8. bölüm / 8
Zıtlığın Adı Aşk(7) Bir Kar Topu Kaç Belaya Sebep Olabilir?
Bölümler 8Şu an: (7) Bir Kar Topu Kaç Belaya Sebep Olabilir?
- 1 GİRİŞ1.666 kelime
- 2 (1) İTİNAYLA BAŞINIZ BELAYA SOKULUR1.124 kelime
- 3 (2) YAĞMURDAN KAÇARKEN GÖK GÜRÜLTÜSÜNE TUTULMUŞUZ...1.208 kelime
- 4 (3) FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK1.754 kelime
- 5 (4) AŞK CİDDİ BİR İŞTİR1.980 kelime
- 6 (5) BİR ŞEY YOK AMA ÇOK ŞEY VAR1.323 kelime
- 7 (6) HOŞÇA KAL YAKIŞIKLI BEY1.286 kelime
- 8 (7) Bir Kar Topu Kaç Belaya Sebep Olabilir?2.715 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
7.BÖLÜM
“Bir Kar Topu Kaç Belaya Sebep Olabilir?”
Uyandığımda yataktan doğruldum, kollarımı havaya kaldırıp şöyle bir esnedim. Gülümseyerek yeni bir güne merhaba, dedim. Kahvaltımı yaptıktan sonra yürüyüşe çıktım, desem yalan olurdu.
Sabahın köründe Merve tepemde deli danalar gibi tepiniyordu. Gözümden kaymış, uyurken karman çorman olmuş koyu kumral saçlarıma itelenmiş olan uyku bandımı başımdan atarcasına çıkardım ve gelişigüzel fırlattım odanın bir yerlerine. Göz kapaklarımı açamıyordum. Sanırsın üstümden tır geçmişti, yorgunluğum hat safhadaydı. “Merve hayvan mısın? Kalk tepemden!” Sabahları huysuzluğumla kimse baş edemezdi.
Merve kalçama şamar çakarak, “Uyan artık saat kaç oldu, hâlâ uyuyorsun,” dedi. “Kalk da dışarı çıkalım. Kardan adam yaparız.”
Çok değerli uykumdan uyandırılmıştım. Tersliğim üzerimdeydi. Merve de henüz üstümden kalkmamıştı. Koala misali sarıldığı bacaklarını ve kollarını iteledim. “İn üstümden yoksa felç geçireceğim.”
Merve homurdanarak kalkarken argo kelimelerin arasına küfürler de sıkıştırmış olmalıydı. Ya da ayılamadığım için yanlış duyuyordum. Uykumun ne kadar kıymetli olduğunu bile bile beni uyandırmış olması ayrı sinir bozucuydu. Yataktan istemeye istemeye doğruldum. Gözümü ovuşturdum bir yandan. “Beni ne diye uyandırıyorsun? Kar hemen eriyor sanki. Ne olurdu beş dakika daha uyusaydım?”
Merve bıkkın bir nefes verdi. “Kızım az önce de beş dakika, dedin, bir saat oldu. Biraz daha uyanmasaydın kafandan aşağı su dökecektim. Suyun kaldırma kuvveti var diye.” Gülümsedi. “Kimya bilgilerim hâlâ taze. Maşallah hafızam kuvvetli.”
“Kimya değil, fiziğin konusu o. Beyinsiz olduğunu bu kadar belli etmesen mi acaba Mervoş?”
“Amaaan,” dedi boş vermişlikle. “Sen ne anlarsın fizikten? Anaokulu öğretmenisin. İki artı iki kaç eder, onu bilmiyorsundur daha sen.” Hunharca güldü, öküz.
“Son no onlorson fozokton? Onookolo oğrotmonoson,” dedim ağzımı büzerek. “Sen çok biliyorsun ya, ben bilemem.”
“Biliyorum tabii.” Konuyu uzatmadan dolabıma ilerledim. Ne giyeceğimi uzun uzun düşündükten sonra toz pembe, kalın örgülü bir kazak ve krem rengi, yüksek belli kadife pantolonumu çıkardım. Üzerine beyaz, pelüş yakalı montumu aldım. Ayaklarıma da kahverengi, içi tüylü botlarımı geçirdim. Boynuma pembe-beyaz ekose atkımı doladım. Soğukta üşümemek için ellerime de krem rengi örgü eldivenlerimi taktım.
