16. bölüm / 16
Aşkın MimarisiBölüm 16: Operasyon = Kaos
Bölümler 16Şu an: Bölüm 16: Operasyon = Kaos
- 1 Bölüm 1: Faturayı Evren mi Ödeyecek Peki?1.172 kelime
- 2 Bölüm 2: Komşu Komşunun Wi-fi'sine Muhtaçtır3.540 kelime
- 3 Bölüm 3: Kusursuz Kaos, Ham Huzur5.323 kelime
- 4 Bölüm 4: Kusursuz Rol, Gizli Gölgeler3.376 kelime
- 5 Bölüm 5: Son Dakika Golü6.625 kelime
- 6 Bölüm 6: Yalanın İçindeki Gerçeklik3.534 kelime
- 7 Bölüm 7: Kaçıncı Seviye Kaos3.134 kelime
- 8 Bölüm 8: Kaderin Kırmızı İpi4.877 kelime
- 9 Bölüm 9: Evrenin En Güzel Hediyesi2.594 kelime
- 10 Bölüm 10: Yıldızların Altında Dans4.070 kelime
- 11 Bölüm 11: Müsaade2.401 kelime
- 12 Bölüm 12: Çöpçatanlık7.126 kelime
- 13 Bölüm 13: Bir Modem Meselesi4.195 kelime
- 14 Bölüm 14: Karadutlu Limonlu Dondurma4.377 kelime
- 15 Bölüm 15: Ayıcıklı Pijama Ve Biraz Huzur3.179 kelime
- 16 Bölüm 16: Operasyon = Kaos4.846 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Keyifli okumalar dilerim ✨
Bir hafta sonra
Cumartesi gününe özel olarak kendime güzel bir kahvaltı hazırladım. Çünkü keyfim yerindeydi.
Reklam filmi tam da düşündüğüm gibi büyük bir ses getirmiş, apart yaşamı öğrenciler ve şehre yeni gelenler için popüler bir hâl almıştı.
Peki ben bir hafta boyunca ne mi yapmıştım? Hem ajansın işlerini yürütüp hem de kendi işlerimi yoluna koymaya çalışıyordum. Oluyor muydu? İşte orası muammaydı.
Yaklaşık yarım saattir kahvaltımı yaparken bir yandan da yapay zekam ile çöpçatanlık meselemi konuşuyordum ama aklıma yatan tek bir fikir bile yoktu.
Çayımdan bir yudum alıp çatalımla böldüğüm peyniri ağzıma attım. Parmaklarım hızla bilgisayar klavyemde dolaşıp sorumu yazdım.
"Ortak nokta işe yaramadı. Başka ne şekilde onları birbirine bağlayabilirim?"
Yanıt hızla ekrana dökülürken bardağımı kenara itip bilgisayarımı daha çok çektim.
"Mekanları ve hobileri bir kenara bırakıyoruz, Mira. Mekanlar sadece dekordur asıl yakınlaşmayı insan psikolojisi sağlar.
İşte Vera ve Toprak arasındaki kimyayı hızlandıracak 3 ana strateji:
1. Ortak Kriz ve İş Birliği: İkisini aniden küçük bir problem çözerken baş başa bırakmalısın. Bir şeyi başarmak için birbirlerine muhtaç olduklarında aradaki resmiyet hemen kalkar.
2. Küçük Bir Sır: Vera veya Toprak'ın diğeriyle hiç kimsenin bilmediği ufak bir detay veya anı paylaşmasını sağla. Karşılıklı kırılganlık, bağ kurmanın en hızlı yoludur.
3. Özel Mizah: İkisinin arasında sadece ikisinin anlayacağı ortak bir espri yap. Diğer insanlardan ayrıştıklarını hissettiklerinde yakınlaşma kaçınılmaz olur.
Okuduklarımı mantık süzgecimden geçirirken bilgisayarımı kapatıp kenara çektim. Ne Toprak'ın ne de Vera'nın sırrını biliyordum o yüzden bu seçeneği çoktan elemiştim. Mizah da aradan çıkmıştı çünkü o kadar yakın değillerdi. Olsalar zaten ben uğraşmazdım.
Peki ya ortak bir kriz? Şirket içi bir kriz olmazdı. Neticede birlikte çalışmıyorlardı. Vera'nın evine bir şeyler mi yapsam acaba? Olmaz evinin nerede olduğunu bile bilmiyordum ki.
Biraz internete bakayım derken aklıma gelen fikirle bir anda çığlığı bastım. Heyecanla ayağa kalkmaya çalışırken elimin masadaki bardağa çarpması ve sıcak çayın üzerime dökülmesi bir oldu.
"Yandım anam! Yandım!"
Bir yandan pantolonumu tenimden uzak tutmaya çalışıyor bir yandan da bas bas bağırıyordum. Bu gürültüye Uras'ın kapıya dayanması an meselesiydi.
Hızla banyoya koşup üzerimdekilerden kurtuldum. Can havliyle bacaklarıma soğuk suyu tuttuğumda bu sefer de "Dondum!" diye feryat etmeye başladım. Ortam asla yoktu!
Neyse ki hızlı bir müdahaleyle durum derin bir yanığa dönüşmeden kontrol altına almıştım. Evdeki ilk yardım setinden yanık kremini çıkarıp bacağıma sürdüm.
Başka bir vukuata karışmadan salona geçip koltuğa oturduğumda keyfimi yana bacağım bile kaçıramadı.
Nasıl kaçırsın zaten? Yılın en iyi fikrini bulmuştum ayol.
Madem aynı şirkette çalışmıyorlar ben de onları kilitli kalacakları korkudan birbirlerine sarılıp kafa kafaya verecekleri o yere götürürdüm.
Tabii ki korku evine.
Fikir o kadar içime sinmişti ki içimdeki oynak taraf daha da kendini tutamayarak ayağa kalktı.
Aç şuradan bir roman havası da oynayak
İç sesim de bana uyduğunda masanın üzerinde duran kumandayı kaptığım gibi televizyondan son ses hareketli bir roman havası açtım.
"Ner'de yedin paraları söyle? Ner'de yedin dolarları söyle?"
