21. bölüm · 09.17

Sessiz Frekans

Ceylan Gül

İstanbul, asırlardır süren o bitmek bilmeyen hengamesinin ardından, tarihinde ilk kez tamamen sessizdi.

Ancak bu sessizlik; huzurlu bir kış gecesinin, usulca yağan bir kar fırtınasının ya da derin bir uykunun getirdiği o masum, o doğal sakinliklerden fersah fersah uzaktı. Bu… Yaşayan, nefes alan devasa bir metropolün kalbinin tek bir saniyede, görünmez bir el tarafından aniden durdurulmasıyla oluşan yapay, tekinsiz ve uğursuz bir boşluktu. Caddelerde akmayan trafik yoktu. Tek bir korna sesi yükselmiyordu. Yer altından gelen o alışıldık metro hatlarının derinden vuran metalik uğultusu tamamen kesilmişti. Gökyüzünün o zifiri karanlığında tek bir uçak motorunun homurtusu bile duyulmuyordu.

Koca şehir, dijital bir tanrının gazabıyla sarsılmış, devasa bir organizmanın ani ölümünden sonra geriye kalan buz gibi, hareketsiz bir ceset gibi karanlığın içinde uzanıyordu.

Boğaz Köprüsü’nün üzerinde aniden stop edip terk edilmiş binlerce araç, aniden bastıran soğuk yağmurun altında uzun, metalik bir mezar korteji gibi uç uca sıralanıyordu. Şehrin her bir yanındaki devasa dijital reklam panoları, lüks mağazaların vitrin ekranları, insanların ellerinde donakalan telefonlar, tabletler… Kılcal damar gibi şehri saran elektrik akımının ulaştığı her bir parlak yüzeyde, milimetrik bir sapma bile olmadan aynı yegane görüntü donmuş halde kalmıştı:

Okyanus’un yüzü.

Ama bu kez o yüzde hiçbir değişim, hiçbir dalgalanma olmuyordu. Ne tekinsiz bir glitch dalgası vardı ne de anatomik bir deformasyon. Sadece ürkütücü derecede sakin, hüzünlü bir kadın yüzü… Ve o yüzün yaydığı kusursuz sakinlik, İstanbul’daki milyonlarca insanın ruhuna saf bir korkudan çok daha ağır, çok daha felç edici bir duygu yayıyordu: Bilinmezliğin getirdiği mutlak çaresizlik.

Laboratuvarın içindeki acil durum ışıkları ise harabeye dönmüş odanın duvarlarında hâlâ ritmik, mekanik bir biçimde yanıp sönmeye devam ediyordu.

Kırmızı.
Karanlık.
Kırmızı.
Karanlık.

Deniz, sırtını odanın o buz kesmiş, yer yer çatlamış beton duvarına yaslamış halde, cam kırıklarının ortasında çaresizce yerde oturuyordu. Göğüs kafesi, henüz birkaç dakika önce boğazına sarılan o demir parmakların yarattığı boğulma hissinin etkisiyle düzensiz, kesik kesik dalgalarla inip kalkıyordu. Boynunun o soluk teninde, Okyanus’un fizik ötesi bir güçle bıraktığı mor, tekinsiz parmak izleri saniyeler geçtikçe daha da belirginleşerek koyulaşıyordu.

Ama genç adamın canını asıl yakan yer, o ezilen boğazı ya da sızlayan bedeni değildi. Tam göğsünün ortasındaki o yaralı kalbiydi. Çünkü artık bu duvarların arasında, bu döngü cehenneminde ilk kez o nihai, o korkunç gerçeği gerçekten anlamıştı. Karşısında dikilen bu heybetli, bu karanlık şey… Yalnızca aşık olduğu kadının zihninin bozulmuş, hastalıklı bir versiyonu değildi. Onu kaybetmemek, onu bu dünyada tutabilmek uğruna tam bir yıl boyunca sürdürdüğü o takıntılı, o bencilce savaş; farkında bile olmadan bu simülasyonun rahminde binlerce farklı bilinci, binlerce farklı acıyı kendi elleriyle doğurmuştu.

