09.17 kitap kapağı

4. bölüm / 25

09.17

09.17

Yazar: Ceylan Gül

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: 09.17

“Eğer onu kurtarmak istiyorsan… sakın o trene binme.”

Okyanus’un nefesi, kulağına çarpan o çaresiz kadın sesiyle —kendi sesiyle— birlikte tamamen düzensizleşti. Göğsü hızla inip kalkarken, metro istasyonunun o tanıdık, uğultulu gürültüsü bir anda bıçakla kesilmiş gibi uzaklaştı. İnsanların topuk sesleri, rayların metalik titreşimi, hoparlörlerden gelen o mekanik anonslar… Hepsi bir anda suyun metrelerce altından geliyormuş gibi boğuklaştı, yabancılaştı.

Telefonu kulak zarına bastırır gibi daha sert sıktı. Parmak boğumları bembeyaz kesilmişti.

“Sen kimsin?” diye haykırdı, neredeyse ağlamaklı bir sesle. “Ne demek istiyorsun?”

Karşı taraftan birkaç saniye boyunca yalnızca yoğun bir nefes sesi geldi. Titrek, ölümcül bir yorgunlukla yoğrulmuş, tükenmiş bir nefes. Hat hışırdayıp dalgalandı ve araya bir anlığına o gizemli erkek sesi girdi. Telefon sanki iki farklı frekans arasında gidip geliyordu.

“Lütfen…” dedi adamın sesi. “Lütfen bu kez beni dinle ve sadece dur.”

Okyanus’un kalbi sanki bir mengenenin arasında sıkıştı. Bu cümlede, telefondan sızan o tonlamada garip bir şey vardı. Bu bir tehdit değildi. İçinde en ufak bir nefret ya da kötülük barındırmıyordu. Aksine, saf bir korku vardı. Adam, Okyanus için delice korkuyordu.

“Sen kimsin?” diye tekrar sordu Okyanus, bu kez sesindeki korkuyu öfkeyle maskelemeye çalışarak.

“Beni neden takip ediyorsun? Benden ne istiyorsun?”

Ağır bir sessizlik çöktü hatta. Ardından, adamın ses tonu çok daha kısık, neredeyse acı dolu bir kabullenişle fısıldadı:

“Çünkü sen artık hatırlamıyorsun.”

Ve hat pat diye kesildi. Dipsiz bir sessizlik kaldı geriye.

Okyanus birkaç saniye boyunca, ekranı çoktan kararmış telefonu kulağında tutmaya devam etti. Parmak uçları uyuşmuş, sanki kan çekilmişti.Başının içi, şakakları zonkluyordu.

“Sen artık hatırlamıyorsun.”

Bu cümle zihninin karanlık koridorlarında yankılanırken, tünelden yükselen o sert rüzgâr yüzüne sertçe çarptı. Kadıköy yönüne gidecek olan tren hala perondaydı. Vagonların kapıları ardına kadar açıktı. İnsanlar aceleyle, sıradan bir sabahın sıradan telaşıyla içeri sızıyordu. Normal insanlar. Normal bir sabah. Normal bir dünya.

Okyanus artık o dünyanın içinde değildi; o, bu evrenin dışına fırlatılmış tekinsiz bir yabancıydı.

Yavaşça elini indirdi ve telefon ekranına baktı. Dijital sayılar tam o anda değişti:

09.17

Okyanus’un göğsündeki bütün kaslar aynı anda kasıldı. Bir anda istasyondaki bütün o beyaz flöresan ışıklar şiddetle titredi, göz kırptı. Ve hemen ardından… o ses duyuldu.

Keskin. Kısa. Gerçek bir dehşetin çığlığı.

Perondaki herkes, yüzlerce insan aynı anda tek bir mekanizmayla hareket ediyormuş gibi sese doğru döndü. Trenin üçüncü vagonunun hemen önünde vahşi bir hareketlilik başladı. İnsanlar bağırıyor, panikle geriye doğru kaçışıyor, şemsiyelerini düşürüyor, birbirlerine çarpıyorlardı.

Okyanus birkaç saniye boyunca, sanki ayakları beton zemine çivilenmiş gibi kıpırdayamadı. Sonra bedeni, felç olmuş zihninden önce hareket etti. İçgüdüsel bir dürtüyle kalabalığa doğru koşmaya başladı.

“Çekilin! Yol verin!” diye bağırdı.

İnsanların o boğucu omuzlarının, şemsiyelerinin arasından geçerken kalbi göğüs kafesini parçalamak ister gibi vuruyordu. Kalabalığın tam merkezine, o ölümcül sessizliğin olduğu noktaya ulaştığında, betonun üzerinde hareketsiz yatan birini gördü.

Genç bir adamdı. Yirmili yaşlarının henüz başında, üzerinde sıradan bir kot mont olan bir genç. Başının altındaki gri beton zemine, çatlakları takip ederek koyu kırmızı, sıcak bir kan yayılıyordu. İnsanlar panikle ellerini ağızlarına götürüyor, bir kadın arkasını dönmüş ağlıyor, bir adam titreyen elleriyle ambulansı aramaya çalışıyordu.

