11. bölüm · 09.17

Bu Kez Farklı

Ceylan Gül

Okyanus gözlerini açtığında, göğüs kafesinin içinde sıkışıp kalan o soğuk havayı dışarı üflemeyi, nefes almayı birkaç saniye boyunca tamamen unuttu.

Bakışları tavandaki o tanıdık dairesel çatlağa kenetlendi. Beyaz duvarlar yerli yerindeydi. Yarım açık bırakılmış keten perdenin arkasından İstanbul’un o gri, kirli gökyüzü sızıyordu içeriye. Dışarıda, pencerelerin pervazını döven o monoton yağmur sesi… Hepsi, milimetrik bir hesapla aynıydı. Başucundaki şifonyerin üzerinde duran telefonun alarmı neşeli, can sıkıcı derecede sıradan bir sabah melodisiyle odayı doldurmaya devam ediyordu.

Okyanus, yatağın içinde, sırtına batan hayali iğnelerle öylece hareketsiz oturdu. Kalbi, yavaş yavaş ama durdurulamaz bir ivmeyle yeniden hızlanmaya, ritmini kaybetmeye başladı.

Hayır. Hayır, bu kesinlikle mümkün olamazdı. Bu bir kabus olmalıydı, uyanamadığı sonsuz bir zihin oyunu… Titreyen parmaklarıyla telefonunun ekranına dokundu. Parlak arayüzde parıldayan rakamlar değişmemişti:

08.31

Aynı saat, aynı donuk sabah, aynı lanetli başlangıç koordinatı… Göğsünün tam ortasına fiziksel, keskin bir sızı saplandı. Nefesi o kadar düzensizleşti ki odadaki oksijen ona yetmiyordu. Ellerini yüzüne götürüp parmaklarını saçlarının arasına geçirdi, saç diplerini acıtırırcasına sıktı.

“Hayır…” diye fısıldadı, sesi odanın boşluğunda eridi. “Yine değil.”

Ancak mutfaktan koridora doğru sızan, o yeni demlenmiş taze kahve kokusu, bilincine vurulan en ağır darbe gibi her şeyi acımasızca doğruluyordu. Döngü, onun iradesini, çığlıklarını ve acılarını hiçe sayarak bir kez daha en başa sarmıştı.

Okyanus yatağın kenarına ayaklarını sarkıtıp uzun süre boyunca yerinden kıpırdayamadı. Çünkü artık neyin gerçek, neyin halüsinasyon, neyin kurgu olduğunu ayırt etme yetisini kaybetmişti. Köprüdeki o kıyamet benzeri sağanak gerçek miydi? Kapüşonunun altındaki o yaşlı, çökmüş yüz gerçekten kendisine mi aitti? Deniz gerçekten o karanlık boşluğa, okyanusa düşmüş müydü? Yoksa bütün bunlar, parçalanan zihninin ona oynadığı en vahşi, en yaratıcı oyunlar mıydı? Başının içi, şakaklarından başlayarak zonkluyordu.

Tam o sırada, mutfağın sessizliğinden porselen bir fincanın tezgaha çarpma sesi yükseldi.

Çıt.

Okyanus’un bütün bedeni bir elektrik akımına kapılmış gibi kaskatı kesildi. Yavaşça yataktan kalktı. Koridor boyunca ilerlerken, bastığı her parke bloğu ayaklarının altında tonlarca ağırlıkta bir kurşuna dönüşüyor, adımları ağırlaşıyordu. Mutfaktan gelen o kahve kokusu artık huzurlu bir sabahı müjdelemiyordu; fazla yoğundu, genzini yakan, boğucu, neredeyse zehirli bir gaz gibi atmosferi kaplamıştı.

Mutfak kapısının eşiğine geldiğinde, gördüğü şeyle birlikte olduğu yerde donakaldı.

Ahşap masanın üstünde üç adet kupa duruyordu. Üç.

Birisi kendi her zamanki beyaz kupasıydı. Diğeri, Deniz’in o kenarı dikey olarak çatlak olan, içi boş eski kupasıydı. Ve üçüncüsü… Tamamen mat bir siyahla kaplanmıştı. Kulpsuz, pürüzsüz ve üzerinde hiçbir amblem ya da desen barındırmayan, adeta ışığı yutan tekinsiz bir nesneydi. Okyanus’un kalbi göğüs kafesine içeriden sertçe vurdu. Bu kupa daha önce, hiçbir başlangıçta burada olmamıştı. Olmamalıydı.

