18. bölüm · AŞİNA

Bölüm 17 ( Nefretle Seviyorum Seni)

Aybüke Şahin

“Yok sana sevda, haram kıldım seni bana.”
Bölüm şarkısı:

Bölüm 17 ( Nefretle Seviyorum Seni)
Gölgemi istiyordum…Gölgemi geri istiyordum.
Max gözlerimin içine bakarken aklımda sadece Gölge vardı. Farkına bile varmadan Max’le aramdaki ilişki, hiç istemediğim bir noktaya sürüklenmişti.
Peki şimdi ne yapacaktım?Ona bir şans mı vermeliydim?
Çabalıyordu, bunu görüyordum. Ama içimdeki kadın, o çabayı hep Gölge’den görmek istemişti.
“Max, bak… Ben Gölge’yi…”Cümlemi tamamlamama izin vermeden sözümü kesti.“Biliyorum. Görüyorum. Ama mutsuz oluyorsun. Bunun farkında değil misin?”İstemsizce gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başladı.Hayır…Ağlayamazdım.Güçsüz görünmek istemiyordum.
“Mutsuz olayım… Ben de mutsuz olayım. Yeter ki onunla kalayım.”
Artık gözyaşlarıma hâkim olamıyordum. Gücüm onları durdurmaya yetmiyordu.Boğazıma oturan düğüm konuşmamı engelliyor, nefesim dudaklarımın arasından kesik kesik çıkıyordu.Max, abajurun üzerindeki peçeteye uzandı. Ben ise çoktan hıçkırıklara boğulmuştum. Gözyaşlarımı silmek için bana doğru hamle yaptığında elini nazikçe geri ittım.“Ben hallederim.”
Saatine baktı.Yüzü düşmüştü.Sıkıntıyla saçlarını karıştırdıktan sonra yeniden bana döndü.“Gidip hazırlanayım. Toplantıya geç kalacağız. Sonra gelip seni alırım.”
Beni gözyaşlarımın içinde bırakıp odadan çıktı.Kapı kapanır kapanmaz içimde tek bir cümle yankılandı
.‘Gölge olsaydı…’
Ama Gölge yoktu.Ve artık hiç olmayacaktı.
Düşmana ihtiyacım yoktu.İç sesim, en acımasız düşmandan bile daha zalimdi.Ağlamam, sanki mümkünmüş gibi her geçen saniye biraz daha şiddetleniyordu.Tam o sırada kapı sertçe yeniden açıldı.Gerçekten…Kapıyı kilitleme özgürlüğümü geri istiyordum.Direnç telaşla içeri girdi.Gözyaşlarımın arasından ona baktım.
“Sana ihtiyacım olduğunu nasıl anladın?”
Hızlı adımlarla yanıma geldi. Yatağa oturdu ve başımı dizlerinin üzerine koydu.Saçlarımı usulca okşarken gülümsedi.“Sen ne zaman ağlasan benim içime bir ağırlık çöker. İşte o zaman anlarım ki kız kardeşimin bana ihtiyacı var.”
Direnç’in varlığı, içimde kopan fırtınayı yavaş yavaş dindiriyordu.
“Direnç…”
“Efendim çiçeğim? Söyle birtanem.”
Boğazım yeniden düğümlendi.
“Gölge… Dün gece yanıma geldi.”Bir an duraksadım.”‘Artık senin gölgen değilim.’ dedi.”
Bu cümleyi sesli söylemek, yaşadıklarımı daha da gerçek hâle getiriyordu.Sanki aynı acıyı ikinci kez yaşıyordum.Çünkü kendimi onsuz kalmaya hiç hazırlamamıştım.Gitmezdi…Gidemezdi…Biz birbirimiz olmadan yaşamayı hiç öğrenmemiştik ki…Direnç derin bir nefes aldı.
“Gölge sadece basit bir kıskançlık krizinin içinde. O sensiz yapamaz, merak etme.”
Başımı kaldırıp yüzüne baktım.“Yapamaz… değil mi?”Dudaklarında yumuşak bir tebessüm belirdi.
“Kızım, çocuğun lakabının Gölge olmasının sebebi sensin. Aşina olmadan Gölge de kaybolur gider.”
Kalbimin üzerine çöken yük biraz olsun hafiflemişti.Minnetle ona baktım.Sonra hiçbir şey söylemeden birbirimize sarıldık.Uzun…Sessiz…İkimizin de ihtiyacı olan bir sarılmaydı bu.
“Öhöm… Öhöm…”
İkimiz de aynı anda başımızı çevirdik.Ateş, kapının önünde kollarını bağlamış, yüzünde muzip bir gülümsemeyle bizi izliyordu.“Ben de ‘nerede kaldı diyordum.”