Şarkının o ilk darbuka ritmi salonda yankılanmaya başladığı an az önce yanan bacaklarımı falan tamamen unutup kollarımı havaya kaldırdım. Omuzlarımı hafifçe sallayıp parmaklarımı şıklatarak aynanın karşısına geçtim. Hem göbek atıyor hem de kendi kendime gülümsüyordum.
"Kız Mira," dedim kendi kendime bir yandan belimi kıvırıyor bir yandan aynada kendime söyleniyordum. "Sen bu gidişle çöpçatanlık ajansı açarsın ha. Vera da Toprak da neye uğradığını şaşırır."
Bir yandan ellerimi havada sallıyor bir yandan gerdan kırıyordum. O kadar çok eğleniyordum ki kapımın çaldığını bile roman havasının bitişinde duydum.
Televizyonu kapatamadan kapı bir kez daha sertçe çalındığında alnımdan boynuma doğru süzülen terleri elimle silip kapıyı açtım.
Naciye teyze telaşla bir içeriye bakıyor bir de bana bakıyordu.
Yüzünde ise bir şeyleri anlamaya çalışan bir ifade vardı. Aklım yeni başıma gelince hemen kapıyı sonuna kadar açıp, "Buyur Naciye teyze," dediğimde ikiletmeden girdi.
"Sesler geldi de ben de bir şey mi oldu bakayım diye," dediğinde ortamda başka bir müzik çalıyordu.
Evren, güzel evren çalacak başka bir şarkı mı bulamadın a be evren!
Naciye teyze bir bana bir de televizyonda çalan şarkıya bakıyordu. An itibariyle kafasında nasıl bir profil çizdiğimi merak ediyordum çünkü çalan şarkı mezdekeydi.
"Kurtlarını mı döküyon kız?"
Bunu sorması alaycı ya da sinirli değil aksine mutlu bir şekildeydi. Kadın, ben kurtlarımı döküyorum diye mutlu mu olmuştu?
"Ses çok geldiyse kusura bakmayın hemen kapatayım."
Kumandayı aldığım elime vurup benden aldığında koltuğa savurdu. Bağladığı kısa saçlarını çözüp başını yeşilçam aktrislerine taş çıkaracak şekilde sallayıp başladı kıvırtmaya.
Ama ne kıvırtma. Dansözler bile bu kadar kıvırtmıyordur. Ben elim açık kalan ağzımda öylece Naciye teyzenin kıvırtmasını izliyordum.
"Naciye teyze buraya kıvırtmaya mı geldin?"
"Yok kız sana bakayım diye geldim ama mezdekeye hiç dayanamıyorum."
"Belli," diye mırıldanırken benim de kolumu çektiği gibi yanına dahil etti.
"Naciye teyze dur valla bacağım yanık zaten!" dememe fırsat kalmadan Naciye teyze elimden tuttuğu gibi beni salonun ortasında döndürmeye başladı.
Üstelik içeri girerken dış kapıyı açık bıraktığı için Mezdeke'nin o meşhur ritimleri ve bizim parmak şıklatmalarımız tüm bina koridorunda yankılanıyordu.
Çok geçmeden koridordan terlik tıkırtıları ve kadın sesleri yükselmeye başladı.
"Kız Naciye! Ne oluyo orada, gün mü var?"
İkinci kattaki Hayriye Teyze başındaki tülbendi düzelterek açık kapıdan içeri süzüldü. Hemen arkasından elinde kısır tabağıyla üst kattan Aslı Abla belirdi.
"Valla kızlar sesi duyunca dayanamadım ben de geldim!" dedi Seda Abla kısır tabağını masanın üzerine bırakıp ellerini havaya kaldırırken.
İki dakika içinde salonum tamamen kontrolümden çıkmıştı. Naciye Teyze başı çekiyor, Seda abla kalça sallıyor, Hayriye Teyze ritim tutuyordu. Ben ise az önce çöpçatanlık ve kriz yönetimi planlayan koskoca ajans çalışanı olarak kendimi salonun ortasında kadınların kurduğu göbek atma halkasının tam merkezinde bulmuştum.
"Yalnız teyzeler..." diye sesimi duyurmaya çalıştım oynarken. "Ben aslında sadece bir fikir düşünüyordum!"
"Aman boş ver fikri Mira," dedi Hayriye Teyze gerdan kırarak. "Stres atmaktan iyi fikir mi olur!"
Ben kapıyı kapatmak için onların arasından geçip giderken onlar şarkı değişikliğine gitmişti. Sırtımı kapıya dayayıp derin bir nefes verdim.
Bulduğum fikri kutlayayım derken iş nerelere gelmişti.
♣️
"Kız Mira, düğün ne zaman?
Hayriye teyze, önündeki gün tabağını aratmayan tabağından bir böreği ağzına atmış bana bakıyordu.
Kurtları iyiden iyiye dökünce ben de dışarıdan birkaç bir şey sipariş etmiş, bir gün tabağı olmasa da bir şeyler koymuştum önlerine.
"Hayırlısı Hayriye teyze. Daha memlekete gidemedim konuşmadık hâliyle bu konuları."
"Evlenme teklifi aldın mı?" diyen ise Seda ablaydı.
Ah be ablam o konuyu açmasak. Zira kanayan yaramdı. Elim gayriihtiyari yüzük parmağımdaki alyansıma değdi. Alyansım vardı fakat tektaşım yoktu.
"Ay yarana mı bastık ablam kusura bakma."
"Daha almadım Seda abla," dedim dudaklarımda buruk bir gülümseme ile. "Söz nişan derken aceleye geldi."
Naciye teyze bilmiş bir edayla araya girdi. Bugün sergilediği performansla iki kilo net vermişti.
"Bunlar hep Avrupa'nın işleri," derken oldukça ciddiydi. "Bizde öyle âdetler mi varmış eskiden. Evlenmek isteyen usulünce gider anasından babasından kızı istermiş." Hayıflanır gibi yapıp elini dizlerine vurdu. "Şimdi gençlerin ne yaptıkları bile belli değil."
Hayriye teyze hemen destek çıkarken Seda abla gözlerini devirdi. "Aman Naciye teyze sen de taktın gençlere." Seda abla kalbini tutup başını eğdi. Galiba onun da benim gibi bir yarası vardı.
