25. bölüm / 30
A'RAF ım SENSİN25.BÖLÜM
Bölümler 30Şu an: 25.BÖLÜM
- 1 1.BÖLÜM2.173 kelime
- 2 2.BÖLÜM1.470 kelime
- 3 3.BÖLÜM1.130 kelime
- 4 4.BÖLÜM2.766 kelime
- 5 5.BÖLÜM599 kelime
- 6 6.BÖLÜM634 kelime
- 7 7.BÖLÜM917 kelime
- 8 8.BÖLÜM1.065 kelime
- 9 9.BÖLÜM1.219 kelime
- 10 10.BÖLÜM2.250 kelime
- 11 11.BÖLÜM1.921 kelime
- 12 12.BÖLÜM1.636 kelime
- 13 13.BÖLÜM2.545 kelime
- 14 14.BÖLÜM2.606 kelime
- 15 15.BÖLÜM2.269 kelime
- 16 16.BÖLÜM1.934 kelime
- 17 17.BÖLÜM1.437 kelime
- 18 18.BÖLÜM1.324 kelime
- 19 19.BÖLÜM2.309 kelime
- 20 20.BÖLÜM2.396 kelime
- 21 21.BÖLÜM1.453 kelime
- 22 22.BÖLÜM1.703 kelime
- 23 23.BÖLÜM1.654 kelime
- 24 24.BÖLÜM1.254 kelime
- 25 25.BÖLÜM2.009 kelime · Okuduğun bölüm
- 26 26.BÖLÜM1.647 kelime
- 27 27.BÖLÜM1.726 kelime
- 28 28.BÖLÜM1.675 kelime
- 29 29 BÖLÜM1.787 kelime
- 30 30.BÖLÜM - FİNAL1.539 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Keyifli Okumalar... 🫶🫶
****
Bazı acılar vardı; insanı mezara koymadan toprağa gömerdi. Nefes alır, yürür, konuşurdu insan ama içinde yaşayan ne varsa yavaş yavaş küle dönerdi. Çünkü en derin yaralar bedende açılmazdı. İnsanı asıl, sustukları çürütürdü. Bazen bir korku, bazen bir kaybetme ihtimali, insanın ruhunda yıllarca kapanmayacak izler bırakırdı. Ve insan en sonunda şunu öğrenirdi: Hayat, herkesi bir gün en sevdiği yerden sınardı. Kaderin en ağır tarafı ölüm değildi; yaşarken eksilmekti. Buna rağmen ayakta kalmaya çalışmak, kırılmış hâlinle bile sevdiklerin için yaşamaya devam etmekti.
Yoğun bakım odasının camından süzülen solgun sabah ışığı, beyaz duvarların üzerine vuruyordu. Odanın içi sessizdi. Sessizliğin içinde yalnızca cihazların düzenli sesleri yankılanıyordu. Ölümle yaşam arasında sıkışmış bir kalbin attığını hatırlatıyordu o sesler.
Dide gözlerini açalı saatler olmuştu aslında. Ama bedeni hâlâ yaşadığı savaşın yorgunluğunu taşıyordu. Yeniden uyumuştu şimdi. İlaçların verdiği ağırlıkla derin bir sessizliğin içine gömülmüş gibiydi. Solgun yüzü, çektiği acının izlerini taşıyordu. Moraran göz altları, renksiz dudakları ve halsiz bedeniyle sanki ölümün kıyısından yeni dönmüş biriydi.Gözleri görme yetisini kaybetmişti.Kabullenmedi çok zor bir durumdu.
Kenan ise günlerdir aynı sandalyede oturmaktan uyuşan bedenini hissetmiyordu artık. Uykusuzluktan kızarmış gözleri yine Dide’nin yüzündeydi. Sanki gözlerini başka yere çevirse kadını yeniden gidecekmiş gibi görmeyen gözleri ile bakıyordu ona.Kenan ne yapacağını bilmiyordu. Dide görebilecekmiydi bir muammaydı ikisi içinde.
Bal gözlüsünün sarı saçları yastığın üzerine dağılmıştı. Kenan baktıkça içi parçalanıyordu. Çünkü sevdiği kadın artık avuçlarının içinden kayıp gidiyor gibi gelmişti ona günlerce. Şimdi gözlerini açmış olması bile korkusunu tam söndürmeye yetmiyordu.
Kucağındaki minik oğlu hafifçe kıpırdandı. Burnundan küçük bir ses çıktı. Kenan hemen başını eğdi. Oğlu uyanıyordu.Karısı canıyla cebelleşmişti günlerce. İyi olsaydı ismini beraber verirlerdi ama nasip olmamıştı. Kendi ise ağzı dili varıp verememişti bir isim.
