11. bölüm · Aşkın Mimarisi

Bölüm 11: Müsaade

Mavi Ay

Keyifli okumalar dilerim ✨

Elimdeki kahve tepsisi ile evimin salonuna girdim. İnci her zaman ki gibi koltukta bağdaş kurmuş beni bekliyordu.

Önündeki masaya tepsiyi koyup yanına kuruldum. Canım arkadaşım dün sözlenmişti ve bugün kritiğini yapmak için yanıma gelmişti.

"Ay Mira o kadar güzeldi ki hâlâ etkisindeyim," dedi kahvesini eline alıp. Sanki o ana tekrar dönmüş gibi hülyalı hülyalı beyaz duvara bakıyordu.

"Hadi anlatsana."

Ben de İnci gibi bağdaş kurup yönümü İnci'ye çevirdim. Kahvemden küçük bir yudum alıp önümdeki masaya koydum.

"Şimdi böyle güzel bir masa ayarlamış etrafında çiçekler, balonlar vardı."

Zaten bildiğim bir şeyi bana anlatması dışında bir şey yoktu zira bu fikri bdn Can'a vermiştim.

"Masada kırmızı güller de vardı," dedi heyecanla. "İlk baş yemek yedik. Tabii benim hiçbir şeyden haberim yok hâlâ etkinlik var zannediyorum sonra ne olsa beğenirsin?"

Gözlerimi kocaman açıp, "Ne oldu?" dedim. Gerçekten aşk ve evlenme teklifi bu kızın zekasını biraz düşürmüştü. Acaba ne zaman benim de olaylardan haberdar olduğumu anlayacaktı?

"Can, önümde eğildi ve." Yüzük parmağını kaldırıp, "Evlenme teklifi etti," diye bağırdı tüm gücüyle. Telaşla elimi sallayıp, "Kız dur tüm apartmanı başımıza toplayacaksın," diye bağırdım. Neyse ki susmuştu.

"E o zaman devamını da görürüz," dedim göz kırpıp. İnci tam bir şeyler anlatacakken galiba olayları çakmış gibi elini gözlerimin önünde sallayıp, "Sen her şeyi biliyordun," dedi. Sanki bir bulmacanın en can alıcı noktasını bulmuş gibiydi. "Etkinliğin olmadığını biliyordun."

Bir öpücük atıp, "Günaydın canım," dedim. "Aşk sarhoşluğun nihayet bitmiş."

"Can seninle iş birliği yaptı yani?"

"Senin sevdiklerini öğrenmek için." Konuyu değiştirmek adına elimi sallayıp, "Onu bunu bırak da ailene nasıl söyleyeceksin?" dedim.

İnci'nin yüzünde muzip bir gülüş oluştu. Bu onun bir boklar yediğinde takındığı gülüştü. Uzanıp kahvemi almak isterken İnci ortama bıraktığı bomba ile elim havada kaldı.

"Söyledim."

"Ne?!"

İnci koltukta daha rahat bir pozisyon alıp saçlarını arkaya savurdu. Evet dedikodu kilidi açılmıştı.

"Ya normalde bir hafta kadar söylemeyecektim ama sana anlattığım bir kız var hatırlıyor musun?"

Hafızamı biraz zorladığımda yarış hâlinde oldukları ama neden böyle bir yarışta olduklarını bilmediğim o kızı hatırladım. Ayrıca bu bilgi neden benim beynimde yer kaplıyordu?

"He hatırladım."

Ne olsa beğenirsin bu kızda benden bir gün önce sözlenmiş. Annem de durur mu? Hemen aradı söyledi." Dili damağı kurumuş olacak ki bir yudum kahvesini içip devam etti.

"Yok öyle yakışıklı yok böyle güzel seneye düğün falan filan. Sen hâlâ bir damat getirmedin diye söylendi. Ben de sinirlendim Can'ın bana evlenme teklifi ettiğini söyledim."

