6. bölüm · Aşkın Mimarisi

Bölüm 6: Yalanın İçindeki Gerçeklik

Mavi Ay

Keyifli okumalar dilerim ✨

Yıllardır evrenle aramızda bir sorun vardı ve bunu asla güzellikle çözememiştik. Nedense sürekli olayları en olmadık yerlerde patlatıyordu ve şu anda tam olarak öyle bir an yaşanıyordu.

İki çift sinirli göz bir bana bir de aramızda bir adım mesafe kalmış Uras'a bakıyordu. Tabi salonda bas bas bağıran spikerde bu olaya hiç yardımcı olmuyordu.

"Anne," dedim en tatlı sesimle. Hemen Uras'tan uzaklaşıp kumandaya baktım. Nasıl fırlattıysam hiçbir yerde gözükmüyordu.

"Mira çabuk burada ne olduğunu anlatıyorsun."

Annemin sakin tavrına asla kanmamak gerekiyordu çünkü bu onun ölüm sessizliğiydi. Babam ise tek kelime etmeden bize bakıyordu. Daha doğrusu Uras'a.

"Anne siz neden geldiniz?" dedim ellerini öpmek için ilerlerken. Fakat annem elini öptürmedi ben de babamdan yana şansımı kullanayım dedim fakat o da kati suretle elini vermedi.

"Hani sadece reklam içindi Mira? Bu kadın ne diyor?" Babamın kırgın sesini duymak kalbime binlerce cam kırığının batmasına sebep oldu.

"Baba hiçbir şey göründüğü gibi değil. Uras sadece-"

"Kızımın sevgilisi sen misin?" Babam beni dinlemek yerine Uras'a soruyordu. Bu bile bana ne kadar kırgın olduğunu gösteriyordu. Uras ne olduğunu anlamayan bir şekilde bakarken ben sessizce hayır de demeye çalışırken Uras çoktan, "Evet," demişti.

"Ay! Mustafa bana bir şey oluyor," dedi annem. Bir anda tüm gözler anneme çevrildi. "Gözüm kararıyor tansiyonum çıktı herhâlde."

"Mehtap!" Annemin gözleri kapanırken bedeni daha fazla ayakta duramadı. Yere yığıldığında dudaklarımdan bir çığlık döküldü.

"Anne. Anne kendine gel anne." Uras telefonunu çıkarmış, "Ambulansı arıyorum," dediğinde babam şidettle karşı çıktı. "Kapa o telefonu!"

"Efendim eşiniz bayıldı." Babam Uras'ı hiç tınmadı bile. Bana bakmadan, "Kolonya getir," dediğinde başım önüme eğik ayağa kalktım. Uras'ta peşimden geldi. Sessizce kulağıma fısıldadı.

"Annen bayıldı baban ambulans istemiyor sen bir şey demiyor üstüne kolonya arıyorsun. Siz nasıl bir ailesiniz?"

"Bulaşmaman gereken bir aileydik," dedim dişlerimin arasından. İyice sinirlerimi oynatıyordu. "Tansiyonu çıkmıştır şimdi kendine gelir," dedim. Anneme bir bakışı vardı ki sanki kadını ölüme terk etmişiz gibi bakıyordu.

Kolonyayı babama verdim. Babam bolca avucuna döküp bileklerine boynuna sürdü biraz da koklattı.

"Baba beni bir dinlesen," dedim, sesimin titremesine engel olamayarak. Gözlerimden yaşlar süzülmek üzereydi. Haklı öfkemin yerini şimdi tamamen ailemi kaybetme korkusu almıştı.

"Annen bu hâldeyken mi Mira?" diye çıkıştı babam, elindeki kolonya şişesini sıkıca kavrayarak. Yüzündeki o derin kırgınlık çizgileri beni her şeyden çok yaralıyordu.

"Baba valla sandığın gibi değil, lütfen dinle beni," diye üsteledim, suçluluk duygusuyla boğazım düğümlenirken.

Fakat babam yüzüme bile bakmadı. Sertçe yutkunup, "Görünen köy kılavuz istemez Mira. Televizyonda tüm Türkiye’nin önünde ne dediği belli adamın," diyerek kestirip attı.