Yavaşça masaya doğru iki adım attı. Ve o an dehşetle fark etti; o mat siyah kupanın içinden ince, dikey bir duman yükseliyordu. Kahve taze, sıcaktı ve içeride birileri onu bekliyordu. Okyanus refleksle bir adım geri çekildi.

Tam o saniyede, arkasındaki salondan, televizyondan boğuk, parazitli bir haber spikerinin sesi yükseldi. Televizyon ardına kadar açıktı. Ama dün gece, o evden kaçmadan önce televizyon kesinlikle kapalıydı. Ekranda, donuk yüzlü bir spiker konuşuyordu:

“…Kadıköy metro hattında meydana gelen ani teknik arızanın ardından seferler durdurulmuş…”

Okyanus’un nefesi boğazında düğümlendi. Televizyon ekranı aniden vahşi bir biçimde glitch oldu. Görüntü birkaç saniyeliğine yatay çizgilerle dikey olarak bozuldu, renkler birbirine girdi. Ve o mikrosaniyelik kırılma anında, metro raylarının o karanlık boşluğunda, betonların üzerinde kanlar içinde yatan bir beden belirdi. Siyah montluydu. Yüzü… Yüzü tamamen kan içindeydi ama kesinlikle kendisine aitti. Kendi cesedini izliyordu.

Görüntü sanki hiçbir şey olmamış gibi anında normale döndü. Spiker, robotik bir tonla konuşmasına devam etti:

…İstanbul genelinde bazı stratejik bölgelerde sebebi belirlenemeyen elektrik kesintileri yaşanırken…

Okyanus, o görüntünün dehşetiyle televizyonu kapatmak için deli gibi kumandayı aradı ama bulamadı. Çünkü televizyon, spikerin cümlesi biter bitmez kendi kendine, büyük bir çıtırtıyla kapandı. Ev yeniden o ölümcül sessizliğe gömüldü.

Hemen ardından, montunun cebinde bıraktığı telefonu titredi.

Bilinmeyen Numara.

Okyanus, birkaç saniye boyunca ekrandaki o parıltıya baktı. Açmamalıydı, o mesajı okumamalıydı. Ama parmakları artık kendi zihnine itaat etmiyordu. Mesajı açtı:

“Bu kez metroya gitme.”

Okyanus gözlerini sıkıca kapattı, derin bir nefes aldı. “Tamam…” diye fısıldadı bomboş mutfağa. “Tamam, gitmeyeceğim. Bu kez senin dediğin olacak.”

İlk kez bilinçli, döngünün kurallarını çiğnemeye yönelik bir karar vermişti. Bu kez farklı davranacaktı. Bu kez o istasyona adımını bile atmayacaktı. Eğer bu lanetli döngü metroda, o rayların kenarında başlıyorsa, oraya gitmediği sürece kurgu ilerleyemezdi. Mantıklıydı. Değil mi?

Tam o sırada, apartmanın dışından, sokaktan peş peşe acı ambulans sirenleri duyulmaya başladı. Sonra bir tane daha… Sonra onlarcası… Okyanus, salonun penceresine koşup perdeyi hafifçe araladı. Sokağın aşağısında trafik tamamen kilitlenmiş, durmuştu. İnsanlar arabalarından inmiş, dehşet içinde gökyüzüne bakıyorlardı. Ve en ürkütücü olanı; sokaktaki herkesin elindeki telefon ekranı, aynı anda, hiçbir komut almadan beyaz, kör edici bir ışıkla yanıp sönüyordu.

Okyanus’un midesi bulantıyla düğümlendi. Dünya… Geometri, gökyüzünün o garip mor rengi… Her şey tamamen yanlış görünüyordu. Gerçeklik onun bu kararına itiraz ediyordu. Cebindeki telefon yeniden titredi:

“Gerçeklik seni geri iter.”

Okyanus, öfke ve çaresizlikle telefonu yatağın üzerine fırlattı. “Yeter artık! Yeter!” diye bağırdı. Bağırışı, boş evin duvarlarında yankılanıp kendi kulaklarına döndü.