Masanın yanındaki sandalyeye yayıldıktan sonra bana baktı.
“Nasıl yani?”
Kıkırdamaya çalıştım ama başarısız oldum.
“Direnç’in yanına seni promosyon veriyorlar ya.”
Ateş’in kaşları çatıldı.
“O ne demek?”
“Direnç nerede olursa olsun, on dakika sonra sen de beliriyorsun.”
Ayağa kalkmaya çalıştığımda Direnç hemen koluma girdi.Ateş kollarını iki yana açtı.
“Yani bana Direnç’in Gölgesi olduğumu mu söylüyorsun?”
Tam banyoya doğru yönelmiştim ki Ateş’in kurduğu cümle adımlarımı durdurdu.“Gölge artık senin gölgen değilse…”Kısa bir an sustu.”…kimin gölgesi olacak?”Nefesim boğazımda düğümlendi.Gözlerim yeniden dolmaya başladı.
Ya gerçekten bir gün başkasının olursa?
Direnç öfkeyle Ateş’e döndü.“Kimse bir şey ima etmiyor. Hem zaten senden Gölge falan da olmaz. Sen sadece yakıp yıkmayı bilirsin. Söylenecek söz müydü şimdi bu?”
Ateş şaşkın bir ifadeyle önce Direnç’e, sonra bana baktı.
“Ne dedim ben şimdi?”
Direnç ona cevap vermek yerine yeniden bana döndü.
“Gel, seni hazırlayalım.”
Banyoya doğru ilerlerken Ateş arkamızdan homurdanmaya başladı.“Tamam, siz hazırlanın o zaman. Ben burada bekliyorum. Aşina’yı ben taşırım.”
Arkasından bağırışını duyunca istemsizce gülümsedim.Eskiden biz de Gölge’yle böyleydik… Böyle olmayı çok özledim.
“Sus artık.”
Direnç kaşlarını çatarak bana baktı
.“Sen iyice sıyırdın. Ne dedim ben şimdi?”
Başımı iki yana salladım.
“Sana demedim. İç sesime kızdım.”
Bir an durdu, sonra omuz silkti
“Haa… Sorun yok o zaman.”
Beni dikkatlice küvetin kenarına oturttu.Arkasını dönerek bana biraz mahremiyet tanıdı.Kısa ama sıcak bir duşun ardından kendimi biraz daha iyi hissediyordum.Direnç saçlarımı kurutmaya yardım etti. Ardından kıyafetimi giydirdi .Üzerimde uzun, pileli kırmızı bir elbise vardı.İnce askıları omuzlarımdan kayıyor, kumaşı her adımımda hafifçe savruluyordu.Direnç beni baştan aşağı süzdükten sonra kahkahayı bastı.
“Senin dolabında böyle afet bir parçanın ne işi var? Yolunu mu kaybetmiş?”
Haklıydı.Beni siyah kot pantolon ve tişört dışında gören neredeyse yoktu.Dudaklarım hafifçe kıvrıldı.
“Gölge’nin hediyesi.”
Bu kez kahkahası daha da büyüdü.
“Ve sen bunu ekip toplantısında giymeye karar verdin, öyle mi?”
Omuz silktim.Evet.Tam olarak bunu yapmıştım.Güzel görünmek istiyordum.Buna ihtiyacım vardı.Belki de ilk kez…Onun bana bakmasını istiyordum.
“Dalga geçmen bittiyse gidelim. Saçlarım da kurudu zaten.”
Direnç başını iki yana salladı
.“Gidemeyiz.”
Kaşlarımı çattım.
“O niye?”
Yüzünde şeytani bir gülümseme belirdi.
“Madem savaş kıyafetini giydin, zırhını da takacaksın.”
Anlam veremeyerek baktım.
“Yani?”
“Saç, makyaj kızım! Adettendir. Şöyle güzel bir maşa yapacağız. Bir de kırmızı ruj…”
Ellerini çırptı.“Çok işimiz var!”
Aslında…Hiç de kötü bir fikir değildi.Muhteşem görünmek istiyordum.Sonra da hiçbir şey olmamış gibi Gölge’nin yanından süzülüp geçecektim.Onu görmezden gelecektim.Canı yansın istiyordum.
“Kırmızı rujum yok benim. Hem bu ne saçma adet?”
Direnç dramatik bir şekilde iç çekti.
“Öyle deme kız. Bu, Bihter Ziyagil mirasıdır.”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
“O kim be?”
Elini alnına götürdü.
“Of… Şimdi sana onu anlatacak vaktim yok. Sen sadece dediğimi yap.”