Tam o sırada annem derin bir nefes alarak yavaş yavaş gözlerini araladı. İlk olarak başucunda bekleyen babamı gördü. Elini şakaklarına bastırıp, hâlâ olayın şokunu atlatamamış bir ses tonuyla mırıldandı. "Bir rüya gördüm Mustafa... Rüya da değil, kâbus. Biz şimdi Mira'nın yanına gelmişiz, meğer Mira bir sevgili yapmış, bizden saklamış. Biz de onları basmışız, bir de haberlere çıkmışlar... Ay çok fenaydı çok."

"Anne..." diyerek yanına çöktüm, sesim bir fısıltı gibi çıktı.

Annem gözlerini hızla bana çevirdi, ardından odadaki sessizliği fark edip bakışlarını salonun ortasında dikilen Uras’a kaydırdı. Yüzü aniden tekrar kireç gibi oldu. "O kâbus değil miydi?" diye sordu, dehşet içinde.

O sırada Uras, durumun ciddiyeti ve gerginliği karşısında ne yapacağını bilemez bir hâlde hafifçe öksürerek dikkatleri üzerine çekti. Onun bu hareketi, rüya sanılan kâbusun tam ortasında olduğumuzun acı bir kanıtıydı.

"Ay ben yine bayılacağım galiba!" diye feryat etti annem, babamın koluna tutunarak doğrulmaya çalışırken. "Mira sen nasıl böyle bir şey yaparsın? Bizi hiç mi düşünmüyorsun? Elalem bunu görse biz ne diyeceğiz, nasıl bakacağız insanların yüzüne?"

İçimde günlerdir biriken o baskı ve Uras’ın başıma açtığı bu dert en sonunda beni de patlatma noktasına getirdi. "Bize ne anne elalemden!" diye bağırdım, ayağa kalkarak. "Bu benim hayatım, onlar mı yaşıyor benim hayatımı? Sürekli başkaları ne der diye yaşamaktan bıktım!"

Annem oturduğu yerden aniden uzanıp bacağımın sertçe çimdikledi. "Ah!" diyerek geriye doğru sıçradım ve acıyla bağırdım. Annemin bu klasik cezalandırma yöntemi, durumun ne kadar gerçek olduğunu bir kez daha yüzüme vurmuştu.

Kollarımı göğsümde sıkıca bağladım. Gözlerimi Uras’a diktim. O salonda, basının önünde beni tek bir kelimeyle ateşe atan adama baktım.

Bu iş artık buradan dönmez... Madem yaktın bu gemiyi Uras Altuğ, beraber yanacağız. Al sana en âlasından oyun.

Derin bir nefes aldım, sesimi tüm salonun duyacağı şekilde sabitledim ve o cümleyi kurdum. "Biz Uras'la birbirimizi seviyoruz."

Uras’ın o sarsılmaz, her şeyi kontrol altında tutan yüz ifadesi ilk kez tamamen dağıldı. Kaşları hayretle yukarı kalkarken, gözlerinde kocaman bir şaşkınlık dalgası belirdi. Benden böyle bir hamle beklemediği o kadar açıktı ki, donup kalmıştı. Ama artık ok yaydan çıkmıştı; madem sahte sevgili rolünü bu kadar büyütmüştü, şimdi ailemin karşısında bu rolün altından tek başına kalkma sırası ondaydı.

♣️

Uras ve ben salondaki üçlü koltukta yan yana oturmuştuk. Aramızdaki o bir karışlık mesafe bile şu an dünyanın en ağır yükü gibiydi. Annemle babam ise tam karşımızdaki berjerlere kurulmuş, birer mahkeme hakimi edasıyla bizi süzüyorlardı. Salondaki gerilim o kadar yüksekti ki, çıt çıksa ikimiz de patlayacak gibiydik.

Babam, kollarını berjerin kenarlarına koyup öne doğru eğildi. Bakışları doğrudan Uras’ın üzerindeydi. "Ne zamandır sevgilisiniz?" diye sordu, sesi buz gibiydi.

İkimiz de aynı anda sustuk. Başımızı çevirip göz ucuyla birbirimize baktık. Kimin ne cevap vereceğine dair en ufak bir fikrimiz yoktu. Bu sessizlik babamın sabrını taşırmaya yetti. "Ne zamandır sevgilisiniz diyorum!" diye bağırdı birden.

O ani sesle ikimiz de korkuyla yerimizden sıçradık ve kelimeler ağzımızdan aynı anda dökülüverdi. "Reklam filminden sonra!"

