18. bölüm · 09.17
Uyanış
Gerçek dünyadaki o steril laboratuvar odasında zaman, fiziksel bir kırılmayla birkaç saniyeliğine tamamen durdu.
Havada asılı kalan o dezenfektan kokusu, cihazların yaydığı hafif sıcaklık, odadaki personelin genzini yakan o donuk sessizlik… Kimse tek bir nefes almadı. Kimse milimetrik bir hareket bile etmedi. Çünkü o odanın tam merkezindeki metal sedyenin üzerinde, tam bir yıldır hiçbir hayat belirtisi göstermeden, makinelerin zoraki körüklemesiyle cansız bir et yığını gibi yatan Okyanus’un göz kapakları gerçekten açılmıştı.
Ama o gözlerde, komadan uyanan bir insanın o masum, o aciz uyanışına dair en ufak bir emare bile yoktu.
Işık yoktu. Huzur yoktu. Bilincin o yavaşça yerine gelişine dair o insani sıcaklık yoktu. Yalnızca… Korkunç, boğucu ve devasa bir kalabalık vardı.
Deniz, Okyanus’un o buz kesmiş, morarmış elini kendi avuçlarının arasında tutmaya devam ederken, kadının parmak uçlarından kendi tenine doğru yayılan elektrik akımı gibi ani, sarsıcı bir kasılma hissetti. Önce bunun ölmekte olan sinirlerin verdiği küçük, istemsiz bir refleks dalgası olduğunu sandı. Kalbi umutla çarpacakken, Okyanus’un o donuk göz bebekleri aniden, milimetrik bir hızla sağa doğru kaydı.
Hemen ardından sola. Sonra yukarı. Ve en nihayetinde, doğrudan Deniz’in yüzüne kilitlendi.
Ancak bu göz hareketleri kesinlikle doğal bir biyolojiye ait değildi. Tek bir kadının, tek bir aşığın bakışı gibi değil… Aynı daracık beden kafesini, aynı et ve kemik sarayını vahşice paylaşmaya, koordinatları ele geçirmeye çalışan onlarca farklı insanın o kaotik kontrol kavgası gibiydi.
Odadaki tüm hayati monitörler, aynı milisaniyede deliler gibi öterek sinyal vermeye başladı.
BİP—
BİP—
BİP—
Ana bilgisayar ekranındaki parlak kırmızı sistem uyarıları, birbiri ardına kalın harflerle çakıyordu:
**[ALERT: ÇOKLU BİLİNÇ AKTİF]**
**[CRITICAL: ANA NÖRAL ÇATIŞMA]**
**[SYSTEM: BEDEN AKTARIMI BAŞLADI]**
Laboratuvarın köşesindeki genç teknisyen, önündeki panellerin kontrolsüzce piksellendiğini görerek korkuyla geriye doğru çekildi. “Tanrım…” diye fısıldadı, sesi titreyerek. “Sistemin içindekiler… O odada biriken her şey dışarı sızıyor…”
Başhekim, elleri panik içinde ana şaltere doğru uzanırken avazı çıktığı kadar bağırdı:
“Fişi çekin! Hemen ana terminali kapatın! Bilinci içeride izole edin!”
Ama o odadaki hiç kimse, tek bir teknisyen bile yerinden kıpırdayamadı. Çünkü tam o saniyede… Sedyedeki Okyanus yavaşça gülümsedi.
Deniz’in damarlarındaki tüm kanın bir anda buza kestiğini, ruhunun donduğunu hissetti. Çünkü bu gülümseme… Hayatını adadığı, aşık olduğu o kadına ait olamazdı. Okyanus’un dudak kenarları, normal bir insan anatomisinin izin vereceğinden birkaç milim daha fazla geriye, kulaklarına doğru gerilmişti. Yüzündeki kaslar, aynı anda yüzlerce farklı nörondan, yüzlerce farklı duygu komutu alıyormuş gibi küçük küçük, tekinsiz sarsıntılarla titriyordu.
Okyanus, çatlamış dudaklarını aralayarak konuştu.
“Deni—”
Sesi, sanki boğazına görünmez bir el yapışmış gibi aniden kesildi. Ses telleri kasıldı ve boğazından bambaşka bir yaşa, bambaşka bir frekansa ait yabancı bir ton çıktı:
“Hay—”
Sonra bir diğeri, daha yaşlı ve hırıltılı bir tınıyla araya girdi:
“Sonunda—”
Ve ardından… Aynı ağız boşluğundan, aynı yırtılan boğazdan, onlarca farklı döngünün Okyanus sesleri üst üste bindi. Bir radyo frekansının birbirine girmesi gibi kaotik, parazitli bir koro halinde haykırdılar:
“BİZ BURADAYIZ.”
Laboratuvardaki herkes, sanki odadaki oksijen tamamen çekilmiş gibi donakaldı. Deniz’in gözlerinden yaşlar sicim gibi süzülüyordu ama bu kez dökülen yaşlar umuttan ya da hüzünden değil, ilkel ve saf bir korkudandı. Çünkü o üst üste binen, o canavarlaşan seslerin hiçbirinin içinde tam olarak “kendi Okyanus’u”, o saf ruh yoktu.
