(4) AŞK CİDDİ BİR İŞTİR

Vaveyla Yazarı: Elay .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: (4) AŞK CİDDİ BİR İŞTİR

4.BÖLÜM

“Aşk Ciddi Bir İştir”

Akşamın serinliği, gün boyunca güneşin altında kavrulan lojmanın duvarlarına yavaş yavaş çökerken Kuzgun Timi de günün yorgunluğunu üzerinden atmaya çalışıyordu.

Görev başında birbirlerinden gözlerini ayırmayan, tek bir bakışla bile ne yapmaları gerektiğini anlayan dört adam; mesai bittiğinde aynı ciddiyeti korumayı pek beceremiyordu.

Özellikle Arda.

“Ben size bir şey söyleyeyim mi?” dedi Arda, elindeki çay bardağını havaya kaldırarak. “Bugün hayatımın en büyük travmasını yaşadım.”

Doruk koltuğun bir köşesine yaslanmış telefonuna bakarken başını bile kaldırmadı. “Ne oldu?”

Arda son derece ciddi bir ifadeyle ona döndü. “Bir kadın bana deli, dedi.”

Kuzey’in dudaklarının kenarı kıvrıldı. Baran ise karşısındaki koltukta sessizce oturmaya devam etti. Doruk sonunda telefonundan başını kaldırdı. “Doğru teşhisi koyduğu için kadını tebrik etmek gerek.” Hunharca güldü.

Timin geri kalanı da ona katılırken Arda hariç hepsinin keyfi yerindeydi. “Kalbimi kırıyorsunuz, komutanım,” diye homurdandı. “Dağın başında o kadar birlikte silah tutuyoruz. Hemen sattınız beni.”

Doruk yüzünü ekşitti. “Sevgilim misin de trip atıyorsun lan bana? Eşek!” Ensesine bir şaplak daha yedi Arda. Bugün ikinci dayağını da yemişti. İlki kızların yanında olduğu için üzgündü.

Arda ensesini ovuştururken somurtarak Doruk’a baktı. “İnsan silah arkadaşına öyle acımasızca vurur mu?”

“Vurur,” dedi Doruk hiç düşünmeden. “Hak ederse bir daha vurur.”

Vurmak için elini kaldırdığında Arda bu kez yemedi. Elini kendine siper etti. “Aşk olsun komutanım. Kalbimi kırıyorsunuz.” Gözleri gökyüzüne çevrildi, elindeki çay bardağını göğsüne bastırdı. “Ben bu timde şiddete maruz kalıyorum.”

Kuzey kahkaha attı. “Hak etmediğini söyleyemezsin.” Gür bir kahkaha daha patlattı. Avucuyla dizine vurarken kahkahası yeri göğü yıktı.

Arda birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra kaşlarını çatıp ciddi ciddi, “Bence siz beni kıskanıyorsunuz,” dedi.

Doruk’un kaşları havaya kalktı. “Neyini?”

Arda gülümsedi. “Yakışıklılığımı,” diye böbürlendi. Göğsü kabardı. Kimse onu bu konuda geçemezdi. Zaten timde ondan başka kimse kızların ilgisini çekmiyordu. Bunun sebebi fazla yakışıklı olmasından kaynaklı değilse neyden kaynaklıydı?

Doruk peh, dercesine nefes vererek güler gibi oldu. “Senden bahsettiğimize emin misin? Daha çok başkasından bahsediyor gibisin de.”

Arda ters ters Doruk’a bakıyordu. “İtiraf edin, Doruk Komutanım. Her gece hüngür hüngür ağlayarak beni günlüğünüze yazıyorsunuz, benim kadar yakışıklı olmak istediğinizden.”

Doruk başını hiddetle sallayarak, “Yav he he,” dedi kısa keserek. “Bir sus da kafamı dinleyeyim, Arda. Gözünü seveyim sus.”

Arda homurdandı kendi kendine, çayından bir yudum aldı. “Ben olmasam timin neşesi kaçar.”