Annem şüpheyle gözlerini kısıp bizi baştan aşağı süzdü. "İyi de... Naciye Hanım hiç de öyle demiyor," diyerek imalı bir tonla araya girdi.

Naciye Teyze’nin adını duymamla birlikte sinirden tepem attı. Bu kadın annemle ne ara tanışmıştı. Tam öfkeyle ayağa kalkıp, "O nereden biliyormuş bizi!" diye çıkışacaktım ki, babamın üzerime dikilen o sert, uyarısı ve sinirli gözlerini gördüm. Yutkunarak usulca, yelkenleri suya indirmiş bir şekilde yeniden yerime oturdum. Sesimi biraz daha kısarak devam ettim. "Biz o reklam projesine kadar birbirimizden nefret ediyorduk zaten..."

Annem tam lafa girip bir şey söyleyecekken babam elini kaldırarak onun sözünü kesti. Bakışlarını tekrar Uras’a sabitledi. "Nerelisin sen?" diye sordu, doğrudan sadede gelerek.

Uras, duruşunu bozmadan saygılı bir ses tonuyla, "Muğla, efendim," dedi.

Babam başını hafifçe salladı, yüzünde geri adım atmayacağını belli eden bir ifade belirdi. "Bu pazar aileni de al, Balıkesir’e gel o zaman," dedi kestirip atarak.

Uras bir an ne diyeceğini bilemedi, babamın bu ani atağına anlam verememiş gibi kaşları hafifçe çatıldı ama üstelemedi. Sadece bakışlarında tuhaf bir burukluk dalgası gelip geçti. "Ailem gelemez," dedi kısık bir sesle.

Babam şaşırarak tek kaşını kaldırdı, kolları göğsünde birleşti. "Neden? Çok mu yoğunlar? E, madem öyle biz gidelim onların ayağına," dedi, durumu çözmeye kararlı bir sesle.

Uras’ın başı yavaşça önüne eğildi. O sarsılmaz, kibirli duruşu ilk kez tamamen un ufak olmuştu. Elleri dizlerinin üzerinde yumruk oldu. "Siz de gelemezsiniz..." dedi, sesi arabanın içindeki o bağıran adamdan çok uzaktı. "Çünkü... benim ailem yok."

Salona bir anda kurşun gibi ağır bir sessizlik çöktü. Annem elini ağzına götürürken, babamın da yüzündeki o sert ifade anında kırıldı. Babam ses tonunu yumuşatarak, "Yarana mı bastım oğlum?" diye sordu.

Uras yutkundu, gözlerini halının desenlerinden ayırmadan cevap verdi. "On yıl önce... Bir trafik kazasında kaybettim ikisini de."

İçimden bir parçanın koptuğunu hissettim. Uras'a döndüm, yan dairemde yaşayan o gizemli, duvarları olan adamın arkasında meğer nasıl bir acı saklıymış... "Başın sağ olsun," kelimeleri hepimizin dudaklarından aynı anda, üzüntüyle döküldü.

Ben ortamdaki bu nefes aldırmayan, sıkıntılı havayı dağıtmak ve konuyu değiştirmek için hemen atıldım. "Neden gelecek ki baba? Ne alaka şimdi Balıkesir?"

Babam ayağa kalktı, ellerini arkasında bağlayıp yavaş adımlarla cama doğru yürüdü. Dışarıdaki karanlığa bakarak konuştu. "O zaman şöyle yapacağız... Bir büyüğünü alacaksın oğlum. Çiçeğini, çikolatanı da alıp geleceksin. Mira’yı isteyeceksiniz."

Ortama resmen bir bomba düşmüştü. Saatler durdu, zaman durdu. Ben şok içinde gözlerimi babama dikerken, Uras’ın da başını hızla kaldırıp babama baktığını gördüm. İkimizin de nutku tutulmuştu.

Sessizliği bozan, neşeyle ellerini birbirine vuran annem oldu. "Bak, bunu çok iyi dedin Mustafa! Elalemin ağzını da böylece kapatırız. Üstüne bir de nişan yaparız, oldu bitti işte!"

"Baba, acele etmiyor musun?" diye bağırdım, koltuktan yarı doğrularak. "Daha yeni başladık diyoruz, ne istemesi, ne nişanı?"