Sedyedeki zayıflamış beden aniden, sanki içinden yüksek voltajlı bir elektrik akımı geçmişçesine kasıldı. Omurgası bir yay gibi, kırılacak bir açıyla yukarı doğru gerildi. Ağzından boğuk, tiz bir çığlık koptu. Ama o çığlık bile tek bir insana ait değildi; iç içe geçmiş, birbirini boğan onlarca farklı kadının acısı aynı saniyede o boğazdan dışarı kusuluyordu.
Deniz, korkunun getirdiği bir refleksle adımlarını geriye doğru attı, elini kadının teninden çekti.
“Okyanus…” dedi, sesi hıçkırıklarıyla bölünerek. “Beni duyabiliyor musun? Orada mısın?”
Okyanus’un başı yavaşça, mekanik bir oyuncak gibi ona doğru döndü.
Çıt.
Boyun omurlarından küçük, ürkütücü bir kemik kırılma sesi geldi. Ve birkaç saniye boyunca, o dipsiz gözlerle yalnızca Deniz’e baktı. Sanki etin altındaki o kalabalık hiyerarşiden biri, dışarıdaki bu adamı tanımaya, anılarını ayıklamaya çalışıyordu.
Sonra dudakları yeniden aralandı. Bu kez içlerinden tek bir ses yükseldi. Yumuşak. Ölüm kadar yorgun. Neredeyse gerçek Okyanus kadar tanıdık.
“Deniz…”
Deniz’in gözleri, o ismini duyuşuyla yeniden umutla doldu, adımları istemsizce öne doğru gitmek istedi. “Okyanus… Sevgilim…”
Tam ona yaklaşacak, o soluk yüzüne dokunacakken— Kadının yüz ifadesi anlık bir glitch dalgasıyla aniden değişti. Yüz kasları sertçe kasıldı, bozularak asimetrik bir hal aldı. Göz bebekleri neredeyse tüm beyazlığı yutacak kadar büyüdü. Ve aynı ağızdan, o yabancı, alaycı ve buz gibi ses fısıldadı:
“Hangimizi özledin Deniz?”
Deniz irkilerek büyük bir dehşetle geriye doğru sıçradı. Laboratuvardaki tüm devasa ekranlarda Okyanus’un beyin haritası otomatik olarak açılmıştı. Tek bir ana merkez olması gereken yerde, yüzlerce kırmızı nokta bir canlı gibi birbirine çarpıyor, birbirini yutuyor, ayrılıyor; devasa ve vahşi bir iç savaş alanı gibi hareket ediyordu.
Teknisyen panik içinde bağırdı: “Bilincin kendi içinde katliam var! İç savaş başladı!”
Başhekim şok içinde ekledi:
“Beden… O zayıflamış kalp aynı anda yüzlerce farklı kişiliği, yüzlerce farklı nöral yükü taşıyamıyor! Patlayacak!”
O sırada… Simülasyonun içindeki o dijital boşlukta ise kıyamet tamamen kopmuştu.
Kırmızı kapının etrafında toplanan o binlerce Okyanus kopyası, gerçek dünyaya geçen o tek bedene ulaşabilmek için birbirini vahşice parçalıyordu. Bazıları o daracık kapı ağzına ilk ulaşan olmak için diğer kopyaların gözlerini oyuyor, bazıları tırnaklarıyla diğerlerinin etini söküyor, bazıları ise kendi sanal bedenini feda ederek öne doğru atılıyordu. Havada uçuşan kodlar, pikseller tıpkı gerçek bir kan gibi etrafa sıçrıyordu. Gerçekliğin tüm kuralları çözülüyordu.
Ve tüm bu vahşi kaosun, bu deliliğin tam ortasında genç Okyanus, tek bir santim bile kımıldamadan, hareketsizce duruyordu. Bakışları, havada asılı duran o laboratuvar hologramına kilitlenmişti. Kendi bedenine. Kendi açılan gözlerine. Ama artık orada, o sedyede gördüğü şeyin gerçekten “kendisi” olup olmadığını, orijinal ruhunu taşıyıp taşımadığını bilmiyordu.
O ilk yaratık, yavaş ve emin adımlarla onun hemen yanına geldi, omzuna dokundu. “Geç kaldın yazarım,” dedi sessizce, o vahşi savaşı izleyerek.
“Ne… Ne oluyor orada? Neden durduramıyorum?”
“Kapı açıldı bir kere.” Okyanus’un sanal kalbi duracak gibi oldu. “Hayır… Ben o kapıyı seçmedim! Ben onay vermedim!”
“Senin seçmene ya da onay vermene gerek yoktu zaten,” dedi yaratık, dudaklarında beliren o tekinsiz, zafer kazanmış gülümsemeyle. “Dışarıdaki o etten kemikten beden… İçeride biriken tüm o acıyı, bizi çağırdı.”