Bu sefer harbi şaşırmıştım. "Kızım sen Can'dan bahsettin mi?"

"Yok daha dün işte."

"Ee baban ne dedi?"

"Ciddiyse getir tanışalım dedi."

"Ne zaman tanıştıracaksın?"

"İki gün sonra."

"Yuh!" diye bu sefer ben bağırdım. "Kızım acelen neydi? Biraz bekleseydin ya."

Omuzlarını indirip kaldırdı. "O Nilsu'dan önce evlenmezsem ben de İnci değilim!"

Ne hâlin varsa gör temalı bakışlarımı atıp önüme döndüm. Bir süre sessiz kaldık ardından İnci önüme geçip ellerimi tuttu. "Mira sen de geleceksin değil mi?"

En yumuşak bakışımı sundum canım arkadaşıma. "Elbette geleceğim canım. Seni yalnız bırakır mıyım?"

Boynuma atladığında bir anda boğulacağım sandım. İnci art arda yanaklarıma sulu öpücükler bırakıyordu. "Canımsın ya."

"Otobüsle mi gideceğiz?"

"Yok ya o kadar yolu çekemem uçakla gidelim."

Telefonumdan Gaziantep uçak biletilerine baktım. "Bilet almadın değil mi?"

Cıkladı. "Ben alırım sen alma."

"Tamam." Telefonu masaya bırakıp arkama yaslandım. Bu hafta yoğun bir tempoda geçmişti ve yarın Antep yolcusu olarak kendime bir bavul hazırlamam gerekiyordu.

İnci'yle biraz daha oturduğumuz da o da hazırlık yapmak için evine geçti. Ben de iki günlük bir bavul hazırlayıp balkona çıktım.

Gözlerim yan dairenin balkonuna değdi. Ve Uras Altuğ her zamanki gibi oradaydı fakat bir değişiklik ile. Bu sefer sigara içmiyor kahve içiyordu.

“Hu hu komşu komşu bana yok mu kahve?”

Kahvesini indirip bakışlarını bana çevirdi. Üstünde ev hâli bir tişört ve eşofman vardı. Benim de ondan kalır bir yanım yoktu.

Eski rengi solmuş pembe bir tişört ve şortum ile tam bir pasaklıydım.

Bir şey demeden içeriye girdi. Ben daha ne olduğunu anlamadan Uras elinde bir bardak kahve ile geldi. Balkonlarımızın arasında mesafe az olduğu için Uras kahveyi bana uzattı.

"Gelirsin diye sana da yaptım," dediğinde kalbim kanatlanıp uçacak sandım. Sıcak bardağı kavrayıp balkona attığım kamp sandalyesine oturdum. Yönümü Uras'a çeviridiğimde o da bir sandalye almış bana doğru çevirip oturmuştu.

Bir şey demeden kahvelerimizden bir yudum aldık.

"Vanilyalı."

"Benim ki de."

Kahvenin dumanı yüzüme vururken hafifçe güldüm. "Hayat biraz tatlıyı hak ediyor değil mi?"

"Hayatta Mira diye bir baş belanız varsa zaten tatlıdır."

O an ikimiz de güldük. Komşulara ne denli rahatsızlık verdik bilinmez ama bizim keyfimiz yeterince yerindeydi.

"Yarın Gaziantepe geliyorsun değil mi?"

Can bahsetmiştir diye direkt konuya giriş yapmıştım inşallah bahsetmiştir.

"Geliyorum. Can'ın bu anını asla kaçıramam."

Kahvem bitince ayaklanıp balkon kapısını açtım. Uras, "Nereye?" dediğinde, "Eve," diyerek girdim. Eş zamanlı olarak telefonum çaldı. Ekranda Canımın içi yazısı ile bir süre bakıştık. Annemi bu şekilde kaydettiğim için Uras bana dünyayı az dar etmemişti.

Çok beklemeden çağrıyı yanıtlayıp kulağıma tuttum.

