8. bölüm · Aşkın Mimarisi

Bölüm 8: Kaderin Kırmızı İpi

Mavi Ay

Keyifli okumalar dilerim ✨

Gözlerimi sabah ezanı ile açmıştım zaten doğru düzgün uyuyamadığım için çok uykum vardı ama uyuyamıyordum. Çünkü bugün istemem ve nişanım vardı.

Sahte bir oyunun gerçeğe nasıl dönüştüğünü izlemek garipti. Tıpkı içimdeki duygu gibi. Uras'la ilk tanıştığım gün ya kavga ederim ya evlenirim derken evrenin mesajı kabul edeceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Fakat şimdi ben Uras'a aşık olmuştum ve onun da bana duyguları var mı onu öğrenmeye çalışıyordum.

Aklıma lansman gecesi geldi. Beni evimden alırken ki bakışları hareketleri, babamın görücü dediğinde direkt kabul etmesi. Hepsi benim gözümde bir işaretti fakat bu kadar emin olamıyordum. Çünkü söz konusu Uras'tı.

"Buzlar kralı Uras"

İnci'yi uyandırmadan odadan çıktım. Lavaboda işlerimi halledip balkona çıktım. Sabah rüzgârı tenimi okşayıp geçmişti. İçimdeki mutlulukla cıvıldayan kuşlara gülümsedim. Rüzgârda sallanan ağaçlara baktım. Bugün modumu kimse düşüremez derken karşıda Toprak'ı görmem ile tüm neşem ve yüzümdeki gülümsemem soldu.

Toprak bana el salladığında içeri girmek için dönmüştüm fakat bana seslenmesi ile durdum.

"Aşağıya gel." Sesi itiraz istemeyen bir tondaydı. Bakışları ise gözlerimde. "Eğer gelmezsen zile basar herkesi buraya toplarım."

Bunu yapacağını bildiğim için odaya geçip üstüme ince bir hırka alıp bahçeye çıktım. Dün Uras'ın beklediği çınar ağacının altında bu sefer Toprak bekliyordu.

Aramıza bir metre mesafe bırakıp kollarımı göğsümde bağladım. Konuşmadım çünkü benim onunla konuşacak hiçbir şeyim yoktu.

"Nişanlanıyormuşsun," diyebildi en sonunda. Uzun süre gözlerine bakmadım çünkü gözlerine bakmak bile beni ürkütüyordu.

"Evet bugün istemem var akşama da nişan. Sen de gel nişanıma tanık ol isterim."

Aramızdaki mesafeyi kapatıp elimi tuttu. Elimi ondan kurtarıp uzaklaştım ama inatla geliyordu.

"Yeter Toprak ne istiyorsan söyle ve çek git buradan." Taviz vermeyen sesim onu bir adım geriletmişti ama hâlâ gözlerinde o ürkütücü bakış vardı.

"Yüzüğün yok," dedi normal bir konu açmak ister gibi. Gözleri yüzük parmağıma kaydığında elimi arkama sakladım.

"Nişan bugün. Yüzükler bugün takılacak," dedim. Bakışlarımı dikerek.

Sesinde hafif bir alay vardı. "Zamanında sana ettiğim teklifleri kabul etseydin şu anda parmağında istemediğin kadar yüzüğün olurdu."

Yüzümü buruşturdum. Yüzük parmağımı ona doğru kaldırıp bir şeyleri anlaması umuduyla, "İstemiyorum Toprak. Ben bu parmağım da senin yüzüğünü değil Uras'ın yüzüğünü istiyorum," dedim. Sesimi alçak tutsam da içindeki öfke kendini belli ediyordu.

Toprak, son kozunu oynamak için sesini masum birinin tonuna bürüdü. Başkası olsa söylediklerinde sahici olduğuna inanırdı ama ben bunun bile sahte olduğunu biliyordum.

"Mira, ben senin iyiliğini düşünüyorum. O adam kötü biri sana uygun-"

"Kes sesini Toprak." Ani yükselmem ve lafını bölmem onu sinirlendirmişti. Toprak her zaman insanları kendine bağlamayı severdi. Herkes alçakta o üsteydi ona göre. Ama bu numaraları bana sökmezdi. "Sen insanları kötülüyeceğine dönde kendine bak." Yüzüme en alaycı gülümsememi kondurup, "Uras'ı neyle kötü sıfatına uygun gördün. Senin gibi kızları kıyıda köşede mi sıkıştırmış? Tehdit mi etmiş? Mahallenin güveni ardında diye 'abilik' sıfatı altında insanların hayatına mı müdahale etmiş?"

Her yaptığı şeyi yüzüne vurduğum için Toprak'ın çenesinde ki kas seğirdi. Artık kendini tutmayarak üstüme yürüdüğünde birkaç adım geriledim. "Geri dur Toprak. Yoksa mahalleye; 'Toprak nişanlanacağımı bildiği halde bana sarkıntılık yaptı tehdit etti,' derim." Bir kaşım havaya kalktı. "Mahallenin sana ne yapacağını düşünmek bile istemezesin."

Onu orada bırakıp eve girdim. Güzel başlayan günüm Toprak yüzünden mahvolmuştu. Ama moral bozmak yoktu çünkü günün kalanında Uras vardı.

Saat yediye gelirken evde bir hareketlilik baş gösterdi. Annemler kalkmış mutfakta sofra hazırlıyordu. Ben de İnci'yi kaldırmaya çalıştım. Çalıştım diyorum çünkü hanımefendi uyanmamak için binbir bahane sıralıyordu.

"İnci kalk artık bugün en özel günüm ya!" Ayağımla poposunu tekmeledim ama o diğer tarafına dönüp uykusuna devam etti. "İnci hadi ama ya! Bak daha elbisem bile hazır değil. Uras'ın karşısına böyle mi çıkayım?"

Israrlarıma dayanamayıp sonunda gözlerini açtı İnci. Kollarını iki yana açıp gerindi. "Mira daha horozlar bile ötmedi," diyerek sitem etti battaniyesini iterken.