Minicik ellerini oynattı oğlu. Gözlerini aralamadan dudaklarını büzdü. Sonra ağlamaya başladı. Aç değildi belki ama annesini arıyordu. İnsan daha doğduğu anda bile eksikliğini hissettiği kişiyi tanıyordu demek ki.Kenan’ın boğazı düğümlendi.
“Yapma oğlum…” dedi titrek bir sesle. “Yapma.Ben de dayanamıyorum zaten.”
Mink oğlunu usulca omzuna yasladı. Küçücük bedeni sıcacıktı. Ama Dide’nin elleri hâlâ buz gibiydi. İşte insan bazen aynı anda hem cenneti hem cehennemi yaşayabiliyordu.Bunun en büyük kanıtı ise karşısında bitkin halde uyuyordu şimdi. Gözleri doldu Kenan'ın. Başını yukarıya kaldırdı. Tavana baktı uzun uzun.
"Çok şükür Allahım. Onu bana bağışladın. Onu bize bağışladın. Şükürler olsun. " dedi. Sesi titremişti. Ne zordu bir adam için, bir baba için, sevdiği kadını kaybettiği görmek. Kaybedecek olduğunu bilmek. Kenanok çetin bir savaş vermişti kendi içinde. Aylar boyunca sarı papatyasına umut olmuştu. İçinde o küçücük yok olmasından korktuğu umutla yanı başında, yamacında durmuştu karısının. Gören gözü, tutan eli, saglam duran ayakları, konuşan dili, hisseden yüreği olmuştu. Kenan Dide'si içinde yaşamıştı. Kenan Dide'si içinde yıkılmamıştı.
Bir yanında yeni doğan evladı.Bir yanında ölümü kıyısından dönmüş karısı vardı.Kenan başını eğdi. Oğlunun minik başına dudaklarını bastırdı. Gözlerinden süzülen yaşlar bebeğin battaniyesine düştü.Haftalarca aylarca çektiği zorluk, kaybetme korkusu, yerini büyük bir rahatlamaya bırakmıştı. Bunun verdiği yoğun duygularla sesiz hiçkırıkları ile ağladı uzun uzun. Koskoca adamın içinden yaralı bir çocuk çıkmıştı. O çocuk şimdi kaybetmek üzere olduğu hazinesini yeniden bulmanın rahatlığı ile ağlıyordu. Oğluna baktı yaşlı gözleri ile. Minicik oğlu yerinde kıpır kıpır kıpırdıyor, arada yumruklarını sıkıp yüzünü buruşturuyordu. Kenan onun bu tatlı haline yaşlı gözlerle gülümsedi..
“Annen çok güzel kadın oğlum…” dedi kısık bir sesle. “Sen bilmezsin. Bir gülse dünyayı unutur insan.”Sesi çatladı.
“Ama ben onu çok üzdüm.”Odanın içinde ağır bir sessizlik yayıldı. İnsan bazı itirafları yalnızca kırıldığı insanın yanında onun sessizliğinde yapabilirdi.
Kenan yavaşça ayağa kalktı. Oğlunu dikkatlice Dide’nin yanına yatırdı. Minik bebek, annesinin göğsüne yaklaşınca huzursuz hareketleri duruldu. Burnunu annesinin hastane önlüğüne sürttü. Sanki o kokuyu tanımıştı.Dide uykusunda hafifçe kıpırdandı. Kaşları çok az çatıldı. Annelik bazen bilinçten bile güçlüydü. Bedeni yorgun düşse de yüreği yavrusunu hissediyordu.Kenan bunu görünce acıyla gülümsedi. Eğilip karısının saçlarını kulağının arkasına itti.
“Bak…” dedi fısıltıyla. “Oğlumuz yanında şimdi.”Sonra dayanamadı. Eğilip Dide’nin eline kapandı. Alnını buz gibi avuçlarına yasladı. Omuzları titriyordu.
“Gitme bir daha…” dedi hıçkırarak. “Ne olur bir daha bırakıp gitme beni.”
Dide, yarı uykulu hâliyle güçsüz parmaklarını kıpırdattı. Kenan’ın saçlarına dokunabildi yalnızca. Ama o küçücük temas bile adamın paramparça olmuş yüreğine merhem gibi geldi.
Çünkü bazen insanı hayatta tutan şey büyük mucizeler değildi. Sevdiği kişinin elini hâlâ tutabiliyor olmaktı.Kenan ise bu gün ayaktaysa, bunu Dide'nin yaşamasından, yeniden nefes almasındandı.
