3. bölüm · AŞİNA
Bölüm 2 ( Prenses ve Şövalye)
Bölüm 2
Güneşin ilk ışıklarıyla gözlerimi açtım. Bir süre tavana baktıktan sonra saate göz attım.
Saat altıya geliyordu.
Baba beni saat onda yanına çağırmıştı. Daha vaktim vardı.
Pijamalarımdan kurtulup dolaptan siyah taytımı ve tişörtümü çıkardım. Elimi yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladıktan sonra odamdaki tartının üzerine çıktım.
53.2.
İdeal kilomdaydım.
Üzerimi giyip dışarı çıktığımda keskin bir rüzgâr yüzüme çarptı.
Koşmak için mükemmel bir hava.
Kalenin yüksek duvarlarını geride bırakıp ormanın içine doğru koşmaya başladım.
— Geç kaldın.
Sesin geldiği yöne baktığımda Gölge'nin bir ağacın dibine yaslanmış hâlde beni izlediğini gördüm.
— Bensiz nefes alamadığını bu kadar belli etme, üzülürsün.
Derin bir nefes çekip sıkıntıyla dışarı verdi.
— Duygu kırıntısı göstermeyeli çok oldu. Biraz üzülsem hiç fena olmaz.
Yine melankolik havasındaydı.
Umursamadan ilerlemeye devam ettim.
Her zamanki gibi tam arkamdan geliyordu.
— Aşina ve Gölgesi de teşrif ettiğine göre ekip tamam.
Önümüzde duran Ateş ve Direnç bize dönmüş kahkaha atıyordu.
Ateş, uzun sayılmayacak boyuna rağmen lacivert gözleri ve altın sarısı saçlarıyla dikkat çekici bir çocuktu.
Tam yanında duran Direnç'in Ateş'e attığı kaçamak bakışları görünce istemsizce gülümsedim.
Dalgalı kızıl saçları ve ela gözleriyle bir tanrıça gibi görünüyordu. Güzelliğinin hiçbir zaman farkında olmamıştı. Gerçi gözleri Ateş'ten başkasını da görmüyordu.
Ateş'in ise dünya umrunda değildi.
Her şeyi şakaya vuran, fazla rahat bir adamdı.
Aramızdaki en yaşlı kişi olmasına rağmen aynı zamanda en çocuksu olan da oydu.
Direnç ise tam tersiydi.
Sakin, mantıklı ve dengeliydi.
Benden sadece iki yaş büyük olmasına rağmen her zaman bir abla gibi davranırdı.
Bu hayatta en değer verdiğim insan oydu.
Yanlarına vardığımda biraz soluklandım.
Gölge de sessizce arkamdan geldi.
— Kara nerede?
Gölge etrafı tarayan gözlerle Kara'yı ararken soruyu Ateş'e yöneltmişti.
— Uyuyor prens hazretleri. Formundaymış, koşuya çıkmasına gerek yokmuş.
Gölge bıkkınlıkla başını salladı ama yorum yapmadı.
Kara çocukluğundan beri kaytarmayı severdi.
Artık alışmıştık.
Dağa doğru tırmanmaya başlamıştık.
— Saat onda Baba'yı görmem lazım.
Beni neden çağırdığını gerçekten merak ediyordum.
Bizim ekip, teşkilattaki beş kişilik as ekiplerden biriydi. Toplam beş ekip vardı. Hassas ve gizli görevler için ortaya çıkar, ardından sessizce köşemize çekilirdik.
Görev olmadığında ise genç ekiplere eğitim verirdik.
— Neden çağırdığını biliyor musun?
Bu soru Direnç'ten gelmişti.
— Hayır. Gidince öğreneceğim.
Tam arkamda yürüyen Gölge'ye döndüm.
— Belki o biliyordur.
Operasyonun türüne göre liderlik değişse de genellikle ekip lideri Gölge olurdu.
Ekipte bu zamana kadar liderlik yapmayan tek kişi bendim.
Bu durum canımı sıkıyordu.
Yine de Baba'nın bir bildiği vardır diye düşünerek konuyu fazla uzatmıyordum.
— Seninle gelebilirim.
Bugün her zamankinden daha huysuz görünüyordu.
Onu biraz tanıyorsam kesin kafasını kurcalayan bir şey vardı.
— Teşekkür ederim. Gölge'ye ihtiyacım yok.
Ekibin tüm sınavlarını açık ara başarıyla geçmeme rağmen liderlik görevinin sürekli Gölge'ye verilmesi canımı sıkıyordu.
Baba nedense bana karşı fazla korumacı davranıyordu.
— Dağa en son ulaşan dondurmaları ısmarlar!
Ateş'in sesi ormanda yankılandı.
— Hile yapıyorsun! Önde başladın!
Direnç hemen itiraz etmişti.
Bir anda hepimiz koşmaya başladık.