"Horozlar çoktan öttü de gitti," dedim yatağı toplarken. İnci kıyafetlerini alıp banyoya gittiğinde ben de mutfağa geçtim. Annem çoktan sofrayı kurmuştu. İnci de geldiğinde hep beraber kahvaltıyla başladık.

Annem gün içinde ne yapacağımızı anlatırken İnci ile sadece kafa sallıyorduk. İkramlıkların çoğunu zaten komşular yapacaktı biz kalan ise evi temizleme ve organize etmekti.

"Saat beşte gelecekler değil mi? Ona göre evi düzenleyelim."

"Beş dedik ya Mehtap. Sözünün eri biriyse tam vaktinde gelirler."

"Gelir," dedim boş bulunup. Hepsi bana baktığında dilimi ısırıp, "Yani dakik biri toplantıları hiç kaçırmadı bunu da kaçırmaz anlamında şey ettim," dedim.

On dakika sonra sofra kalktı mutfak toplandı. Babam dışarıda işlerim var diyerek çıktığında biz de başımıza oyalı yazmalarımızı takıp işe koyulduk.

Dört bir yandan evi bal dök yala yaptık. Annem hazır bizi bulmuşken tüm evi, camları, kapıları bile sildirmişti.

İnci ile pestilimiz çıkmış bir hâlde yerde uzanırken annem tepemize dikilmiş, "Mira sen benimle mutfağa sarma sarmaya gel. İnci sen de Mira'nın elbisesini dik," diyerek iş bölümünü vermişti. Zorla kalkıp mutfağa sarma sarmaya gittim. Nişanda şu sardığım sarmadan yemezsem ahtım kalırdı.

♠️

Arabayı çarşıya doğru sürerken yan koltukta oturan Can, elindeki telefonla oynamayı bırakıp yandan bana imalı bir bakış fırlattı. Yolculuk başladığından beri içinde tuttuğu bir şeyler olduğu belliydi ve o sinsi sırıtışından ne geleceğini az çok tahmin edebiliyordum.

"Eee, Uras Bey," diyerek arkasına yaslandı, kollarını göğsünde bağladı. "Dün akşam mahalle arasında şerit kağıtlarla parmak ölçüsü almalar falan... Bayağı hızlı bir giriş yaptın bakıyorum. Sözleşmeli iş ortaklığından çok, son dakika golü atan aşıklara benziyorsunuz."

Direksiyonu sertçe kırıp vitesi değiştirirken ciddiyetimi korumaya çalıştım. "Abartma Can. Harun Bey yüzük işini benim halletmemi istedi, kızın parmak ölçüsünü bilmeden kuyumcuya gidilmeyeceğine göre gidip aldım işte. Oyunun inandırıcı olması gerekiyor."

"Hadi oradan ulan," diyerek kahkaha attı Can. "Bana sökmez bu ayaklar Uras. Ben seni yıllardır tanıyorum. Benzinlikteki o adamın üstüne yürümeler. Oyun moyun diyerek kendini kandırmayı bırak artık. Resmen kıza sırılsıklam aşık olmuşsun işte, neyi zorluyorsun?"

"Alakası yok," dedim sesimi düz tutmaya çalışarak, ama gözlerimin önüne anında dün akşam Mira'nın elimi tuttuğundaki o mahcup, utangaç hâli geldi. Kalbimin ritmi sadece bunu düşünürken bile değişiyordu. "Sadece... onun zarar görmesini istemiyorum. Sorumluluk hissediyorum, o kadar."

Can gözlerini devirip sabır çekti. "Sorumlulukmuş! Uras, sen hayatında kimin sakarlığını bu kadar tatlı buldun? Kimin için bir benzinlik dolusu içeceğin parasını gözünü kırpmadan ödediğin gibi bir de üstüne adama posta koydun? Duvarların dökülüyor oğlum, farkında değilsin. İtiraf et artık kendin de rahatla, bu akşam o yüzükleri parmağınıza takarken 'rol yapıyorum' dersen çarparlar adamı."

Kuyumcunun önüne geldiğimizde arabayı durdurdum. Kontağı kapatıp direksiyondaki ellerimi çektim, cebimdeki o küçük şerit kağıda dokundum. Can'a dönüp derin bir nefes verdim.

"Tamam, belki de sadece bir sorumluluk değildir," dedim kısık bir sesle. "İçimde bir şeylerin değiştiğini inkâr edemem. Ama o... o ne hissediyor emin olmadan adını koyamam."

Can yüzünde muzaffer bir gülümsemeyle omzuma vurdu. "Heh, şöyle yola gel işte! Gerisini dert etme, kızın gözlerindeki ışığı ben gördüm. Hadi inelim de yengeme layık bir yüzük seçelim."

İkimiz de indiğimiz de kuyumcu yüzünde güler yüzü ile bizi karşıladı.

"Kolay gelsin," dedim yüzüklere bakarken.

"Hoş geldiniz," diyerek yüzük tablalarını önümüze doğru çıkardı kuyumcu. "Nasıl bir şey bakmıştınız? Alyans mı, tektaş mı?"

Can hemen yan taraftan muzipçe araya girdi. "Biz alyans bakıyoruz ama öyle alelade bir şey değil, yengeme layık en özel parçayı arıyoruz."

Cebimdeki o küçük şerit kağıdı çıkarıp adama uzatırken boğazımı temizledim. "Bu ölçüye göre zarif ve sade bir alyans bakıyorum. Gösterişten uzak ama şık olsun."

Kuyumcu kağıdı alıp dikkatle inceledikten sonra alt çekmecelerden birinden daha ince işçilikli, etrafında sarmaşık motifli altın bir alyans çıkarıp önümüze koydu.

"Bu tam aradığınız şey olabilir. Sadeliğin içindeki zarafet." Diğer eşini de çıkarıp onu da yanına bıraktı. Onun da içi sarmaşık motifli dışı sade altındı.

