5. bölüm / 25
09.17Hatırlama
Bölümler 25Şu an: Hatırlama
- 1 Bilinmeyen Numara865 kelime
- 2 Metro1.263 kelime
- 3 Karşı Peron807 kelime
- 4 09.171.014 kelime
- 5 Hatırlama1.086 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 Kayıt1.015 kelime
- 7 Kapının Arkası897 kelime
- 8 İçerideki Şey1.116 kelime
- 9 Hangisi Gerçek ?1.071 kelime
- 10 İlk Döngü1.200 kelime
- 11 Bu Kez Farklı1.191 kelime
- 12 Kırılma1.425 kelime
- 13 Sahte Olan1.608 kelime
- 14 Başlangıç Noktası1.681 kelime
- 15 Sıfırlama Protokolü1.791 kelime
- 16 Ana Bilinç1.726 kelime
- 17 Kırmızı Kapı1.808 kelime
- 18 Uyanış1.518 kelime
- 19 Bölünme1.411 kelime
- 20 Taşma1.641 kelime
- 21 Sessiz Frekans1.564 kelime
- 22 Çekirdek1.565 kelime
- 23 Son Frekans1.531 kelime
- 24 Yankı1.530 kelime
- 25 Bırak1.912 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Okyanus, metro istasyonunun o klostrofobik, ölüm kokan dehlizlerinden kendini dışarı fırlattığında yağmur durmuştu.
İstanbul hâlâ sırılsıklamdı. Asfalt, sokak lambalarının cılız sarı ışığını bencilce yutuyor; kaldırım kenarlarında biriken kirli sular, hızla geçen arabaların tekerlekleri altında acımasızca dağılıyordu. İstasyonun hemen çıkışında hayat, hiçbir şey olmamış gibi fütursuzca akmaya devam ediyordu. Kafeler doluydu, içeriden kahkahalar yükseliyordu. Telefonla konuşanlar, iskeleye doğru vapur yakalamak için koşanlar, saçakların altında sigara içenler… Kimse, biraz önce yerin metrelerce altında genç bir adamın kanlar içinde can verdiğinden haberdar değilmiş gibi görünüyordu. Ya da belki de haberdarlardı. Ve sadece devam ediyorlardı.
Çünkü bu şehirde hayatta kalmanın tek yolu, başkasının felaketine gözünü kapatıp yürümeye devam etmekti.
Okyanus metro çıkışındaki soğuk taş duvara yaslandı. Dizleri onu taşımakta zorlanıyordu, parmakları hâlâ kontrolsüzce titriyordu. Kulaklarının içindeki o yüksek frekanslı, kulak tırmalayan uğultu bir türlü geçmemişti. Göğsü, sanki üzerine tonlarca ağırlıkta beton bloklar yığılmış gibi nefes almakta zorlanıyordu.
*“İlk döngüde onu burada kaybettin.”*
Cümle, zihninin duvarlarına çarpa çarpa bir çığlığa dönüştü. İlk döngü… Bu ne demekti? Bir bilgisayar oyunu muydu bu, yoksa bir simülasyon mu?
Titreyen elleriyle montunun cebinden telefonunu çıkardı. Herhangi bir bildirim yoktu. Bilinmeyen numaradan yeni bir mesaj gelmemişti. Ekran kupkuruydu. Sanki o peronda yaşananlar, o kan donduran fotoğraf ve reklam panosundaki Deniz ile olan anısı birkaç dakika içinde evrenin hafızasından hunharca silinmişti ama Okyanus’un içinden silinmemişti. Çünkü o, o dehşeti hâlâ derisinin altında hissediyordu. O tanıdık, ruhunu sömüren korkuyu… Ve en kötüsü, o adamın sesini.
“Çünkü sen artık hatırlamıyorsun.”
Başını iki elinin arasına aldı. Parmaklarını ıslak saçlarının arasından geçirip şakaklarını sıktı. İnsanlar yanından birer gölge gibi geçip gidiyordu. Şemsiyeli bir kadın sertçe omzuna çarptı ama özür bile dilemeden, kendi aceleci dünyasında yürümeye devam etti. Dünya akıyordu ama Okyanus, sanki zaman mekanizmasının dişlileri arasına sıkışmış, hareket edemeyen tek çark gibiydi.
