11. bölüm · AŞİNA

Bölüm 10 (Uzakta Kalan)

Aybüke Şahin

“Sevgi güvenmekti; sevdiğinin eline bir silah verip sana doğrultmayacağını bilmekti.”

Bölüm 10

Gözlerim Gölge'yi arıyordu.
Gelir, dayanamaz sanmıştım ama ortada yoktu.
Bu durumun kalbimi kırması sinirlerimi bozuyordu.
Ensemde bir sıcaklık hissettiğimde kaskatı kesildim.
Max'in gözleri arkamda takılı kalmıştı.
“Boşuna etrafa bakınma.”
Tam arkamı dönecekken omuzlarımdan tutup beni engelledi.
Kulağıma doğru eğildiğinde ürpermiştim.
“Ben hata yaptım, kabul ediyorum. Ama şunu bilmeni isterim ki ben senden bu kadar acımasızca vazgeçmezdim. Deseydin ki bana; bu yol cehennem, ben yanmaya gidiyorum... Tam arkandan gelir, küllerimizin birbirine karışmasını beklerdim. İster yanında ister arkanda, nerede olmamı istersen orada belirirdim. Ama seni iki günlük insanlarla kalbimin içinde bir kıyasa asla sokmazdım. Sana bunu yapmazdım. Sen öyle bir yerdesin ki içimde, ben bile erişemem o kadar derine.”
Güldü.
“O yeri hiç hak etmesen de.”
Öyle bir şey yapmadım.
Gölge'yi kıyaslamadım.
Yapmadım, değil mi?
“Ben seni kimseyle kıyaslamadım.”
Sağ elinin parmak uçları belli belirsiz saçlarımı okşadı.
“Keşke bu kadar iyi tanımasaydım seni.”
Sesinde küçük bir erkek çocuğunun kırgınlığı vardı.
Sonra arkasını döndü, ağır adımlarla gözden kayboldu.
Ben haklı olduğuma emindim.
Eminim...
Yutkundum.
Haklı olmak, onsuz kalmaya değer miydi?
Gidişini izlemiştim.
Bir gün bana gelmekten vazgeçer miydi?
Peki ya gururum?
Ona gitmeme izin verir miydi?
Kafam sorularla dolup taşıyordu.
“Sana ne söyledi bilmiyorum ama kafanı karıştırmasına izin verme. Sana çok büyük bir saygısızlık yaptı. Hiç hak etmediğin bir saygısızlık.”
Kafamdaki sesleri susturan, Max'in kurduğu bu cümle olmuştu.
Max'e baktım.
Gülümsüyordu.
Sanki tek bildiği şey buydu.
Gülümsemeyi bir zırh gibi kullanıyordu.
Acaba Gölge haklı olabilir miydi?
Bir şeyleri kaçırıyor olabilir miydim?
Ya kalbim, Gölge'yi aklamak için Max'e saldırıyorsa?
“Off! Bilmiyorum. Her neyse...”
Max garip bir ifadeyle beni izliyordu.
“Neyi bilmiyorsun?”
“Neyi bilmiyorum? Operasyonda sıkıntı mı çıktı?”
Max'in yüzündeki ifade bir anlığına değişti.
“Operasyonda sıkıntı mı çıkmış?”
Kaşlarımı çattım.
“Nereden haberin oldu?”
“E sen söyledin ya.”
Artık ikimiz de anlamsız gözlerle birbirimize bakıyorduk.
İçime açıklayamadığım bir huzursuzluk çöktü.
“Aslında biraz dinlensem iyi olacak. Kaleye dönelim mi?”
“Aşina, sen iyi misin?”
“Yorgunum sadece. Uyusam geçer.”
Bugün biraz dinlenmek istiyordum.
Belki Ayşen'le eğitim yapardım.
Onu fazla ihmal etmiştim.
Zaten uyku tutmazdı.
Yine de şu an Max'in yanında olmak istemiyordum.
Gölge'nin söyledikleri beynimi öyle işgal ediyordu ki Max'in yanında durmak eziyete dönüşüyordu.
“Sen nasıl istersen. Gidelim, biraz dinlen. Bir gelişme olursa sana haber veririm.”
Kaleye doğru ilerlemeye başladık.
Odama girip saatlerce uyumak istiyordum.
Aslında yapmak istediğim şey, Gölge'nin yanına gidip:
“Senin derdin ne adam?”
diye sormaktı.
Ama bunu yapacak gücü kendimde bulamıyor, sadece uyumak istiyordum.