Homurdanarak aynanın önündeki tabureye oturdum.Aslında içimde küçük bir heyecan vardı.Belki de uzun zamandır ilk kez kendim için hazırlanıyordum.Yaklaşık yarım saat sonra Direnç ellerini havaya kaldırdı.
“İşte bitti!”
Yavaşça aynaya baktım.Saçlarım iri su dalgaları hâlinde omuzlarıma dökülüyordu.Tarakla açıldığı için oldukça doğal görünüyordu.Makyajım abartılı değildi.Kirpiklerimde hafif rimel…
Göz kapaklarımda ince bir far…Ama bütün dikkat dudaklarıma çekiliyordu.
Kırmızı ruj…
Sanki bütün makyaja meydan okuyarak,“Ben buradayım.” diyordu.Göz kalemimi elime alıp gözümün içine sürdüm, Aynaya takıldı gözlerim. Aynadaki kadın bana yabancı geliyordu.
Daha güçlü…Daha kadın…Belki de daha kırgın…
Derin bir nefes aldım.
“Hadi gidelim.”
Banyonun kapısını açıp odaya geçtiğimizde Ateş’in başını masaya koymuş uyuduğunu gördük.Direnç afallayarak ona baktı.Tam o sırada kapı çaldı.Ateş homurdanarak doğruldu.
“Kim bu dingil ya…”
Kapıyı açmak için yürüdü.Kapıyı aralar aralamaz yüzündeki ifade değişti.Kaşları çatıldı.Gelen Max olmalıydı.
Aşina’yı almaya geldim.”
Ateş kapının önünde dimdik durdu.Kollarını göğsünde birleştirdi.
“Bende sana verecek kız yok.”
Direnç, Ateş’in kolunu çekiştirdi.
“Geç kalıyoruz Ateş. Uzatmasan mı?”
Sonra yanıma gelip koltuk değneklerimi uzattı.
“Yaralı ayağına yüklenmeden yürüyebilir misin, yoksa burada savaş çıkacak.”
Dudaklarımda hafif bir tebessüm belirdi
.“Hallederim.”
Koltuk değneklerinden nefret ediyordum.Bütün karizmamı yerle bir ediyorlardı.Gölge’nin beni böyle görmesini istemiyordum.Onun karşısına güçlü…Soğuk…Dimdik duran bir kadın olarak çıkmak istiyordum.
Koltuk değnekleriyle kapıya kadar ilerlediğimde çıkmaya hazırdım.
Max beni baştan aşağı süzdükten sonra her zamanki sıcak gülümsemesini takınarak tam gözlerimin içine baktı.
“Çok güzel olmuşsun.”
Teşekkür edecektim ki Ateş yine araya girdi.“Benim yumruğum da çok güzeldir. Üzerinde denemek ister misin?”
Başımı çevirip Ateş’e baktım.Gözlerini Max’ten ayırmıyordu.Sinirlenmeye başlamıştım.
“Ne yapmaya çalışıyorsun bilmiyorum ama bana birini hatırlatmaya başladın artık.”
Ateş sırıttı.
“İyi. Demek ki görev başarılı.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne görevinden bahsediyorsun?”
Omuz silkti.
“Boş ver. Söyleyemem. Emir büyük yerden.”
Ne demek istediğini anlamamıştım.Tam o sırada Ateş hiç beklemediğim bir şey yaptı.Hiçbir şey söylemeden beni kucağına aldı.Şaşkınlıkla ona baktım.Kulağıma doğru eğildi.“Bu kucak emanet.”Kısa bir duraksadı.“Seni ait olduğun yere bırakacağım.”
Kalbim bir anlığına duracak gibi oldu.Gölge mi söylemişti? Ama…Artık onun gölgesi olmadığımı söyleyen de oydu.Beni düşmanı gibi görmem gerektiğini söyleyen de…O hâlde neden böyle bir şey istesindi?Yoksa…Hâlâ umurunda mıydım?Düşüncelerim birbirine dolanmıştı.
Toplantı odasının kapısı açıldı.Ateş’in kucağındaydım.
Hayalini kurduğum o havalı giriş…Daha başlamadan mahvolmuştu.
Üstelik içeri girerken kafamı kapının kenarına çarpmıştı.
Sessizce dişlerimi sıktım. Harika başlangıç Aşina…
Başımı kaldırdığımda gözlerim Gölge’yi buldu. O da bana bakıyordu. Bakışları üzerime öyle sert düştü ki…Kalbimin tam ortasına saplandı.
Ateş hiç duraksamadan beni Gölge’nin yanındaki sandalyeye oturttu.
Tam…Yanına.