Babam arkasını dönüp bana baktı. "Ben mi acele ediyorum Mira? Ben sadece sevenler çabuk kavuşsun diye uğraşıyorum kızım."

"Ama belki biz hazır değiliz baba! Belki evlilikten korkuyoruz?" diye üsteledim, çaresizce Uras’tan bir destek bekleyerek.

Babam alaycı ama kararlı bir şekilde gülümsedi. "Ondan mı tüm Türkiye’nin karşısına geçip bu adam kameralara 'Seni seviyorum' diye bağrdı?"

"Baba biraz..." diyecek oldum ama babam elini kaldırarak beni tamamen susturdu.

"Ben son sözümü söyledim, Mira. Ya bu pazar bu çocukla sözlenirsin, bu iş burada biter... Ya da hemen yarın memlekete döneriz ve annenin senin için bulduğu bir görücüyle evlenirsin. Karar senin."

Duyduğum "görücü" lafıyla gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Başımı çaresizce Uras’a çevirdim, içimden, Bir şey söyle, kurtar bizi bu durumdan diye yalvarıyordum.

Uras derin bir nefes aldı. Ceketinin önünü düğmeleyip ayağa kalktı. Yüzündeki o şaşkınlık gitmiş, yerini tamamen profesyonel ve ciddi bir ifadeye bırakmıştı. Babama doğru bakarak net bir sesle konuştu. "Pazar günü, kızınızı istemeye geliyorum efendim."

"Ne?!" diye çığlık attım koltuğa kendimi bırakırken.

"Ay çok şükür!" diyerek ellerini göğe açtı annem, yüzünde güller açıyordu.

Babam ise Uras’ın bu net duruşundan memnun kalmış bir şekilde başını salladı. "Bekliyoruz oğlum," dedi. Ok yaydan çıkmış, sahte aşk oyunumuz resmi olarak evlilik yoluna girmişti.

♣️

Babam, o ağırlığı olan "Bekliyoruz oğlum," cümlesinden sonra Uras'ı kapıya kadar uğurlamış ve evine yollamıştı. Uras kapıdan çıkarken bana öyle bir bakış fırlatmıştı ki, o kahverengi gözlerdeki karmaşayı ve şaşkınlığı okumamak imkansızdı. İçimde ona karşı patlamak, "Sen ne yaptığını sanıyorsun!" diye bağırmak isteyen kocaman bir ses vardı ama annemle babamın karşısında tek bir kelime bile edememiş, sadece yutkunmakla yetinmiştim.

Uras’ın gitmesiyle birlikte evde yeni bir kaos dalgası başladı. Annemin telefonu masanın üzerinde resmen durdurak bilmeden çalıyor, ekranı bir saniye bile kararmıyordu. Akrabalar, komşular, memleketteki tanıdıklar... Magazin haberlerini gören kim varsa anında telefona sarılmıştı.

Annem her seferinde "Ay yine kim arıyor, şiştim valla!" diyerek söylenerek telefonu açıyor, ama kulağına götürdüğü an ses tonu birden değişiyordu. Yüzünde güller açarak, gururlu ve neşeli bir sesle nişanımın olacağını, Uras'ın ne kadar efendi ve başarılı bir mimar olduğunu ballandıra ballandıra anlatmaya başlıyordu.

"Evet Ayten, sorma valla... Biz de yeni öğrendik, meğer reklam bahanesiymiş... Pazar istemeye geliyorlar, evet, nişan da peşine artık..."

Annemin bu heyecanlı sesleri salonda yankılanırken ben koltukta adeta bir taş gibi oturuyordum. Bakışlarım halının desenlerine kilitlenmişti. Bir hafta içinde isteme ve nişan olacaktı. Üstelik oynamaya başladığımız bu sahte oyun, şimdi ailemin de dahil olduğu geri dönülmez bir gerçekliğe bürünmüştü.

Babam ise salondaki tekli koltuğa geçmiş, elindeki tespihini yavaşça çekerken beni izliyordu. Bakışlarındaki o sert ama bir o kadar da korumacı ifade üzerimdeki baskıyı daha da artırıyordu.

"Mira," dedi babam, tespihin şakırtısını keserek. Sesindeki o ciddi ton, odadaki tüm gürültüyü, hatta annemin telefon konuşmasını bile gölgede bıraktı. "Yüzüme bak kızım."