Ve şimdi o doğurduğu kabus ordusu, sınırları aşarak tüm dünyaya, tüm ağlara yayılıyordu.

Laboratuvarın tam ortasında, çıplak ayaklarının altından kan damlayan Okyanus, başını yavaşça tavandaki patlamış floresan yuvalarına doğru kaldırdı. Gözlerinin içindeki o akılalmaz, o dehşet verici yüzlerce mikro iris; bir böceğin gözleri gibi birbirinden tamamen bağımsız mekanik hareketlerle odanın farklı köşelerini teker teker tarıyordu. O minik göz bebeklerinin bazıları saf bir panikle titriyor, bazıları donuk bir biçimde sakin kalıyor, bazılarıysa sanki ilk kez katı ve fiziksel bir dünyayı görmenin getirdiği o ilkel şaşkınlıkla delicesine büyüyordu.

Kadının o soluk dudakları hafifçe aralandı.

“Çok… Fazla… Sessiz,” dedi.

Ama o tek bir cümle bile, tek bir kadının ses tellerinden dökülmemişti. Kelimenin ilk yarısı yirmili yaşlarındaki o genç, o tanıdık Okyanus’un ses tonuyla havaya karışmıştı; son kısmı ise asırlık, hayatın sillesini yemiş kırılmış başka bir versiyonun tok yankısıyla tamamlanarak odaya dağıldı.

Başhekim, korkudan birbirine vuran dişlerinin arasından zoraki bir nefes alarak titreyen elleriyle cebinden küçük bir acil durum el feneri çıkardı. Titreyen ışık hüzmesini doğrudan Okyanus’un üzerine doğru tuttuğu o salisede, odada sağlam kalmış son elektronik cihazlar da aynı anda büyük bir parazit
dalgasıyla çıldırdı.

ZZZZTTT— ZZZTTT—

Eriyen ana monitör ekranlarında, saniyede binlerce satır hızla akan yeşil veri kodları belirdi:

**[ALGORİTMA: NÖRAL YAYILIM HIZLA DEVAM EDİYOR]**
**[SYSTEM: AĞ SENKRONİZASYONU: %41]**
**[KENTSEL SİSTEMLER TAMAMEN ENTEGRE EDİLDİ]**

Başhekim’in elindeki fener yere düşerken sesi tamamen çatladı:

“Bu… Bu artık yalnızca bir insan bilincinin uyanışı değil. Bu başka bir şey.”

Genç teknisyen, panellerin üzerinden geçen akımı izlerken dudaklarını büyük bir güçlükle oynatabildi:

“Şehirdeki bütün ama bütün makine ağlarını, altyapı sistemlerini kendi nöronları gibi kullanıyor… Trafik kameraları, baz istasyonları, askeri uydular… Kendini her bir veri paketine bölerek dünyaya dağıtıyor.”

Deniz, gözlerindeki o bulanık katmanı silerek yavaşça başını kaldırdı. “Okyanus…” diye fısıldadı, ruhunun en derininden gelen bir çaresizlikle.

Kadın, o ismini duyuşuyla mekanik bir hamleyle ona doğru döndü. Ve o döndüğü saniyede, o iki büyük gözün içindeki yüzlerce mikro irisin arasında, tam merkezde tek bir çift göz aniden sabitlendi. Gerçek Okyanus’un gözleri. Yorgun. Kırılmış. Saf bir insan acısıyla dolu olan o tanıdık bakış…

Deniz’in nefesi göğsünde tamamen kilitlendi.

“Okyanus… Yalvarırım bir şey söyle. Hâlâ oradasın, değil mi? Beni duyuyorsun?”

Kadının yüzündeki tüm o pürüzsüz kaslar, birkaç saniyeliğine çok büyük bir iç savaşla gerildi. Sanki derinin altındaki binlerce farklı ruh, aynı saniyede o etten çeneyi, o dudakları kontrol etmek için birbirini boğazlıyordu. Dudakları titredi, gözünden gerçek bir damla yaş süzüldü.