"Efendim annelerin sultanı," diyerek ilk yağımı çektim anneme. Ama annem galiba sinirliydi ve sinirini benden çıkaracaktı.

"Annelerin sultanıymış hadi oradan," diye bağırdı. "Ne diye aramıyorsun o zaman?"

Sinirinin nedeni belli olmuştu. En tatlı sesimi kuşanıp kendimi acındırma rolüne büründüm. Bu işte benden iyisi mezardaydı.

"Annecim sen benim ne çektiğimi biliyor musun?" dedim sahteden burnumu çekip. Bir de ağlasam tam olacaktı.

"Ne çekmişsin bakalım," dedi. Yavaştan yelkenleri suya indiriyordu.

"Ben seni aramak istemez miyim güzel annem? Bu hafta çok yoğundum. Çok iş verdiler bana annem."

"İzin al kızım olmuyor mu öyle?"

"Olur annem ben iki gün izin alayım biraz dinleneyim."

"Dur dur ben seni bir şey sormak için aradım," dedi telaşla. Galiba kapatacağımdan korkmuştu.

"Ne oldu anne?"

"Yarın-"

"Alo alo anne?"

Ses bir anda kesilmişti. Art arda seslendim anneme ses gelmeyince kapandı mı diye bakmak istedim fakat şarjım bitmiş.

"Hay ben senin gibi telefona."

Daha taksidi bitmemişti ama bataryası ölmüştü. Kesinlike şarj olmasını beklemeden şarj da oynadığım için değildi!

Yatak odama gidip telefonu şarja taktım. Acaba annem ne diyecekti. Canım sıkıldığı için geçen ay alıp da okumadığım bir kitap alıp salona geçtim. Telefonum şarj olana kadar kitap okuyacaktım.

Tabi kapı zilim müsaade ederse.

Küçük çocuklar gibi elini zilden çekmeyen insan müsveddesine en güzel övgülerimi sıralayıp kapıyı açtım.

Açmaz olaydım.

Eğer bu manzarayla karşılaşacağımı bilsem evde mahsur kalsam kurtuluşum kapıdaki kişi olsa bile ölümü beklerdim.

"Ne canavar görmüş gibi bakıyorsun Mira?"

"Canavar bile bu tanıma şirin kaçar Toprak emin ol."

"İçeriye buyur etmeyecek misin?" dedi ayakkabılarını çıkarmaya yeltenirken.

"Etmeyeceğim," dedim kapıyı suratına çarpmak istedim fakat ayağını araya koyduğundan bunu başaramadım.

"Mira, o kadar yol geldim biraz konuşalım."

"Yok konuşma falan," dedim sesimi sabit tutmaya çalışırken. Birinin duymasını istemiyordum. Tam o anda Necati amca İstanbul beyefendisi tarzıyla merdivenlerde göründü. Nefes nefese katına çıkmaya çalışıyordu. Beni gördüğünde ellerini dizine koyup eğildi.

"Mira kızım iyi akşamlar."

"İyi akşamlar Necati amca. Neden asansörü kullanmadın?"

"Nefesini düzene sokmaya çalışıp, "Asansör bozulmuş kızım yöneticiye söyledik anca yapılır herhâlde."

"Anladım Necati amca koluna girmemi ister misin?"

Elini kaldırıp beni durdurdu. "Gerek yok kızım ben çıkarım." Gözü karşımda duran Toprak'a kaydı. İlk defa gördüğü için uzun uzun inceledi.

"Bu bey kim?"

"Ben Toprak, Mira'nın-"

"Memleketten arkadaşım," diyerek ağzını kapattım. Ne diyeceği asla belli olmazdı. Kolundan tutup içeriye soktum. Sustursam bile yine konuya giriş yapacağını bildiğim için eve sokmuştum.

Necati amca bu yaptığım ani harakete anlam veremese de bir şey demeden ağır ağır katını çıktı. Ben de kapımı kapatıp salonumda rahat bir pozisyonda oturan Toprak'ın karşısına dikildim.