Boşluk, o saniyede kulakları sağır eden devasa bir sarsıntıyla ortadan ikiye parçalandı. Kırmızı kapının üzerindeki o etsi, damarlı yapılar büyük bir basınçla çatladı. Çatlakların arasından yoğun, koyu kırmızı, çiğ bir ışık seli dışarıya, o dijital dünyaya taşmaya başladı. Ve o yayılan kan kırmızısı ışığın içinde… Yüzlerce, binlerce kadın silueti seçiliyordu.
Hepsi Okyanus’tu. Ama artık tek tek, bağımsız birer suret değillerdi. Birleşiyorlardı. Birbirlerinin içine giriyor, eriyor, tek bir devasa, kaotik organizmaya dönüşüyorlardı.
Yaşlı Okyanus, o ışığın yayılmasıyla dehşet içinde geriye doğru çekildi. “Hayır… İmkansız… Bu bir birleşme değil…”
Sweatshirtlü ilk Okyanus da başını kaldırdı. Ve hikayenin başından beri ilk kez, yüzünde saf bir korkunun izleri belirdi. “Bu bir birleşme değil ihtiyar… Bu yeni bir doğum.”
Gerçek dünyadaki laboratuvarda, sedyedeki o erimiş beden aniden, tek bir hamlede diklemesine doğrulup oturdu.
Deniz, odanın duvarlarını çınlatan bir çığlık attı. Çünkü bir yıldır komada olan, kasları tamamen erimiş bir insanın o kadar hızlı, o kadar güçlü ve mekanik hareket etmesi tıbben imkansızdı. Kollarındaki serum kabloları büyük bir basınçla koptu. Kalın iğneler etinden yırtılarak çıktı, yerdeki fayanslara kan damladı. Monitörler alarm seslerinden dolayı neredeyse patlayacak duruma gelmişti.
Ama odadaki herkesi asıl dehşete düşüren şey, Okyanus’un yüzünün, o derisinin altındaki yapının sürekli olarak değişmesiydi.
Bir saniye boyunca yirmili yaşlarındaki o pürüzsüz hali görünüyordu. Hemen sonraki saniye asırlık, yüzü kırışıklıklarla dolu yaşlı hali. Sonraki saniye gözlerinden zift akan o ağlayan kopya… Sonra öfkeli… Sonra tamamen yabancı, deforme bir çehre. Sanki derinin hemen altındaki görünmez bir el, o yüz kemiklerini içeriden her saniye yeniden şekillendiriyor, yeni bir form yaratıyordu.
Başhekim panik içinde arkadaki görevlilere bağırdı:
“Tutun onu! Sedyeye sabitleyin, hemen!”
Üç iri yarı görevli aynı anda, can havliyle sedyeye doğru atıldı. Okyanus, başını yavaşça o tarafa doğru çevirdi. Sadece baktı. Ve o baktığı salisede, laboratuvardaki tüm floresan ışıklar, tüm paneller aynı anda devasa bir gürültüyle patladı.
GÜM.
Tüm oda tek bir saniyede mutlak bir karanlığa, o kör edici tekinsizliğe gömüldü. Kadınların, erkeklerin çığlıkları birbirine karıştı. Hemen ardından acil durumun o loş, kan kırmızısı ışıkları ritmik bir biçimde yanıp sönmeye başladı.
Ve o kırmızı karanlığın içinden… Bir kahkaha yükseldi. Ama bu kahkaha tek bir kadına ait değildi; yüzlerce, binlerce kadının sesi üst üste binmiş, mekanik, yankılı bir koro halinde odayı doldurmuştu.
Deniz nefesini tamamen yuttu. Titreyerek, sırtını duvara yaslayıp o kırmızı karanlığın içine baktı.
“Okyanus…?”
Derin, sağır edici bir sessizlik oldu. Sonra, tam kulağının dibinden, o sıcak nefesle birlikte tekinsiz bir fısıltı sızdı zihnine:
“Hangisini çağırdığını, bu odaya hangimizin geldiğini hâlâ anlamadın mı Deniz?”
Deniz, dehşet içinde arkasını döndü. Ve o kırmızı acil durum ışığının parıltısında gördüğü şeyle birlikte ciğerlerindeki bütün hava boşaldı, kalbi göğüs kafesinde dondu.
Okyanus, tam arkasında, milimetrik bir yakınlıkta duruyordu. Çıplak ayakları yerdeki patlayan floresan camlarının, o keskin kırıkların tam üzerindeydi ama teninden tek bir damla kan bile akmıyordu. Göz bebekleri tamamen yok olmuştu; gözlerinin içi o ışığı emen, dipsiz bir siyahlıktan ibaretti.
Ama o siyahlığın üzerinde, o soluk yüzündeki asıl ifade… Katıksız bir acıydı. Saf, sonsuz, insanı boğacak kadar ağır bir insan acısı.
Ve tam o anda, simülasyonun içindeki o genç Okyanus, laboratuvar hologramına bakarken o korkunç, o nihai yazar gerçeğini tamamen anladı:
Kırmızı kapı yalnızca içerideki bilinçleri dışarı taşımıyordu. Dışarıdaki o tek bir bedeni… Yepyeni, canavarca ve kolektif bir ana bilinç için anatomik olarak yeniden yazıyordu.