"Sen de mi almadın evlenme teklifi Seda abla?"
"Onu almasam yine iyi be Mira. Düğünümü bile kaynanam organize etti." Dayanamayıp bir of çekti ki nasıl çekti. Bildiğin karşıdaki dağlar yıkıldı. "Yere batasıca kaynana olacak o kadın gelinliğimi bile bana seçtirmedi."
"Nasıl bir gelinin hakkını elinden alır o kaynanan," diyerek bir gaza geldim ki durdurana aşk olsun. Hep beraber açtık ağzımızı yumduk gözümüzü. Ta ki Seda ablanın telefonu çalana kadar. Ekranda gördüğüm isim ile öylece kaldım.
Canım kayınvalidem♥️
Az önce hep beraber böyle kaynana olmaz diye sövmüyor muyduk biz?
"Annecim, söyle canım... Evet ettik annecim kahvaltımızı... Ne size mi gelelim... Aysun ablamlar mı gelecek? Tabii geliriz annecim..."
Telefonu kapatır kapatmaz yanımıza geldi. Biz şaşkınlıkla Seda ablaya bakarken Seda abla, az önce sövüp şimdi tatlı tatlı konuşan o değilmiş gibi bize baktı.
"Ne oldu ayol? Hayalet görmüş gibi beyazladınız."
"Seda abla, sen az önce kaynanana saydırmıyor muydun?"
Bir kahkaha atıp elini salladı. "Kocamla aramı mı bozayım ayol." Saçlarını arkaya atıp eliyle hava yaptı. "Ne yapsak ya yediklerimizi eritsek mi acaba?"
Hızla araya girdim. "Bence bu kadar yeter Seda abla." Yoksa bu iş akşama kadar uzardı. "Müsaadenizle benim de yapmam gereken işler var."
Neyse ki onlar da evlerine gittiklerinde ben de hazırlanıp çıktım. Arabama bindiğimde bulduğum korku evinin konumunu navigasyona girdim.
Arabayı çalıştırmadan önce Uras'a mesaj attım. Onca sese rağmen gelmediyse kesin evde değildi yoksa gelirdi.
Mira: Ne yapıyorsun?
Cimri Bey: Can'la işimiz vardı. Bir şey mi oldu?
Mira: Yoo merak ettim sadece. 🤔
Mira: Hadi öptüm bayyy ♥️
Cimri Bey: ♥️♥️♥️
"Güzel. Ben işimi halledene kadar işini bitir sevgilim."
Mini Cooperımın direksiyonunu okşarken uzanıp radyoyu açtım. Yıldız ablamdan Sana Değer çalmaya başladı.
Arabamı uzun bir aradan sonra otoparktan çıkardığımda Yıldız Tilbe'nin sesi beni daha da motive ediyordu.
♣️
Yıldız Tilbe'ye avazım çıktığı kadar bağırarak eşlik ederken arabayı şehrin dışında eski bir sanayi bölgesine sürdüm.
Navigasyonun beni getirdiği yer dile gelse, "Ben tekinsiz yerin tekiyim. Aklın varsa git," derdi emindim.
Arabayı müsait bir yere park edip radyoyu kapattım. Çantamı boynumdan geçirip sapını sıkı sıkı tutarak korku evinin tabelasına baktım.
Aradığım yeri bulduğumda adımlarım kendiliğinden hızlandı. Dışarıdan bakıldığında bile gri taş duvarları ve hafif paslanmış kapısıyla "Ben tekinsizim" diye bağırıyordu.
"Tam da aradığım yer!" dedim kendi kendime. "Vera ile Toprak buraya girdiğinde korkudan birbirlerine öyle bir sarılacaklar ki aralarındaki buzlar erimekle kalmayıp buhar olacak!"
Derin bir nefes alıp mekanın kapısına doğru ilerledim...
Ay, ya bizi burada keserlerse ve kimsenin haberi olmazsa... Aman Allah'ım ben dinletemedim iç sesi olarak sen onu yolundan çevir.
"Ya bir sus Allah aşkına ya. Girdiği triplere bak sanki kesseler sana bir şey olacak."
"Buyur abla?"
Abla mı? Ben mi? Etrafa şöyle bir baktım da benden başka kimse yoktu. Karşımda ki çocuk; uzun ince, cılız bir şeydi. Sakal niyetine çenesinde birkaç kıl vardı. Tahmini 20'li yaşlarındaydı. Üzerinde Metalistlerin giydiği tarzda kıyafetler ve takıları vardı ama görünüşün aksine sesi oldukça Anadolu hissiyatı veriyordu.
"Şey... Ben korku evine gelmiştim ama..."
Çocuk şöyle bir sağıma soluma arkama baktı. Gözlerinde şaşkınlık ifadesi vardı. "Tek mi geldin?"
Haklı tabi çocuk buraya kim tek gelir ki? Ayrıca sanayide korku evi mi olur ya!
"Hı hı..." Nefesimin boğazımda dizildiğini hisettim. Geç olmadan geri mi dönsem acaba?
"Lan Abidin! Gelen kim?"
Hı! O ses ne be? Borazan mı üflediler?
Abidin olduğunu öğrendiğim çocuğun arkasından karanlık kapıdan iri yarı bir çam yarması adam çıktı. Siyah gözleri kısık, tüm vücudu kas yığınıyken nazar boncuğu olarak hafif bir göbek bırakmıştı. Çenesinden aşağı doğru uzattığı sakallarını örmüş aralarına boncuk takmıştı. Baştan ayağa siyah giyimli bu adam beni iyice germişti.
Gözlerimi zar zor yüzüne çıkardığımda boynunda sayısız dövme ile karşılaştım. Kaşında, dudağında piercing kulaklarında ise bir sürü küpe vardı.
Sertçe yutkundum. Bence iç sesim haklıydı ve ben geç olmadan buradan tüymeliydim ama adamın bakışları üzerinde bunu yapamadım.
Sen ki korkuların üzerine giden, felaketlerin başını çeken ama her zaman sağ salim çıkan kızsın Mira. Bunun da üstesinden gelirsin haydi.