Yüzüğe baktığımda, Mira'nın dün akşam parmak uçlarımda hissettiğim o ürkek ve heyecanlı hâli yeniden gözümün önüne geldi. Can haklıydı; duvarlar gitgide dökülüyordu ve bu yüzük parmağına takıldığı an, ikimiz için de geri dönüşü olmayan yepyeni bir hikaye başlayacaktı.

Ben alyanslara bakarken Can kolyelere bakıyordu. Gözüne bir kolye kestirdiğinde adam kolyeyi çıkarmıştı.

"Beğendiniz mi?"

Altın sarısı ince dallardan ve küçük yapraklardan oluşan zarif bir kolyeydi. Zincirin iki yanındaki mor taşlı çiçekler, kolyenin ucunda parıldayan açık pembe, kristal yapraklı büyük bir çiçek ucuyla birleşiyordu.

"İnci buna bayılır," dedi. "Ben bunu alıyorum." Adam kolyeyi kadife bir kutuya koyduğunda Can ücretini ödeyip, "Ben dışarıdayım," diyerek çıkmıştı.

Can dışarı çıktığında ben de kuyumcunun bana sunduğu alyansları şık bir kutuya yerleştirmesini izledim. Ama içimden bir ses, sadece alyanslarla yetinmemem gerektiğini söylüyordu. Sonuçta bu akşam resmi olarak nişanlanıyorduk ve her ne kadar oyun diye başlasak da, dün geceden sonra içimde biriken o yoğun duygular Mira’ya benden somut bir anı, özel bir nişan hediyesi bırakma isteği doğurmuştu.

Bakışlarımı cam vitrindeki kolyelerin olduğu tarafa çevirdim. Gözüm hemen iki farklı tasarım arasında kaldı.

İlk kolye; beyaz altından yapılmış, üzerinde küçük pırlantaların dizili olduğu son derece modern, geometrik hatlara sahip, asil ve soğuk duran bir parçaydı. Tam benim eski dünyamı yansıtıyordu.

İkinci kolye ise; rose altından tasarlanmış, ucunda kutup yıldızı motifi barındıran, ortasında ise gece mavisi küçük bir safirin parıldadığı, zarif ve sıcak bir tasarımdı. Adeta karanlık yolda yönünü bulmanı sağlayan bir fener gibiydi. Tıpkı hayatıma aniden giren o baş belasının her şeyi altüst edip bana yönümü kaybettirmesi gibi.

"Bence soldaki beyaz altın olan," dedi arkamdan gelen tanıdık, ince bir kadın sesi.

Hızla arkamı döndüğümde karşımda şık ceket elbisesi ve her zamanki kusursuz topuzuyla Vera’yı gördüm. Lansman gecesinden sonra bir daha karşıma çıkmaz sanmıştım fakat yanılmıştım.

"Vera? Senin ne işin var burada?" dedim şaşkınlıkla.

"Sen nişanına davet etmedin ama ben geldim," diyerek hafifçe gülümsedi ve yanıma yaklaştı.

Vera’nın sözleri üzerine bakışlarımı tekrar iki kolye arasında gezdirdim. Beyaz altın olan parça ne kadar kusursuz görünürse görünsün, içimde en ufak bir kıpırtıya sebep olmuyordu. Fazla mesafeli ve ruhsuzdu. Oysa kutup yıldızlı o kolyeye her baktığımda, aklıma Mira'nın o bir nevi şahsına münhasır enerjisi ve her şeyi altüst eden tatlı sakarlıkları geliyordu.

Kuyumcuya dönüp parmağımla rose altın kolyeyi işaret ettim. "Kutup yıldızlı olanı alıyorum. Alyanslara paket yapın lütfen."

Vera’nın yüzündeki o kendinden emin tebessüm bir anlığına dondu, gözlerinde hayal kırıklığıyla karışık keskin bir ifade gelip geçti. Benim onun fikrini değil de kendi seçtiğimi, daha doğrusu Mira’yı yansıtan şeyi seçmemi hazmedemediği aşikardı. Aramızdaki o geçmişteki kısa ve benim için çoktan tamamen kapanmış olan dönemi hâlâ arkasında bırakamadığını her hareketiyle belli ediyordu.

"Demek senin zevkinden tamamen uzak bir kadına göre seçim yapıyorsun, öyle mi Uras?" dedi, sesindeki o iğneleyici tonu gizlemeye çalışarak. Adımlarını bana doğru yaklaştırıp sesini biraz daha alçalttı. "Sırf bir iş anlaşması ya da Harun Bey'in ricası diye bu kadar buralara sürüklenmen, üstüne bir de tarzın olmayan takılar seçmen gerçekten çok ilginç. Eskiden böyle şeylere hiç katlanamazdın."

Kuyumcunun kartımı pos cihazından çekmesini beklerken Vera’ya döndüm. Bakışlarımdaki o net ve mesafeli tavrı koruyarak, "Zaman değişiyor Vera, insanlar da öyle," dedim düz bir sesle. "Ve bu bir zorunluluk değil. Mira’ya neyin yakışacağını en iyi ben bilirim."

Kuyumcu paketleri şık bir çantaya koyup bana uzattığında çantayı teslim aldım. Vera, sözlerimle araya ördüğüm o kalın duvara çarpmış gibi yutkundu ama bozuntuya vermemeye çalışarak sahte bir tebessüm kondurdu yüzüne.

"Bakalım bu akşamki nişanda o çok emin olduğun Mira bizi şaşırtabilecek mi," diye mırıldandı iç çekerek.

"Şüphen olmasın," diyerek son noktayı koydum ve dükkandan çıkmak üzere kapıya yöneldim. Can dışarıda arabaya yaslanmış sigarasını içerken beni elimde çantayla görünce sırıttı. Artık gitme vaktimiz gelmişti; akşamki büyük karşılaşma ve o yüzüklerin takılacağı an için içimde garip bir sabırsızlık büyüyordu.

"Zamanımız az kaldı. Saat beşte değil mi isteme?"