Odaya girdiğimde doğruca banyoya gidip soğuk bir duş aldım.
Saçlarımı kurutmamıştım.
Çiçekli pijamalarımı giyip kendimi yatağa attığım sırada kapı çaldı.
Homurdanarak kapıyı açmaya gittiğimde karşımda Direnç duruyordu.
“Ne yapmaya çalışıyorsun?”
Odama birden dalmasıyla neye uğradığımı şaşırmıştım.
“Uyumaya çalışıyorum, Direnç.”
Burnundan soluduğu anlaşılıyordu.
Dalgalı kızıl saçlarını sinirle çekiştirdi.
Ela ile bal rengi arasında kalan gözleri ateş saçıyordu sanki.
“Ekibi dağıtıyorsun. Kara hiçbirimizin haberi olmadan Rusya'ya gidiyor. Gölge hücreye kapatılıyor. Ne Ateş'le ne de benimle konuşma zahmetine giriyorsun. Saldırıya uğradık, birbirimize sarılmadık bile. Aile böyle bir şey değil.”
Beni suçluyorlardı.
Yaşanan her şey herkesin gözünün önünde gerçekleşmesine rağmen, Gölge birden masum mu olmuştu şimdi?
“Gölge'yi keyfimden göndermedim hücreye. Bana yaptığı terbiyesizliği hepiniz gördünüz. Toplantıyı yapamamamızın sebebi de bu. Sen bari anla beni. İlk görevim ve en sevdiğim kişi tarafından sırtımdan bıçaklandım.”
Durdu.
Kısa bir sessizlik oluştu.
“Kara senden habersiz gitmiş. Yeni gelen herifin ne ayak olduğu belli değil. Bilmiyorum... Gölge haksız sayılmaz.”
Aynı yatakta uyumuş, beraber büyümüştük.
Ona ablam demiştim.
Ama şimdi bunları hak edecek ne yapmıştım ki?
Buz gibi gözlerle bakıyordum ona.
Hissizleşmiştim.
“Ne zaman bir günah keçisi lazım olsa gözüne ilk beni kestiriyorsun.”
“Bak, ben buraya kişisel duyguları bırakıp geldim. Operasyon elimizde patlamasın diye. Bir ekibe ihtiyacımız var ve sen onu yok ediyorsun.”
Beni ailemi yok etmekle suçluyordu.
Oysa ailem beni yok ediyordu.
“Ne yapmamı bekliyorsun? Ne oluyor sana ya?”
“Lider olmanı istiyorum. Ya lider olur gerekeni yaparsın ya da biz Babaya gidip yapamadığını söyleriz.”
Ben Direnç'i her şartta sarıp sarmalamıştım.
Ama o, ilk tökezlememde itip yere düşürmüştü beni.
“Defol git!”
Direnç kapıyı çarpıp çıktığında bir şeyi çok net anlamıştım.
Ben Gölge'yi kaybederek tüm ailemi yitirmiştim.
Ailem dediğim insanlar, ilk başkaldırışımda karşıma geçmişti.
Herkes çıkarı kadardı işte...
Ağlamamıştım.
Ağlamayacaktım da.
Ben Gölge'yi gömdüğümde ağlamıştım.
Bunun üzerine başka bir gözyaşı yakışmazdı.
1 Saat Önce
Gölge...
Max'in ne mal olduğunu çözecek ve Aşina'yı koruyacaktım.
Gerekirse gölgesi olur, o iti takip ederdim.
Bunun için Aşina'yla aramı toparlamak yerine daha da kötü hâle getirmiştim.
Aşina yalnız kaldığını düşünecek ve Max gerçek yüzünü gösterecekti.
“Bu yapacağımız iş bana hiç mantıklı gelmiyor. Böyle bir zamanda Aşina'yı yalnız bırakmak istemiyorum.”