Kendime gereken gazı verdiğimde terleyen avuç içimi pantolonuma sürüp adama uzattım.
"Merhaba ben korku evi için gelmiştim."
Adam da aynı çocuğun yaptığı gibi sağıma soluma baktı ardından sakalını sıvazlayıp, "Tek mi?" dedi.
Ya tek olunmayacak kadar ne vardı burada?
Elimi sıktığında tüm parmaklarımın kütlediğini hisettim. "Aslında ben arkadaşlarımla geleceğim ama önden size bir bilgi vermek istedim." Sonunda elimi bıraktığında zavallı parmaklarım kıpkırmızı kesilmişti.
"Ne bilgisi hanımefendi," demesini bekledim ama beni şaşırtarak koca cüssesini arkaya çevirip borazan sesi ile seslendi.
"Muzo, Hüso, Memo toplayın etrafı misafirimiz var." Dönüp Abidin'in enseye sağlam bir tokat geçirdi. Ben olsam şu anda o tokatla yandaki duvara amele sümüğü gibi yapışmıştım. Tabi Abidin'de yalpaladı ama hemen toparlandı. "Sen de bize çay kap gel koçum." Bana döndüğünde reflekse hazır ola geçtim. "İçeriz değil mi?"
Hızla başımı salladım. "Tabi tabi."
Abidin bize çay almak için gittiğinde çam yarması bey ile içeriye geçtik. Etrafa bakmamak için üstün bir çaba sarf ediyordum ama gözlerimi yerde tutmakta zorlanıyordum.
Bakışlarımı hafifçe kaldırdığımda duvarlardaki kan lekelerini gördüm. Tavandan sarkan örümcek ağları, etraftaki tabutlar ve mumlar... Her detayından korkunçluk akıyordu. Kırmızı ışıkların süslediği odada üç genç daha oturuyordu.
Ne fazla iri ne de fazla cılızlardı. Normal adam boyutlarındaki bu gençler gözlerini bana dikmiş bakıyordu.
Çam yarması bey eliyle siyah deri koltuğu gösterdi. Çantamı kucağıma sıkıca bastırıp çıtımı çıkarmadan oturdum. Çok geçmeden Abidin elinde bir tepsiyle geldi. Çayı ilk önce patronları olduğunu düşündüğüm kişiye uzattı fakat adam beni işaret edip, "İlk önce hanımefendiye," dedi. Şaşırmadım desem yalan olurdu. Zaten geldiğimden beri bana tuhaf bir öncelik veriyordu.
Abidin'e teşekkür edip çayımı aldım. Tabağın yanındaki üç küp şekeri atıp karıştırmaya başladım.
Ortamdaki tek ses çay bardağımdan yükselen kaşık tıkırtısıydı. İç sesim derhal konuşmamı söylese de gözlerimi etrafta dolaştırıp dikey ve yatay yerleştirilmiş tabutları inceledim. Hatta birini tam önümüzde masa niyetine kullanıyorduk.
"Cenaze mi kaldırıyorsunuz?"
Evet, bunu gerçekten dışımdan söylemiştim. İçimde tutmam gereken o soruyu beynim, -Abidin hariç- herkesin siyah giyinişini ve tabutları görünce dayanamayıp dışarı salmıştı.
Masumca gülümseyip çayımdan büyük bir yudum aldım. Dilim yanar da bir daha konuşmam diye... Harbiden de yandı dilim.
"Nathıl yani abla?
"He?" kelimesi ortadaki gencin sorusu üzerine ağzımdan istemsizce döküldü.
Sağındaki genç, ortadakinin ensesine sağlam bir tane patlatıp, "Lan Muzo, kaç defa dedik insanların yanında konuşma diye! Bak anlamıyorlar," dedi. Ardından bana dönüp açıklama yaptı. "Kendisi 's ve r' harflerini çıkaramıyor da."
Başımı sallayıp, "Geçmiş olsun," dedim. Konuşma iyice saçma bir yere kayıyordu ki neyse ki patron araya girdi. Benim soruda arada kaynadı şükür.
Kocaman elini uzatarak, "Kendimi tanıtmayı unuttum ben Haydar," dedi. Harbiden de isminin hakkını veriyordu adam.
Sütten dili yananın ayranı üfleyerek yemesi misali elini sıkmak yerine elimi sol göğsümün üzerine bastırdım.
"Ben de Mira, memnun oldum."
Sanki o deyim tam olarak böyle değildi Mira, ama neyse.
İç sesimle kavga etmeyi bırakıp ortama döndüm ve sakince çaylarını içen adamlara baktım. Şimdi ben bu adamlara planımdan nasıl bahsedecektim?
"Hiç de sormadık abla yanında bir şey yer miydin?"
Sol tarafta oturan kumral saçları alnına dökülen genç tüm sevecenliğiyle bana bakıyordu. Ah be, ismi kesin ya Hüso ya da Memo olan genç... Sen bu korku evine fazlaydın.
"Aslında ben sizinle bir anlaşma yapmak için geldim."
Sözlerim bittiğinde odadaki bütün hareketlilik bir anda bıçak gibi kesildi.
Haydar Bey, tam çayından bir yudum alacakken bardağı havada asılı kaldı. Muzo ağzı açık bana bakarken, yanındaki çocuk kaşlarını çatıp tavanı süzdü. Abidin bile elindeki boş tepsiyle heykel gibi dikilmişti.
Ortama çöken o tuhaf sessizliği yine Haydar Bey’in borazan gibi gürleyen sesi bozdu. Bardağını tabutun üzerine yavaşça bıraktı.
"Anlaşma mı?" dedi sakalındaki boncukları karıştırarak. "Ne anlaşması hanımefendi? Bizim polisle ya da icrayla bir işimiz yok çok şükür. Sen neciydin?"
"Yok yok, polis falan değilim," dedim panikle ellerimi sallayarak. "Kişisel bir mesele. Bir tür... özel operasyon diyelim."
Sağ taraftaki çocuk muzipçe sırıtıp öne doğru eğildi. "Abla yoksa burayı kiralayıp kaçak kumar mı oynatacaksın? Bak şimdiden söyleyeyim Bizim Haydar Abi racona uymayan işe girmez."