"Niye geldin?" Sesimin her zerresi öfke kaynıyordu. Camlar açık olduğu için bağıramıyordum Uras duyacak diye. Ama Toprak gayet rahattı. Tüm açık camları kapatıp geldim.

"İstanbul'un tapusu mu senin hesap mı vereceğim?" Bacak bacak üstüne atmış elini çenesine koymuş evimi inceliyordu.

"İstanbul'un değil ama evin tapusu benim," dedim. "Neden geldin?"

"Mehtap teyze haber vermedi mi?" Ayağa kalkıp cam kenarında duran çiçeğime dokundu. "Hâlbuki onun izni ile buraya gelmiştim."

"Annemin izni mi?" diye mırıldandım. Yarın diye bir şeyler demişti ama o an şarjım bittiği için tam konuşamamıştık.

"Kızım telefonlarımı açmıyor sen bir git de bak dedi." Karşıma geçtiğinde aramızda az bir mesafe kalmıştı. "Bana güvendi o plaza bebesine değil."

"Bana bak Toprak annemin seni neden gönderdiğini ikimizde iyi biliyoruz," dedim. Ben de bir adım attım. Artık aramızda bir burun farkı kalmıştı. Onun damarına basmanın keyfi ile sessizce kulağına fısıldadım. "Abisi olarak."

Sinirlenmişti ama bunu belli etmemek adına dişlerini sıktı. Siyah saçlarını parmaklarının arasından geçirdi. "İkimizde biliyoruz Mira. Ben senin için hiçbir zaman abin olmadım."

"Evet pis bir zihniyetin olduğu için bunun olmayacağını anlamıyorsun."

"Lütfen bize bir şans…"

Kapı art arda yumruklanmaya başlandığında lafı yarım kaldı. Ben olduğum yerde kalırken Toprak sanki hakkı varmış, "Kim bu saate kapını böyle alacaklı gibi çalıyor?" diye bağırdı.

"Sen kendinde nasıl hak bulduysan o da bulmuş demek ki," diyerek kapıya yürüdüm. Tam kapı kulpunu tuttuğumda Uras'ın sert sesi ile anında geriye çekildim.

Bu adamın burada ne işi vardı?

"Mira iyi misin? Şu kapıyı açar mısın?"

Hayır şu anda olmazdı. Evren lütfen bana biraz zaman ya!

Toprakın'ın kolundan tuttuğum gibi kendimle birlikte ilerlettim. Toprak şaşkın şaşkın ne yaptığımı anlamaya çalışırken ben onu çoktan tuvalete sokmuş üstüne kapıyı kilitlemiştim.

"Mira ne yaptığını sanıyorsun? Aç şu kapıyı!"

"Sadece beş dakika sessiz kal Toprak."

Uras'ı daha fazla işkillendirmemek adına kapıyı açtım. Yüz ifadem ne hâldeyse Uras korkuyla yüzümü avuçlarının arasına aldı.

"İyi misin güzelim? Ne oldu betin benzin atmış."

Ne yalan söyleyecektim ben şimdi bu adama? Kendisi tüm çıplaklığı ile bana her şeyi anlatmışken ben nasıl anlatacaktım?

"İyiyim Uras," dedim içime derin bir nefes çekip. Kolumu kapının pervazına dayayıp eğildim. "Seni gördüm daha iyi oldum."

"Sende bir haller var," dedi. Resmen başıma Sherlock Holmes kesilmişti. Güzel gözlerini kısıp içeriye bakmaya çalıştı. "Ne saklıyorsun sen benden?"

Komik bir şey demiş gibi elimi sallayıp, "Ne saklayacağım canım," dedim gülerken. Ama Uras gayet ciddiydi.

"Mira kapı önünde biriyle tartıştığını duydum. Biri mi var içer-"

Daha Uras sözünü bitiremeden Toprak tüm kuvveti ile kapıyı yumrukladı. "Mira aç şu kapıyı!"

