19. bölüm · 09.17

Bölünme

Ceylan Gül

Laboratuvardaki o kan kırmızısı acil durum ışıkları, duvarlara vuran tekinsiz gölgeleri büyüterek ritmik bir şekilde yanıp sönerken; gerçeklik katmanı artık yalnızca simülasyonun derinliklerinde değil… dışarıdaki katı, fiziksel dünyada da geri dönülemez bir biçimde bozulmaya başlamıştı.

Tavandaki floresanların o yüksek voltajla patlamasıyla odaya yayılan ağır, geniz yakan plastik yanık kokusu hâlâ havadaydı. Fayansların üzerine saçılmış cam parçaları, yukarıdan vuran kırmızı ritmik parıltının altında her biri ölümcül birer küçük jilet gibi parıldıyor; ana bilgisayar kasalarının içinden yükselen mavi kıvılcımlar odanın çıplak duvarlarına düzensiz, adeta acıyla kıvranan gölgeler vuruyordu.

Ve o kaotik gölgelerin tam ortasında… Okyanus duruyordu.

Hayır. Deniz artık o odada soluk alan hiçbir şeyden, en çok da karşısındaki bu suretten emin değildi. Karşısında dikilen, çıplak ayakları cam kırıklarının üzerinde duran bu şey gerçekten bir yıldır uyanmasını beklediği, hayatını adadığı o fırtınalı kadın mıydı? Yoksa dört yüz otuz yedi döngünün acımasız potasında birbirine kaynamış, birbirinin hücrelerinde çürümüş yüzlerce farklı bilincin, yüzlerce farklı nefretin oluşturduğu yepyeni, kolektif bir organizma mıydı?

Okyanus’un o tüm beyazlığı yutmuş simsiyah gözleri, yukarıdan vuran kırmızı ışığı bir kara delik gibi emerek parıldadı.

Ve sonra… Kadın aniden, tırnaklarını kafa derisine geçirecek bir vahşetle başını tuttu. Sanki kafatasının o daracık kemik duvarlarının içindeki bir şey, yüzlerce parçaya bölünmüş o devasa kütle, dışarıya fırlamak için etini yırtıyordu. Kadının zayıflamış bedeni, görünmez bir nöbetin pençesindeymiş gibi şiddetle titremeye başladı. Omurgası geriye doğru kasıldı, boynundaki şah damarları grotesk, mor dalgalar halinde şişerek tenini zorladı.

Ve aynı anda— Birbirinden tamamen farklı frekanstaki kadın sesleri, tek bir boğazın tellerini yırtarcasına birbirine karışarak bağırmaya başladı:

“BENİ BU KARANLIK OBRUKTA BIRAKMA!”
“BUNCA ZAMAN SONRA GERÇEK OLAN BENİM!”
“DENİZ’E GİTMELİYİM, O BENİ BEKLİYOR!”
“BU BEDEN EN ÇOK BANA AİT!”
“YALVARIRIM ÖLMEK İSTEMİYORUM!”

Sesler tek bir fani ağızdan çıkıyordu ama her bir hece, her bir tonlama farklı bir döngüde can vermiş, farklı bir acıyla yoğrulmuş başka bir Okyanus’a aitti.

Deniz, yaşadığı şokun etkisiyle sırtını duvara yaslayarak korkuyla birkaç adım daha geri çekildi. “Okyanus…” dedi, sesi hıçkırıklarının arasında bir çocuk gibi titreyerek. “Lütfen sevgilim… Yalvarırım zihninin içindeki o insanlarla savaşmayı bırak…”

Kadının o titreyen, kasılan yüzü aniden, boynundan gelen o mekanik sesle birlikte Deniz’e döndü. O salisede… Sadece tek bir nefeslik sürede, o simsiyah perdenin arkasından gerçek Okyanus ortaya çıktı. Yorgun, o bildiği kahverengi gözleri acıyla doluydu. Dudakları çaresizce titriyordu.

“Deniz…” diye fısıldadı, ruhunun en derindeki son kırıntısıyla. “Kaç buradan… Kurtar kendini…”

Ancak tam o saniyede yüzü yeniden büyük bir sinaps patlamasıyla bozuldu. Çene kemiği, sanki içeriden biri sertçe vurmuş gibi sağa doğru kaydı. Gözlerinin içindeki o dipsiz siyahlık tüm göz akını yeniden kaplayarak genişledi. Ve o yırtılan boğazdan, bambaşka, tıslayan ve alaycı bir ses döküldü:

“ONU DİNLEME.”

Okyanus’un fiziksel bedeni, insan anatomisinin ve biyolojisinin kaldırabileceğinden çok daha muazzam, çok daha vahşi bir hızla öne doğru atıldı. Bir yıldır komada olan bir kadının sahip olması imkansız bir kuvvetle Deniz’in boğazını kavradı, onu yerden keserek arkasındaki fayans duvara büyük bir şiddetle çarptı.