"Ne kumarı saçmalamayın!" diye cırladım en son kendimi tutamayarak. Sonra sesimi çabucak toparlayıp etrafa bakındım. "Ben iki kişiyi getireceğim buraya. Ama amacım onları korkutmaktan ziyade birbirlerine sığınmalarını sağlamak."
Haydar Bey gözlerini kısıp yüzüme öyle bir baktı ki sanki karşısında Türkçe konuşan bir uzaylı vardı.
"Nasıl yani?" dedi ağır ağır. "Biz burada adam korkutup adrenalin satıyoruz. Sen bize gelmiş 'Birbirlerine sığınsınlar' diyorsun. Olay ne, plan ne, açık konuş gözünü seveyim."
Çantamı yana bırakıp oturduğum koltukta dikleştim. Konuyu açıkça anlatmazsam adamlar beni buradan yaka paça çıkaracaktı.
"Şimdi şöyle ki ben iki kişiyi birbirine âşık etmeye çalışıyorum." Hepsi, "Ee bize ne," dercesine bakarken ben devam ettim. "Düşündüm ki ikisi de aynı yerde kilitli kalıp sorunu çözmeye çalışırken biraz daha yakınlaşır."
Haydar Bey, ağır ağır sakallarında ki boncukları oynarken kumral çocuk gözlerinde parlayan aşk ateşi ile daldı ortama. "Ne yani biz şimdi insanları korkutmak yerine âşık mı edeceğiz?"
"Aynen öyle kumral çocuk," diyerek ben de verdim gazı ama uzun sürmedi zira sağ taraftaki çocuk hemen gazımızı söndürdü. "Lan Hüso kaç defa dedim Haydar abi onay vermeden bir iş yapmıyoruz diye."
Kumral Hüso, üzgün gözlerle bana baktığında başımı eğip olanı kabul etmekten başka bir şey yapamadım.
"Bu iş bizim başımıza iş açmasın Mira Hanım?"
Hızla ellerimi iki yana salladım. "Yo yo hiçbir sakıncası yok ki," dedim. Belli ki bu adam ters iş yapmaktan pek hoşlanmıyordu. "Zaten oyunun kurallarını siz koyuyorsunuz kim ne karışır," dedim.
Abidin, elindeki tepsi ile kapının yanında beklerken süper zekasından çıkan o soruyu ortama sürdü. "Abla, sen bunlarla uğraşacağına büyü yaptırsana."
"Ne biçim konuşuyorsun Abidin büyü müyü! Musallat mı edeceksin bizi üç harflilerle?"
"Abi taten tith de onlarla uğratmıyor muyuth?"
Hay ağzın bal yesin Muzo. Ben de az önce tam olarak bunu düşünüyordum
"Lan Muzo! Onla bu aynı mı lan!"
Haydar Abi, Muzo'ya attığı dik bakışlarının ardından sakalını sıvazlayarak öne eğildi. Elindeki çay bardağını tabutun üstüne bırakıp borazan sesi ile başladı konuşmaya.
"Şimdi Mira Hanım, hadi diyelim işi kabul ettik tam olarak ne yapacağız? Üzerlerine zombi mi salacağız, ışıkları mı söndüreceğiz?"
"Hayır hayır." Heyecanla ayağa kalktım. Ellerim asla yerinde durmazken harika mimiklerim ve jestlerimle başladım anlatmaya. "Şimdi onları bir şekilde aynı ortama sokacağız ardından korkup birbirilerine sarılacakları bir an oluşturacağız." Ellerimi birbirine vurup, "Bam!" diye bağırdım. "Ardından başlayacaklar kafa kafaya verip bulundukları yerden çıkmak için düşünmeye."
Hepsi fikrimi şöyle bir süzerken daimi destekçim Hüso ellerini çırpıp yanıma geldi. "Ben de kontrol odasından gerilimli müzik verir romantik..."
Tüm arkadaşları kötüsel bakışlar attığı anda hızlı bir u dönüşü ile, "Yani gerilimi arttıran bir ışık veririm," dedi.
Ah be Hüso'm burada seninle benden başka kimse aşkı anlamıyor be.
Haydar Abi, ayağa kalktığında Hüso yerine geçti hepsi nizmai bir şekilde yerinde dikleşti. Bir adım attığında ayaklarımın altındaki zemin sallandı sanki.
"Şimdi Mira Hanım, iyi hoş diyorsunuz da ücret ne olacak? Yani yanlış anlamayın para da gözümüz yok ama bu bizim korku evi konseptimizin dışına çıkıyor. Kişiye özel muameleye giriyor."
Bu sefer elimi uzatan ben oldum. Kocaman avucuna elimi alıp sıktı. Parmaklarım bir kez daha kütlerken yüzümdeki acıyı gülümsemeyle gizlemeye çalıştım. "Para sıkıntı değil sen ne kadar dersen ayarlım yeter ki şu iş olsun."
Avucunun içindeki elimi sallarken yüzünde anlaşmaya vardığımız için mutlu bir ifade vardı. "Tamam o zaman anlaştık," dediğinde derin bir nefes verdim. "Sen getir arkadaşlarını gerisini Haydar abine bırak."
Anlaşmaya vardığımız da neredesye gözlerimden kalpli emoji çıkaracaktım. O kadar mutluydum. Arabama bindiğim gibi çalıştıracakken telefonuma gelen mesajla donakaldım. Zira mesaj hiç beklemediğim birindendi.
Vera: Biraz konuşabilir miyiz?
Mira: Neden?
Biraz süründürmenin kimseye zararı olmazdı.
Vera: Yaptığım yanlış hakkında. Zamanın varsa atacağım konuma gelir misin?
İşte aradığım fırsat ayağıma gelmişti. Konuşma ayağına Vera'yı korku evine çağıracaktım. Toprak zaten çantada keklikti.
Mira: Bugün olmaz işim var. Ama yarın müsaitim eğer sen de uygunsan.
Vera: Olur. Konumu atarım.
Mira: Olmaz. Benim yarın yetişmem gereken bir yer var oraya yakın bir yerde buluşsak?
Vera: Tamam.
Yüzümdeki zafer gülüşü ile hızla tekinsiz sanayi bölgesinden uzaklaştım.