Uras, haklı çıkmanın verdiği o duygu ile bana baktı. "Hani kimse yoktu?"

Evet Mira hanım şimdi nasıl bir yalan söyleyeceksin?

"Sen karşımda olunca tüm dünya silinip gidiyor be canım."

Uras, anlık keko iltifatım ile gülümserken ben zaman kazanmış olmanın mutluluğu ile Uras'ın koluna girdim. Amacım onu buradan uzaklaştırmaktı ama Uras attığım yemi yememişti ayakkabılarını çıkarıp içeri girdi.

Resmen adam ellerimden kayıp giymişti.

"Mira aç şu kapıyı!"

Hızla Uras ve tuvalet kapısının arasına girdim. Sesimdeki paniği gizlemeye çalışırken, "Usta," diye bağırdım. "Benim musluk akıtıyordu usta çağırdım," diye açıklamaya çalıştım fakat nafile bir çabaydı. Uras, kolumdan tutup beni kenara çekti.

"Ustayla baya samimisiniz herhâlde," dedi imayla. Gözleri bile az sonra yaşanacak senaryonun ön izlemesini sunuyordu.

"Uras, bir durur musun ya."

Yok adamın durmaya niyeti falan yoktu. Tuvalet kapısını kırarcasına yumruklayan bir Toprak ve az sonra Toprak'ın burnunu kıracak olan bir adet Uras vardı.

Tabii ben uygun bir yalan bulabilirsem bunların hiçbiri yaşanmayacaktı.

"Uras, bir dakika beni dinler misin?"

"Ben ilk önce şu tesisatçı arkadaşı bir dinleyeyim Mira sonra seni dinlerim," dedi. Gözleri olayı anlamlandırmaya çalışır gibi bakıyordu.

Tuvalet kapısının önüne geldiğinde adeta kendimi siper ettim. Uras tüm ciddiyeti ile önümde dikilerken ben helvamın fıstıklı mı yoksa sade mi olsa diye düşünüyordum. Zira az sonra selam okunacak ve ben defn edilecektim.

Fıstıklı olsun. Arkandan cimriymiş diye konuşmasınlar.

Yuh be. İç sesim bile bana düşmandı.

"Mira çekil artık." Sabrı tükenmiş olacak ki beni belimden tuttuğu gibi yanına savurdu. Kapının üzerinden almayı unuttuğum anahtarı gördüğünde el çabukluğu ile kapının kilidini açtığında yaşanmamasını umduğum o senaryo başladı.

Uras ve Toprak karşı karşıyaydı.

Uras, Toprak'ın kim olduğunu bilmediği için az da olsa bir şansım vardı fakat aynı şeyi Toprak için söyleyemeyecektim.

“Bunun burada ne işi var Mira?”

Duyuyor musunuz? İmam benim selamı okuyor akşama kalmadan annem de helvamı kavurur olurdu.

En tatlı bakışımı sunup Uras'a döndüm. Ellerimi boynuna dolayıp görüş açısını kapatmaya çalıştım. Ama Uras yer miydi?

Asla.

Boynunu kollarımdan kurtarıp bir adım öne çıktı. Eli yumruk olduğunda bu işin buradan dönmeyeceğini anlamıştım.

“Sana Mira'nın yanında dolaşmayacaksın demedim lan!”

“Bir dakika ne?”

İkisi de aynı anda bana döndü. Uras, boynunu yana yatırıp kütletirken Toprak avına kilitlenmiş bir yırtıcı edasıyla Uras'a bakıyordu.

“Siz nereden tanışıyorsunuz?”

Ben bir şey mi kaçırmıştım yoksa?

Toprak bir adım öne çıktı. Uras daha bir şey söyleyemeden Toprak elini uzatmıştı.

Ortam bir anda buz kesmişti. Uras uzatılan ele vebalı gibi bakıyor kendisini dizginlemek adına çenesini sıkıyordu.