GÜM.

Deniz’in başı arkadaki sert faysa vurdu, gözlerinin önü anlık bir karanlıkla perdelendi. Laboratuvardaki görevliler ve teknisyenler gördükleri bu fizik ötesi vahşet karşısında çığlık attı.

“Tutun onu! Hemen iğneyi yapın!”

Üç iri yarı hastane görevlisi, ellerindeki sedatiflerle birlikte tekrar Okyanus’un üzerine doğru saldırdı. Ama Okyanus, onlara doğru dönmedi bile; yalnızca başını hafifçe o tarafa çevirdi. Ve o çevirdiği saniyede… Odadaki herkesin kanını donduran bir şey oldu. Adamların üçünün de bedenleri, sanki görünmez, tonlarca ağırlıkta katı bir basınç dalgasına çarpmış gibi odanın farklı köşelerine doğru havaya savruldu.

Ana terminaldeki tıbbi monitörler aynı anda büyük bir gürültüyle çatladı. Pencerelerin camları patlayarak laboratuvarın zeminine döküldü. Tüm elektrik sistemleri, duvarların içinden kıvılcımlar saçarak büyük bir gürültüyle çöktü.

Başhekim, sırtını çıkış kapısına yaslayıp korkuyla geri çekilirken dişlerinin arasından fısıldadı: “Bu… Bu tıbben mümkün değil… Kadının beyindeki o çoklu aktivite, fiziksel alanı, atomları doğrudan manipüle ediyor…”

Simülasyonun içindeki o dipsiz dijital boşlukta ise kıyamet artık kontrol edilemez bir boyuta ulaşmıştı. Binlerce Okyanus, o kırmızı kapının önünde birbirini vahşice parçalamaya devam ederken, kapının o damarlı, etsi içinden sızan o devasa kolektif organizma artık somut bir şekil kazanmaya başlamıştı. Kodlardan, ham algoritmalardan oluşan devasa bir kadın silueti boşlukta yükseliyordu… Ama bu siluet sabit değildi. Tıpkı dış dünyadaki bedeni gibi yüzü her salise değişiyordu. Binlerce farklı Okyanus sureti birbirinin içinden geçiyor, birbirini eriterek tek bir merkez yaratmaya çalışıyordu.

Ve o parıldayan devasa kaosun tam merkezinde… Tek bir yüz, inatla sabit kalmak için direniyordu.

Genç Okyanus, simülasyonun ortasından o yükselen yüze baktığında nefesi tamamen kesildi. Çünkü o devasa organizmanın kalbinde sabitleşen yüz… Kendisine ait değildi. O yüz… Deniz’e aitti.

Yaşlı Okyanus, o görüntüyü fark ettiği anda dehşet içinde dizlerinin üzerine çöktü. “Hayır… Olamaz…” diye fısıldadı, tüm o asırlık bilgeliği yerle bir olurken.

“Sistem ana bilinci bizim dışımızda, tamamen yeni bir denklemle yeniden yazıyor…”

Sweatshirtlü ilk Okyanus da başını kaldırdı. Ve hikayenin başından beri o meydan okuyan ses tonu ilk kez saf bir dehşetle titredi:

“Kolektif bilinç… Buradaki binlerce ruh, hayatta kalabilmek için kendine tamamen yeni ve güçlü bir merkez arıyor.”

Genç Okyanus anlamayarak haykırdı:

“N-Ne demek bu? Deniz'in yüzü neden orada?!”

İlk Okyanus, yavaşça ve titreyen parmağıyla havada asılı duran o laboratuvar hologramını gösterdi. Gerçek dünyadaki Deniz, hâlâ Okyanus’un o demir gibi sert elleri arasında nefessiz kalmış, boğulmaya çalışıyordu. Ama boğazı sıkılmasına, canı yanmasına rağmen, o titreyen ellerini Okyanus’un o bozulan, titreyen yüzüne doğru uzatıyordu. Gözlerinden akan yaşlar yanaklarından süzülürken hıçkırarak fısıldıyordu:

“Ne olursan ol… İçeride kim olursan ol… Ben hâlâ yalnızca seni seviyorum Okyanus…”

Ve o kelimelerin döküldüğü anda— Laboratuvardaki kırık dökük tüm ekranlar aynı anda parlayarak saf bir beyaza döndü. Ekranların üzerinde tek bir sistem cümlesi belirdi:

**[SYSTEM: DUYGUSAL SENKRONİZASYON TESPİT EDİLDİ]**

Yaşlı Okyanus’un yüzündeki bütün renk, bütün o dijital varlık çekildi. “Hayır… Bunu yapmamalıydı…”

Başhekim, o beyaz ekrana bakarken şok içinde bağırdı:

“Dışarıdaki adamın o sevgi bağı, o nöral frekans… İçerideki kolektif bilinci tek bir odağa doğru stabilize ediyor!”