Arabayı yola çıkardığımda, "Evet," dedim. Can telefonundan bir şeyler yapıp bana çevirdi. "Buraya git. Şu saçına başına bir düzen versin," dedi. Telefondan en iyi berberi bulmuştu. İtiraz etmeden berbere sürdüm.

Balıkesir'in eski usul ama esnaf sıcaklığı kokan berber dükkanından içeri girdiğimizde, usta bizi büyük bir hürmetle karşıladı. Can zaten dükkana adım atar atmaz, "Usta, memleketin en güzel kızını almaya geldik, bu damadı jilet gibi yapman lazım," diyerek bombayı patlatmıştı bile.

Usta beni hemen koltuğa oturttu, beyaz önlüğü boynuma bağlarken "Sen hiç merak etme delikanlı, buraların damat tıraşı meşhurdur," diyerek işe koyuldu.

Saçlarımı özenle düzeltip ardından o klasik damat tıraşı ritüellerine geçti. Yüzüme sürülen o sıcak havlu, ardından cildimi ferahlatan losyonlar derken yolun ve son günlerin tüm yorgunluğu üzerimden akıp gitti. O sırada yan koltuğa da Can kurulmuş, saçına sakalına hafif bir rötuş yaptırıyordu.

İşimiz bittiğinde aynaya baktım. Gerçekten de tam bir isteme törenine yakışır, kusursuz bir damat olmuştum.
Cüzdanımı çıkarıp, "Ellerine sağlık usta. Borcumuz ne kadar?" dedim.

Usta hemen ellerini havaya kaldırıp geri adım attı. "Olmaz evlat, bizde damat tıraşının parası alınmaz. Buranın adetidir bu. Hem yabancımız da değilsin, Mustafa'nın misafirisin. Hayırlı bir işe vesile oluyoruz, para falan istemem."

Ben ne kadar ısrar etsem de adam parayı kesinlikle kabul etmiyordu. "Usta yapma gözünü seveyim," diyecek oldum ama Nuh dedi peygamber demedi.

Tam o sırada Can göz kırparak araya girdi. "Madem ustanın adetine karşı gelemiyoruz Uras, biz de buranın raconuna uyalım," dedi ve cebinden çıkardığı hatırı sayılır miktardaki bahşişleri dükkandaki çırakların ve kalfaların cebine usulca sıkıştırdı. "Çocuklar, bu da bizim adımıza size bir çay sözü olsun. Hadi kolay gelsin."

Usta bu harekete gülümseyip teşekkür ederken, biz de ceketlerimizi düzeltip dükkandan çıktık. Arabaya bindiğimizde saat dörde geliyordu. Kalbimin ritmi yavaş yavaş hızlanırken direksiyonu kavradım. Büyük ana artık sadece bir saat kalmıştı.

♣️

Üstümdeki beyaz kare yaka kelebek kollu elbisenin beli tam oturmuş etek kısmı genişleyerek gidiyordu. Elbisenin üstünde gezdirdim ellerimi. Üstünde kumaşın kendine ait beyaz desen çiçekleri vardı. İnci yine kısa sürede harikalar çıkarmıştı.

"İnci ben senin hakkını nasıl ödeyeceğim ya. Bu çok güzel olmuş."

İnci, yüzüme son rötuşları yaparken, "Sadece mutlu ol Mira. İşte o zaman ödemiş olursun," dediğinde sıkıca sarıldım. Hiç beklemeden kollarını bedenime sardı. Sesinden ağladığını fark ettim ama bana fırça atmayı da ihmal etmedi.

"Sakın ağlama makyajını tekrar yapamam."

Ayrıldığımızda başımı salladım. Duvardaki saate baktığımda beşe gelmek üzere olduğunu fark ettim.

"Şimdi gelirler çıkalım hadi," dedim. İnci de haki yeşili bir elbise giymişti. Kesinlikle yeşil ela gözlerini daha da ortaya çıkarmıştı.

Salona geçtiğimiz de annemin gözleri dolu dolu oldu ve hemen okudu üfledi. "Maşallah maşallah çok güzel olmuşsun annem," dedi. Ağlamamak için üstün bir çaba gösterip teşekkür ettim.

Bu gün hayırlısıyla geçse ben başka bir şey istemiyordum.

Annem, babama dönüp, "Bir şey desene," dedi sessizce. Babamın bakışları bir süre elbisemde oyalandı ardından gözlerime çıktı. O an sertçe yutkundu. Burnumun direği sızlarken ağlamaktan korktum ama o anda kapı imdadıma yetişmişti. Saat tam beşi gösterirken gelmişlerdi.

Kesinlikle dakik bir adamdı.

Hepimiz kapıya sıralandık. İçime derin bir nefes çekip kapı kulpunu tuttum. Kalbim öyle bir atıyordu ki duyan davul çalıyor sanardı.

O an karşımda klasik takım elbisesi ile Uras'ı görmem kalbime hiç yardımcı olmamış aksine hızını arttırmıştı.

"Hoş geldiniz," diyebildim sesimi zar zor bulup. İpk önce Harun Bey ve bir kadın girdi. Kahverengi saçlarına biraz aklar düşmüş. Fakat kendisi bunu pek umuyorsuyor gibi değildi. Koyu kahve gözleri Uras'tan daha heyecanlı bakıyordu etrafa.

Ardından Harun Bey girdi. Saygıyla içeriye davet ettiğimde Uras, elindeki gül buketi ve çikolatayı bana uzattı. "Böyle mi yapılıyordu," dedi. Sesindeki heyecanı alayla gizlemeye çalışıyordu.

Yüzümdeki gülümsemeden bir şey kaybetmeden uzattığı çiçek ve çikolatayı aldım. "Aynen böyle cimri komşum buyur," dedim. İçeriye girdiğinde kulağıma eğilip, "Yalnız cimri değilim ha! En kalitelisinden," aldım dediğinde gülmemek için yanağımın içini ısırdım.