Gözüm Gölge'ye takıldı.
Bizden bir adım gerideydi.
Ama yine de tam arkamda koşuyordu.
— Hızlan! Yoksa dondurmalar sana kalacak!
Ona bakacak vaktim yoktu ama sözün kendisine geldiğini anlamıştı.
— Beni iki top çilekli dondurmayla mı korkutacaksın?
Bulunduğumuz bölgede dondurma altın değerindeydi.
Çünkü istediğimiz zaman dışarı çıkamaz, insanların arasına karışamazdık.
Ama bu kural Gölge için geçerli değildi.
Bir anda ortadan kaybolur, surları aşar ve sonra hiçbir şey olmamış gibi geri dönerdi.
Sanırım bir tek bu konuda benden iyiydi.
17 Yıl Önce
Gözlerim ağlamaktan şişmişti ama kendimi durduramıyordum. Başımı kollarımın arasına almış, cenin pozisyonunda çömelmiştim. Hıçkırıklarım odanın duvarlarında yankılanıyordu.
— Direnç'in doğum gününde ona yaş pasta aldınız ama... Baba söz verdi, bana da getirecekti.
Hafize Teyze başımı okşuyor, beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Bakımımızdan sorumlu olan oydu. Yemeklerimizi yapar, kıyafetlerimizi yıkar, her akşam biz uyumadan önce tek tek odaları dolaşıp yanağımıza bir öpücük kondururdu.
O gittikten sonra çok ağlamıştım.
Sonra başka bakıcılar geldi elbette ama o, hiç tanımadığımız annemiz gibiydi.
Zaman geçti, büyüdük. Artık ekibimizin bir bakıcıya ihtiyacı kalmamıştı. Ayşe'nin bulunduğu ekip gibi küçük yaş grubundaki çocukların hâlâ bir bakıcısı vardı ama biz çoktan büyümüştük.
— Emme kuzum, gelecek baban. İşi çıktı. Yarın getirecek pastayı. Söz verdi.
Bu sözler beni sakinleştirmek yerine daha çok ağlatmıştı.
— Ben bugün doğdum! Bugün istiyorum pastayı!
Ateş yatağından doğruldu. O zamanlar hepimiz aynı odada uyurduk.
— Saçmalama Doğa. Senin doğum günün yok ki. O tarih sahte sadece.
Doğa...
Aşina olmadan önce kullandığım sahte ismim.
Ateş ise o zamanlar yeni yeni "Ateş" olmuştu. Gerçek adını hatırlamıyorum bile.
Ağlamam daha da şiddetlenince Hafize Teyze Ateş'e kaş göz yapmaya başladı.
Ama Ateş susmak yerine canımı daha çok yakıyordu.
Kafamı kaldırıp Hafize Teyze'ye baktım.
— Ömrümde bir kerecik olsun çilekli pasta yiyemeyecek miyim?
Dudaklarım titriyordu.
— Mum üfleyemeyecek miyim?
Tam o sırada kapı açıldı.
Gölge içeri girdi.
Eski adını söylemek istemiyorum.
Gölge olmasını seviyorum.
Elinde kocaman bir çilekli pasta vardı.
Üzeri sıra sıra dizilmiş çileklerle kaplıydı. Kenarlarından krema taşıyordu.
Pasta neredeyse kendisi kadar büyüktü.
Hiçbir şey söylemeden yanıma geldi ve pastayı uzattı.
— Al ve zırlamayı kes. Uyumak istiyorum.
Önce pastaya, sonra ona baktım.
Bunu nasıl başarmıştı?
Benim için surların dışına çıkmış olmalıydı. Şehir merkezine gitmiş, bir pastacı bulmuş, sonra da geri dönmüştü.
Korumaları atlatması, kameralardan kaçması ve güvenlik sistemlerini aşması gerekiyordu.
Bunun için fazla küçüktü.
Ama başarmıştı.
İşe yaramıştı da.
Çünkü ağlamayı kesmiştim.
Ağlamaktan kızarmış gözlerim sadece ona bakıyordu.
O da gözlerini benden ayırmıyordu.
Bir süre öylece kaldık.
Sonra Hafize Teyze kahkahayı bastı.
— Gölge gibi çocuksun vallahi Ömer! Sen bu kadar işi nasıl başardın?
O gün, Ömer benim Gölge'm olmuştu...
Günümüz..
Dağa ilk ulaşan ben olmuştum.
Gölge de hemen peşimden gelmişti.
Aramızda iki saniye bile yoktu.
Ateş ise en önde başlamasına rağmen sonuncu olmuştu.
— Dondurmalar senden, Ateş Bey.
Direnç kıkırdamaya başladı.
Ateş ise hoşnutsuz bir ifadeyle Gölge'ye baktı.
— Sen daha kolay çözersin bu işi.