Yavaşça başımı kaldırıp babamın gözlerinin içine baktım. Kalbim yine o tanıdık, hızlı ritmiyle atmaya başlamıştı. Şimdi ona her şeyin bir yalandan ibaret olduğunu söylemeli miydim, yoksa Uras Altuğ ile birlikte bu pazar bu nişanı kabul mü etmeliydim?

"Baba, ben gerçekten özür dilerim. Böyle olsun istemedim," dedim. Sesim içimdeki suçluluk duygusuyla iyice kısılmıştı. Gözlerimi babamın yüzünden ayıramıyordum; ondan gelecek her türlü tepkiye hazırdım ama o derin kırgınlık beni mahvediyordu.

Babam tespihini elinde sabitleyip derin, babacan bir nefes aldı. Gözlerini doğrudan gözlerime dikti. "Mira, sen bu adamı seviyor musun?" diye sordu, sesinde hiçbir öfke belirtisi barındırmadan, sadece saf bir merakla.

Yutkundum. İçimdeki o karmaşayı, Uras'la aramızdaki o sahte ama bir o kadar da elektrikli bağı nasıl anlatacağımı bilemeyerek sordum. "Sevmiyorum dersem ne olacak baba?"

"İş olmayacak," dedi babam net bir sesle. "Görücü falan hikaye, seni istemediğin bir adamla evlendirecek hâlim yok. Ama o zaman yarın memlekete döneriz."

Biraz daha cesaret bularak, "İnanır mısın peki sevmiyorum desem?" diye üsteledim.

"İnanmam," dedi babam, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirirken.

"Neden?" diye sordum, şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırarak.

Babam arkasına yaslandı, beni çocukluğumdan beri tek bir bakışımla çözen o bilge ifadesiyle baktı. "Mira, yirmi beş yıllık hayatında sen kaç defa birini sevdin?"

"Ne?" diyebildim sadece. Babamın beni bu kadar iyi analiz etmesi karşısında afallamıştım.

"Ayvalık'ta geçen yaz tatilini hatırlıyor musun?" diye sordu babam.

Zihnim bir anlığına geriye gitti. Yirmili yaşlarımın başındaydım; babamın yakın bir arkadaşı bizi Ayvalık'taki yazlığına davet etmişti ve orada hep birlikte unutulmaz bir yaz tatili geçirmiştik. Başımı sallayarak, "Evet," dedim.

"Orada Ferman vardı. Sen ondan hoşlanmıştın," dedi babam, o günleri dün gibi hatırladığını belli ederek.
Yanaklarımın aniden ısındığını hissettim. "Baba, sen onu..."

"Biliyorum kızım," diyerek sözümü kesti babam, gözlerindeki o şefkatli ışıkla. "Senin ona bakarken gözlerinde olmayan o ışıltının, bugün Uras'a bakarken oluştuğunu gördüm ben. Baba yüreği derler ya, işte öyle."

İçimdeki o büyük taşın bir nebze olsun hafiflediğini hissettim. "Kızmadın mı yani?" diye sordum, umutla karışık bir sesle.

Babamın yüzü yeniden ciddileşti ama bu kez öfkeli değil, sitemkardı. "Kızdım. Hem de çok kızdım. Kızımın bir sevgilisi olduğunu, onunla ciddi düşündüğünü koskoca ülkeyle birlikte televizyondan öğrendim."

"Baba..." dedim, mahcup bir şekilde başımı öne eğerek.

Babam ayağa kalktı, üzerindeki o ağır havayı dağıtmak ister gibi bana doğru bir adım attı. "Bir daha bana yalan söylemek, benden bir şey saklamak yok. Anlaştık mı?"

"Anlaştık," dedim, gözlerimden bir damla yaş süzülürken. Yavaşça oturduğum koltuktan kalktım ve babama doğru ilerledim. Ona sarılmayı, içimdeki tüm bu korkuyu onun güvenli limanında eritmeyi her şeyden çok istiyordum ama az önceki gerginlikten dolayı bir an duraksadım, tepkisinden çekindim. Babam benim bu kararsızlığımı fark etmiş gibi iki kolunu birden genişçe açtı.