"Benim için hâlâ cimrisin," dedim. Bir internet için kopardığı yaygarayı unutacak değildim.

"Şimdiden hayırlı olsun yenge," diyerek ortama neşeli bir giriş yaptı Can. Onu da karşıladığımda elimdekileri mutfağa bırakıp içeriye geçtim.

İnci köşede ki koltukta yerini almış ben de yanına oturmuştum. Ortam öyle gergindi ki kimse ağzını açıp tek kelime etmiyordu. Öyle ki Uras bile soğukkanlılığını yitirmiş gibi sol ayağı ritmik bir şekilde yere vuruyordu.

Annem, Harun Bey'in yanında oturan kadına döndü. "Nasılsınız efendim? Yolculuk nasıl geçti?"

Kadın konuşma sırasının ona geldiğini anlayıp yerinde dikleşti. "Çok iyi geçti. Sağ olsun Uras her şeyi ayarlamış," dedi Uras'a bakıp. "Bu arada ben Suzan. Harun'un eşiyim," diyerek kendini tanıttı.

Annemin konuşması bile ortamda ki cızırdayan gerginliği dağıtmamıştı. Babama dönüp, "biraz da sen konuş," der gibi baktı. Babam derin bir nefes alıp bir konu açtı. Sıra bize gelmiş gibi annem bana dönüp mutfağı işaret etti.

İnci ile mutfağa geçtiğimiz de elimi ağzıma kapatıp kısık bir çığlık attım. "Kızım ben nasıl yapacağım. Bak elim ayağım titriyor," dedim İnci'ye. Titreyen ellerimi gösterip.

"Merak etme. Ben misafirlerinkini yapacağım sen sadece Uras'ın kahvesini yap," dedi. Çoktan bir tane cezveyi önüme bırakmıştı.

Bir kaşık kahve katıp suyunu da koyduğumda ocağın üzerine bıraktım. Elim şekere uzanırken İnci bir anda elimi tuttu.

"Saçmalama Mira. Şeker katmayacaksın değil mi?"

Kararsızdım. Uras'ın son günlerdeki hâli aklıma geldikçe içimden şeker katmak geliyordu fakat ilk hâli de aklımdan çıkmıyordu. Bana üstten bakması internetini paylaşmaması. O anda içimde bir öfke kaynadı. İnci'ye bırakmadan şeker yerine tuzu alıp iki kaşık kattım.

"İşte bu," diyerek verdi İnci gazı. "Yaptığı onca şeyi nasıl unutalım."

"Haketti," dedim. Hadi bakalım Uras Altuğ bu kahveyi yüz ekşitmeden içersen benden hoşlanıyorsun.

İnci, kahveleri fincanlara katarken bende Uras'ın kahvesini karışmaması için farklı bir fincana kattım. Elime tepsiyi tutuşturup beni kapıdan çıkardı İnci.

Heyecanımı gizlemek adına derin derin nefesler alıp salona girdim. İlk önce büyüklere servis ettim ardından Can ve İnci'ye. Sıra Uras'a geldiğinde tepsiyi göz hizasına kaldırdım. Gözlerine bakamıyordum. Eğer bakarsam heyecandan düşüp bayılabilirdim.

"Umarım benden kurtulmak için zehir katmamışsındır." Alayla karışık espirisine gülerken, "İç ve gör," demekle yetindim.

Herkes kahvesinden ilk yudumunu almıştı. Fakat Uras hâlâ bekliyordu. Gerçekten zehir kattığımı mı düşünüyordu?

Herkes pür dikkat Uras'a bakınca Uras da fincanı dudaklarına götürüp ilk yudumunu aldı. Kaşları çatıldı ama ifadesini hemen toparladı. İçmez diye düşündüm fakat bütün kahveyi bitirdi. İnci ve Can tüm kahveyi içtiği için Uras'ı alkışlarken Harun Bey'in bir bakışı ile hemen sustular.

Gerçekten tencere kapak yuvarlanıp birbirlerini bulmuşlardı.

Uras, fincanını masaya bırakıp Harun Bey'e döndü. Harun Bey mesajı almış olacak ki boğazını temizleyip babama döndü.

"Sebebi ziyaretimiz belli," diyerek girdi söze. Ortam sessizleşirken Uras'ın bakışları bana değdi. İlk defa gözlerinde ne istediğini bilen bir adamın bakışı vardı. Uras bu işin olmasını istiyordu. Benim kadar o da istiyordu bu oyunun gerçeğe dönüşmesini.

"Allah'ın emri, Peygamber'in kavliyle kızınız Mira'yı oğlumuz Uras'a istiyoruz."

Herkes babamın iki dudağı arasından çıkacak o söze kilitlenmişti. Heyecandan ellerim terliyor kalbim hızını on katına çıkarıyordu. İnci, yandan kolumu tutup sakinleştirmeye çalıştı. Fakat pek de etkili olmadı. Şu anda beni sakinleştirebilecek tek şey babamın olumlu bir cevap vermesiydi.

Babam derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Bakışlarını bir süre kucağındaki ellerinde gezdirdikten sonra başını kaldırıp önce Uras’a, ardından bana baktı. O an zaman durdu sanki, salondaki çıt çıkmayan sessizlikte sadece kalbimin gümbürtüsünü duyabiliyordum.

"Gençler aralarında konuşmuş, anlaşmışlar," dedi babam, sesindeki o her zaman ki sert ama bu defa biraz da duygusal tınıyla. "Bize de hayırlısı demek düşer. Oğlumuz dürüst, işinde gücünde biri. Kızımı da üzmeyeceğine inanıyorum." Gözlerini doğrudan Uras'ın gözlerine dikti.

Uras hiç istifini bozmadan, büyük bir ciddiyetle babama doğru başını salladı. "Merak etmeyin Mustafa Bey kızınızı üzecek bir şey asla yapmam," dedi. Sesindeki o netlik ve kararlılık içimdeki tüm korkuları uçurup götürdü. Artık bu bir oyun gibi hissettirmiyordu; aramızdaki her şey o saniyede tamamen gerçekliğe bürünmüştü.