Bazı imtihanlar vardı… İnsan yalnızca canıyla değil, umutlarıyla da sınanırdı onların içinde. Kimi insan yürüyerek kaybolurdu hayatta, kimi ise gözlerinin önünde kararan dünyaya rağmen tutunmaya çalışırdı sevdiklerine. Allah bazen bir can verirken başka bir yerden eksiltirdi insanı. Ve insan, şükretmekle kahrolmak arasında sıkışıp kalırdı.
Dide uyanmış, göğsünün üzerinde yatan minicik oğlunun sıcaklığını hissediyordu şimdi. Küçük bedeni hafif hafif hareket ediyor, süt kokusu nefesine karışıyordu. Dudakları titredi Dide’nin. Parmaklarını oynatmaya çalıştı ama hâlsizlik bütün bedenine çökmüştü.Tamamen göremese de buğulu perdenin arkasından göğsünde yatan oğluna baktı.
“Oğlum…” diye fısıldadı yeniden.
Kenan, karısının başucunda durmuş ona bakıyordu. Ama öyle bir bakıyordu ki… Sanki gözlerini bir an kapatsa kadın yeniden kaybolacaktı. Günlerdir içinde büyüyen korku hâlâ gitmemişti yüreğinden.
Dide yavaşça başını kaldırdı. Kaşları hafif çatıldı. Gözleri açıktı ama bakışları boşlukta dolaşıyordu. Sanki bir şeyi seçmeye çalışıyor ama başaramıyordu.
“Kenan…” dedi kısık bir sesle. “Sen neredesin?”Kenan’ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Yaklaştı hemen.
“Buradayım güzelim.” dedi telaşla. “Elini ver bana.”Dide usulca elini kaldırdı. Ama eli havada boşluğu aradı önce. Kenan’ın yüreğine ince bir korku saplandı. Hemen tuttu o narin eli. Dide, onun avuçlarını hissedince biraz sakinleşti.
"Gitme yanımdan ne olur. Beni yalnız bırakma. " dedi. Kenan'ın içine koca bir kaya oturdu sanki bal gözlüsünün, sarı papatyasının bu sözü ile. Hemen toparladı kendini. Karısının ısınmış sıcacık elini elleri arasına alldı. Sıcacık bir öpücük kondurdu avucunun içine.
"Gitmem.. " dedi, içi acıyarak.
"Seni asla bırakmam güzelim. Ben seni bırakıp gidebilirmiyim.Nefes alamadım sen o soğuk odada yatarken. Bırakabilirmiyim. " Sesi titriyordu koca adamın.Kenan bırakmasdı ki Dide'sini. Dide onun canıydı. Dide onun nefesiydi. Dide'si onun yaşama sebebiydi. Bırakamazdı Kenan.Dide'nin gözleri doldu ama ağlamadı.
Kapı hafifçe açıldı.Doktor içeri girdi. Yorgundu ama yüzünde umutlu bir tebessüm vardı.
“Hastamız nasıl bakalım?” dedi gülümseyerek. “Kendine gelebildi mi?”
Dide, sesi duyunca başını doktora çevirmeye çalıştı. Ama gözleri yine tam noktayı bulamadı. Doktorun gülümsemesi yavaşça silindi. Dikkatle baktı genç kadına.
“Dide Hanım…” dedi yumuşak bir sesle. “Beni görebiliyor musunuz?”Odanın içindeki hava bir anda ağırlaştı.
Dide sustu önce. Sonra gözlerini kırpıştırdı. Görmeye çalışıyordu. Zorluyordu kendini. Ama görüntüler birbirine giriyor, her şey puslu bir karanlığın içinde kayboluyordu.
“Ben…” dedi güçlükle. “Net göremiyorum.”Kenan’ın kalbi sıkıştı.
Doktor derin bir nefes aldı. Bakışları ciddileşti.
“Hamileliğiniz boyunca yaşadığınız görme problemi vardı biliyorsunuz.” dedi sakin kalmaya çalışarak. “Doğum sürecindeki ağır komplikasyonlar da maalesef etkili olabilir.”Kenan’ın yüzü bembeyaz kesildi.
“Geçici mi peki?” dedi korkuyla. “Yoksa…”Devamını getiremedi.
Dide’nin parmakları oğlunun battaniyesine sıkıca tutundu. Sanki duyacağı cevaptan korkuyordu.
Doktor birkaç saniye sustu. Sonra yavaşça konuştu.
“Bakın…” dedi. “Ben sizi doğuma kadar hem anne hem bebek açısından takip ettim. Ama bu artık benim alanımı aşan bir durum.”Kenan’ın gözleri doktora kilitlendi.