Aynada kendime baktığımda içimden fena değil, diye geçirdim. Saçlarımı da gelişigüzel topladıktan sonra pembe beremi başıma geçirdim. Hazırdım. Gerçi dışarı çıkmaya hâlâ hiç hazır değildim ama Merve’nin beni rahat bırakmaya niyeti yoktu.
“Hazır mısın, aşkom?” diye sordu Merve. O da üstüne siyah, kısa bir şişme mont geçirmiş, altına gri eşofmanını giymişti. Ayağında beyaz spor ayakkabıları, başında mor bir bere vardı. Benden daha hazır görünüyordu.
“Hazırım da neden bu kadar heveslisin anlamıyorum. Kar dediğin şey soğuk ve ıslak.” Soğuğu sevmiyordum. Yaz kızıydım ben. Hava sıcak olmalı, güneş tenimi yakmalıydı. Saçlarımın rengi güneş yüzünden hafifçe açılmalı, güneş gözlüklerim gözümde olmalıydı. Elimde çilekli dondurmayla parkta yürüyor olmalıydım.
Merve gözlerini devirdi. “Senin ruhun yaşlanmış, Güloş.” Kendisinin enerjisi bitmek tükenmek bilmediği için böyle konuşması gayet normaldi. Dün akşam evde yaşanan kaosun beni baya bir yorduğunu da belirtmek isterim. Zaten o yüzden bitkindim. Merve hiçbir şey yaşanmamış gibi, alnının çatına terlik yememiş gibi rahattı.
Kapı kolunu indirdiğimde mutfaktan elinde bir çikolata kavanozuyla Rüya çıktı. “Nereye gidiyorsunuz?” diye sordu saf saf. Merve ona anlatmamıştı elbette. Kafasına eseni yaptığından kimse ne haltlar yediğini kestiremiyordu. Beni de kendisiyle birlikte götürdüğünden bende suçlu konumuna düşüyordum. En azından eğleniyordum.
Merve kapıyı açıp çıkarken, “Biraz dışarıda olacağız, bebeğim,” deyip öpücük attı. “Bize katılmak ister misin?”
Rüya kavanoza daldırdığı çikolata dolu kaşığı çıkardı. “Hayır, teşekkürler. Böyle iyiyim. Son sefer başım sizin yüzünüzden belaya girmişti.”
Alışveriş merkezinde yaşadığım o utanç verici anı hatırlamak bile istemiyordum. Cidden rezzillikti! Masanın altına saklanmayı mantıklı bulduğum anda aklımdan ne geçiyordu, kim bilir. Merve’nin arkasından çıktım. “Doğru karar. Sana iyi dinlenmeler.” Kendimi gösterdim. “Bu kız soğukta donacak.”
“Abartma! Çok eğleneceğiz,” dedi Merve arkamdan, onu duymamazlıktan geldim. Yapmadığım şey değildi. Bu şekilde evde kafayı yemeden geçinip gidiyordum.
Birkaç dakika sonra Merve, Rüya ve Defne’yi de bir şekilde ikna etmişti. Dışarıdaydık. Hava buz gibiydi. Ellerim üşüyordu eldiven giymeme rağmen veya ben fazla hassastım.
Merve önümüzden liderimiz gibi giderken telefonunu çıkarmıştı. Çoktan kayıt etmeye başlamıştı bizi ve etrafı. “Hepinize selam, arkadaşlar! Kanalıma ve videoma hoş geldiniz. Bugün bir günümü vlog halinde paylaşacağım.” Doğrusunu söylemek gerekirse bugünü bize zehir ettiği anları paylaşacaktı.
Defne, Merve’nin özgüvenli hallerine bakarken kaşlarını çattı. “Bıktım şunun vlog sevdasından,” diye homurdandı. “Her gün başımıza bir bela açılmasından da bıkmış vaziyetteyim. Ne olurdu sanki bir gününüzü evde huzurla geçirseydiniz?” Suçlayıcı bakışları bendeydi. Sorun çıkaran kişi ben değildim ama sürekli bana patlıyordu!