♠️
Yüzük kutusunun altında parlayan tektaş yüzüğe o kadar dalmıştım ki Can’ın dibime kadar girip kahveyi gözüme sokması ile daldığım yerden çıktım.
“Oho, sen iyisi mi yüzüğü takma böyle her akşam bak.”
Yüzük kutusunu kapatıp masaya bırakırken Can’ın hazırladığı kahveden bir yudum aldım. Bugün birlikte Mira için yüzük bakmaya gitmiştik. Yarın da evlenme teklifi edecektim.
Güzel bir yer ayarlamış her şeyi Mira’nın seveceği şekilde yapmıştım.
“Sevgilimin parmağında bakacağım ondan daha güzel ne var?”
Can, evde tek olduğumuz için bir sigara yaktı. Paketi bana uzattığında geri çevirdim. Şaşırdı çünkü hiçbir zaman geri çevirmezdim ama Mira’nın, “Ne zaman bırakıyorsun?” lafı üzerine bırakmaya çalışıyordum.
“Sen içmiyorsan ben de içmem.”
Ben daha itiraz edemeden yaktığı gibi söndürdü sigarasını.
Aklımda binlerce soru vardı ama bunları Can’a sormaktan biraz çekiniyordum çünkü kırk yıl dalgasını geçerdi eminim.
“Hadi sor dalga geçmeyeceğim.”
Sanki aklımı okumuş gibi yüzüme baktı. Can’la bütünleşmiş o muzip gülüşü yoktu dudaklarında aksine arkadaşına yardım etmek isteyen birinin tebessümü vardı.
Kanmalı mıydım?
“Hadi Uras, naz yapma da anlat.” Bakışları camdan yan daireye değdi. “Yengemin karşısında rezil olup evlenme teklifini saçma bir şekilde yapmanı istemem.”
Göz devirmem ise kaçınılmazdı. “Bas git Can. Niye rezil olayım?”
Kahvesini içip masaya bıraktı. Kaşları havalınırken, “Buz gibi adamsın Uras,” dedi. “Evlenme teklifini bırak hayatında bir kızla randevuya bile çıkmadın.”
Yavaştan sinirleniyordum ama kendimi sakin tutmaya çalışarak, “Ne alakası var?” dedim.
Hızla ayağa kalkıp masanın üzerinde duran yüzük kutusunu aldı. “Arkadaşın olarak sana yardım edeceğim. Kalk ayağa.”
Biraz yardım fena olmazdı. Neticede karşımda bu işi deneyimlemiş biri duruyordu.
“Şimdi ben Mira olacağım sen de bana evlenme teklifi edeceksin”
Kutuyu bana fırlattığında hızla kaptım. Çatık kaşlarımdan nasibini aldığında hızla yüzüğü kontrol ettim. Can, ise sarı saçlarını eliyle şekil verme derdine girmişti.
“Hadi başla.”
“Karşımda sen varken mi?”
“Elimizdeki mal bu Uras Bey. Yapacaksan buyur yap provanı. Yapmayacaksın nişanlımın yanına gideceğim.”
Can’ı daha fazla kızdırmadan, “Tamam,” dedim. Sonunda kabul etmem ile ikimiz de karşı karşıya geçtik.
“Ortamı hayal et. Etraftaki atmosferi düşün. En önemlisi Mira’yı,” dediğinde derin bir nefes alıp dizimin üzerine çöktüm. Bu işkenceyi ne kadar çabuk bitirirsem o kadar iyiydi.
“Mira, sevgilim benimle evlenir misin?” Sesim düz bir şekilde çıkarken bakışlarım Can’daydı.
“Hayır, hayır, hayır.” Bağırıp tripli şekilde kollarını göğsünde bağladığında, “Ne var?” diye çıkıştım. Sanki gerçekten ona evlenme teklifi ediyordum.
“Hayvan mısın Uras? Öyle evlenme teklifi mi edilir.” Diz çöktüğüm dizime ayağı ile vurduğunda acıyla ayağa kalktım.
“Lan, karşımda senin gibi biri varken nasıl bir romantizm yapmamı istiyorsun?”
Elini alnına atıp şakaklarını ovdu. Birkaç saniye boyunca sessiz kaldı ardından mavi gözlerini üzerime dikerek anlatmaya başladı.
“Bak kardeşim, Mira’yı gördüğün zaman içinden ne geçiyorsa, onunla bakışırken gözlerinde hangi ifade varsa onları takın. Bu kadar basit ya.”
Demesi kolaydı tabii. Ben Mira'nın karşısında hele de evlenme teklifi edecekken heyecandan dilim tutulmasa bari diyordum adam bana ne diyordu.
“Hadi başlayalım. Gözlerini kapat ve Mira'yı düşün.”
Can’ın dediğini yapıp gözlerimi kapattım. Etrafım zifiri karanlıktı. Burada nasıl Mira’yı düşünebilirdim ki?
“Hisset,” dedi Can’ın fısıltı kadar gelen sesi. “Kokusunu hisset, hayal et Uras. Hadi.”
Zifiri karanlığımı aydınlatacak tek şey Mira’ydı. Muziplikle parlayan kahve gözleri geldi gözümün önüne ardından rüzgârda uçuşan siyah saçları geldi.
Etraf evlenme teklifi edeceğim yer gibi aydınlandı. Şehrin tüm ışıkları ayaklarımızın altındaydı sanki.
Gözlerimin önüne Mira'nın o her olayda ayrı bir felaket senaryosu yazan, sonra da hiçbir şey olmamış gibi bana laf yetiştiren hâli gelmişti. Etrafına şaşkınca bakıyor, ne olduğunu anlamlandırmaya çalışıyordu.
“Uras, ne oluyor? Neden buradayız?” Şaşkın bakan gözlerini birkaç kere kırpıştırıp bana baktı.
Mira, daha ne olduğunu anlayamadan ben dizlerimin üzerine çöküp elimdeki yüzük kutusunun kapağını yavaşca kaldırdım.