Daha fazla beklemeden kendimi onun güvenli kollarına bıraktım. Babam beni sıkıca göğsüne bastırırken, başımı omzuna yasladım. O an Uras'ın patlattığı bomba ve başımdaki o büyük kurgu dertleri uçup gitti. Dünyanın en güvenli yerindeydim ve bu yalan rüzgârının içinde sığınabileceğim tek gerçek kollar burasıydı.

♣️

Anne ve babama kendi yatağımı vermiş, gecenin geri kalanını geçirmek üzere salondaki koltuğa yerleşmiştim. Evin içi nihayet sessizliğe bürünmüştü. Battaniyeyi göğsüme kadar çekip sırtımı yastıklara yasladım. Her şeye rağmen bu geceden babamla aramı düzeltmiş olarak çıkmak, haneme yazılan en büyük artıydı. Telefonu kulağıma iyice yaklaştırıp sesimi neredeyse bir fısıltı seviyesine indirdim ve hattın ucunda merakla bekleyen İnci ile konuşmaya başladım.

"Öyle işte ya... Babam ya nişan olur dedi ya da döneriz memlekete, gelen görücü ile evlenirsin dedi," diye dert yandım, tavanı izleyerek.

İnci, duydukları karşısında küçük bir şok dalgası yaşayarak hemen sordu. "Uras nasıl tepki verdi?"

"İlk başta anlam veremedi, neye uğradığını şaşırdı zaten," dedim, o an Uras'ın yüzünde oluşan o nadir şaşkınlık ifadesini hatırlayarak. "Ama sonra babamın karşısında dikildi ve gelip isteyeceğim dedi."

İnci’nin sesindeki imalı ton telefonun hoparlöründen bile net bir şekilde hissediliyordu. "Görücüyü duyduktan sonra mı?"

Gözlerimi devirmeden edemedim, arkadaşımın aklından geçen senaryoları tahmin etmek hiç zor değildi. "Ne demeye çalıştığını çok iyi biliyorum İnci, hemen arkasından bir aşk hikayesi çıkarma."

"Sen de inat etme o zaman Mira," dedi İnci, üsteleyen ve geri adım atmayan bir sesle. "Aşıksın işte bu adama, kabullen artık."

Derin bir nefes aldım. Koltukta diğer tarafıma dönüp yastığıma sarılırken, günlerdir içimde sakladığım, kendime bile itiraf edemediğim o gerçeği ilk kez sesli bir şekilde dile getirdim. "Tamam be... Biraz hoşlanıyor olabilirim."

İnci telefonda resmen küçük bir zafer çığlığı attı. "Bugünün tarihini not alacağım, Mira Çelik sonunda pes etti!"

"Abartma İnci," diyerek hemen onu frenlemeye çalıştım, sesimdeki o burukluğu gizleyemeyerek. "Adam benden hoşlanmıyor bile. Gittim, koskoca şehirde o buz kalpli adama aşık oldum. Bunu da ancak benim gibi biri yapabilirdi zaten."

İnci ses tonunu biraz yumuşattı, bilgece bir tavır takınarak beni teselli etmeye çalıştı. "Bence bu nişan süreci size her şeyi gösterecek."

Kaşlarımı hafifçe çatarak sordum: "Nasıl yani?"

"Şimdi sen bu buz adamı izleyeceksin, sana karşı nasıl davranıyor, adımları nasıl... Sen aşık olduğunu kendin kabul ettin ya, artık ona karşı daha açık olacaksın. Eğer o da sana karşı içten içe bir şeyler hissediyorsa, inan bana bu ilgiyi karşılıksız bırakmaz. O duvarlar elbet bir yerde çatlar."

İnci'nin mantıklı ve içimi rahatlatan sözleri, göğsümün üzerindeki o ağırlığı biraz olsun hafifletmişti. "Sen bir tanesin İnci. Çok seviyorum seni," dedim minnettar bir sesle.

"Ben de seni tatlım, hadi iyi geceler," dedi ve telefon kapandı.

Ekranın loş ışığı yüzümde sönerken telefonu yanıma bıraktım. Salondaki karanlığın içinde, yan dairenin duvarına doğru baktım. Bu nişan oyunu ikimizi nerelere sürükleyecekti bilmiyordum ama içimde ilk kez, korkunun yerini alan tatlı bir beklenti vardı.

Kalbimdeki kelebekler durdurak bilmeden kanat çırptığından uyku namına bir şey uğramıyordu gözlerime. Ben de kalkıp parmak uçlarımda balkona çıktım.