“Görme sinirleriyle ilgili bir problem olabilir, geçici bir baskı da olabilir.Kalıcı bir hasar da.” dedi dikkatlice. “Kesin konuşmam doğru olmaz. Bunun için alanında uzman bir göz doktorunun detaylı muayene yapması gerekiyor.”
Odanın içine ağır bir sessizlik çöktü.
Dide’nin gözleri doldu. Ama ağlamadı. İnsan bazen öyle yorulurdu ki ağlayacak gücü bile kalmazdı.Yavaşça oğlunun başına dokundu. Parmakları titriyordu.
“Ben…” dedi boğuk bir sesle. “Oğlumun yüzünü görebilecek miyim?”
İşte o an…
Kenan’ın canı yandı.Dide'si bal gözlüsü ya bir daha hiç göremezse?Bazı sorular vardı.Cevabı ne olursa olsun insanın yüreğini paramparça ederdi.
****
Hayat her zaman adil olmazdı. İnsan yaşamak için çabalarken, acılar ve imtihanlar ruhunda derin yarıklar açardı.Ben Elif…
Anne babasına doyamadan onları toprağa veren, abisinin gonca gülü, sevdiği adamın yürek yangını olan Elif.
Hayat, beni de abim gibi kırmıştı. Her kaybın ardından biraz daha susmuş, biraz daha eksilmiştim. İçimde büyüttüğüm sevda ise bir mutluluk değil, ağır bir imtihan olmuştu. Sevmenin insanı iyileştirdiğini söylerlerdi; oysa ben, sevdayla yavaş yavaş yanmayı öğrenmiştim.
Bir insan hem bu kadar sevebilir, hem de sevdiğiyle sınanabilir miydi? Ben oldum. Kalbimde taşıdığım aşk, bazen nefesim, bazen de en büyük yaram oldu. Bazı sevdalar kavuşmak için değil, insanın içine kor gibi düşüp onu değiştirmek için var olurdu.
Bahçedeki eski tahta sandalyede oturuyordum. Hava serindi. Bahar ayına girmiştik ama köy yeri hemen ısınmazdı.Soğuk hava yüzümü ince ince kesiyordu. Ellerim istemsizce karnıma gitti. Daha kimsenin bilmediği küçücük bir sır taşıyordum içimde. Yaşar’dan bir parça… Belki de bu karanlık hayatın içindeki tek güzel şeydi.Abimden günler önce yengemin dopum yaptığını öğrenmiş onu görmeye gitmiştik.
Bir süredir içimi kurt gibi kemiren bir şüphe vardı. Yengemin iyi olduğunu görünce o şüphemin doğruluğundan emin olmak için bir test yaptırmıştım. Aldığım haberle mutlu olmuştum ama içimde buruklukta vardı. Abim ,yengem, kocam böyleyken mutlu olamıyordum.
Ahh birde minik yeğenim vardı tabi. Öyle tatlı, öyle güzeldi ki. minicik birşeydi. İnsanın içine koyadı geliyordu.Elim karnıma gitti tekrar. Gülümsedim. Yaşar'ım bunu öğrenince ne diyecekti bilmem. Mutlu olurmuydu? Korkuyordum. Ya istemezse, ben ne yapardım? Yine de mutluydum bu küçük mucizeyle.
Utandım mutlu oluşuma.Abim Yanlarında kalmak istesemde kocamın durumu yüzünden istemedi onlarla kalmamı. Bizde onları görmüş, iyi olduklarına emin olduktan sonra geri dönmüştük. Dalgın düşüncelerimin arasında bahçe kapısına sertçe vurulan sesle irkildim.
Tak… Tak… Tak…
Kalbim istemsizce sıkıştı. Yerimden doğrulup yavaş adımlarla kapıya yürüdüm. Tahta kapıyı açtığım an nefesim boğazımda düğümlendi.
Karşımda Hamit amca vardı.Yüzü sertti. Kaşları çatılmış, gözleri öfkeyle kararmıştı. Bana öyle bakıyordu ki sanki varlığım bile ona yük geliyordu.
“Elif.” dedi soğuk bir sesle.Ben başımı hafif eğdim.
“Hamit amca…”
“Bana amca deme.” dedi sertçe. “Ben düşmanımın kızına akrabalık vermedim.”Sözleri canımı acıttı ama belli etmedim. Çünkü bazı insanların öfkesi yıllarla büyürdü. Ne yaparsan yap dinmezdi.Kapının önünden çekilip usulca, “Bir şey mi oldu?” diye sordum.
Ağır adımlarla bahçeye girdi. Bakışları bahçenin içinde dolaştı sonra yeniden bana döndü.