"Hayatıma girdiğin ilk andan beri her günümü bir öncekinden daha karmaşık ama bir o kadar da yaşanmaya değer kıldın," dedim. Sesim içimdeki o gerçek heyecanla hafifçe titredi. "Senin o bitmek bilmeyen felaket senaryolarına, çöpçatanlık işlerine garip ittifaklarına ve bana 'Cimri Bey' demelerine ömrümün sonuna kadar katlanmaya razıyım…”
Mira, elini ağzına kapatıp bana bakarken şoktan sesi bile çıkmıyordu. Korkup hızla ayağa kalktığımda hafifçe sarstım.
“Mira, benimle evlenir misin?”
Kısa bir sürenin ardından Mira, büyük bir çığlık kopararak, “Evet, evet Uras, evlenirim,” dediğinde kollarımı beline dolayıp sımsıkı sarılırdım, etrafımda döndürdüm.
“Uras, başım döndü bırakır mısın?”
Kutudan çıkarıp Mira’nın elini tutarak yüzüğü parmağına taktım.
“Lan!”
Mira’nın o güzel yüzü bir anda Can’ın suratına dönüştüğünde, ellerini tuttuğum ellerimi hızla geri çektim. Mira’nın hayaline o kadar çok kapılmıştım ki Can ile prova yaptığımı bile unutmuştum.
“Lan gerizekalı hayal et dedik dedik de beni de Mira san demedik herhâlde!”
“Yüzük? Yüzük nerede?”
Can elini arkasına saklarken ben düşündüğüm şey olmasın diye hemen kutuyu kontrol ettim.
İçi boştu!
“Kahretsin!”
Hızla Can’ın kolunu yakalayıp parmaklarını kontrol ettim. Yüzük tam da onun alyans taktığı parmağındaydı.
“Çabuk çıkar onu!” diye kükredim.
“Dur Uras vallahi çıkmıyor.”
Can, elini benden kurtarıp kendisi çıkarmaya çalıştı ama yüzük bir milim bile oynamadı.
“Ne yap et çıkar o yüzüğü Can. Yarın teklif edeceğim lan!”
Çıkmayan yüzükle Can’da sinirle bağırdı. “Ben mi dedim gel tak yüzüğü diye.”
“Prova yap diye tutturmasaydın olmazdı bir şey.”
Daha fazla birbirimize laf atmanın bir şeyi çözmeyeceğini anladığım gibi kolundan tutup mutfağa soktum.
Can “Ne yapıyorsun,” diye bağırdı. “Parmağımı mı keseceksin?” Yüzüğün takılı olan parmağını tutup bolca zeytinyağı döktüm.
“Yüzük çıkarmaya çalışıyorum,” diye bağırdım. Bir yandan da yüzüğü parmağında çeviriyordum ama tık yoktu.
“Nasıl girdi lan bu?”
Can, elini benden kurtarıp kendisi çıkarmaya çalıştı. Her döndürüşünde çıkması için dua ediyordum ama yüzük resmen parmağa yapışmıştı.
“Öyle bir soktun ki girmese parmağımı kesecek gibiydin.”
Zeytinyağı işe yaramadığında sabun denedik ama o da işe yaramadı.
“Sakin sakin çevirsen belki çıkar.”
Salonda oturmuş Can’ın eline bakıyordum. Can, ise ortada volta atarken bir yandan da parmağını çekiyordu.
“Uras, yalnız benim bu parmağım şişmeye başladı normal mi?”
Gerçekten de şişmiş ve kızarmaya başlamıştı.
“Uras, çabuk bir şey yap. Senin aşk hayatın yüzünden parmağımı kaybedemem!”
Tam o anda Can’ın telefonu çaldı. Ekranda, Aşkım yazısını görünce Can, panikle kapattı.
“Neden kapattın lan?”
“Ne bileyim lan stres oldum.”
Telefon bir kez daha çaldığında Can almadan ben alıp açtım. İnci’nin konuşmasına fırsat vermeden, “İnci, bdn Uras işin yoksa çabuk benim eve gel,” dedim.
“Kapıyı aç,” dediğinde ose şaşkınca kapıya baktım. “Ne?”
“Mira’dan çıktım aç kapıyı hadi.”
Kapıyı açtığımda İnci hızla salona daldı. Can’ı görmesi ile bakışları yumuşarken şişen yüzük parmağını gördüğünde telaşla yanına gidip elini tuttu.
“Aşkım bu ne?”
Can, masumlukla, “Yüzük,” dedi. Ama İnci'nin sakinliği bu kadardı. Çantasını koltuğa fırlatıp Can’ın omzuna bir tane geçirdi.
“Sen niye Uras'ın evlenme teklifi edeceği yüzüğü parmağına takıyorsun!”
Can, hemen savunmaya geçerek beni işaret etti. “Aşkım valla benim bir suçum yok. Uras’a dedim ki hayal et onda hayali biraz fazla kaçırmış gelip benim parmağıma taktı.”
İnci, elini alnına atarak ovdu. Bakışları Can’la ikimizin arasında mekik dokurken, “Ne denediniz?” dedi.
“Zeytinyağı ve sabun.”
Şiş parmağa buz koymak yerine zeytinyağı mı döktünüz?” Sinirli bir alkış tuttu. “Aferin size. Siz bir araya gelince IQ’nuz düşüyor biliyorsunuz değil mi?”
“Aşkım bizi sonra mı gömsen?” dedi Can şiş parmağını havaya kaldırırken. İnci, olaya geri dönüp bana bakmadan, “Buz getir kompres yapalım,” dedi.
Buzluktan kaptığım bir buzu İnci’ye verdiğimde Can’ın parmağına tutmuştu. “Bir de dikiş ipi getir. Onunla deneyelim.”
Odadan bir ip bulup verdiğimde Can, acıyla bağırıyordu.
İnci, olağan sakinliği ile ipi yüzüğe geçirip etrafına sardı. Yüzüğü çektikçe Can, acıyla bağırıyor, “Aşkım yavaş acıyor,” diyordu ama İnci umursamadı.
“Bir dur Can zaten şişlikten bir milim bile kıpırdamadı.”
İnci en sonunda ipi pes ederek masaya fırlattı. Can acıyla parmağını üflerken, ben çaresizce boş yüzük kutusuna bakıyordum.
