6. bölüm · 09.17
Kayıt
Okyanus, gözlerini bir saniye bile kırpmadan laptopun soluk mavi ışık yayan ekranına bakmaya devam etti. Bakışları, masaüstünün sol alt köşesinde bir hayalet gibi beliren o klasöre çivilenmişti.
**DÖNGÜ_8**
Klasör, ekrandaki diğer sıradan dosyaların arasında o kadar durağan, o kadar sakin duruyordu ki… Sanki yıllardır oradaymış, sanki bu bilgisayar fabrikadan çıktığından beri o köşede sahibini beklermiş gibi doğal bir havası vardı. Ama dosyanın sistem detaylarında yazan o tarih, evrenin tüm fizik kurallarını acımasızca çiğniyordu.
27 Mayıs 2026 — 09.17
Yarın sabah.
Okyanus’un boğazı kupkuru kesildi, yutkunmaya çalıştı ama boğazında keskin bir cam kırığı var gibi canı yandı. Sağ eli farenin üzerinde donakalmıştı. İşaret parmağını hareket ettirmek, o sol tık tuşuna basmak şu an dünyanın en ağır yükünü kaldırmak gibiydi. İçindeki ilkel, hayatta kalmaya programlanmış o ses, delice bir haykırışla klasörü açmaması gerektiğini fısıldıyordu ona. Çünkü bazen, bazı gerçeklerin perdesini aralamak, deliliğin dipsiz kuyusuna kendi isteğinle atlamakla aynı şeydi.
Ama artık geri dönüş yoktu. Merak, korkuyu çoktan zehirlemişti.
Derin, titrek bir nefes aldı. Ve parmağı sanki ondan bağımsız bir komutla hareket ederek fareye çift tıkladı.
Ekranda aniden simsiyah bir komut penceresi açıldı. Tam ortasında, parlak kırmızı piksellerle sert bir uyarı yanıp sönüyordu:
**ŞİFRE GEREKLİ.**
Okyanus şaşkınlıkla kaşlarını çattı. “Ne?” diye mırıldandı kendi kendine. Parmakları klavyenin tuşları üzerinde hareketsizce asılı kaldı. Şifreliydi. Kendi kişisel bilgisayarında, odasının mahremiyetinde duran bir klasör şifrelenmişti ve o, bunu nasıl, ne zaman yaptığını asla hatırlamıyordu. Kalbinin ritmi yeniden vahşileşti, kulaklarında zonklayan kan sesini duyabiliyordu.
Titreyen parmaklarıyla klavyeye dokundu. İlk aklına gelen şeyi yazdı:
*D-E-N-İ-Z*
Enter. Ekran kırmızı bir uyarıyla sarsıldı: *YANLIŞ ŞİFRE.*
Dişlerini sıktı. Başının içindeki o basınç, bir mengene gibi şakaklarını sıkıştırmaya devam ediyordu. Tekrar denedi, bu kez kendi adını ve Deniz'in adını birleştirdi.
Enter. *YANLIŞ ŞİFRE.*
Ekranda yeni bir sistem uyarısı belirdi:
**3 HATALI DENEME KALDI. SİSTEM KİLİTLENECEKTİR.**
Okyanus, sandalyesinde çaresizce geriye doğru yaslandı. Ellerini yüzüne kapatıp derin nefesler almaya çalıştı ama göğsündeki o daralma hissi bir türlü geçmiyordu. “Bu mümkün değil…” dedi hıçkırır gibi bir sesle. Ama bu cümleyi sarf etmek artık o kadar anlamsız, o kadar komikti ki. Çünkü son birkaç saattir yaşadığı, tanık olduğu hiçbir şey bu mantıklı dünyaya ait değildi.
Tam o saniyede, laptopun ekranı aniden şiddetle titredi. Görüntü bozuluverdi. Ekrandaki pikseler yatay çizgiler halinde dağıldı, renkler birbirine karıştı. Ve o cızırdayan, bozulan ekranın siyah camında, kendi yansımasını gördü.
Ama o yansıma, şu anki Okyanus değildi.
Ekrandaki kadın çok daha yorgun, çok daha çökmüştü. Göz altları simsiyah morarmış, elmacık kemikleri dışarı fırlamış, dudakları susuzluktan çatlak çatlak olmuştu. Ve o yansıma, kameranın arkasından doğrudan şu anki Okyanus’un gözlerinin içine, ruhunu delip geçmek ister gibi baktı. Sadece birkaç saniye sürdü bu görsel kabus. Ardından ekran aniden normale döndü. Masaüstü geri geldi.
Okyanus, dehşet içinde nefes almayı unuttuğunu fark etti. Akciğerleri yanıyordu. Tam o sırada, laptop ekranının hemen üzerindeki o küçük, yuvarlak kameranın yeşil ışığı *çıt* diye bir sesle yandı.