“Konuşmaya geldim.” dedi. “Bu iş daha fazla uzamayacak.”İçime kötü bir his çöktü.
“Ne demek istiyorsunuz?”
“Oğlumdan ayrılacaksın.”dedi.
O an dünya başıma yıkılmış gibi oldu. Dudaklarım aralandı ama sesim çıkmadı.
O ise gözlerimin içine baka baka konuşuyordu.
“Benim oğlum düşman soyuyla yuva kuramaz. Buna izin vermem.Aylardır sabrettim ama yeter artık. Yaşar bana geri dönecek.”Gözlerim doldu. Ama ağlamadım.
“Ben Yaşar’ın karısıyım.” dedim güçlükle. “Onu seviyorum.”
Sertçe güldü söylediğim sözle.
"Sevda mı? " dedi.
"Senin gibi biri benim oğlumla olamaz. Canım yandı.
“Ben Yaşar’dan ayrılmam.” dedim bu kez daha net. “Böyle bir şey olmayacak.”
Hamit’in yüzü sertleşti.
“Olacak.”dedi.
“Hayır.” dedim gözlerinin içine bakarak. “Çünkü artık çok geç.”Kaşları çatıldı.
“Neden?”dedi.Boğazım düğümlendi. İçimde taşıdığım can sanki korkumu hissediyordu.Derin bir nefes aldım.
“Çünkü ben hamileyim.”
Sessizlik oldu.Soğuk esen rüzgâr bile durmuş gibiydi.Hamit yüzüme boş boş baktı önce. Sonra gözlerindeki öfke büyüdü.
“Ne dedin sen?”
“Yaşar’ın bebeğini taşıyorum.” dedim titreyen sesimle.O an yüzündeki bütün ifade değişti. Sanki duyduğu şey bir müjde değil de felaketti.Korktum öfkeli bakışlarından. Elim istemsiz karnıma gitti. Tehlikede olan bir annenin şefkati ile sardım karnımı.
“Elif…” dedi dişlerini sıkarak. “Benim oğlumdan bir çocuk mu doğuracaksın sen?”Gözümden yaş süzüldü.
“Bu çocuk sizin torununuz.” diyebildim titreyen sesim ile.
“Ben düşman kanından torun istemiyorum!” diye bağırdı öfkeyle.
İrkildim.Eliyle beni işaret etti.
“Ya oğlumdan ayrılırsın…” dedi tehditkâr bir sesle. “Ya da seni de o çocuğu da bu dünyada yaşatmam.”O an korkudan nefesim kesildi.Ama en çok canımı acıtan şey tehditleri değildi. Doğmamış bir bebeğe bile kinle bakabilecek kadar nefret dolu olmasıydı.
O an anladım ki, bazı insanlar için kan bağından bile güçlü olan şey nefret olabiliyordu. Sevgi büyütür derlerdi, ama bazı kalplerde nefret büyür, insanı insanlıktan bile uzaklaştırırdı. Bir insan nasıl olur da doğmamış bir canı bile düşman sayardı? Hangi karanlık, bir bebeğin masumiyetini bile tehdit olarak görecek kadar büyürdü içinde?
Ben orada, bahçe kapısının eşiğinde durmuş, hayatın bana bir kez daha ne kadar ağır bir sınav verdiğini hissediyordum. Korku sadece bedenimi değil, düşüncelerimi de sarıyordu. Hamit'in tehditi içime kazındı o an.
Ve ben o an şunu fark ettim; insan bazen en çok sevdiği şey yüzünden sınanırdı. Bir bebekti bu.Günahsız, masum, henüz dünyayı bile bilmeyen bir can. Ama yine de insanların kinine hedef olabiliyordu.
Demek ki kötülük, sadece yapılan bir şey değildi. Bazen bir bakışta, bir cümlede, bir reddedişte saklanırdı. Ve en tehlikelisi de buydu.İnsan kötülüğü açıkça görmezdi, ama hissederdi.
Hamit’in gözlerinde gördüğüm öfke ve hırs basit birşey değildi. Bu adam içten içe bize bilenmişti.Oysa ben onun karşısında yalnızca bir kadın değildim artık. İçimde büyüyen bir hayat vardı. Ve o hayat, benim zayıflığım değil, en büyük gücümdü.Ama yine de insan şunu öğreniyordu: Sevgi tek başına yetmezdi. Sevdiğini korumak bazen sadece kalple değil, hayatta kalma mücadelesiyle olurdu. Ve bazı savaşlar, insanın içinden hiç çıkmazdı.
Bölüm etkileşimi
