17. bölüm · ADALET VE YANGIN ⚖️🔥

BİR HAFTANIN ÖZETİ

Ayşe Gündüz

PAZARTESİ VE SALI: Sessiz Savaş
Haftanın ilk iki günü tam bir köşe kapmaca gibiydi. Ateş, adliyeden aldığımız o siyah defterle saatlerce çalışma odasına kapanıyordu. Kahvaltıda karşı karşıya oturduğumuzda birbirimizin yüzüne bile bakmıyorduk. O, babasının liman operasyonlarını kurtarmaya çalışırken; ben, o defterde babamı bu bataklıktan çıkaracak bir açık arıyordum. Masanın altından bana dokunmaya çalıştığı her an, elimi bir kor ateşten kaçırır gibi çekiyordum. Aramızdaki tek iletişim, Melis ve Kaan’ın yanında sergilediğimiz o iğrenç "mutlu çift" tiyatrosuydu.
ÇARŞAMBA: İlk Ciddi Protokol
Çarşamba günü, Hazar Vural’ın emriyle büyük bir iş yemeğine katıldık. İstanbul’un en lüks otellerinden birinde, yer altı dünyasının "saygın" (!) isimleriyle aynı masadaydım. Ateş, tüm gece boyunca elini belimden çekmedi. Herkes bana "Vural’ın savcı karısı" olarak bakarken, içimdeki adalet duygusunun her saniye biraz daha çürüdüğünü hissediyordum. Ateş o gece kulağıma eğilip, "Bu insanların hepsi senin bir kelimenle hapse girebilir Arya, ama sen artık onlardan birisin," dediğinde, ona olan nefretim zirve yaptı. O gece eve döndüğümüzde ona tek kelime bile etmeden odama kapandım.
PERŞEMBE: Melis’le Dertleşme (Ya da Sorgu)
Perşembe öğleden sonra Melis beni bahçeye, kahve içmeye davet etti. Sürekli Ateş’in ne kadar değiştiğinden, ilk kez bir kadına bu kadar "farklı" baktığından bahsedip durdu. "Abim serttir Arya, ama sana bakarken gözlerindeki o savunmasızlığı görebiliyorum," dediğinde acı acı gülümsedim. Melis, abisinin beni nasıl bir tehditle buraya bağladığını bilmiyordu. Onun gözündeki bu "aşk masalı", benim için bir trajediden ibaretti. Melis’e hiçbir şey anlatamadım, sadece sessizce kahvemi yudumladım.
CUMA: Defterdeki Sır
Cuma gecesi, Ateş uyuduğunu sandığı bir sırada çalışma odasına sızdım. Defterin bir kopyasını almıştım. Sayfaları çevirirken babamın imzasının olduğu o son sevkiyat tarihine rastladım: 12 Mayıs. Yani düğünümüzden sadece bir hafta öncesi. Babamın bu işe sadece para için değil, beni korumak için (veya öyle sandığı için) girdiğini anladığım o an, odanın ortasında hıçkıra hıçkıra ağlamamak için kendimi zor tuttum. Ateş kapıda belirdiğinde gözyaşlarımı sildim. Beni o halde gördü ama hiçbir şey sormadı; sadece battaniyeyi omuzlarıma bırakıp odadan çıktı. O anki sessizliği, en ağır hakaretinden daha çok canımı yaktı.
CUMARTESİ VE PAZAR: Kırılma Noktası
Hafta sonu, Ateş beni sakinleşmem için şehirden biraz uzak, Riva’daki bağ evine götürdü. Kimse yoktu, korumalar bile uzaktaydı. Orada, o sessizliğin içinde birbirimize en ağır cümleleri kurduk. Ben ona bir katil olduğunu söyledim, o bana bir korkak olduğumu... Ama pazar akşamı İstanbul’a dönerken, arabanın içinde o tuhaf gerilim hala oradaydı. Mavi lenslerimi çıkarmıştım, gözlerimin gerçek rengiyle ona bakıyordum. Yol boyunca tek bir kelime konuşmadık ama Ateş’in radyoda çaldığı o hüzünlü Rusça şarkı, aramızdaki her şeyi anlatmaya yetiyordu.
Bir hafta bittiğinde, artık sadece "Savcı Arya Selis" değildim. Bir Vural’dım, bir kurbandım ama en önemlisi; düşmanına karşı duyduğu o tuhaf çekimle savaşan, darmadağın bir kadındım.