Kaşlarımı çatarak Defne’ye bakıyordum. “Ayıp oluyor ama. Benim ne günahım var?” Kırmızı ruj sürdüğüm dudaklarımı büzdüm. “Suça sürüklenen masum bir kızçeyim.”
Defne ya he he ifadesiyle önüne döndü. Birkaç dakika boyunca sessizlik içinde ilerledik. Merve’nin çığırmaları olmasa gayet sessiz sakin bir ortamdı aslında. “Arkadaşlar bu arada, kanalımız gittikçe büyüyor.” Kamerayı yüzüne yaklaştırdı. “Hey sen, bu videoyu izleyen kişi, hâlâ kanalıma abone değil misin? Çabuk abone ol bakayım.”
Defne’den yükselen, “Ya sabır,” ile cümlesi devam etmedi. Sessizliğini korudu. Ama sadece beş saniye kadar falan bir süre. Bu da onun için büyük bir gelişmeydi.
Merve apartmanın arka tarafındaki boş ve geniş alana vardığımızda heyecanla konuştu. “Ay aşkolarım biz geldiiik!” dedi telefondakilere. “Çok eğleneceğiz. Sizinde eğlenmeniz için sizleri beni daha net gmrebileceğiniz şekilde konumlandırayım hemen.”
Telefonunu elime tutuşturdu. Neye uğradığımı şaşırdım. “Merve ne yapıyorsun acaba?” diye sordum sinirle. Onun kameramanlığını yapmak istediğimden emin değildim.
Merve sırıttı. Adımları gerilerken, “Ben kardan adam yaparken sende beni çekeceksin, Güloş. Anlamadığın bir şey var mı?” Ben daha konuşamadan, “Yok herhalde,” dedi aceleyle.
Aralanan dudaklarım Merve’nin beni susturmasıyla kapandı. Telefonu dik tutup onu çekmekten başka şansım yok gibiydi. Öyle de yaptım. Söylene söylene telefonu ona odakladım.
Defne ve Rüya bir köşede, sanki buraya gelmeyi istemeyen onlar değilmiş gibi kar topu yapıp birbirlerine atıyorlardı. Defne’nin yüzünde uzun zamandır oluşmayan gülümsemesi vardı. Rüya’nın attığı küçük kar toplarından kaçarken oldukça mutlu görünüyordu.
Merve’yi kadraja sığdırmaya çalışırken gözlerimi devirdim. Kadın kardan adam yapmıyordu, sanki dünya tarihine geçecek bir eser ortaya çıkarıyordu. Bir de her hareketini anlatmazsa ölecekmiş gibi konuşuyordu. “Evet arkadaşlar, şimdi ilk önce karımızı güzelce yuvarlıyoruz. Sonra kafasını yapacağız. Tabii bunun için biraz emek gerekiyor. Herkes yapamaz.”
Kameranın arkasından homurdandım. “Aynen, Merve. NASA seni bekliyor. Az kaldı, uzaya kar topu fırlatacaksın.”
Merve başını kaldırıp bana baktı. “Güloş, duyuyorum seni.”
Gülümsedim tüm sinsiliğimle. “Duy diye söyledim zaten, aşkom.” Dudaklarımı büzerek ona öpücük attım.
“Arkadaşlar, gördüğünüz gibi arkamda kıskanç bir kadın var.” Kameraya döndü, gözlerini kısarak gülümsedi. “Beni çekemiyor.”
“Çekemiyorum tabii. Senin kadar büyük bir yeteneği bu dünyaya kazandırdıkları için ailene minnettarım. İyi ki doğmuşsun, iyi ki varsın. Şimdi şu kardan adamı yap da evimize gidelim.”
Merve kardan adamı yapmaya devam ederken bakışları kardaydı. “Güloş da böyle biri arkadaşlar, ne yapalım? Zorda olsa alışacaksınız. Ben alışmaya çalışıyorum ama alışabildin mi, derseniz hayır, derim.” Kaşla göz arasında bana laf sokuyordu, salak.
“Allah sabır versin, diyelim,” dedim bütün sinirimle. Kendime söylemiştim ama Merve üzerine alındı.
“Amin.”