Tam o sırada, caddenin diğer ucundan bir ambulansın o tiz siren sesi uzaktan yükseldi. Okyanus işittiği bu sesle birlikte istemsizce irkildi, gözlerini kapattı.
Ve tam o an… Zihninde, bilincinin en derininden kopup gelen kısa fakat çok net bir görüntü parladı.
Geceydi. Bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur vardı. Büyük, heybetli bir köprünün üzerindeydiler. Islak demir korkuluklar elini fena halde üşütüyordu. Bir kadın sesi hıçkırıklar içinde ağlıyordu.
“Bunu tekrar yapamayız… Ne olur, bu kez izin ver bitsin…”
Görüntü o kadar ani ve o kadar güçlü gelmişti ki Okyanus acıyla nefesini tuttu, gözlerini hızla açtı. Birkaç saniyeliğine o demir korkulukların paslı kokusunu burnunda hissetmişti. Sonra her şey, tıpkı metroda olduğu gibi hızla kayboldu. Geriye sadece şakaklarını patlatmak isteyen korkunç bir baş ağrısı kaldı.
“Hayır…” diye fısıldadı boşluğa doğru. Çünkü o ağlayan, çaresiz sesi tanımıştı.
O ses Deniz’e aitti.
Okyanus deli gibi yürümeye başladı. Artık tek bir amacı vardı: Eve gitmek. Kapısını arkasından kilitlemek, perdeleri çekmek ve bütün bu kabusun, bu delilik nöbetinin geçmesini beklemek.
Apartman kapısına ulaştığında hava çoktan kararmış, şehrin üzerine gri bir karanlık çökmüştü. Merdivenleri, sanki her bir basamak kilometrelerce uzunluktaymış gibi ağır ağır çıktı. Anahtarı kilide sokarken elleri o kadar çok titriyordu ki anahtarı kapının metaline çarptırıp durdu. Sonunda kilidi çevirdi ve kapıyı açtı.
Ev sessizdi. Tamamen karanlıktı.
Ama bu kez bu sessizlikte farklı, tüyler ürpertici bir şey vardı. Boş bir evin sessizliği değildi bu. Sanki içeride birileri saniyeler önce hararetli bir şekilde konuşuyordu da, Okyanus kapıyı açtığı an aniden susmuşlar gibi tekinsiz bir hava vardı.
Okyanus birkaç saniye kapının eşiğinde hareketsiz kaldı, karanlığı dinledi. Sonra yavaşça içeri süzüldü, koridorun ışığını açtı ve mutfak kapısının önünde gördüğü şeyle donup kaldı.
Mutfak masasının üstünde iki kupa vardı. Yan yana duruyorlardı.
İki kupa.
Okyanus’un kalbi sanki bir anlığına durdu, sonra çok yavaş ve ağır atmaya başladı. Beyni mantıklı bir açıklama arıyordu ama bulamıyordu. Sabah evden çıkmadan önce kendi kullandığı kupayı lavaboya koyduğundan, hatta içini suyla çalkaladığından milimetrik olarak emindi. Evde ikinci bir kupa olması, o kupanın masada durması imkansızdı.
Adımları ondan bağımsız hareket etti. Yavaşça masaya yaklaştı. Yaklaştıkça gözleri dehşetle büyüdü. Kupaların birinden, havaya doğru ince, hafif bir buhar yükseliyordu. Okyanus’un boğazı düğümlendi, yutkunamadı. Çünkü o ikinci kupanın kenarında, kulbunun hemen üzerinde küçük, dikey siyah bir çatlak vardı.
Deniz’in kupasıydı bu. Onun en sevdiği, elinden düşürmediği o eski kupa.
“Hayır…” Sesi artık neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı, bir fısıltıdan ibaretti.
Parmakları zangır zangır titreyerek kupanın porselen yüzeyine dokundu. Kupadaki kahve sıcaktı. Taze yapılmış gibi sıcacık. Okyanus sanki elini bir ateş koruna değdirmiş gibi hızla geri çekildi. Kalbi kontrolsüz, yırtıcı bir ritimle çarpmaya başladı.