Genç teknisyen ekledi:

“Bu imkansız… Binlerce dağınık parça, o adamın yaydığı frekansta tek bir merkez buldu. Birleşiyorlar!”

Deniz’in göz pınarlarından akan o sıcak, insani yaşlar… Okyanus’un boğazını sıkan o buz gibi parmaklarının, teninin üzerine düştüğü o tam milisaniyede… Kadının bedeni aniden, bir robotun şalteri indirilmiş gibi durdu. Tamamen hareketsiz, kaskatı kaldı. Tüm laboratuvar, sadece nefes seslerinin duyulduğu ölümcül bir sessizliğe gömüldü.

Sonra… Okyanus’un o simsiyah gözlerinin içindeki o karanlık katman yavaşça, bir su yüzeyi gibi titredi. Ve o siyahlığın, o göz bebeklerinin hemen arkasından… Başka yüzler, başka gözler belirdi.

Yüzlerce kadın. Yüzlerce farklı döngüden gelen Okyanus kopyaları. Hepsi sanki kalın, dondurucu bir camın arkasına sıkışmış gibi, o tek bir kadının göz bebeklerinin içinden çaresizce dışarıya, Deniz’e bakıyordu. Panikle. Boğulur gibi. O daracık et kafesinde sıkışmış halde.

Deniz, o gözlerin içindeki kalabalığı gördüğü an nefesi boğazında tıkandı. Çünkü o yüzlerce göz, aynı saniyede, tek bir ağızdan yardım ister gibi acıyla ona yalvarıyordu.

Ve sonra… O kalabalığın içinden tek bir siluet öne doğru bir hamle yaptı. Gerçek Okyanus. Gözlerinden adeta kan renginde yaşlar akarak Deniz’in ruhuna baktı. Dudakları, dış dünyada ses çıkarmadan sessizce, milimetrik bir hareketle kıpırdadı:

“Lütfen… Kurtar bizi Deniz…”

Aniden, laboratuvarın altındaki beton zemin sismik bir güçle sarsıldı. Bütün bina, sanki şehrin altından devasa bir fay hattı kırılmış gibi şiddetle titredi. Dışarıdaki koskoca İstanbul, bir anda tüm şebekenin çökmesiyle karanlığın içine gömülürken, laboratuvarın dışındaki o uzun koridorlardan, diğer odalardan panik dolu çığlıklar yükseldi.

Bir teknisyen, kapıyı kırarcasına içeri daldı. “Sunucu katı havaya uçtu! Çöküyor!” diye bağırdı, yüzü korkudan kireç gibi olmuştu. “Simülasyon yazılımı artık yalnızca bu odadaki makinenin içinde değil! Tüm dijital ağlara bulaşıyor! Trafik kontrol sistemleri, hastane veri tabanları, şehir elektrik şebekeleri… Her yerde, her ekranda aynı veri satırı yanıp sönüyor!”

Başhekim’in elleri titredi. “Ne… Ne diyorsun sen? Bu bir virüs mü?”

Adam nefes nefese kalmış halde ekrana baktı. “Hayır… Bu bir virüs değil. Simülasyon dünyası dışarı taşıyor!”

Tam o anda, laboratuvarın tam merkezindeki o devasa ana monitör cızırdayarak yeniden açıldı. Ve ekranın tam ortasında, kan kırmızısı harflerle tek bir nihai mesaj belirdi:

**[CRITICAL: ANA BİLİNÇ BEDEN SINIRINI AŞTI]**

Ve o mesajın hemen altında, sanki bir daktilo yazıyormuş gibi yeni bir satır yavaşça oluşmaya başladı:

**[ALGORİTMA: YENİ EV SAHİBİ ARANIYOR]**

Deniz’in yüzündeki bütün kan, bütün yaşam enerjisi tek bir saniyede çekildi. Çünkü karşısında duran Okyanus… Doğrudan onun gözlerinin içine bakıyordu.

Hayır. Sadece karşısındaki o tek kadın değil. Onun göz bebeklerinin arkasına dizilmiş olan binlerce bilinç, o simülasyonun içinde biriken tüm o enkaz ordusu, aynı saniyede aynı açlıkla Deniz’e bakıyordu.

Ve genç Okyanus, simülasyonun o parçalanan kalbinde, yazarının ona hazırladığı o en korkunç, o en tekinsiz gerçeği nihayet idrak etti:

Kırmızı kapı, hiçbir zaman yalnızca Okyanus’un o erimiş, bitmiş bedeni dünyaya dönsün diye açılmamıştı. Sistem, kendini kopyalayıp yaşatabileceği, tamamen taze, sağlıklı ve güçlü yeni bir insan zihni arıyordu.

Ve sıradaki o kurban adayının, yeni ev sahibinin adı…

Deniz’di.