Gözlerimi devirerek, “Sana demedim, canım,” dedim ters ters. “Kendime diyorum ben.” Önüme gelen kumral saçlarımı geriye savurdum. Telefonu biraz aşağı indirip kardan adamın alt kısmını çektim. Merve karı öyle bir yuvarlıyordu ki, az daha büyüse lojmanın bahçesine yeni bir bina yapacaktık.
Defne kahkahalarının arasından, “Rüya dur! Kızım yüzüme atmasana şunu!” diye bağırıyordu. Yine de sesi keyifliydi.
Rüya kendince haklıydı. “Sende bana attın ama.”
“Benimki yüzüne gelmedi!” dedi Defne.
“E, benimki de gelmedi,” diye diklendi Rüya. Sesi yüksek değildi lakin. Bize mutfakta bağırdığı gibi bağıramıyordu tabii Defnoş’a.
“Geldi, kör müsün?”
Rüya ayağını yere vurdu. Her yer karla kaplı olduğundan ses çıkmadı ama karın ezildiğini duydum. Çok da uzağımızda değillerdi çünkü. “Sen körsün!”
Merve, “Güloş, bırak telefonu da gel!” diye seslendi.
“Ben mi? Ben niye geliyorum? Kameramanlık yapıyorum burada.”
“Yardım edeceksin.”
“Benim sana yardım etmek gibi bir zorunluluğum yok.”
“Var.”
“Nereden çıktı?”
“Çünkü arkadaşız.”
“Bu nasıl bir mantık, Allah aşkına?”
Merve elini beline koydu. “Gülperi Sönmez, bak beni uğraştırma. Gel buraya.”
Kamerayı kendime çevirdim. “Arkadaşlar, gördüğünüz gibi burada insan hakları ihlali yaşanıyor. Bir kadın, başka bir kadını zorla çalıştırıyor. Lütfen bu videoyu paylaşarak bana destek olun.” Genelde kamera önünde olmayı sevmezdim ama bir videodan bir şey olmazdı herhalde.
Merve boş boş baktı yüzüme. Avucunu açarak elini bana uzattı. “Telefonumu ver.”
Telefonu göğsüme bastırıp kaçmaya başladım. “Yakalarsan senindir!” İki adım sonra ayağımın altındaki kara gömüldüm. Kollarım havaya kalktı. Dengemi sağlamak için bir sağa, bir sola yalpaladım. Sonunda kendimi toparladım ama kalbim ağzıma gelmişti.
Merve’nin kahkahası duyuldu. “Yavaş ol, Formula 1 pilotu! Bir yerini kıracaksın!”
Dişlerimi sıktım. “Gülme, seni de gömerim kara!”
“Önce kendini kurtar, Güloş!” Ona dil çıkarıp arkamı döndüm. Şimdi görürdü gününü. Hem ne vardı yani? Biraz karın içine batmıştım. İnsanlık haliydi. Herkesin başına gelebilirdi. Yanına vardım sağlam bastığım adımlarımın sonunda.
Telefonu eline vurarak bıraktım. “Al al! Zaten sen kadraja girince görüntü kalitesi düştü.” Soktuğu lafın intikamını almadan bana huzur yoktu.
Merve bana küfür ederken sesi kısıktı. Defne zaten bizimle ilgilenmiyordu. Rüya da öyleydi. Burası boş sayılacak şekildeydi. Etrafta kimse yoktu. Herkes ön taraftaydı. Bir enayi bizdik.
Önümdeki kardan bir avuç alıp yuvarlamaya başladığımda aklıma şahane bir fikir geldi. Bir kar topu yapacaktım. Sonra da Merve’nin kafasına atacaktım. Hayır, yanlış anlamayın. Şiddete karşıyım. Ama bazı insanlar vardı ki insanın içindeki bütün barış güvercinlerini korkutup kaçırıyordu.
Kar topunu avuçlarımın arasında güzelce sıkıştırdım. Biraz daha kar ekledim. Sonra bir kez daha bastırdım. Oldu bu iş! “Hazır ol, Mervoş!” diye seslendim. Yüzümde bastıramadığım bir vatan gülüşü…
Merve arkasını döndü. Elinde telefon, yüzünde sırıtış vardı. “Ne yapacaksın?”