Gölge omuz silkti.
Her zamanki gibi arkamdaki yerini koruyordu.
— Söz sözdür, söz namustur.
Bu söz üzerine Ateş'in dondurmaları almaktan başka seçeneği kalmamıştı.
Sessizce geri dönmeye başladık.
Kuş sesleri etrafta yankılanıyor, ayaklarımızın altında ezilen yaprakların hışırtısı doğaya karışıyordu.
Doğa uyanmıştı...
— Saat dokuz olmuş. Geç kalacağım. Duş almaya bile vaktim kalmayabilir. Biraz hızlanalım.
— Duş almazsın sen de.
Dehşet içinde Gölge'ye baktım.
— Saçmalama! Terledim. Kötü kokuyorum.
Bir anda ensemde nefesini hissedince gerildim.
Bu adam sürekli gereğinden fazla yakın duruyordu.
Acaba bir yumrukla bayıltsam mı?
Gerçi o kadarına gerek yoktu.
Ama istersem bayıltırdım.
— Kötü kokman mümkün değil.
Yürürken ona doğru döndüm.
Ateş ve Direnç birkaç adım önümüzde ilerliyordu.
Odunsu, hafif tarçınlı bir kokusu vardı.
Sert ve keskin...
Tam ona yakışan bir koku.
— Ama sen leş gibi kokuyorsun.
Birkaç adımda Direnç'lere yetişip yürümeye devam ettim.
Gölge ise yine arkamdan geliyordu.
Odama girdiğimde saat dokuzu geçmişti.
Hızlıca duş aldım.
Siyah kumaş pantolonumu ve beyaz gömleğimi giyip hafif bir makyaj yaptım.
Her zamanki gibi saçlarımı tepeden toplamıştım.
Saatimi de koluma takınca hazırdım.
Odamdan çıkıp kalenin merdivenlerini hızla tırmanmaya başladım.
Son on beş dakikam kalmıştı.
Baba'nın kapısının önünde durup nefeslendikten sonra kapıyı çaldım.
— Gir!
Komutu alır almaz içeri girdim.
Baba masasında oturuyordu.
Karşısında ise tanımadığım bir adam vardı.
Aralarında hararetli bir konuşma geçtiği belliydi.
Bir dakika...
Kalede bir yabancının ne işi vardı?
Burayı nasıl bulmuştu?
Şaşkınlıkla adama baktım.
Dalgalı sarı saçlarını geriye yatırmıştı.
Okyanus mavisi gözlerinde muzip bir parıltı vardı.
Beyaz gömleği omuzlarını sarıyor, onu olduğundan da dikkat çekici gösteriyordu.
Fazla uzun baktığımı fark edip gözlerimi kaçırdım.
Tam o sırada onun da beni süzdüğünü fark ettim.
— Gel Aşina. Seni yeni Rus ajanımız Max ile tanıştırayım.
Rusça biliyordum.
Bu yüzden isminin anlamını çözmem uzun sürmedi.
En yüce.
Oldukça iddialı bir isimdi.
Rus çocuk dudaklarına hafif bir gülümseme yerleştirdi.
— Ben Max. Memnun oldum.
Göz göze geldiğimizde kafamın karıştığını hissettim.
— Bu kadar mı?
Ellerini saçlarının arasından geçirdi.
Bir tutam saç yüzüne düştü.
Rahatsız edici derecede yakışıklıydı.
— Size ne kadar lazım, küçük hanım?
İlk tanışmada bu kadar rahat olması sinir bozucuydu.
Sanırım Baba'nın açıklamasını beklemekten başka çarem yoktu..
Baba başıyla oturmamı işaret etti.
Rus çocuğun tam karşısındaki sandalyeye oturup dikkatle dinlemeye başladım.
— Max, Rus Gizli Örgütü'nden. Dostlarımızla birlikte çalışıyor. Rusya üzerinden Türkiye'ye, oradan da Avrupa'ya sokulmaya çalışılan kaçak silahlar ve patlayıcı maddeler olduğuna dair dün kendisinden istihbarat aldık. Seni bu yüzden çağırdım. Operasyonun Rusya ayağını Max yönetecek. Sen de Türkiye ayağının başında olacaksın. Elbette ekibin de yanında olacak. Dosyanın ayrıntılarının Rusya'dan gelmesini bekliyoruz. Sonrasında hepinizle bir toplantı yapacağım.
Ekip lideri mi olacaktım?
Ben mi?
Ekip lideri...
Kalbim hızlandı.
— Bu işe beni uygun gördüğünüz için teşekkür ederim.
Baba koltuğuna yaslandı.
— Tehlikeli bir iş. Her zamankinden daha çevik ve daha temkinli olmak zorundayız. Yüzümü kara çıkarmayacağını biliyorum.
Tam o sırada kapı yeniden çalındı.