Direnç ve Ateş'e gidip plandan bahsettiğimde şiddetle karşı çıkmışlardı.
Ben de Aşina'yı incitmek istemiyordum.
Ama ileride geri dönüşü olmayan bir hataya sürüklenmesindense, kısa bir süre yalnız kaldığını düşünmesi daha iyiydi.
Onun iyiliği için...
“Direnç, anlamıyor musun? Şimdi bunu yapmazsak ekip gerçekten dağılacak. Daha oturup düzgün bir toplantı bile yapamadık.”
Ateş homurdanmaya başladı.
Ağzının içinden belli belirsiz konuşarak söze girdi.
“Bu kimin suçu acaba?”
Tamam, hatasızım demiyorum.
Yöntemim belki yanlıştı.
Ama tek derdim Aşina'yı korumaktı.
“Max, Aşina'nın kafasını karıştırıyor. Adam kaleye girdiği gün açığa çıktık. Doğru dürüst sorgulanmadı bile.”
“Baba, deşifre olmamızın sebebinin sen olduğunu söyledi. Takip edilmişsin.”
Direnç'in verdiği yanıtla masaya sinirle yumruğumu indirdim.
Konuşmak ve bir plan yapmak için Ateş ve Direnç'i odama çağırmıştım.
Ama beni anlamamakta direniyorlardı.
“Ben Gölge olduğum günden beri kaleden çıkarım, Direnç. Tam olarak şimdi mi takip edildim? Nereden bileyim dışarıya bilgi uçmadığını? Beni tanıyacaklar, koca şehirde nerede olduğumu bilip takip edecekler öyle mi? Allah aşkına, bu mantıklı mı?”
Ateş başıyla beni onayladı.
“Haklı olabilirsin. Aslında ortalığı bulandırmak istemediğimden söylemedim ama Max'i telefonda konuşurken duydum. Rusça değil, İngilizce konuşuyordu. Ekibe girdiğini ve planın aynen devam edeceğini söyledi. Bu hiçbir şey kanıtlamaz ama Ruslar kendi aralarında İngilizce konuşmaz. Dil konusunda takıntılı bir millet. Bilgiyi Ruslara verdiğini düşünmüyorum.”
Biliyordum.
İçime sinmiyordu bu herif.
Bir şeyler seziyordum.
Ateş'in söyledikleriyle Direnç de ikna olmuştu.
Aşina'yla kavga çıkarması gerekiyordu sadece.
Max'in kulağına gidince ekibin dağıldığını düşünecek, saldırıya geçecekti.
Bunu Aşina'ya anlatamazdık.
Çünkü Max çoktan Aşina'yı etkisi altına almıştı.
O Rus'un ölümü benim elimden olacaktı.
“Eğer dedikleriniz doğruysa Aşina tehlikede demektir.”
Ateş ellerini sarı saçlarının arasına geçirmiş, dirseğini masaya yaslamıştı.
Kurduğu cümle bir süre duraksamama neden oldu.
“Aşina'nın tırnağı bile kırılmayacak. Ben hep takipte olacağım.”
“Nasıl hep takipte olacaksın ki? İlla ki bir...”
Araya girip cümlesini yarıda kestim.
“Bunca zaman nasıl yaptıysam öyle. Uzaktan... Gizlice.”
Açılsan mı artık şu kıza?”
“Nasıl aklıma gelmez? Tam sırası değil mi Ateş? Çünkü şu an bunun zamanı!”
Sinirden ayağa kalkmış, odanın içinde volta atmaya başlamıştım.
Ellerimi saçlarımın arasına götürüp siyah dalgalı saçlarımı biraz daha dağıttım.
“İyi. Elin Rus'u kaparsa da ağlama o zaman.”
Direnç, Ateş'e bakıp imalı bir şekilde gülümsüyordu.
