra aşağı inmişti. Bense rüyamda yine aynı sahneleri göreceğim uykuma devam ettim.

Zihnim uykuya bulandıktan yalnızca bir süre boşlukta kalmıştım. Ardından yine yabancı sahnelerden biri belirdi zihnimde. Bir teknedeydi küçüklüğüm. Kollarımı sıkıca babamın boynuna dolamışken karşımızda bir adam daha vardı. Ve bizden uzaklarda duran birkaç adam daha.

“Baba, korkuyorum. Gidelim.” diye sızlanıyordum. O anki korkuyu hissedebiliyordum. Karşımdaki adamdan korkuyordum. Oysa korkulacak bir adam değildi. Gözleri benim gözlerimin rengindeyken siması tanıdıktı. Yüzündeki hayal kırıklığı seçilir bir şekildeydi. İlk defa rüyalarımda gördüğüm siluetlerin yüzü bu denli netti.

“Babam…” kelimesi döküldü titreyen dudaklarından. O adamı dinlemeden babamın boynuna daha sıkı sarılıyordum. Ağlıyordum ama sebebinin korku olmadığını biliyorum.

“Güzelim, benim kızım.” Adam bana doğru uzanıp beni kendine çekmeye çalıştığında daha şiddetli bir şekilde ağlıyordum. “Baba bırakma beni!” diyerek yüzümü babamın boynuna gömdüğümde babam beni kucağına alıp ayaklandı. Eliyle sırtımı sıvazlayarak beni yatıştırmaya çalıştı. Arkasını dönüp o adamdan uzaklaşmaya başladık. Başımı hafifçe kaldırdığımda ıslak kirpiklerimin arasından o adamın dizlerinin üzerine çöktüğünü görebilmiştim. Bir adam daha arkasından gelip kafasına silah dayadığında daha çok korkup yüzümü tekrar babamın boynuna gömmüştüm.

O tekneden indiğimizde iki el kurşun sesi duyduğumu anımsıyordum. Kurşun sesleriyle zihnim tekrar boşluğa bulandı ancak yalnızca birkaç saniye sürdü. Gözlerimi is kokusuyla dolu bir zindanda açtım. Bulunduğum ortamda tek ışık kapı deliğinden sızan loş huzmeyken küçüklüğüm bir köşeye sinmiş, korkuyla titriyordu.

Üst üste çığlık sesleri doluştu kulaklarıma. “Kızıma dokunma!” bağırışı da vardı o sesler arasında.

“Kızını sana düşman olarak büyüteceğim.” diyen ses yabancı ve bir o kadar korkutucu bir kadın sesiydi. Çığlık sesleri susmadı. Sessizce, hıçkırıklarımı içime atarak ağlıyordum. Üzerimde yine o kirazlı elbise vardı ama kan ve çamur lekeleri yoktu.

Kapı gıcırtılı bir şekilde açıldığında köşeme daha çok siniyordum. Heybeti büyük bir adam bana doğru yaklaşıp önümde eğiliyordu ancak yüzü net değildi. “Baban seni ne kadar seviyordur küçük?”

Burnumu çekiştiriyordum. Sessizdim çünkü her zerrem korkuyla titriyordu.

“Seni mi daha çok seviyordu anneni mi?”

“Annem nerede?” sorusu dökülüyordu titreyen dudaklarımdan. Yanağımda süzülen yaşları silip belli belirsiz doğrulmuştum.

“Duymuyor musun?” diyerek çığlıkları kast etmişti. “Bak, bunlar annenin sesi.”

“Benim annem bağırmaz!”

“Acı çeken herkes bağırır küçük.” Adam ayaklandığında odaya bir kadın da gelmişti. Birkaç saniye sonra adam çıktı ve yalnızca kadın kaldı. O da göz hizamda eğildi ancak bu kadardı. Gerisini göremeden beni dürten bir elle uyandım.

“Abla.” diyen Kayra’nın sesi geldi kulaklarıma. Gözlerimi aralamamla uyanıp yatakta doğrulduğunu gördüm. Ben de belli belirsiz doğrulurken kendime gelmek için çabalıyordum. “Acıktım.”

Alt kata inip DDK Başkanının yaptığı yemekleri hazırladım. Yemek yedikten sonra gördüğüm rüyalardan korkarak uyuyamamıştım. Kendimi derse vermeyi tercih etmiştim.

*****

İlahi Bakış Açısı

“Niye herkesin toplanmasını istedin?” diye sordu Buğra Ateş’le birlikte Kurul’a doğru ilerliyorken.

Elleri cebinde ilerleyen Ateş alışık olunmadık bir sessizlik içerisindeydi. Bu şu ana mensup değil, günlerdir böyle sessizdi. Pamir’den intikam alma özgürlüğüne sahipken böylesine sakin olmasını artık anlıyordu Buğra. Vera’nın bileğindeki üç noktayı gördükten sonra Vera’nın neden Eva’ya bu kadar benzediğini anlamıştı. Dalya Buğra’ya Ateş’in DNA testi yaptırdığı bilgisini verdiği için Buğra da Ateş gibi o DNA testi sonucunu bekliyordu.