Kokusu yeniden bana ulaştığında nefesim düzensizleşti. Burnumun ucu sızladı.
Gözlerim yeniden doldu.
Hayır…
Ağlamayacaktım.
Bu kez asla.
Gölge’nin bakışlarının hâlâ üzerimde olduğunu hissediyordum. Ama ben ona bakmıyordum. Bakarsam…Dayanamazdım.
Tam karşımda Max oturuyordu.O da sessizce bizi izliyordu.
Kapı yeniden açıldı.
Baba içeri girdiği anda hepimiz ayağa kalktık. Ayağımdaki acı bir anda kendini hissettirince dengemi kaybettim.Tam düşecekken güçlü bir el kolumu yakaladı.
Gölge…
O bana dokunduğu an, bütün bedenimden elektrik geçmiş gibi hissettim.Bu adamın küçücük bir teması bile neden hâlâ beni bu kadar etkiliyordu?
Bundan nefret ediyordum.
Gözlerimiz buluşmuştu.
Kaşları çatıldı.Yüzü sertti.Ama gözleri…Gözleri bambaşka şeyler söylüyordu.Bakışları yüzümde dolaştı.Sonra kısık bir sesle sordu:
“Ağladın mı sen?”
Şaşkınlıkla ona baktım.Nasıl anlamıştı?Saatlerce hazırlanmıştım.Dolabımdaki tek elbiseyi giymiş…Saçımı yaptırmış…Güçlü görünmeye çalışmıştım.Ama onun ilk fark ettiği şey…Ağlamış olmamdı.İçimdeki kırgınlık yeniden büyüdü.
“Umurundaymış gibi davranma.”
Bir an sustu.Sonra omuz silkti.
“Haklısın.”
Kısa bir duraksamanın ardından ekledi.
“Zaten ağlayınca çok çirkin oluyorsun. Yerinde olsam ağlamazdım.”
Ona öfkeyle baktım.Bir an olsun ciddi kalamaz mıydı? ‘Hani soğuk ve umursamaz olan sen olacaktın? ‘
İç sesim yine iş başındaydı.Sinirle göğsüme vuracakken Gölge bileğimi yakaladı.
“Ne yapıyorsun kızım? Çıldırdın mı?”
Toplantı başladığı için ikimiz de fısıltıyla konuşuyorduk.Baba’nın anlattıklarından tek kelime bile duymuyordum.
“Çıldırdım. Sana ne?”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Bensizlik yaramamış.”
Başını hafif yana eğdi.
“İyice sıyırmışsın.”
Gözlerimi devirip kolunu sertçe cimcikledim.
Dudaklarının arasından hafif bir inilti kaçtı.
O anda masadaki herkes dönüp bize bakmıştı.Boğazımı temizler gibi yaparak masum bir ifadeye büründüm.
“Artık Gölgem değilsin, tamam anladık. Ama sence de benimle savaşmaya başlamak için biraz erken değil mi?”
Gölge sustu.Bakışları ilk kez sert değildi.
Kırgındı…
Belki de pişmandı.
Onu okuyamıyordum.
Derin bir nefes aldı.
“Seninle savaşamam.”
Kaşımı kaldırdım.
“Hah! Dengin olmadığımı mı ima ediyorsun?”
Başını yavaşça iki yana salladı.
“Kaybedeceğim savaşlara girmiyorum.”
Kalbim bir an durdu.Ne demek istemişti?Gözlerini gözlerimden ayırmadan konuşmaya devam etti.
“Sen…”Kelimeler boğazına düğümlenmiş gibiydi.”…benim kaybedeceğim tek savaşsın.”
Sesi…Titriyordu.
Ömrümde ilk kez Gölge’nin sesinin titrediğini duyuyordum.Sanki o da en az benim kadar yorulmuştu. Ama buna inanmak istemiyordum.
İnanırsam affederdim.Affedersem yeniden kırılırdım. Bakışlarımı ondan kaçırmadan konuştum.
“Kalbin varmış gibi davranıp aklımı karıştırma, Gölge.”
Uzun uzun yüzüme baktı.Dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi.
“Güçlü duruyor olmam…”Kısa bir nefes verdi.”…yıkılmadığım anlamına gelmez.”
İçimde bir şeylerin bin parçaya bölündüğünü hissetmiştim.
Hiçbir şey söyleyemedim.
Biz…
Bu hâle gelmeyi hak etmemiştik.Değil mi?Koşup ona sarılmak istiyordum.Sonra da boğazına sarılıp nefessiz bırakmak.Bir insan aynı anda hem nefret edip hem de bu kadar sevebilir miydi?Meğer seviyormuş.