“Barış elçisi olacağım.”
Kaşları havalandı. “Sen mi?” dedi işaret parmağını bana doğru çevirerek.
Neden inanmıyordu ki? Şeytan mıydım ben? “Evet ben.” Göğsümü kabarttım.
“Allah hepimizi korusun.”
Dudaklarımı büktüm. Alınmıştım. O kadar kötü biri miydim ben? “Son sözlerini söyle bakalım.”
Merve kahkaha atarak kaçmaya başladı. “Defne! Rüya! Bu deli bana kar topu atacak!” Telefonu iki eliyle sıkı sıkı tutuyor, kırılır diye göğsüne bastırıyordu.
“ATACAĞIM TABİİ!” diye bağırdım arkasından. “BENİ ZORLA BU SOĞUKTA DIŞARI ÇIKARMAK NEYMİŞ, GÖSTERECEĞİM!”
Kolumu geriye çekmiş, kar topunu atarken Merve beklemediğim bir hamle yaparak aniden yana kaydı. Kar topum çoktan havalanmıştı bile. Kar topu havada hızla ilerlerken attığım yere son hız ilerliyordu. Gözlerimle kar topunu takip ederken kar topu attığım yeri de geçti. “Ay imdat!” dedim ellerimi yanaklarıma bastırıp.
Kar topunun durduğu yer ise... Söylemek bile istemiyordum. Ne zamandır orada olduğunu bilmediğim bir adamın göğsüne çarpan kar topunun dağılan parçaları yere düşerken birkaç parçası çarptığı monta yapmışmıştı.
Ortalık bir anda sessizleşti. Merve’nin ağzı açık kaldı. Defne’nin elindeki kar topu yere düştü. Rüya’nın yüzündeki gülümseme silindi. Benim elimde kalan kar parçaları da parmaklarımın arasından döküldü. Çünkü kar topunu attığım adam… Baran’dı. Evet, yanlış okumadınız. Baran. Kuzgun Timi’nin komutanı olan Baran.
Üç gündür aklımı başımdan alan, iki kelimesiyle kalbimi maratona çıkaran, karşısına çıktığımda dilimi yuttuğum o adam.
Ve ben, kendisine az önce kar topuyla saldırmıştım. Hem de hiçbir sebep yokken. Allah’ım, beni yanına çağırıyorsan bari önce haber verseydin!
Baran birkaç saniye göğsündeki kar parçalarına baktı. Sonra başını yavaşça kaldırdı. Göz göze geldik. O an dünyadaki bütün sesler kesildi sanki. Baran’ın yüzünde öyle bir ifade vardı ki… Ne kızgın diyebilirdim ne de şaşkın. Daha çok, ne yaşıyorum ben? der gibiydi.
Arkasında duran Kuzey’in kaşları havaya kalkmıştı. Doruk dudaklarını birbirine bastırıyor, gülmemek için olağanüstü bir çaba sarf ediyordu. Arda ise hiç uğraşmıyordu kendini tutmak için. Ağzı kulaklarına varmıştı.
“Komutanım,” dedi Kuzey, son derece ciddi görünmeye çalışarak. “Sanırım kış şartlarıyla mücadele eğitimine başladık.”
Doruk başını yana çevirdi. Omuzları titriyordu. Arda ise kahkahayı patlattı. “Komutanım, hedefi tam on ikiden vurdu! Ben hayatımda böyle bir isabet görmedim!”
Baran gözlerini bir an olsun benden ayırmadı. “Arda,” dedi tehlikeli bir sakinlikle. Dişlerini sıktığını kasılan çenesinden anladım. “Sus.”
Arda hemen ciddileşti. “Emredersiniz, komutanım!” Böyle hizaya getirirlerdi adamı. Ama birazdan bende hizaya getirilebilirdim. Orası beni korkutan kısımdı.
Arda dudaklarını kapattı ama yüzündeki sırıtışı kapatamadı. Adamın yüzü ayrı, dişleri ayrı gülüyordu resmen.