Bildiği kadar henüz sonuçlar çıkmamışken Ateş’in bir anda herkesi toplaması garipti. Sessizlik içerisinde toplantı odasına geçtiklerinde Kanca ve Uğur köşelerde bulunan çalışma masalarındayken Kurul’dan gelen bir temsilci, Kutay Ildır, Mesut Özcan ve Caner Yaban ahşap masanın etrafında toplanmışlardı. Buğra ve Ateş de yerleştiklerinde Ateş bulduğundan beri yanından ayırmadığı fotoğraf karesini masanın ortasına bıraktı.

Fotoğraf karesini bulan tüm gözler o kızın Eva olduğunu bildi. “Kardeşimi buldum.” diyen Ateş’e şaşıran tek Kuzgun Caner’di.

“Ne?” Caner uzanıp fotoğraf karesini kendine doğru çekti. Gördüğü kız Eva’ydı, tek bir farkla: Saçları kısaydı.

Masanın başköşesine oturmuş temsilciden “Nereden buldun bunu?” cümlesi yükseldi.

Boğazını temizleyerek tüm duygularını arka plana atıp konuştu Ateş. “Vera’nın evine sandığı almak için gittiğimde buldum.”

“Yani kardeşin o kız mı?” diye soran Mesut’tu.

Başını sallamakla yetindi Ateş. Bir diğer cümle Kutay’dandı. “Ateş, o kız sizi tanımadı bile.”

Dilinin ucunu ısırmak zorunda kaldı Ateş. Kabul etmeliydi ki bazı şeyleri duymak yaşamaktan daha ağırdı. Belli belirsiz doğrulurken bir eli kalbini bulmuştu. “Nasıl oldu bilmiyorum.” Sertçe yutkundu. “Bizi unutmuş. Deniz onu kaçırmadan öncesini de kaçırdıktan sonrasını da. Kendini başka biri sanıyor ama o benim kardeşim.”

Caner’in yanındaki fotoğraf karesini eline aldı temsilci. Gözleri Ateş’teyken her zamanki otoriterliği içerisindeydi. “Tek bir fotoğrafa güvenerek hareket edemeyiz.”

Hazırlıklıydı Ateş. “İki gün önce DNA testi yaptırdım. Aslında sonuçlar geldiği zaman sizinle konuşacaktım ama artık kardeşimi bulduğumdan eminim.” Ağır bir şekilde sandalyeden kalktığında kıvılcımlarla yanan kehribarlarını temsilciden ayırmadı. “Ve operasyon kurallarına göre kardeşimi bulduğum gün cehennemi yaşatma hakkına sahibim.”

“Önce DNA testi gerekli Kuzgun. Sonuçlar dediğin gibi çıkarsa yalnızca bir günlüğüne operasyonu tehlikeye atmadan istediğin intikamı alma hakkına sahipsin.” Aynı ağırlık içerisinde temsilci de ayaklandı. Fotoğraf karesi avucu arasındaydı. “Ve Kurul’dan habersiz hareket etmenin bir cezası da olacak.” Temsilcinin gözleri Mesut ve Kutay’ın üzerinde gezindi. “Bundan haberiniz var mıydı?”

“Kimse bilmiyordu.” diye atıldı Ateş.

Temsilcinin otoriter bakışları Ateş’i bulduğunda fotoğraf karesini buruşturduğunun farkında değildi. Temsilcinin bir şey söylemesine kalmadan “Benim vardı.” dedi Buğra.

Hemen ardından hiçbir şeyden haberi olmamasına rağmen Caner de “Benim de vardı.” dedi.

Temsilci alaycı bakışlarla baktı. “Siz üç Kuzgun hiçbir haltı ayrı yapmazsınız zaten. Kurul’dan belirli ceza birkaç gün içerisinde gelecek. Bu son uyarıdır Kuzgunlar!” Sesini olabildiğince gürleştirdi. “Kurul’dan habersiz hareket edildiği takdirde operasyon başka bir ekibe verilir! Anlaşıldı mı!”

“Anlaşıldı.” diye üç Kuzgun’dan da aynı cümle yükseldi.

Temsilci buruşturduğu fotoğraf karesini sert bir şekilde masanın üzerine bırakıp toplantı odasını terk ettiğinde ardından küfrederek fotoğrafı alan Ateş’ti. “Kibrini siktiğimin piçi!” Buruşan tarafları düzeltip fotoğraf karesini cebine yerleştirdi.

Gözleri Mesut ve Kutay’a çevrildiğinde gerçek bir hesap verme zamanı geldiğinin farkındaydı. Suçlu oluşunu kabullenerek usulca sandalyeye geri oturdu ve azarını işitmek için hazırlandı.

“Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz!” diye çıkışan Kutay’dı. “Ula hani ne olursa olsun gizli saklı yoktu!”

“Komutanım-“ diyerek söze girmeye yeltendi Ateş ancak aynı hızla Mesut sözünü kesti.

“Kes asker! Nasıl bir sorumsuzluk bu böyle! Kendinize gelin!” Elini sert bir şekilde masaya vurarak ayaklandı Mesut. “Onca eğitimi operasyona duygularınızı karıştırın diye almadınız! Sizi Kuzgunlar yapan şey bu tür acemilikler değil!”

“Komutanım-“ diye bir kere daha şansını denedi Ateş ancak Kutay’ın sert bakışlarıyla susmak zorunda kaldı.

“Biz size onlarca can emanet ediyoruz! Bu canları korurken kendi canınızı hiçe sayın demiyoruz! Dün Pamir’in adamları arasında Caner olmasaydı bir fotoğraf yüzünden kendi canından olacaktın!”

Bu noktada susmadı Ateş. “Kardeşim vardı o fotoğrafta. Ne yapabilirdim? Siz olsaydınız ne yapardınız?”

“Operasyondayım derdim!” diye yükseldi Mesut.

“Babamı o uçurumdan atlarken gördüğünüzde neden operasyon demediniz? Kutay Komutanım sizi tutmasaydı ardından atlayacaktınız!”

Yutkunarak kaldı Mesut. Gözlerinin ardı sızladığında bu kez duyguları kontrol etmek zordu. Titreyen elini yumruk haline getirdi.

“Kendi canım umurumda değil Mesut amca.” Bu andan sonra Mesut’un komutanı değil amcası olduğunun farkındaydı Ateş çünkü gözleri tüm otoriterliğini kaybetmişti. “Günlerdir içim içimi kemiriyor. Kardeşimi buldum diye sevinemiyorum bile çünkü öz kardeşim beni ilk gördüğünde benden korktu. Beni sarılmaktan rahatsız olacak kadar yabancı görüyor! Ötesi var mı Mesut amca! Söyle, ne yapsaydım! Kardeşim benden bu kadar uzakken operasyon mu deseydim!” Başını iki yana salladı Ateş. Yaşlar kirpiklerinin ucunda, boğazında eskisinden daha büyük bir yumru vardı. “Sen demedin. Ben de diyemedim.”

“Bize söyleseydin lan!”

“Söyleyemedim. Kabullenemedim işte, söyleyemedim.” Oysa söylememesinin tek sebebi birilerine umut olduktan sonra onu kırmayı istememesiydi. “Hata ettim, kabul. Ne deseniz eyvallah ama kardeşimi bulmama rağmen duygularımı hiçe sayıp operasyonu önemsemem gerektiğini söylemeyin.”

Öfkesi yatışan Kutay ve Mesut pek bir şey diyemedi. Tek dertleri Kurul’dan gelecek olan cezayı engellemekti. Mesut’un gözleri Caner ve Buğra arasında gidip geldi. “Siz biliyor muydunuz?”

Caner “Hayır, komutanım.” derken Buğra bir süre sessiz kaldı. Mesut’un dik bakışlarının hedefi bu sefer yalnızca Buğra’ydı. “Ben biliyordum. Yengem Ateş’i laboratuvarda görmüş, o söyledi bana.”

Mesut umutsuzca başını salladı. “Bir daha böyle bir şey istemiyorum.” diyerek toplantı odasından çıktı. Mesut yeterli ayarı verdiği için Kutay sadece sert bakışlar attı. Bir süre sessizlik içerisinde otururlarken bu sessizliği bozan Uğur olmuştu. “Komutanım bir sorun var.”

Kutay kaşlarını çatarak duvara asılan perdeye baktığında Uğur perdeye yeni çıkmış bir haberi yansıttı. Haber Ateş’le ilgiliydi ve karede Ateş ve dün saklanmak için kapısını çaldığı teyze vardı. Elinde tuttuğu sandık ve fotoğraf çerçevesi açık bir şekilde görünüyorken haberin başlığı bununla ilgili değildi.

Karalar Holding’in yönetici ve üreticisi Ateş Kara evleniyor mu?

“Daha sik bir haber görmedim.” diye mırıldandı Ateş göz devirirken. Haberin altına Ateş Kara’nın dünürlerini ziyarete elinde hediyelerle gittiğine dair laflar yazıyordu.

“Bu haber birkaç saat önce çıkmış Komutanım. Pamir Yıldırım Ardıç sandığın bizde olduğunu bu fotoğraf aracılığıyla öğrenmiş olabilir.”

Uğur’un dediklerinde sonra üç Kuzgun da kaskatı kesildi. Eğer Pamir sandığı almak üzere harekete geçmişse bunu haber verecek kimse de yoktu evi koruyacak birileri de. Üçü de hızla Kurul’dan çıkıp eve doğru yol aldıklarında her şey için çok geçti.