Okyanus bunların hiçbirini tam olarak duyamıyordu artık. Kulakları tamamen tıkanmıştı. Çünkü gözleri, adamın cansız elinden kayıp yere düşmüş ve ekranı hala açık kalan telefonuna takılmıştı.

Telefonun üst köşesindeki saat parlıyordu: 09.17

Okyanus’un nefesi boğazında düğümlendi. Yerde yatan adamın yüzü ona tamamen yabancıydı, hayatında hiç görmemişti. Ama tam o saniyede, beyninin içinde şimşek çakar gibi anlık bir görüntü parladı.

Aynı peron. Aynı koyu kırmızı kan. Aynı donuk gözler ve aynı saat. Ve o görüntünün içinden yükselen bir kadın sesi: “Bu kez daha erken.”

Okyanus iki eliyle başını tuttu, acıyla inledi. Görüntü yalnızca bir milisaniye sürmüştü ama bir hayal olamayacak kadar etli, canlı ve ağırdı. Sanki bu ana ilk kez tanık olmuyordu. Sanki bu ölümü daha önce defalarca kez izlemişti.

İstasyon görevlilerinden biri kalabalığı sertçe geri itmeye çalıştı.

“Geri çekilin! Lütfen alanı boşaltın! Ambulans geliyor!”

Okyanus aldığı darbenin etkisiyle birkaç adım geriye doğru sendeledi. Kulaklarının içinde çok yüksek frekanstan bir uğultu vardı artık. Başını çaresizce kaldırdı, gözleri refleksle rayların karşı tarafına, Kadıköy’ün aksi yönündeki diğer perona kaydı.

Ve onu tekrar gördü.

Siyah montlu adam.

Bu kez çok uzakta değildi; tam karşı peronun sonundaki kolonun dibinde, karanlığın sınır çizgisinde durmuş doğrudan ona bakıyordu. Etrafındaki insanlar bağırıyor, panikle koşuyor, ağlıyordu. İstasyon tam bir kaos cehennemiydi. Ama o adam… O adam kıpırdamıyordu bile. Zamanın dışındaydı. Sadece izliyordu. Okyanus’u izliyordu.

Okyanus istemsizce, hipnotize olmuş gibi rayların kenarına doğru birkaç adım ilerledi. Tam o anda adam, Okyanus’un ona baktığını fark ederek dudaklarını yavaşça oynattı. Ses gelmedi ama Okyanus ne dediğini milimetrik olarak anladı:

“Geç kaldın.”

Okyanus’un içindeki tüm organlar buz kesti. Adam yavaşça arkasını döndü ve merdivenlere doğru yürümeye başladı. Sakindi.

Okyanus artık düşünmeyi bıraktı. Tamamen delirdiğini bilerek, kalabalığı ve görevlileri umursamadan arkasını döndü. Karşı perona çıkan üst geçit merdivenlerine doğru delice koşmaya başladı.

“Hey!Hanımefendi,nereye gidiyorsunuz? Durun!”

Görevlilerden biri arkasından bağırdı ama Okyanus durmadı. Merdivenleri ikişer ikişer, nefesi ciğerlerini yakana kadar çıktı. Ayak sesleri boş metro tünellerinde yankılanıyordu. Kalbi ağzında atıyordu ama durursa her şeyin sonsuza dek biteceğini biliyordu.Adam gözden kayboluyordu.

Üst geçidi geçip karşı peronun merdivenlerinden aşağı indiğinde, nefes nefese etrafına baktı.

Hiç kimse yoktu. Peron tamamen terk edilmiş gibi boştu. Ne bir insan, ne bir ses… Sadece uzaktaki eski flöresan lambaların o sinir bozucu, vızıldayan uğultusu vardı.

Okyanus göğsünü tutarak çılgın gibi etrafına bakarken, gözleri duvarın ortasındaki o devasa dijital reklam panosuna kaydı. Ve olduğu yerde çakıldı. Bütün bedeni kaskatı kesildi.

Çünkü birkaç dakika önce neşeli bir parfüm reklamı dönen o parlak ekranda, şimdi bambaşka, soluk bir görüntü vardı.

Eski, Grenli bir fotoğraf.

Okyanus’un fotoğrafıydı bu. Yanında ise… Deniz vardı. İkisi de bir sahil kenarında durmuş, rüzgardan uçuşan saçlarıyla kameraya bakarak hayat dolu bir şekilde gülümsüyorlardı. Dünyanın en mutlu iki insanı gibiydiler.

Fotoğrafın hemen altındaki siyah boşlukta ise kan donduran, beyaz dijital harflerle tek bir cümle yazılıydı:

“İlk döngüde onu burada kaybettin.”

Ekran aniden büyük bir cızırtıyla karardı. Fotoğraf bir anda buharlaştı ve yerine hiçbir şey olmamış gibi tekrar renkli reklam görüntüleri gelmeye başladı.

Okyanus, dehşet içinde geri geri sendeledi. Sırtı soğuk duvara çarptı.

“Hayır…” diye hıçkırdı, gözyaşları nihayet yanaklarından süzülürken. “Hayır, bu imkansız. Bu olamaz…”

Çünkü o fotoğraf… Dünyada başka hiçbir yerde yoktu. O fotoğraf, yalnızca ve yalnızca Deniz’in o gece nehre düşen eski, kayıp telefonunun hafızasında saklıydı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

9okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…