“Bu gerçek değil… Ben deliriyorum,” diye mırıldandı. Ama artık bunu söylerken kendi sesindeki o çaresizliğe bile inanmıyordu. Evin salonundaki ışıklar bir anda, tıpkı metro istasyonundaki gibi kısa süreliğine kırpışarak titredi.
Ve cebindeki telefon vahşi bir ritimle yeniden titremeye başladı.
Okyanus büyük bir korkuyla arkasını döndü. Ekranda o lanet yazı parlıyordu: Bilinmeyen Numara. Birkaç saniye boyunca telefona sadece bakakaldı, dokunmaya cesaret edemedi. Sonra mesaj ekranı kendiliğinden açıldı.
“Hatırlamaya başladın.”
Okyanus’un dizlerinin bağı o an tamamen çözüldü. Tam o saniyede, zihninin içinde çok daha büyük, çok daha gürültülü bir görüntü bombası patladı.
Metro istasyonuydu. Koşuşturan, çığlık atan insanlar vardı. Yerdeki o taze kan… Ve Deniz’in yüzü. Deniz çok yakınındaydı, elleriyle Okyanus’un yüzünü tutmuştu. Ağlıyordu. Gözyaşları Okyanus’un yanaklarına damlıyordu.
“Yapma…” diyordu Deniz, sesi hıçkırıklarla bölünerek. “Ne olur artık bırak. Kendini kurtar.”
Okyanus acı içinde, boğuluyormuş gibi bir çığlık atarak derin bir nefes aldı ve o görüntü bir anda yok oldu. Telefon elinden kayıp mutfak zeminine düştü. Başının içi sanki ortadan ikiye bölünüyor gibi zonkluyordu. Duvara tutunarak yavaşça yere, fayansların üzerine çöktü. Dakikalarca, belki de saatlerce orada, mutfak tezgahının dibinde kıpırdamadan, cenin pozisyonunda kaldı. Ev sessizdi. Ama o, artık bu evin içinde yalnız olmadığını çok iyi biliyordu.
Gece yarısını çoktan geçtiğinde, üzerindeki o ağır uyuşukluğu atarak güçlükle ayağa kalktı. Zihnini bu delilikten uzaklaştıracak, onu gerçek dünyaya bağlayacak bir şey bulmalıydı. Somut, mantıklı bir şey.
Eski çalışma odasına geçti. Masanın en altındaki, yıllardır elini bile sürmediği tozlu çekmeceyi açtı. İçinden, Deniz’in gidişinden beri bir kez bile kapağını açmadığı o eski, gri laptopu çıkardı. Şarj kablosunu prize taktı. Bilgisayarın fanı büyük bir gürültüyle, sanki zorlanarak çalışmaya başladı ve ekran yavaşça soluk mavi bir ışıkla aydınlandı.
Masaüstü açıldığında geçmişin hayaletleri dijital pikseller halinde gözlerinin önüne dizildi. Eski tatil fotoğrafları, üniversite yıllarına ait belgeler, yarım kalmış hikaye taslakları…
Ve sonra, ekranın tam sol alt köşesinde, diğer klasörlerin arasında yabancı bir şey gördü. Daha önce kesinlikle orada olmayan, sistem dosyasına benzemeyen bir klasör.
Klasörün adı büyük harflerle yazılmıştı:
**DÖNGÜ_8**
Okyanus’un nefesi bir kez daha kesildi. Fareyi yavaşça klasörün üzerine getirdi. Tıklamak üzereydi ki, klasörün hemen yanındaki o küçük detay gözüne çarptı. Bakışları klasörün sistem detaylarına, yani oluşturulma tarihine kaydı.
İşte o an, Okyanus’un parmağı havada asılı kaldı. Tüm kanı çekildi.
Çünkü klasörün oluşturulma tarihinde, imkansız bir zaman bilgisi yazıyordu.
Oluşturulma Tarihi: 27 Mayıs 2026, 09.17
Yani... Yarın sabah.
Bölüm etkileşimi