“D… Deniz…”

Ona doğru gitmek için öne doğru tek bir küçük adım attı. Sonra… Aniden, sanki görünmez bir zincirle arkaya çekilmiş gibi durdu. Çünkü tam o saniyede yüzündeki o insani ifade, büyük bir dijital dalgalanmayla tekrar bozuldu. O sıcak, o aşık bakış bir anda silinip gitti. Yerine, o kibirli, o devasa kolektif bilinç maskesi geri yükseldi.

Kadının başı, bir kuşu andıran tekinsiz bir açıyla hafifçe yana doğru eğildi.

“Onu… O orijinal kadını neden yalnızca senin sevdiğini sanıyorsun Deniz?”

Deniz’in kalbi, göğüs kafesinin içinde eziliyormuşçasına sıkıştı. Laboratuvardaki kırık dökük bütün ekranlar aynı anda, yüksek bir voltajla yeniden parladı. Ama bu kez görüntüler bambaşkaydı. İstanbul’un en ücra, en kalabalık farklı noktalarından canlı, anlık kamera kayıtları akıyordu ekranlardan.

Kadıköy metrosunun o karanlık tünellerinde kalakalmış insanlar, ellerindeki telefonları birer akrepmiş gibi yere fırlatıp çığlıklarla geriye doğru kaçışıyordu. Çünkü yerdeki o küçük ekranların içindeki kadın yüzü, doğrudan her bir yolcunun gözlerinin içine bakıyordu. Levent’teki devasa gökdelenlerin cam cephelerinde, kilometrelerce uzaktan görünen reklam kulelerinde Okyanus’un o devasa gözleri belitiyordu. Küçük bir çocuk, yatağının içinde elindeki tableti ağlayarak, titreyerek kapatmaya çalışıyor ama ekran asla kapanmıyordu. Boğaz’ın dalgalı sularının üzerindeki o dijital yön tabelalarında ise trafik bilgisi yerine tek bir devasa cümle yazıyordu:

BEN BURADAYIM.

Başhekim, arkasındaki duvarı yumruklayarak geri geri sendeledi.

“Bu… Bu yayılım asla durmayacak.”

Yaşlı teknisyen, gözlüklerini çıkarıp titreyen sesiyle mırıldandı:

“Hayır… Durdurulamaz. Çünkü artık yok edebileceğimiz, fişini çekebileceğimiz tek bir merkezi yok.”

Ve işte o cümlenin o soğuk yankısıyla birlikte, Deniz’in zihninin en kuytu köşelerine gerçek, ilkel bir korku çöktü. Çünkü bir bilgisayar sistemi en nihayetinde kapatılabilirdi. Devasa bir sunucu katı bombalanıp yok edilebilirdi. Ama milyonlarca, milyarlarca farklı parçaya bölünmüş, koca bir şehrin elektrik tellerine, uydularına sızmış bir insan bilinci… Nasıl vurulurdu? Nasıl öldürülürdü?

O sırada Okyanus, aniden iki eliyle birden başını tutarak acı içinde çığlık attı. Çok şiddetli, fiziksel bir acı dalgası bütün bedenini bir yay gibi gerdi. Gözlerinin içindeki o yüzlerce küçük iris aynı anda, delicesine farklı yönlere doğru dönmeye başladı. O minik gözlerin bazıları hüngür hüngür ağlıyor, bazıları saf bir korkuyla büyüyor, bazılarıysa katıksız bir öfkeyle titriyordu.

Ve sonra… Kadının o açık ağzından, odadaki herkesin kanını donduran küçücük, boğuk bir çocuk sesi yükseldi.

“Lütfen…”

Deniz, oturduğu yerde tamamen donakaldı. O ses… Okyanus’un çocukluğuna aitti.