"Hayırlı olsun o zaman," diyerek son noktayı koydu babam. Ortamda bir alkış koparken biz de büyüklerimizin elini öptük. Akşam ise herkesin önünde yüzükler takılacak nişan kesilecekti.

♣️

Düğün salonun gelin odasındaydık. İnci son kez makyajımı tazelerken Uras ve Can diğer köşede bir şeyler konuşuyordu. Misafirler gelmeden salona bakmıştım ve gerçekten de güzel olmuştu.

"İnci gel biz dışarı çıkalım sana göstermek istediğim bir şey var."

Can'ın neden böyle yaptığını az çok anlamıştım. İnci de anlamış olacak ki imalı bir sesle, "Ne göstereceksin aşkım," diyerek çıkmıştı. İkili odadan çıktığında sadece ikimizin kalplerinin ritmi duyuluyordu.

Uras yanıma geldiğinde ben de ayağa kalktım. Bir an heyecandan başım döndü ama hemen kendimi toparladım. Uras boğazını temizleyip ceketinin iç cebinden kadife bir kutu çıkardı. Yüzük kutusu değildi çünkü yüzükler çoktan anneme verilmişti. Meraklı bakışlarım kutu ve Uras'ın yüzü arasında giderken, "Bu ne?" diyebildim en sonunda.

Uras'ın gözlerindeki ikilemi fark etmiştim. Verip vermemek arasında gidiyordu. İkimizin de heyecanı bunu iki katına çıkarıyordu. Ortamdaki heyecanı dağıtmak adına espiriye başvurdum. Elimi uzatıp alacakmış gibi yaptım. "Yoksa sözleşme mi hazırladın?" dedim.

"Daha özel," dedi. Gözleri açıkta kalan boynuma değdi. "Seni tamamlayacak." Kadife kutunun kapağını açtığında içinde gördüğüm kolye ile küçük dilimi yutacaktım.

"Bu..." diyebildim. Zira söyleyecek bir kelime bulamıyordum. Ucunda kutup yıldızı motifi barındıran, ortasında ise gece mavisi küçük bir safirin parıldadığı zarif bir kolyeydi.

"Bu bana mı?" dedim. Aklım da kalbim de işlevini yitirmişti o an.

Yok kendisine Mira! Ne kadar saçma bir soru ya!

"Müsaade eder misin?" dediğinde çoktan arkama geçmişti bile. Saçlarımı sol yanıma topladım takması için.

Kolyenin soğuk zinciri tenime değdiğinde içimde garip bir his oluştu. Uras bana kolye almış ve takıyordu. Bu kolyeyi ömrüm boyunca çıkarmayacaktım.

Parmağımın ucuyla kolyedeki kutup yıldızına dokundum. Uras başını arkadan uzatıp kolyeye baktı. "Tam tahmin ettiğim gibi oldu," dedi. Nefesi boynuma değiyordu.

"Nasıl oldu?" dedim. Bu adamın tek başına hislerini açacağı yoktu, biraz yardım etmem gerekiyordu.

"Sen nasıl hayatımı aydınlattıysan bu kolye de seni aydınlattı. Çok güzel oldu."

Uras karşıma geçip ellerimi tuttuğunda nefesimi tuttum. Gözlerindeki buz erimiş, yerine saf bir sevgi gelmişti.

"Bu oyunun gerçek olmasını ister miydin Mira?"

'Senin dillerin ne der be adam? Tabii ki isterim,' diyemedim. Bir kez yutkunup bakışlarımı gözlerine çıkardım.

"Sen yine benim internetimin şifresini bulmuş bağlanmışsın, ben sana kızmışım. Sen ofise 'moda facia ikonu' olarak gelmişsin. Seninle aynı projede yer almışız," dedi, tek tarafa topladığım saçlarımı eliyle arkaya iterken. "Ben ne bir kadına inat, sen de ne ailene inat bu yalanı söylemişiz. Gerçekten birbirimizi severek nişanlanmışız."

"Uras... Sen ciddi misin?" diyebildim en son. Söylediği her söz vücudumda bir deprem etkisi yaratıyordu.

"Hem de hiç olmadığım kadar, Mira. Düzenli hayatımın ortasına adeta renkli bir bomba olarak düştün. Sen benim harf sıramın içine aniden giren bir 'M' harfi oldun."

"Yani hayatına bir 'renkli bombanın' girmesini kabul ediyorsun," dedim.

"Ben bilmeden çoktan kabul etmişim zaten."

Tam o anda kapı çalmadan hızla açıldı. İçimi kaplayan panik dalgası ile hemen Uras'tan ayrıldım. Uras bu utangaçlığıma gülerken gelene baktım. Kim bu güzel ve romantik anımızın içine etmişti?

"Anne?"

Zaten bir evren, iki annem... Tüm güzel anlarımın katilleriydi.

"Ee hadi, misafirler bekliyor."

"Tamam," dedim hızla başımı sallarken. Annem gittiğinde Uras, girmem için kolunu uzattı. "Hadi şu işi gerçeğe dökelim."

Uzattığı koluna girdim. Yüzümde alık bir tebessüm ile, "Geri dönüşü olmaz," dedim.

Odadan çıktığımızda, "Bizde söz namustur Mira Hanım. Parmağına benim yüzüğümü taktığın an buradan dönüşü olmaz," dedi katı bir sesle.

"Bozmak isteyen kim zaten."

Kol kola salona girdiğimizde, düşündüğümden de büyük bir kalabalık vardı. Herkes alkış tutarken bir yandan da yanındakine bir şeyler anlatıyordu. Onlara bakmak yerine önüme, koluna girdiğim adama baktım. Artık bir ömür onunlaydım.

Salonun başında bize ayrılan alana geldiğimizde alkışlar kesildi. Kurdeleyi mahallemizin büyüğü Rıza amca kesecekti. Tüm aile büyükleri yanımızda yerlerini aldığında, İnci de tepsiyi tutuyordu.