“Korkak erkekler, sevdikleri kızları yabancı bir erkekle el ele izlemeye mahkûmdurlar.”
Bir taşla iki kuş vurmuştu.
Hem Ateş'e hem bana kendince laf sokuyordu.
“Direnç, kapa çeneni.”
Direnç ağzını ne zaman açsa sinirimi bozuyordu.
“Bağırma lan kıza.”
Ateş araya girip Direnç'i savunmuştu.
Direnç ise ona bağırmama bile takılmadan sadece Ateş'i izliyordu.
“Direnç, hadi!”
Anlamsız gözlerle bana baktı.
“Ne hadi?”
Allah'ım...
Bu ekiple bu kadar operasyonu nasıl yürütmüştüm?
Tahammül seviyem kalmamıştı.
“Aşina'ya git, Direnç.”
Aşina...
Kendimi tekrar ormana attığımda tüm vücudum titriyordu.
Şimdi sahiden kimsesiz kalmıştım.
İlk görevimin bu kadar uğursuz geleceğini bilseydim ömrüm boyunca lider olmak istemezdim.
Bir sigara yaktım.
Gölge görse beni öldürürdü.
Sahi...
O beni öldürmüştü zaten.
Dumanı içime çekmemle öksürmeye başlamıştım.
“Sadece zayıf insanlar sigaraya sığınır. Sen o kadar aciz misin?”
Gelen Max'ti.
“Ne işin var burada?”
“Ormana doğru yürüdüğünü görünce takip ettim. İyi görünmüyordun.”
Dudağımdaki sigarayı eline alıp kendi dudaklarına götürdü.
Bir nefes çekip dumanı havaya üfledi.
Sonra sigarayı yere atıp ayağıyla üzerine bastı.
“Erken ölmeni istemem.”
Hah...
Eğer bu yaşayan hâlimse durum gerçekten vahimdi.
“Peki.”
Kimseye laf anlatacak hâlim yoktu.
“Max, yalnız kalmaya ihtiyacım var.”
Max gülümsedi.
“Ömrün boyunca yalnız kalabileceğini düşünmüyorum.”
Doğarken bile yalnız olan birine kurulacak bir cümle değildi doğrusu.
Başını sola doğru çevirdi.
Sanki bir yere bakıyordu.
Sonra bana döndü.
“Gölge bizi izliyor.”
Gölge'nin yakınlarımda olması huzur veriyor, aynı zamanda beni deli ediyordu.
Yaşadığım her şeyin, hissettiğim bu kimsesizliğin suçlusu oydu.
Beni onsuz bırakmıştı.
“Bak Aşina, ne yaşadın bilmiyorum. Ama ben yanındayım. Şartlar ne olursa olsun buradayım. Ben senin gözlerindeki kırgınlıktan doğan gücü görüyorum ve ortağıma güveniyorum.”
Bu sözler kalbime o kadar iyi gelmişti ki istemsizce Gölge'nin olduğu yöne baktım.
Ağaçların arasında belli belirsiz bir siluet görünüyordu.
Sonra Max'e döndüm.
O yargılamayan sıcak gözleri...
Her zamanki gülümseyişi...
Okyanus mavisi gözleri...
Ne oldu bilmiyorum.
Bir sonraki saniye Max'e sarılmış ağlıyordum.
Ellerimi boynuna dolamış, başımı omzuna yaslamıştım.
Tek istediğim nefes almaktı.
Gölge uzaktan bizi izliyordu.
İzlemeye devam edebilirdi.
Bu onun seçimiydi.
Max usulca kulağındaki kulaklığın tekini çıkarıp bana taktı.

“Bu sandalla o denizin çıkamadım, dedim içimden, yola devam ettim...”
Kulağımda Emir Can İğrek çalıyordu.
Başım Max'in omzundaydı.
Gözlerim uzaklardaydı...
Çünkü o çok uzaktaydı...