♠️

Balkonun mermerlerine yaslanmış, derin bir nefes alarak gecenin soğuk havasını ciğerlerime çektim. Bugün olanlar zihnime doldukça sinirden çenemi sıkıyordum. Sırf Vera'ya haddini bildirmek ve geçmişin yükünden sıyrılmak adına, Mira'yı hiç hak etmediği bir kaosun ortasına fırlatmıştım. Kendi karmaşama onu da alet etmiş, hayatını adeta altüst etmiştim.

Birkaç saat önce

Can ve Harun Bey, yatırımcılarla konuşmak için yanımızdan ayrıldığında Mira ve İnci kendi aralarında koyu bir sohbete dalmıştı. Ben ise salona girdiğimiz andan beri bakışlarını üzerimizden bir saniye bile çekmeyen o kadını izliyordum. İddialı adımlarla bizim masamıza doğru yürümeye başladığında gövdemi dikleştirdim. Masamızın yanından usul bir rüzgâr gibi geçip salonun tenha köşesine doğru ilerlediğinde Mira'ya dönüp, "Biraz işim var, sen burada kal," demiş ve hiç zaman kaybetmeden arkasından gitmiştim.

Büyük bir sütunun arkasında, gölgelerin arasında beni bekliyordu. Hızla karşısına geçip sesimi basının duyamayacağı ama öfkemi hissettirecek bir tonla sordum.

"Senin burada ne işin var Vera?"

"Beni böyle mi karşılıyorsun Uras?" dedi, kusursuzca boyanmış tırnaklarıyla uzun sarı saçlarını kulağının arkasına iterken. Yüzünde o her zamanki kibirli, insanı çileden çıkaran tebessüm vardı.

"Seninle uğraşacak vaktim yok. Hemen git buradan."

Aramızdaki mesafeyi kapatıp başını hafifçe sola eğdi. "Sana geldiğimi de kim söyledi? Ben sadece Aslansoy Holding'in davetlisi olarak bu lansmana katıldım," dedi, sahte bir masumiyetle. Ardından parmağını salonda gezdirip Mira'nın durduğu masayı işaret etti. "Tabi bir de... Şu günlerdir konuşulan gizemli, sahte sevgilini kendi gözlerimle görmeye geldim. Ne kadar da sıradan bir tipmiş. Harun Bey bunu nasıl koskoca projenin yüzü yapmış, anlamadım."

Mira'dan bu şekilde bahsetmesi, içimde tarif edemediğim bir koru ateşledi. Yüzümdeki o katı, mesafeli ifadeyi bozmadım ama sesim bu kez tamamen buz kesti.

"Kelimelerine dikkat et, Vera. Mira hakkında bu şekilde konuşamazsın. Senden çok daha asil ve güzel olduğu ortada."

Bu sözümle birlikte makyajlı yüzü aniden buruştu. Elini uzatıp, sanki smokinimde bir toz varmış gibi yakamı silkeledi. "Hadi ama Uras, itiraf et. Gerçekten o kız senin sevgilin falan değil." Yakamdaki elini yavaşça yukarı kaydırıp yanağıma dokundu. Gözlerini gözlerime diktiğinde, sesi hareketlerine tezat oluşturacak kadar tehditkârdı. "Senin gerçek tek bir sevgilin var, o da benim."

Yanağımdaki elini sertçe iterek kendimden uzaklaştırdım. "Geçmiş geçmişte kaldı, Vera. Artık ne sen eski Vera'sın ne de ben o saf Uras'ım," dedim. Sesim alçaktı ama her kelimem aramızdaki tüm bağları koparmaya yetecek kadar keskindi. "Ve Mira benim sevgilim. Biz birbirimizi seviyoruz."

"Bana maval okuma Uras," dedi, işaret parmağını göğsüme sertçe bastırarak. "Sen o kızı sadece projenin reklamı için kullanıyorsun. Ve işiniz bitince bir paçavra gibi kenara atacaksın. Kameraların önünde ne diyeceğinizi şimdiden biliyorum: 'Biz sadece rol yaptık, aramızda bir şey yok.' Tam olarak bunu söyleyeceksiniz."