Rıza amca yüzüğü ilk önce benim sağ yüzük parmağıma taktı, ardından Uras'a. İkimizin de parmağında kırmızı bir kurdeleyle birbirine bağlı nişan yüzükleri vardı.

Bir rivayete göre kaderin bağı, kırmızı bir iple insanların serçe parmaklarına bağlanırmış. Sen ne kadar kaderinden kaçsan da kader gelir seni bulurmuş. Ben ne kadar Uras'tan kaçmaya çalışsam, Uras da benden kaçmaya çalışsa da o kırmızı kader ipi bizi sahte bir oyundan gerçeğe doğru sürüklemişti.

"Bugün burada Mira kızımız ile Uras oğlumuzun nişan merasimini yapmak için toplandık," dedi Rıza amca. "İnşallah hayırla sonuçlanır, bir ömür boyu mutlu olursunuz," diyerek makası tam kurdeleye sürtmek üzereyken İnci, "Dur!" diye bağırdı.

Sanki nikah masasında nikahı engellemek için gelen o gizemli kişiye benzemişti. Ne yapacağını da gayet iyi biliyordum.

"Rıza amcacığım, makas da kesmiyor sanki?" dedi alttan imayı vererek. Ama garibim Rıza amca, "Yok kızım kesiyor, durdurmasan kesecektim," dediğinde salonda gür bir kahkaha koptu. İnci elini alnına vurup, "Gelenek yahu gelenek!" diye söylendi.

Uras, gereken mesajı aldığından dolayı daha fazla uzatmadan cebinden hatırı sayılır bir para çıkardı.

"Yeter mi?" dedi paraları nişan tepsisine koyup. İnci'nin gözleri parayı gördüğünde adeta yerinden fırlayacaktı. Kendine gelmesi için Can onu yandan dürttü. "Yeter enişte, yeter," dedi. Uras, enişte lafını beğenmiş olacak ki dudağı kıvrıldı.

Rıza amca olayı tam anlamasa da kurdeleyi kesmekle yükümlü olduğu için kırmızı kurdeleyi kesti. O an bakışlarımız kesişti. "Konuşmadan anlaşmak" denilen şeyi tam olarak şu anda yaşıyorduk. Uras'ın gözleri ilk defa buz kütleleri gibi bakmıyor, aşkla parlıyordu.

"Çiftimizi ilk dans için sahneye alalım," dedi mikrofon başındaki adam.

"İlk dans düğünde olmuyor mu?" dedi Uras şaşkınca. "Nişanda da olur şaşkoloz," dedim bakışlarına gülerek. Orta alana doğru ilerledik. Uras elini belime koyduğunda ben de omuzlarına tutundum. Arkadan ise Sonsuza Dek şarkısı çalıyordu. İstesem böyle bir denk geliş getiremezdim.

"Sevdayı bilmezdim senden önce
Sanki yeniden doğdum ellerinde
Sevdayı bilmezdim senden önce
Sanki yeniden doğdum ellerinde"

"Sen mi seçtin şarkıyı?" dedi. Bir rüzgârın bizi savurması gibi bir sağa bir sola salınıyorduk.

"İnan bana ben seçsem kesin başına bir iş gelirdi," dedim. "İlk defa evren benim yanımda."

"Yanında," dedi kelimemi tekrar ederek. "Artık evren değil, ben yanındayım."

Gülümsemem yüzümde büyüdü o an. Artık Uras benim yanımdaydı. Evren bana karşı gelse kaç yazar ulan! Uras Altuğ benim yanımda.

"Hakkını yemeyeyim, bir kere daha yanımda olmuştu," dedim. Usulca kaşı kalktı. "Senin internetine bağlandığım gün de yanımdaydı."

İnsan kalabalığının içinde Uras'ın gülüşü bir melodi gibi aktı gitti.

"Benimle bir hayat kurar mısın?
Öykümüzü baştan yazar mısın?
Sonsuza dek benimle yaşar mısın?
Hoş geldin ömrüme gözümün bebeği."

"Hayatıma hoş geldin başımın belası."

"Hoş bulduk cimri bey. Bana bak, sen evlenince de benden bir şeylerini sakınacak mısın?"

Güldü. Alnını alnıma yaslayıp, "Ne mümkün... Sen o parlak zekanla her şeyi çözersin," dedi. "Çözerim," dedim gururla.

Etrafımız dans etmek için piste gelen çiftlerle dolmuştu. Onların arasında İnci ve Can da vardı.

"Baksana," dedim mutlulukla dans eden İnci ve Can'ı gösterip. "Ne kadar güzel bir çift oldular."

"Öyle," dedi. "Bazen Can'ın bekar bir erkek olarak öleceğini falan düşünmüştüm."

"İnanır mısın, ben de İnci için aynısını demiştim. Kolay kolay birine bağlanmazdı."

"Bizim gibi birbirlerini beklemişler," dedi.

Şarkı bittiğinde tüm çiftler ayrıldı. Mikrofon başındaki adam, "Yeter gıy gıy, biraz eğlence!" diyerek Erik Dalı'nı patlattı ortaya.

İşte şimdi Uras hiç görmediği bir Mira görecekti. Çünkü oyun havalarına asla hayır diyemiyordum.

Herkes neşeyle parmak şıklatıp ortaya çıkarken Uras'ın geriye doğru kaçışı gözümden kaçmadı.

"Buraya gel buraya! Nereye gidiyorsun?"

"Bunlar hiç benlik değil, siz devam edin."

Kolundan tuttuğum gibi onu piste çıkardım. "Zor değil. Parmaklarını şıklatıp ayaklarını bir sağa bir sola oynat, bitti!"

Uras şaşkın ve bir o kadar da çaresiz bakışlarla etrafına bakarken, ben çoktan ritme ayak uydurmuş, omuzlarımı sallamaya başlamıştım bile. Salonun ortasında adeta bir enerji patlaması yaşanıyordu.