Ben ise hâlâ olduğum yerde dikiliyordum. Kaçmalı mıydım? Özür mü dilemeliydim? Yoksa yere yatıp karların arasında ölü taklidi mi yapmalıydım? Üçüncü seçenek mantıklı gelmeye başlamıştı.
Merve yanıma sokuldu. Telefonunu yüzüme doğrultmuştu. Fısıldayarak, “Güloş, kızım, bu görüntüler var ya…” dedi. “Bu görüntülerle kanalımı uçururuz!”
Başımı yavaşça ona çevirdim. “Seni havaya uçurmamı istemiyorsan sesini kes, Merve,” dedim tehditkâr çıkan sesimle.
Merve kendi derdindeydi. Telefonun ekranını büyütüp Baran’ın yüzünü yakından çekmeye başladı. “Bir saniye, Baran Komutan’a da yakın çekim yapayım.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Karların arasına girsem de tim gidene kadar ortaya çıkmasam keşke. “Seni bu karların içine gömer, üstüne kardan adam dikerim. Çabuk kapat şu telefonu.” Merve telefonunu indirdi ama kaydı kapatıp kapatmadığından emin değildim.
Baran’ın koyu kahverengi gözleri bana odaklandı. Onunla göz göze gelmekten çekiniyordum ama bakışlarım kendimi tutamadığım için istemsizce ona çevrildi. Bakışlarımız kesiştiğinde derin bir nefes aldım.
Baran bana doğru bir adım attı. Bende bir adım geriye attım. Bir adım daha attı. Bir adım daha geriledim. Ondan sürekli kaçacağımı anlayınca adımlarını durdurdu. “Gülperi Hanım,” dedi tok çıkan sesiyle. Gözlerinde eğlenen parıltılar görür gibi oldum. Yanlış görmüş de olabilirdim.
“Efendim?” dedim titrek bir nefes vererek. Ne tepki vereceğini kestiremiyordum. İki katımdı, istese beni tek vuruşta uzaya yollardı.
Bakışları göğsündeki eriyen kara kaydı. Ardından yeniden yüzüme döndü. “Bu bir saldırı mıydı?”
Benimde bakışlarım göğsüne isabet eden kara kaydı. Gülmemek için ekstra bir çaba sarf ediyordum. Dudağımı dişledim. “Yoo.”
Tek kaşı havalandı. “Emin misin?”
“Hayır, emin erkek ismi. Gülperi’yim ben.” Kendimi tutamayıp güldüğümde timdekiler de zaten gülmek üzere oldukları için rahat rahat güldüler. Zira komik bir görüntüydü. Baran’ın sol göğsüne denk gelen kar topu tüm ciddiyetini yerle bir etmişti. Beyaz kar, siyah montunun üstünde erimeye başlayalı çok olmuştu.
Baran’ın yüzündeki ifade bir anlığına değişti. Kaşları havalandı, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Sanki az önce söylediğim şeyi zihninde tartıyordu. “Emin erkek ismi, öyle mi?” diye tekrarladı.
Allah’ım, ben neden böyleydim? İnsan normal bir özür diler, değil mi? İnsan, karşısında komutan üniformasıyla duran bir adama isim şakası yapmaz. İnsan, hele ki üç gündür aklını kurcalayan adama hiç böyle davranmazdı. Ama ben insanlığın hangi kategorisine giriyordum, onu da bilmiyordum. “Evet,” dedim başımı sallayarak. “Güzel isimdir. Benim de bir arkadaşımın kuzeninin komşusunun oğlunun adı Emin.”
Baran duyduklarıyla daha çok şaşırırken ben dilimin kemiği olmamasına içten içe küfürler yağdırıyordum. Sersemlemiş gibi bir ifadeyle bana bakarken kar topunu yiyince bile bu kadar şaşırmamıştı. İki dakikada adamın ayarlarını bozmuştum.
“İyiymiş.” Doğru mu duydum ben? Baran kırdığım potu yüzüme vurmak yerine bana destek mi oldu, yoksa ben mi delirdim diye düşündüm. Delirmiş olma ihtimalini göz önünde bulundurmalıydım.
Ne diyeceğimi bilemeyerek sağa sola kaçamak bakışlar attım. Daha fazla konuşmasam iyi olurdu benim açımdan. Kendimi yine rezil edecektim bu gidişle.
