9. bölüm · 09.17
Hangisi Gerçek ?
“…o değil.”
Deniz’in titreyen sesi, apartman boşluğunun buz gibi duvarlarında acı bir çınlamayla yankılanırken, Okyanus’un içindeki tüm dünya kolonları kesilmiş bir bina gibi yavaşça çökmeye başladı. Dengesi bozuldu, basamaklar ayaklarının altından kayıyor gibi hissetti. Soğuk koridorda, ardına kadar açık duran dış kapının eşiğinde, zamanın dışına fırlatılmış bir heykel gibi hareketsiz kaldı.
İçindeki bir yan, rasyonaliteyi ve tüm bu delilik silsilesini tamamen reddederek karşısında sırılsıklam bir halde duran Deniz’e koşmak, onun buz kesmiş ellerini tutmak istiyordu. Ama diğer yanı… Diğer yanı, sırtını döndüğü o zifiri karanlık evden bakışlarını koparmaya cesaret edemiyordu. Çünkü içeride, odaların kuytusunda nefes alan bir şey vardı. Geometrisi bozuk, karanlıktan beslenen ve varlığıyla evin tüm havasını zehirleyen bir şey… Okyanus, onun sırtına dikilen bakışlarını teninde, omurgasında fiziksel bir sızı olarak hissedebiliyordu.
Kapının hemen üzerindeki eski sarı apartman lambası, gevşek bir vidanın cızırtısıyla bir kez daha titredi. Siyah montlu adam, koridorun sonundaki o loş dönemeçte, bir gölge parçasından farksız bir biçimde hareketsizce bekliyordu. Yüzü kapüşonunun karanlığında yine tamamen kayıptı. Ancak Okyanus, bu kez ondan yayılan o baskın hissi ilk kez net bir şekilde fark etti.
Bu his korku ya da nefret değildi. Ölümcül, asırlık bir yorgunluktu. Adam, yüzyıllardır durmaksızın koşan, zaman çizgilerinin arasında ezilmekten ruhu un ufak olmuş bir firari gibi görünüyordu.
Deniz, sırtını apartmanın soğuk boyalı duvarına daha da yaslayarak dişlerinin birbirine vurmasına engel olamayarak konuştu:
“Okyanus… Ne olur kapıyı kapat.” Sesi ağlamaktan, hıçkırmaktan tamamen çatlamış, gücünü yitirmişti. “Yalvarırım sana, onu dışarı çıkarma. Kilitle o kapıyı.”
Okyanus’un göğsü düzensizce inip kalktı, boğazından hırıltılı bir nefes sızdı. “İçeride… İçeride ne var Deniz?” diye fısıldadı. Ses telleri neredeyse birbirine yapışmıştı.
Deniz cevap vermedi. Sadece dehşet ve nefret dolu gözlerle, Okyanus’un hemen arkasında uzanan o karanlık antreye baktı.
Tam o saniyede, evin içinden, antrenin zemininden bir hareket sesi geldi. Çok hafif, çıplak bir ayak sesi.
Tak…
Tak…
Tak…
Birisi çıplak ayakla, koridorun parkeleri üzerinde ağır ağır yürüyordu. Okyanus’un bedenindeki tüm kaslar bir yay gibi gerildi, tırnaklarını avucunun içine geçirdi. Karanlığın içindeki o siluet, antreye sızan cılız apartman ışığıyla yavaşça görünür olmaya başladı. Koridorun tam ortasında bir kadın duruyordu.
Yüzü, hatları gölgelerin yoğunluğundan dolayı tam olarak seçilmiyordu. Ama saçlarının omuzlarındaki dökülüşü… Bedeninin hatları… Omuzlarının asimetrisi ve duruşu… Milimetrik olarak Okyanus’un kendisine aitti.
Okyanus’un ciğerlerindeki tüm oksijen çekildi. İçerideki siluet, birkaç saniye boyunca tamamen hareketsiz kaldı. Ardından başını yavaşça, neredeyse kırk beş derecelik bir açıyla sağa doğru eğdi.
Ama bu hareket… Kesinlikle yanlıştı. Bir insanın anatomik sınırlarına, kas yapısına aykırı bir biçimde gerçekleşmişti. Sanki gerçek bir insan vücudu değil de, bir kadının dış görünüşünü uzaktan izlemiş ve onu taklit etmeye çalışan yabancı, mekanik bir şey gibi hareket etmişti. Fazla yavaştı, fazla düzdü, fazla robotikti.
Deniz, koridorun sonunda korkuyla bir adım daha geri çekildi. “Ona bakma… Gözlerini çek ondan!” diye haykırdı.
Okyanus istese de gözlerini ayıramıyordu; adeta büyülenmiş, deliliğin estetiğine kapılmıştı. Karanlığın içindeki o taklitçi şey, öne doğru bir adım daha attı.
Tak.
Çıplak ayağı parkeye bastığında, koridorun zemininden yapışkan, ıslak bir ses yayıldı. Okyanus’un bakışları istemsizce kadının ayak uçlarına, yere kaydı. Ayaklarının altında siyah bir su birikintisi vardı. Hayır… Su değildi bu. Kıvamlı, neredeyse siyaha çalan koyu kırmızı bir sıvı parkelerin arasına, çatlaklarına doğru sızıyordu. Kalbi göğsünde patlayacak gibi oldu.
Siyah montlu adam, ilk kez o sakinliğini bozarak sert, buyurgan bir sesle kükredi:
“KAPIYI KAPAT!”