"Mira, bak gerçekten yapamam, rezil olurum," diye fısıldadı, sanki bir suç mahallinden kaçmaya çalışır gibi geri geri giderek.

"Ay aman Uras, alt tarafı iki sallanacaksın! Bak bana," diyerek onu tam ortamızda kalacak şekilde yönlendirdim. Kollarımı havaya kaldırıp parmaklarımı şıklatarak o meşhur ritme kendimi bıraktım. Kalabalık etrafımızı sarıp alkışlarla ritim tutmaya başladığında keyfim iyice yerine gelmişti.

Uras ise ellerini nereye koyacağını bilemez bir halde, kazık yutmuş gibi dikiliyordu. Takım elbisesinin içinde o kadar ciddi ve o kadar buraya ait değil gibiydi ki bu hâli beni daha da eğlendirdi.

"Hadi Uras, yaylandır dizleri!" diye bağırdı Can arkadan, elindeki mendili sallayarak. İnci de çoktan bana katılmış, karşılıklı döne döne oynamaya başlamıştık.

Kaşlarını hafifçe çatarak, ama gözlerindeki o pes etmiş gülümsemeyle bana ayak uydurmaya çalıştı. Sağa bir adım attı, sola bir adım attı. Kolları hâlâ robot gibiydi ama bu çabası bile salondan büyük bir alkış topladı.

"Bak gördün mü, hiç de fena değilsin cimri bey!" diye seslendim, etrafında dönüp ona da kendi enerjimi vermeye çalışarak.

"Senin bu enerjin karşısında evren bile diz çöker Mira, ben kimim ki?" diye mırıldandı. Utangaçlığını tamamen atamamıştı ama gözlerini benden ayırmadan, benim tempoma uyarak hafifçe omuzlarını sallamaya başladı.

O an, bu takım elbiseli, ciddi adamın sadece benim için bu pistte, bu kalabalığın ortasında kendini rezil etmeyi göze aldığını fark ettim. Ve bu, hayatımda gördüğüm en güzel dans performansıydı.

Tüm Ayvalık sanki benim nişanımı bekliyormuş oynamak için. Hep beraber tüm kurtlarımızı döktükten sonra takı merasimine geçtik. Annem ikimizin de boynuna beyaz bir kurdele astı. Salondakiler para, altın takmak için sıraya girdi.

Boynumuzdaki kurdeleler dolmaya başladığında Uras bana eğilip, "Sence bu kadar parayla ne yapabiliriz?" dedi.

Ben de ona doğru eğilip, "Sen daha düğünü gör," dedim. İnsanlar gelirken önümüze dönüp takılarını tanımalarını bekledim.

Biraz nefes boşluğumda Uras, kulağıma eğilip, "Belki de sana bir internet altyapısı kurarız."

"Olur," dedim. "Şifresini de Mira-Uras 2026 yaparız," dedim. Onun kolay şifresine atıfta bulunarak.

"Koyalım."

♣️

Takı merasimi de bitmişti fakat bende bitmiştim. İyun havaları devam ederken ben kendimde oynayacak güç bulamıyordum. Gözüm ise sabah annemle sardığımız sarmalardaydı. Eğer onlardan yemezsem ahtım kalırdı fakat ikramlıkların olduğu yere gidecek kadar da güçlü hissetmiyordum.

"Neye bakıyorsun öyle ağzın açık," diyerek ceketini sandalyenin arkasına astı.

Gözlerimi sarmadan çekmeden elimle işaret ettim. "Sarmalara," derken neredeyse ağzımın suyu akacaktı.

"Ye," dedi. Sanki ben bunu akıl edememişim gibi.

"Sağol ya! Gerçekten buz adam geri geldi," dedim sinirle. "Sence gidebilsem gider yerim değil mi?" Bacaklarıma vurup, "Enerji istiyorlar. Oraya gidecek dermanım yok."

Bir şey demeden yanımdan ayrıldı. İkramlıkların olduğu masaya gidip bir tabak aldı. Uras benim için tabak hazırlıyordu. Galiba bu duruma alışmam biraz uzun sürecekti.

Yanıma geldiğinde tabağı uzattı. İçinde börek, kısır, poğaça, patates salatası ve canım sarmalarım vardı.

"Tabak dolduğu için diğerlerini katamadım ama istersen onları da getiririm."

"Teşekkür ederim Uras."

Yüzünde tüm günün yorgunluğu bir anda dağıldı. Dudağı usulca yukarıya kıvrıldı. "Afiyet olsun."

Ben tabaktaki her şeyi yerken Uras sadece beni izliyordu. Bu durum biraz rahatsız etse de yemeğe devam ettim. Komse yemekle arama giremezdi.

Ağzımdaki lokmayı yutup çatalıma bir sarma takıp uzattım. "Yer misin? Ben sardım."

Öylesine uzattığım çataldaki sarmayı ağzına attığında şaşkınca ona baktım. "Ne oldu yememi istemiyor muydun?"

"Yok... Yani... Şaşırdım," diyebildim en son. "Benim yediğim çataldan yiyeceğini düşünmemiştim." Bir tane daha takıp uzattım. Onu da yediğinde bu durumun hoşuna gittiğini o an fark ettim.

"Sen benim nişanlımsın Mira. Senin yediğin çataldan da yerim içtiğin bardaktan su da içerim."

"İğrenmez misin?" dedim saf bir merakla. Çatalımı elimden alıp sarmaya batırdı. Benim ona yaptığım gibi o da bana uzattı sarmayı. Sarmayı büyük bir iştahla yerken, "İğrenmem," dedi. "Ben karımı her hâliyle severim."

"Daha karın değilim."

"Ama olacaksın."

"Olacağım. Sen de benim kocam olacaksın."

"Kocan," diyerek tekrar etti. Galiba hoşuna gitmişti. "Evet kocam," dedim başımı omzuna yaslayıp. O an zaman durdu. Pistte oynayan insanlar dondu sesler sustu. Ben ise Uras'ın omzunda huzurla günü noktaladım.