Nefes nefese mutfağa geri döndüğünde, o mat siyah kupa hâlâ masanın üzerinde tütüyordu. Ama bu kez, kupanın hemen yanında, ikiye katlanmış küçük, kare bir kağıt parçası duruyordu. Okyanus yavaşça masaya yaklaştı, titreyen elleriyle kağıdı açtı. Kağıdın üzerinde, siyah mürekkeple yazılmış tek bir cümle vardı:

“Onu her seferinde sen çağırıyorsun.”

Okyanus’un dizlerinin bağı o an tamamen çözüldü. Tam o saniyede, hemen arkasından, salon koridorunun girişinden tok, dingin bir erkek sesi duyuldu:

“Sonunda… Sonunda bazı şeyleri hatırlamaya başladın.”

Okyanus, dehşetle arkasını döndü. Siyah montlu adam, salonun o loş, güneş ışığı almayan karanlık köşesinde dikiliyordu. Bu kez kaçmıyordu, yüzünü saklamıyordu; sadece orada durmuş, asırlık bir bilgelik ve hüzünle onu izliyordu.

Okyanus’un kalbi göğüs kafesini parçalamak ister gibi vuruyordu. “Sen…” dedi nefes nefese. “Sen benim… Gelecekteki halimsin.”

Adam, kapüşonunu yavaşça geriye doğru itti. Saçlarındaki aklar, yüzündeki o derin kırıklar gün ışığında belirdi. Başını yavaşça eğdi.

“Evet.”

Ölümcül bir sessizlik oldu. Dışarıdaki yağmur camları yumrukluyordu. Okyanus birkaç saniye boyunca tek bir kelime bile edemedi. Sonra, sesindeki tüm gücü toplayarak fısıldadı:

“Bütün bunlar neden oluyor? Bu evren, bu döngü neden kırılmıyor?”

Yaşlı Okyanus gözlerini kapattı. O kadar yorgun görünüyordu ki, sanki asırlardır uyumamış, binlerce ölümün ağırlığını omuzlarında taşımış gibiydi.

“Çünkü sen onu bırakamıyorsun,” dedi yaşlı adam.

Okyanus’un boğazı düğümlendi.

“Deniz’i mi? Onu kurtarmak istediğim için mi?”

Adam cevap vermedi. Sadece mutfak masasının üzerinde duran o mat siyah kupaya baktı. Ve Okyanus, ilk kez karşısındaki o yaşlı, sert adamın gözlerinde saf, ilkel bir korku gördü.

“Her döngüde farklı bir kombinasyon denedin,” dedi yaşlı adam yavaşça. “Kendini raylara atıp öldürdün. Deniz’i köprüden çekip kurtardın. Metroya hiç gitmedin, evde bekledin. Beni dinledin, beni öldürmeye çalıştın… Ama son, her ihtimalde hep aynı oldu.”

Okyanus’un gözleri yaşlarla doldu. “Nasıl bir son?”

Adam uzun süre sustu. Sonra, sesini neredeyse bir fısıltıya düşürerek konuştu:

“Kıyamet. Gerçekliğin tamamen yırtılması.”

Ev, mutlak bir sessizliğe gömülürken Okyanus nefes bile alamıyordu artık. Yaşlı adam, cebinden eski, sırılsıklam olmuş bir telefon çıkardı. Ekranı tamamen tuzla buz olmuştu. Telefonun kırık camının ardındaki duvar kağıdında bir fotoğraf vardı.

Fotoğraftaki kişi Deniz’di. Ama bu Deniz, Okyanus’un bildiği Deniz değildi. Saçlarının yarısı tamamen beyazlamıştı, yüzünde derin yaşlılık çizgileri vardı ve gözlerinde asırlık, korkunç bir yorgunluk taşıyordu.

Okyanus’un damarlarındaki kan buza kesti. “Bu…” dedi titreyerek.

Yaşlı adam başını kaldırdı ve doğrudan genç halinin gözlerinin içine baktı:

“Bu döngü, diğerlerinden çok daha kötü başlayacak Okyanus. Çünkü bu kez, o da hatırlıyor.”