Okyanus irkilerek bakışlarını adama çevirdi. Adam, gölgelerin içinden çıkarak birkaç adım öne fırladı.
“Şimdi kapat! Çabuk!”
Tam o saniyede, evin içindeki o karanlık kadın silueti aniden, akılalmaz bir hızla ileriye doğru atıldı. Bir insan gibi koşmadı; sanki zaman çizgisi kırıldı ve görüntüsü bir video glitch'i gibi doğrudan kapı eşiğine doğru kaydı, sıçradı.
Okyanus büyük bir dehşetle geriye doğru savruldu. Deniz apartman boşluğunu yırtan bir çığlık attı. Siyah montlu adam, büyük bir refleksle Deniz’i kendi gövdesinin arkasına çekti.
“Kapıyı kapat!” diye bağırdı adam son gücüyle.
Okyanus, düşünme yetisini tamamen kaybetmiş bir içgüdüyle öne doğru kapaklandı ve çelik kapıyı bütün ağırlığıyla itti. Kapı, apartmanda deprem etkisi yaratan devasa bir gürültüyle kapandı. Ama daha kilit yuvasına oturmadan, içeriden korkunç bir çarpma sesi geldi.
BAM!
Sanki o içerideki şey, tüm bedeniyle, kemikleri kırılırcasına kendini kapının ahşap gövdesine fırlatmıştı. Okyanus, kapının sarsıntısıyla geriye doğru sendeledi ve apartman zeminine düştü. Kapının hemen diğer tarafından, ahşabın arkasından çok yakın, körük gibi kör, ağır nefes sesleri geliyordu artık.
Ve sonra… Bir ses duyuldu. Kendi sesi.
“Okyanus…”
Okyanus’un dizlerindeki tüm derman çekildi, olduğu yerde çöktü. Kapının arkasından birkaç saniyelik tekinsiz bir sessizlik geçti. Sonra aynı ses, sanki bir ses kayıt cihazının bozuk bandı gibi, birkaç saniye gecikmeli ve heceleri çiğneyerek tekrar konuştu:
“…anus… Oky… anus…”
Sanki kelimeleri, dilin damağa vurma şeklini yeni öğrenmeye çalışan bir yaratık gibi heceleri test ediyordu. Deniz, gözlerini sıkıca kapatıp kafasını duvara yasladı ve ağladı. “Çok geç…” diye fısıldadı hıçkırıklarının arasından. “Her şey için çok geç.”
Okyanus başını hızla koridorun sonundaki adama çevirdi. “Bu şey ne?! Tanrı aşkına söyleyin, bu evdeki şey ne?!”
Deniz daha kelimeleri toparlayamadan, siyah montlu adam o buz gibi, hissiz sesiyle konuştu:
“Her döngüde biraz daha güçleniyor. Her baştan başladığında, senden bir parça daha çalıyor.”
Okyanus’un boğazı bir mengene gibi düğümlendi. “Ne… Ne güçleniyor?”
Adam birkaç saniye boyunca derin bir sessizliğe gömüldü. Sonra ilk kez, kapüşonunun altındaki o karanlığı Okyanus’un gözlerine doğrulttu.
“Sen.”
Koridordaki hava bir anda tonlarca ağırlıktaki bir beton blok gibi ağırlaştı, solumak imkansızlaştı. Kapının arkasından gelen o yapay nefes sesleri ritmik olarak arttı.
Tak… Tak… Tak…
Birileri, ya da o şey, içeriden tırnaklarını çelik kapıya sürterek yukarıdan aşağıya doğru dokunuyordu. Okyanus, sürünerek geriye doğru bir adım daha attı. “Bu imkansız… Bu mantık dışı…”
Siyah montlu adam acı, alaycı ve bir o kadar da çaresiz bir sesle güldü:
“Kurgunun imkansız olan kısmını çoktan geçtik Okyanus. Gerçeği kabul et.”
Okyanus’un zihni artık atomlarına ayrılıyordu. Deniz yavaşça, titreyen adımlarla ona doğru yaklaştı. Dizlerinin üzerine çöküp ıslak, buz gibi elleriyle Okyanus’un montunun yakasına yapıştı. Gözlerinin içine bakarak fısıldadı:
“Seni kurtarmak için… Seni bu girdaptan çıkarmak için onu köprüde bıraktık.”
Okyanus’un gözleri dehşetle ardına kadar büyüdü.
“Kimi? Kimden bahsediyorsun Deniz?!”
Deniz cevap veremedi. Çünkü tam o saniyede, apartmanın tavanındaki tüm sarı ışıklar yüksek frekanslı bir cızırtıyla vahşice titremeye, göz kırpmaya başladı. Bir saniyeliğine evrendeki her şey, havadaki toz taneleri bile dondu. Sesler bozuldu, uğultu kesildi. Sanki dünya, o büyük kırılma öncesi son kez nefesini tutmuştu.
Ve sonra… Okyanus’un montunun cebindeki telefon çalmaya başladı. O kulak tırmalayan, o tekinsiz ve tanıdık melodi sessizliği paramparça etti.
Ekran karanlığın içinde parlayarak yandı. Üzerindeki dijital saat, saniyeleri umursamadan o lanetli rakamları gösteriyordu:
09.17
Ve tam o anda, apartman koridorundaki herkes, dışarıdaki Deniz, siyah montlu adam ve içerideki o şey… Aynı anda, bir saniyeliğine tamamen hareketsiz kaldı.