Baba'nın dikkati kapıya yöneldi.
— Gir.
İçeri giren kişi Gölge'ydi.
Her zamanki rahat tavrıyla ilerleyip boş bir sandalyeye oturdu.
— Hah, Gölge. Hoş geldin. Meseleyi Aşina'ya anlattım. Seninle zaten dün konuşmuştuk. Konuştuğunuz gibi operasyonun başında Max ve Aşina olacak.
Gölge'nin bakışları anında Max'e kilitlendi.
Delici gözlerini ondan ayırmadan konuştu.
— Bir Rus'a ne kadar güvenebiliriz, emin değilim.
Baba sahte bir öksürükle araya girdi.
— İstihbaratı Ruslardan aldık ve operasyon ortak yürütülecek. Konu kapanmıştır.
Baba kısa boylu ama yaşına göre oldukça çevik bir adamdı.
Eski bir albaydı.
Askerî disiplini yıllar geçmesine rağmen değişmemişti.
Sert yüzünün altında ise pamuk gibi bir kalp taşıdığını hepimiz biliyorduk.
Sessizliği bozan kişi Max oldu.
— Sende biraz ırkçılık görüyorum Bay Karanlık.
Gölge'nin yüzünde en ufak bir ifade değişikliği olmadı.
Ama gözlerinden Max'ten hoşlanmadığı açıkça anlaşılıyordu.
Geldiği ilk andan beri onu izliyordu.
Ortam daha fazla gerilmesin diye araya girdim.
— Tekrar hoş geldin Max. Umarım birlikte iyi bir iş çıkarırız.
Tokalaşmak için uzattığım eli tereddüt etmeden sıktı.
— Hoş buldum, Dişi Kurt.
Demek ismimin anlamını biliyordu.
Tam elimi geri çekecekken Gölge araya girdi.
Elini Max'e uzattı.
“ Umarım geldiğine pişman olman olmazsın Rus Çocuk.”
Allah aşkına...
Gölge, seni kendi ellerimle boğmak istiyorum.
Max'in dudağı hafifçe kıvrıldı.
Ama yorum yapmadı.
Baba ikimize birden bakıp başını salladı.
— Dışarıda kaynaşırsınız. Benim işlerim var.
Bu açık bir kovulma emriydi.
Üçümüz de aynı anda ayağa kalktık.
Odadan çıktıktan sonra Max yüzünde o kendinden emin gülümsemeyle bana döndü.
— Kaleni bana gezdirmeyecek misin, prenses?
Daha cevap veremeden arkamdaki ses duyuldu.
— Ben gezdireceğim sana kaleyi. Bekle sen.
Max bir adım geri çekilip Gölge'ye baktı.
— Sen ne sıfatla araya giriyorsun, canım?
Hata.
Büyük hata.
Gölge'nin gözlerinde tehlikeli bir parıltı oluştu.
Ben daha müdahale edemeden cevap verdi.
— Ben prensesin kara şövalyesiyim. Dikkat et de seni hançerlemek zorunda kalmayayım.
Bulunduğum yerde donup kaldım.
Max'in kaşları havaya kalkmıştı.
Benimse beynim çalışmayı bırakmıştı.
Prenses mi?
Kara şövalye mi?
Bu adam ne anlatıyordu?
Max birkaç saniye Gölge'yi süzdü.
Sonra yüzünde şeytani bir gülümseme belirdi.
— Kıskandın mı yoksa?
Hava bir anda değişti.
Yanımdan geçen askerlerden biri bile duraksayıp bize bakmış olabilir.
Gölge ise hiç geri adım atmadı.
— Sadece gereksiz insanların fazla yaklaşmasından hoşlanmıyorum.
— Üzücü. Çünkü bundan sonra uzun süre aynı ekipte olacağız.
İkisi de birbirine bakıyordu.
Sanki odada ben yokmuşum gibi.
Derin bir nefes aldım.
— Harika. Daha ilk günden çocuk gibi kavga etmeye başladınız.
İkisi de aynı anda bana döndü.
— O başladı.
Bu kez konuşan Gölge olmuştu.
— Kesinlikle o başladı.
Max'in cevabı da gecikmedi.
Şaka gibiydi.
Karşımda dünyanın en tehlikeli ajanlarından biri olması gereken iki adam duruyordu.
Ama şu an ilkokul öğrencilerinden farkları yoktu.
Gözlerimi kapatıp burnumun kemiğini sıktım.
— Vazgeçtim. Hiçbirinizi tanımıyorum.
Arkamı dönüp yürümeye başladım.
Birkaç saniye sonra ikisinin de peşimden geldiğini duyabiliyordum.
Harika.
Bir operasyon.
Bir Rus ajan.
Bir de aklını kaçırmış kıskanç bir Gölge.
Bu görev kesinlikle sorunsuz geçmeyecekti.