Parmağın rengi iyice değişmeye ve morarmaya başlamıştı.
"İşe yaramıyor," dedi İnci ellerini beline koyarak. "İpi çektikçe parmak daha çok şişiyor, yüzük de iyice sıkıştı.”
"Acıyor diyorum size!" diye sızlandı Can, moraran parmağını kucağına doğru çekerek. "Parmağım hissizleşmeye başladı galiba. Uras, senin yüzünden uzvumu kaybedeceğim!"
Derin bir nefes verip saçlarımı karıştırdım.
"Tamam, zorlamıyoruz artık. Parmağın hâline baksana, evde yapabileceğimiz bir şey kalmadı."
İnci hemen çantasını koltuktan kaptı. "Daha fazla vakit kaybetmeyelim. Parmakta dolaşım duracak, yüzüğü acilde özel keskiyle kestirmemiz lazım. Çabuk hastaneye gidiyoruz."
Can gözlerini kocaman açtı. "Ne? Yüzüğü mü kesecekler? Oğlum o kadar para verdin, yüzük çöp mü olacak?"
Arabanın anahtarını alırken ters ters Can'a baktım. "Yüzük batsın Can, yürü doktora gidiyoruz. Teklifi de yüzüğü de sonra düşünürüz, kalk!"
♠️
Acil servisin otomatik kapıları açıldığında, ortamdaki hafif tentürdiyot ve dezenfektan kokusu yüzüme çarptı. Can bir elini göğsüne bastırmış morarmış parmağını kutsal bir emanet gibi koruyarak yanımda yürüyordu. İnci ise çoktan görevli hemşirenin tepesinde bitmişti bile.
"Kolay gelsin, acil bir durum var. Nişanlımın parmağında yüzük sıkıştı dolaşımı kesilmek üzere!"
Görevli hemşire başını kaldırıp önce bana sonra Can’ın zeytinyağından ışıl ışıl parlayan ellerine bakarak kaşlarını kaldırdı. "Ne sürdünüz siz buna? Yağ mı?"
"Sadece yağ değil hemşire hanım," dedi Can acı dolu bir sesle. "Sabun, buz, dikiş ipi... Ne bulduysak denedik ama en son Uras’ın romantik duyguları kazandı."
"Sessiz ol Can," diye mırıldandım dişlerimin arasından.
Beş dakika sonra kendimizi küçük bir müdahale odasında bulduk. Nöbetçi doktor, genç ve oldukça uykusuz görünüyordu. Can’ın parmağını dikkatle inceleyip hafifçe dokunduğunda Can odanın içinde tavanı delercesine bir çığlık attı.
"Tamam tamam, dokunmuyorum," dedi doktor ellerini kaldırarak. Sonra bana döndü. "Yüzük bayağı bir etin içine gömülmüş. Kızarıklık ve morarma gelişmiş. İple çıkarma denemeleriniz parmağı daha da travmatize etmiş."
"Hocam," dedim ciddiyetimi korumaya çalışarak. "O yüzük yarın akşam birine takılacak. Yani... Mümkünse kesmeden çıkarma ihtimalimiz var mı?"
Doktor önce bana, sonra Can’a, en son da boş yüzük kutusunu elinde tutan İnci’ye baktı. Yüzünde beliren o hafif tebessümü gizleyemedi. "Anladım... Hikaye derin galiba. Normalde özel yüzük kesme makasıyla iki saniyede keseriz ama yüzüğü kurtarmak istiyorsanız son bir medikal teknik deneyeceğiz."
Doktor çekmeceden ince bir sprey ve şeffaf bir medikal jel çıkardı.
"Şimdi parmağa önce doku ödemini azaltacak soğutucu bir sprey sıkacağız. Ardından özel bir cerrahi kayganlaştırıcı kullanacağım. Siz de iki taraftan kolunu sabit tutacaksınız. Ama Can Bey, biraz canın yanabilir, dayanacaksın."
"Benim adım Can ama şu an hiç canım kalmadı hocam," dedi Can ağlamaklı bir tonla. İnci onun sol elini sıkıca tuttu, ben de omzundan sabitledim.
Doktor soğuk spreyi sıktığında Can derin bir nefes aldı. Parmağın şişliği spreyin etkisiyle milimetrik de olsa hafiflediğinde doktor jeli sürüp medikal bir bisturi sapının arkasıyla yüzüğü milim milim öne doğru itmeye başladı.
"Dayan yüzük gidiyor yoksa!"
“Lan oğlum kaç paralık arabaya biniyorsun da şu yüzüğü kesme diyorsun!”
Doktor profesyonel bir hamleyle yüzüğü hafifçe döndürüp ileri doğru çekti. Odadaki herkes nefesini tutmuştu. Tam o anda hafif bir pıt sesi duyuldu ve tektaş yüzük Can’ın parmağından sıyrılıp doktorun eldivenli avucuna düştü.
"Ve zafer!" dedi doktor yüzüğü bana uzatırken.
Can derin bir "Oofff!" çekerek koltuğa geriye doğru devrildi. İnci rahat bir nefes alıp çantasını düzeltti. Yüzüğü doktordan alıp ışığa doğru tuttum. Üzerinde zeytinyağı lekeleri kalmıştı ama tektaş sapasağlam duruyordu.
"Teşekkürler hocam," dedim yüzüğü hemen kutusuna yerleştirip cebime atarken. "Büyük bir felaketi önlediniz."
"Rica ederim," dedi doktor gülerek. "Ama müstakbel eşinize evlilik teklifi ederken bu hikayeyi anlatmayın bence. En azından ilk birkaç yıl."
Hastaneden çıktığımızda saat gecenin ikisiydi. Can bandajlı parmağıyla yanımda yürürken bana döndü. "Ee Uras Efendi... Parmağımı senin mutluluğun uğruna feda ediyordum az kalsın. Yarınki teklifte 'Evet' cevabını alırsan çeyrek altını bana takacaksın anlaştık mı?"
"Sana çeyrek altın değil, bir koli zeytinyağı alacağım Can," dedim arabayı çalıştırırken. "Şimdi eve gidiyoruz. Yarın hayatımın en büyük operasyonu var ve benim uykumu almam lazım.”