Tam o sırada Baba’nın sesi odayı doldurdu.
“Evet! Kimseden itiraz gelmediğine göre karar verilmiştir.”
Başımı ona çevirdim.
“Gölge, Aşina ve Max bundan sonra liderlik koltuğunu paylalaşacak bizim ekipten Gölge ve Aşina sorumlu olacak Max ise her zaman ki gibi Ruslarla aramızda ki iletişimi sağlayacak.Ruslardan gelen yeni istihbarat doğrultusunda hareket edeceksiniz.”
Kalbim bu kez gerçekten durdu.
Ne?Üçümüz…Aynı operasyona liderlik mi edecektik
Birbirimize bile tahammül edemezken…Nasıl birlikte görev yapacaktık?
“Toplantı bitmiştir. Çıkabilirsiniz.”
Baba odadan ayrılırken arkasından öylece bakakaldım.
İşte şimdi gerçekten mahvolmuştuk.
Sandalyemden kalkmaya çalışırken Gölge göz ucuyla beni izliyordu. Elini bana doğru uzattı.Şaşkınlıkla önce tokalaşmak için uzattığı eline, sonra yüzüne baktım.
“İyi bir iş çıkaralım…”Kısa bir duraksadı.”…ortak.”
Eline bakmaya devam ettim.
Bu kadar kolay mıydı?
Bir gecede gölgem olmaktan çıkıp ortağım olmaya mı karar vermişti?
Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım.
“Ne yapmaya çalışıyorsun?”
Sesinde en ufak bir dalgalanma yoktu.
“Ortağın olmaya çalışıyorum.”
Kaşlarım çatıldı.
“İyi de neden?”
Derin bir nefes aldı.Omuzlarını hafifçe silkti
.“Çünkü ortaklar kıymetlidir…”
Bakışlarını gözlerimin içine sabitledi.”…gölgelerin aksine.”
Nefesim kesildi.Sanki biri göğsümün tam ortasına yumruğunu indirmişti.Gözlerimi sımsıkı kapattım.Sakinleşmeye çalışıyordum ama… Başaramıyordum.
“Bu kadar aptal olduğuna inanamıyorum.”
Sesim titredi.
“Senden nefret ediyorum.”
Yüzüme düşen saç tutamını büyük bir özenle kulağımın arkasına iliştirdi.Parmaklarının tenime değdiği yerde zamanın durduğunu hissettim.
Bana doğru bir adım attı.
Dudaklarında acı dolu bir gülümseme vardı.
“İşte…”Kısa bir duraksadı.”…şimdi ilk defa duygularımız karşılıklı.”
O an anladım.Bazen insanı en çok, sevmediğini söyleyen değil…Hâlâ sevdiğini hissettiren ama buna rağmen giden kişi acıtıyormuş.
Gözlerimi kaçırıp ileri doğru bir adım attığında beni yakalayıp kucağına aldı. “ Hadi gidelim ortak!” Sinirle göğüsünü yumruklamaya başladım. “ Artık Gölgen değilim dedin, beni karşına aldın dedin. Şimdi hiç bir şey olmamış gibi kucaklayamazsın.” Kollarında debeleniyordum, o ise burnunu saçlarıma dayamış öylece duruyordu. “ Tamam işte, sen kucağımdasın ben de tam karşında duruyorum.” Gerçekten mi beni saatlerce ağlatan olayı bu şekilde geçiştirecek mi?
Debelenmeyi bırakıp Gölgenin kucağında odadan ayrıldığımda ekibin kıkırdayan sesi kulaklarımı dolduruyordu. Bir kaç adım atmıştık ki Max’in gürleyen sesi tüm kolidoru inletti. “ Kız sana bırakmanı söyledi.”
Gölge beklenin aksine sakindi. Gülümseyerek Max’e döndü. “ Ben ortağımı odasına götürürken sen de Ruslarla konuşsan iyi olur biraz gerilmişler.”
Yine neler oluyordu? “ Ruslar niye gerilmiş, ben niye bir şey bilmiyorum.” Durdu. Merdivenlerin tepesinde öylece dikiliyorduk. “ Çok güzel görüyorsun, bu elbiseyi üzerinde o kadar çok hayal ettim ki.”
Yanaklarım kızarmıştı, dudaklarım benden bağımsız kıvrılıyordu. Ben ne söylüyorum sen ne anlıyorsun be adam ne yapacağım ben seninle?

Yazar notu: 17. Bölüm iki part şeklinde olacaktır olaylar Gölgenin bakış açısıyla yeniden kaleme alınacak en kısa sürede yayınlanacaktır. Keyifli okumalar dilerim.🫶