Okyanus olduğu yerde kaskatı kesildi. Kamera kendi kendine açılmıştı. O dokunmamıştı, hiçbir programa basmamıştı ama o yeşil ışık tekinsizce parlıyor, onu kaydediyordu. Ya da birileri onu izliyordu. Ekranın sağ alt köşesinde, Windows’un o sıradan bildirim sesiyle birlikte küçük bir kutucuk belirdi:
**KAYIT YÜKLENDİ: KAYIT_03**
Okyanus’un kalbi göğüs kafesine bir balyoz gibi vurdu. Masaüstünde, o gizemli klasörün hemen yanında yeni bir ses dosyası oluşmuştu. Dosyanın oluşturulma tarihine baktığında bakışları dondu:
28 Mayıs 2026 — 03.11
Yani… İki gün sonrası. Gelecek, onun masaüstüne sızmaya devam ediyordu.
“Hayır…” Sesi artık tamamen pürüzlü, tamamen güçsüz çıkmıştı. Fareyi yavaşça o yeni dosyanın üzerine götürdü ve tıkladı.
İlk on saniye boyunca hoparlörlerden yalnızca yoğun, kulak tırmalayan metalik bir cızırtı ve beyaz gürültü yükseldi. Ardından, bir nefes sesi duyuldu. Titrek, can çekişiyormuş gibi yorgun, derin bir nefes. Ve hemen arkasından bir kadın sesi konuşmaya başladı.
Kendi sesi.
“Eğer bunu dinliyorsan…” dedi kayıttaki Okyanus. Araya giren cızırtı dalgası sesi bir anlığına yuttu, sonra ses daha net geri geldi: “…döngü yeniden başlamış demektir.”
Okyanus’un bütün bedeni, iliklerine kadar buz kesti. Kayıttaki sesi tanıyordu ama bu ses, şu anki sesinden çok daha yaşlı, çok daha kırılmış, sanki günlerdir, haftalardır uyumamış bir kadının acı dolu feryadı gibiydi. Arka planda şiddetli bir yağmurun cama vuran sesleri ve çok uzaklardan gelen, eko yapan o tanıdık metro anonsları duyuluyordu.
Kayıttaki Okyanus birkaç saniye sustu, derin bir iç çekti. Sonra konuşmaya devam etti:
“Şu an hangi döngüde olduğunu, kaçıncı kez baştan başladığını bilmiyorum. Çünkü bir noktadan sonra… artık saymayı bırakıyorsun.”
Laptop ekranı kısa süreliğine yeniden glitch oldu, ses boğuklaştı, kalınlaştı. Dalgalanma geçince ses daha da kısık, adeta bir sır verir gibi fısıltıyla devam etti:
“Beni dikkatlice dinle. Eğer hâlâ başlangıçtaysan… hâlâ her şeyi düzeltmek için küçük bir şansın olabilir.”
Başlangıç. Demek tüm bu yaşadığı delilikler, bu kabus daha sadece bir başlangıçtı. Okyanus gözlerini kapatıp hıçkırıklarını zapt etmeye çalıştı. Göğsü o kadar sıkışıyordu ki, kaburgaları kırılacak gibiydi. Hoparlörden kendi sesini duymaya devam etti:
“Deniz ölmediğinde…” Araya korkunç bir frekans bozukluğu girdi. Ses kesildi, cızırtı yükseldi. Birkaç saniye sonra kelimeler tekrar birleşti: “…her şey çok daha kötü oluyor.”
Okyanus’un gözleri dehşetle ardına kadar açıldı. Hayır. Hayır, bu ne demekti? Deniz’in yaşaması nasıl her şeyi daha kötü yapabilirdi? O, Deniz’i kurtarmak için ölmüyor mutfaktı? Kayıt birkaç saniye boyunca yalnızca o boğuk, çaresiz nefes sesleriyle aktı. Sonra gelecekteki Okyanus, son darbeyi indirdi:
“Bu döngüde… ona sakın güvenme.”
Okyanus’un içindeki tüm dünya altüst oldu. “Ona” derken kimi kastediyordu? Siyah montlu adamı mı? Telefonda az önce onunla konuşan o korku dolu erkek sesini mi? Yoksa… Yoksa bizzat Deniz’in kendisini mi?
Tam o saniyede, sessiz apartmanın koridorundan çok sert, çok net bir ses yükseldi.
TAK.
TAK.
TAK.
Okyanus’un bütün bedeni, omuriliğinden vuran bir elektrik akımıyla irkilerek kasıldı. Ev bir anda buz gibi, çıt çıkmayan bir mezar sessizliğine büründü. Ses, dış kapıdan gelmişti. Kapı yeniden çaldı. Bu kez daha sabırsız, daha güçlü, daha tehditkar bir tonla.
TAK.
TAK.
TAK.
Okyanus, oturduğu sandalyede nefes bile almadan, gözlerini mutfak koridoruna giden o karanlık boşluğa dikti. Yavaşça laptopun sağ alt köşesindeki saate baktı:
03.11
Nefesi boğazında tamamen düğümlendi. Çünkü gecenin bu saatinde, bu zifiri karanlıkta kapısına gelecek hiç kimse olamazdı. Ve tam o anda, masanın üzerinde duran telefonu vahşi bir ritimle titreyerek masanın ahşap yüzeyinde kaydı.
Ekran aydınlandı.
Bilinmeyen Numara.
Mesaj, ekranın tam ortasında kan kırmızı bir leke gibi duran, yalnızca iki kelimeden ibaretti:
Kapıyı açma.