Timin diğer üyelerinin göz hapsinde olmamız beni geren başka bir detaydı. Kızların gözleri üstümdeydi, hissediyordum. Arkamdalardı ama sesleri çıkmıyordu. Eve gidince ikinci bir sorgu yapılacağının bilincindeydim.
“Komutanım, kızları da mı davet etsek?” diye soran Arda ile Baran’ın bakışları sonunda benden ayrıldı. Derin bir nefes aldım. Elimi nereye koyacağımı şaşırdım yahu!
Baran da mimik oynamadı. “Salak salak konuşma, Sancak,” dedi gür bir sesle. Ben bile yerimden sıçradım bana bağırmadığı halde. Arda ne yapsın? Baran kısa bir an ürkek duran bana baksa da bakışlarını çok üstümde tutmadan tekrar Arda’ya dönmüştü. “Sen beni delirtmek mi istiyorsun, asker?”
Arda’nın hazır ola geçtiğine anbean şahit oldum. “Hayır elbette, komutanım.”
“Öyleyse kes sesini!” dedi Baran sinirle. Adamın kaşları çatılmadan duramıyor muydu? İnsanı gözleriyle bile hizaya sokabilirdi. Askerlerinin gözünü nasıl korkutuyorsa bir bağırışıyla hepsi önüne dönüyordu.
Arda suspus olduğunda bize çevirdi başını. İlk benimle buluşan gözleri bende çok oyalanmadan kızlara döndü. “Siz Arda’nın kusuruna bakmayın.” Arda’nın omzunu tek eliyle sıktı. Çocuğun yüzü ekşidi. Beyazlaşan parmak boğumları bunun sevecen bir yaklaşım olmadığını doğruluyordu. “Bazen öyle patavatsız cümleler kurar. Salaktır falan ama iyi çocuktur kendisi.”
Arda salak salak gülümsedi. Zoraki bir tebessümdü bu. “Aynen aynen. Öyleyimdir.”
Baran elini çekene kadar çocuğun yüzü kıpkırmızı olmuştu. Acıması da yoktu beyimizin. “Size iyi akşamlar, hanımlar.” Askerlerine minik bir baş hareketiyle gitmelerini söyledikten sonra yavaş yavaş uzaklaştılar ortamdan.
Omzularıma ahtapot misali yapışan Merve kulağımın dibinde ciyak ciyak bağırdı. “Ay inanmıyorum! Resmen bir asker ordusu peşimizde. Oha! İçlerinden biri bizim Gülperi’yi seviyor gibi sanki.” Aman ne güzeldi.
Sondaki cümle bana olduğundan omuzlarıma koyduğu ellerini ittim. “Kafayı mı yedin sen? Benim ne işim olur askerle? Adamın disiplinden, nizamdan başka bir şey bildiği yok, ne yapayım ben onu?” Bu daha çok onunla beni shiplemeyin, uyarısı barındıran bir cümleydi.
Aklımdan çıkmıyor olabilirdi, gözleri sürekli üstümde olabilirdi, benimle eğleniyor olabilirdi ama bunların hiçbiri bana aşık olduğunu belirtmezdi. Her erkeğin etrafındaki kıza yapacağı türden davranışlardı bunlar. Bana özel falan da değildi.
Merve omuz silkti. “Valla ben onu bunu bilmem. Sana olan bakışları sıradan bir bakış değildi bence.” Kulağıma yaklaştı. “Hem herif Yunan tanrısı gibi, kızım. Böyle bir fırsat ayağına gelmiş, kendi ellerinle geri mi iteceksin yani?” Ona kalsa çoktan düğün gününü belirlemiştik.
“Aynen öyle yapacağım!” Apartmanın ön tarafına ilerledim ayaklarımı yere vurarak. Aşka ihtiyacım yoktu. Birine bağlanmak ve onu sonsuza kadar sevme düşüncesi beni korkutuyordu. Ayrıca hiç inandırıcı değildi. Birinin beni ölümüne seveceğine asla ama asla inanmıyordum. Bu, kendimi kandırmak olurdu.
Kalbimin kırılacağını bile bile o hatayı yapamazdım kendime.
Bölüm etkileşimi