“Tam tanışma fırsatımız olmadı aslında. Ben Toprak-”

“Arkadaşım,” diyerek araya girdim. Sesim haddinden yüksek çıktığından Uras sorgulayıcı bakışlarını bana çıkardı. Hızlanan nefeslerimden hızla inip kalkan göğsüme ikisi arasında zikzak çizen gözlerime baktı.

“Sen niye bu kadar streslendin güzelim bir şey yok,” dedi elimi tutup.

Bana güven vermek isteyen bakışları yüzümde gezinirken az da olsa bu saçmalığın içinde nefes aldığımı hissettim. Bu durumu nasıl açıklayacağımı bilemediğim için iş daha da sarpa sarıyordu.

“Gerildim canım ondan,” dedim elimi çekip. “Zaten Toprak da gidiyordu.”

Kapıyı işaret ettiğimde Toprak hareketlendi gidecek zannettim fakat gitmek yerine salona geçip tekli koltuğa rahat bir tavırla oturdu.

“Eski nişanlını bu kadar çabuk mu kovuyorsun Mira?” dediğinde beynimden vurulmuşa döndüm. İlk birkaç saniye Toprak'ın ne dediğini idrak etmeye çalıştım.

O benim için eski nişanlım mı demişti?

Daha neler!

“Uras, öyle bir şey yok bu gerçek değil.” Anın stresi ile bu saçma olayı açıklamaya girişmiştim ki Uras beklemediğim bir hamle ile ellerini yanaklarıma koyup başparmağı ile okşadı. Bu yaptığını şu an için garipsesem de ses çıkarmadım. Minik bir kedi yavrusu gibi yanağımı avucunun içine bastırdım.

“Sakin ol güzelim. Nefesini hiç boşa yorma.” Bakışları koltukta rahat bir tavırda oturan Toprak'a kilitlendi. Toprak bizim bu âşık halimize iğrenircesine bakıyordu. “Arkadaş belli ki aramızı bozmaya çalışıyor.”

“Gerçekleri söylemekte arayı bozmak mı oluyormuş?” diyerek ayaklandı. “Gidiyorum ama bu bir son değil Mira.”

Benim bir şey dememe izin vermeden dış kapıyı açıp çıktı. Kapıyı öyle sert çekti ki bir an evin duvarları titredi.

Uras, hâlâ sessizliğini korumaya devam ediyordu bu beni daha da germekten başka bir şey yapmıyordu.

"Uras, bir şey söyle ne olur susma."

Ama Uras susmaya devam etti. Pencerenin önüne geçip kararan geceye baktı. Gerçekten bu saçmalığa inanmamış mıydı?

Yüz ifadesini o kadar stabil tutuyordu ki ne düşündüğünü, kızıyor mu olayları anlamaya mı çalışıyor hiçbir şey anlamıyordum.

"Biraz müsaade et Mira." Sesi bir fısıltı kadar sessiz çıkmıştı. Benim daha bir şey dememe izin vermeden evden çıktı.

O an ne hissetmem gerektiğini bile hissedemedim. Yıkılmıştım. Omuzlarım çökmüş bir şekilde salonun ortasına düştüm. Kalbim anın ağırlığı ile acıyor aklım Uras'ın son sözünü durmadan tekrarlıyordu.

"Biraz müsaade et Mira." Neden edecektim? Gerçekten böyle bir şey olduğunu düşündüğü için mi? Yoksa artık beni istemediği için mi?

Bir damla gözyaşı süzüldü gözlerimden. Ardından bir sürü. Uras ellerimden kayıp giderken ben hiçbir şey yapamıyordum.

Kalkıp kapısına dayanmak istiyor, neden böyle yaptığını sormak istiyor ama kendimde o gücü bulamıyordum.

Olduğum yerde ağlamaktan başka bir şey yapamadan saatlerce oturdum. En son tâkatim bitmiş olacak ki yavaşça gözlerim kapandı.