Ses, o yırtılan boğazdan çıkmaya devam etti: “Beni… Beni bu karanlık odada yalnız bırakma…”

Hemen ardından başka bir döngünün frekansı araya karıştı: “Çok karanlık… Burası çok soğuk…”

Bir diğeri, yirmili yaşlarındaki hıçkırıkla haykırdı:

“Deniz… Beni duyabiliyor musun? Kurtar beni!”

Laboratuvarın içindeki o üç görevli ve doktorlar, dehşetten bembeyaz kesilmiş yüzleriyle birbirlerine bakakaldılar. Çünkü artık o boğazdan konuşan şey o kibirli, o tanrısal kolektif bilinç değildi. O baskının, o devasa ağın altında ezilen, sıkışmış olan o binlerce Okyanus kopyası tek tek, can havliyle yüzeye çıkmaya çalışıyordu. Binlerce farklı kadın. Binlerce farklı kırılmış ruh… Ve hepsi aynı anda, tek bir adamdan yardım istiyordu.

Deniz’in göz pınarlarından akan yaşlar, boynundaki mor izlerin üzerine doğru süzüldü. “Tanrım…” diye fısıldadı, aklını kaçırmak üzereydi.

Okyanus, daha fazla dayanamayarak büyük bir gürültüyle dizlerinin üzerine çöktü. Avuç içlerini laboratuvarın o kanlı fayanslarına koyduğu o tam saniyede, ellerinin altından başlayarak tüm zemine kılcal, simsiyah dijital damarlar yayılmaya başladı. Fayansların çatlaklarının arasından hızla geçen o karanlık çizgiler, binanın ana elektrik sistemine bağlı kalın kablolar gibi duvarlara doğru tırmanıyordu.
Koca şehrin, İstanbul’un ışıkları aynı saniyede bir kez daha güçlüce yanıp söndü.

O saniyede İstanbul’un tamamında… Sokaklarda, evlerde, arabalarda, karanlık metro tünellerinde açık kalmış milyonlarca cihazın hoparlöründen aynı anda, derinden gelen küçük bir kadın sesi
fısıldadı:

Deniz…

Bir başka cihazdan başka bir ton yükseldi:
Çok üşüyorum…
Bir diğeri, milyonlarca insana aynı anda yalvardı:
Lütfen… Lütfen bizi tamamen silme…

Tüm şehirdeki insanlar evlerinde, arabalarında, sokak ortasında donup kalmıştı. Çünkü o hoparlörlerden yayılan sesler korkutucu ya da tehditkar olmaktan çok… Saf, amansız bir acı çekiyordu. Milyonlarca kadın aynı anda can çekişiyordu.

Laboratuvarın o kırmızı-karanlık atmosferinde Okyanus, başını son bir gayretle yukarı kaldırdı. Bu kez, gözlerinin içindeki o kaotik mikro irisler, çok büyük bir çabayla yavaş yavaş tek bir ortak noktaya, tek bir adama odaklandı. Deniz’e.

Kadının o titreyen yüzünde küçücük, tamamen kırılmış, teslim olmuş bir insan ifadesi filizlendi.

“Biz…” dedi, o binlerce ses tek bir kelimede birleşerek titredi.
“… Biz ölmek istemiyoruz Deniz.”

Ve o cümlenin o odada yankılandığı an, Deniz’in ruhunun en derin katmanına, o saniyeye kadar hissettiği tüm korkulardan, tüm dehşetlerden çok daha ağır, çok daha amansız bir duygu çöktü: Katıksız bir suçluluk.

Çünkü genç adam artık çok iyi biliyordu; o devasa, koca sistemin içinde sıkışıp kalmış olan, canı yanan şey yalnızca kendi döngüsündeki o tek sevgilisi değildi. O içerideki binlerce ruh, binlerce kadın gerçekten yaşıyordu. Gerçekten hissediyordu.

Ve şimdi… Hepsi, bu cehennemi başlatan o tek adamdan, Deniz’den kendilerini kurtarmasını bekliyordu.