Vera'nın bu kendinden emin, beni köşeye sıkıştırmaya çalışan tavrı zihnimdeki tüm rasyonel düşünceleri silip süpürdü. O an aklıma gelen tek şey, onun bu kibirli oyununu tamamen bozmaktı. Mira’nın bu durumdan ötürü zor bir durumda kalacağını, belki de hayatındaki o gizemli adamla sorun yaşayacağını biliyordum ama o anki öfkeyle bunu tamamen göz ardı ettim.

"O zaman iyi izle Vera," dedim, gözlerimi karartarak. "Neler olacağını kendi gözlerinle gör."

"Uras, dur!" diyerek arkamdan seslendi Vera. Eli tekrar omzuma kapandı ama tam o saniyede salonun tüm ışıkları kapandı ve dev ekranlarda reklam filmimiz oynamaya başladı. Elini hızla üzerimden çekip karanlığın içinde ilerledim.

Geriye dönüp baktığımda, her şeyin o anlık öfkeyle başladığını çok daha iyi görüyordum. Şimdi ise yan dairede, ailesinin karşısında bu yalanı sürdürmek zorunda kalan bir Mira vardı. Kafamı gökyüzüne doğru kaldırıp derin bir iç çektim. Bu oyun artık sadece basına karşı değil, doğrudan hayatın kendisine karşı oynanıyordu.

Karanlık gökyüzündeki yıldızları izlerken tanıdık sürgü kapı sesi sessizliği bozdu. Ardından Mira'nın yorgun ama her zaman neşeli çıkan sesi duyuldu. "Efkarlı mısın komşum?"

Sigaramı söndürüp küllüğe bıraktım. Dudaklarımda yarım bir gülüş varken ona doğru döndüm. Günün yorgunluğu üstüne çökmüş bitkin gözüküyordu.

"Artık komşu da değiliz," dedim mermerle yaslanıp. Mor ada benim gibi mermere yaslanıp öne doğru eğildi. "Nişanlı olanlar komşu olamıyor mu?"

"Bilmem oluyor mu?"

Gözlerini kapatıp açtı. Aklından neler geçiyordu bilmiyorum öğrenmek ister miydim? Evet.

"Biraz nişanlı kalırız sonra da yapamadık deriz nişanı bozarız," diyerek suskunluğunu bozdu. Bir şey demedim. Ne diyebilirdim ki. Bu işe ben bulaştırmıştım ve istemediği bir işe de devam etmezdim. Sahiden istemiyor muydu?

"Nişanı kabul ederek hata yaptım galiba," dedim düşüncelerimin arasından. Yüzümde nasıl bir ifade vardı bilmiyorum ama Mira'nın da yüzü düştü. Sevmedim onun bu hâlini. Mira, hep güler neşe saçardı etrafına.

"İkimiz de hata yaptık Uras. Tek taraflı bir şey değil bu." İlk defa iş dışında birbirimize laf sokmadan konuşuyorduk. Ve garipti Mira'yı bu kadar ciddi görmek garip hissettiriyordu. Sanki kendi elimle kızın neşesini enerjisini almışım gibi hissediyorum.

"Ama seni bu işe ben bulaştırdım." Kollarını birbirine sardı. Kafasını gökyüzüne kaldırdı. Bir süre bir şey demedi ben de sadece onu izledim.

"Ben reklam projesinde illa doğallık diye tutturmasaydım," diye söze başladı bana bakmadan. "Harun Bey bizi oynatmayacaktı. Sen de o sarışın kadının inadına tüm kameraların önünde beni sevgilin diye tanıtmayacaktın." Gözlerini bana çevirdi. Kahve gözlerinde pişmanlıkla beraber adını koyamadığım başka bir şey de vardı. "Annemler de haberi görüp bizi nişanlamak istemeyecekti. Yani bunların hepsi bir zincire bağlı Uras. Bu durumda sen ben diye ayrım yapmak olmaz."

"Zincirleme olay örgüsü diyorsun yani," dedim gülerken. Resmen şu ana kadar yaşadığımız her şeyi tek bir cümleye sığdırmıştı.

"Aynen öyle," diyerek göz kırptı. Yaslandığı yerden geri çekilip kapıya yöneldi. "İyi geceler komşum."

"İyi geceler komşum."

Ve biz bir yalanın içinde gerçekliğe gidiyorduk. Bu yolun sonu nereye varacaktı bilmiyorum ama kalbim çoktan rotasını çizmeye başlamıştı bile.