“Neşesi kaçmaz,” dedi Kuzey kalın kaşlarını kaldırıp. “Aksine, huzuru gelir.”

Arda ağzını açtı ama bu kez verecek bir cevabı yoktu. Dudaklarını kapattı. Bir süre konuşmayacaktı. Sessizliğini fark etmeleri onun için daha iyi olurdu. Gururu okşanırdı.

Baran onları dinlerken gözleri bir noktaya dalmıştı. Sesler etrafında devam ediyordu. Fakat Baran’ın zihni çok başka bir yerdeydi.

Gözlerinin önüne istemeden birkaç saat önce gördüğü bir yüz geldi. Güneş gibi ışıl ışıl bakan kehribar gözler, telaşlandığında ne yapacağını şaşıran bir yüz, aralanan kırmızı dudaklar. Ve bütün o rezilliğin ortasında bile kendisini tutamayan bir bakış…

Gülperi.

Baran kaşlarını hafifçe çattı. Neden aklına gelmişti şimdi? Sırası mıydı?

Kızın yüzünü hatırlamak için özel bir çaba göstermemişti. Hatta mümkün olduğunca unutmaya çalışmıştı. Gün içerisinde karşılaştıkları insanlar arasında yalnızca kısa süreliğine hayatına girip çıkan biri olmalıydı. Öyleyse neden yüzü bu kadar netti? Baran elindeki çay bardağını masaya bıraktı.

Kendisine, “Komutanım?” diye seslenildiğini işitti. Başını kaldırdığında Kuzey’in ona baktığını gördü.

“Ne var?” dedi nereden geldiğini bilmediği bir terslikle. Siniri unutmak istediği şeyi unutamayan lanet aklınaydı.

Kuzey’in bakışları birkaç saniye yüzünde gezindi. Sonra dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Manidar bakan ela gözleri komutanının bir açığını yakaladığını ele veriyordu. “Siz aşık mı oldunuz?” diye sordu diğerlerinin duyamayacağı bir şekilde.

Baran’ın kaşları derince çatıldı, alnının ortasında bir çukur oluşturdu. “Salak saçma fikirlerini kendine sakla, Karabey,” diye söylenerek önüne bakmaya başladı.

Kuzey aldırmadı komutanının bu fevri hallerine. Yüzündeki belli belirsiz tebessüm belirginleşti, genişledi. “Şu an görev başında olmadığımız için size bir çift sözüm var, komutanım.”

Baran susmayacağını zaten biliyordu. Kuzey’i iyi tanıyordu. Onunla bir geçmişi vardı. Yıllarca beraber çalışmış, dininmiş ve bu işe girmişlerdi. Timden en yakını oydu. Derin bir nefes verdi. Bitmeyecekti. “Sende kalsın.”

“Belki işinize yarar. Bakın, iyi dinleyin.”

Baran küfür etmemek için dişlerini sıktı. “Öğretmenimmiş gibi konuşma, dingil. Ne söyleyeceksen söyle, defol git!” Sinirlenmemek elde değildi. Neden onun işine burnunu sokuyordu?

Zaten aklını meşgul eden bir çift göz yetiyordu onun aklını bulandırmaya… Bu kadar parlak olmak zorunda mıydı? Gözlerini kapatınca bile aklına o geliyordu. Olmuyordu böyle.

Kuzey güldü. Hemde en uyuz olanından. Komutanının öfkeli bakışları altındayken istifini bozmadan, “Şimdi komutanım aşk ciddi bir iştir,” diye başladı söze.

Baran gözlerini belertti. “Bana burada bir saat aşkın tanımını yapma, Kuzey. Adam gibi söyle ne söyleyeceksen.” Olan olmuştu. Kabullenmek istemese de geçecek gibi değildi.

Kuzey hafifçe öne eğildi. “Önce şu kafanızın içindeki meseleyi çözün, komutanım.”

“Çözülecek bir mesele yok ortada.”

Kuzey’in yüzündeki sırıtış biraz daha büyürken gözleri imalı bakıyordu. “Siz normalde bir insanı gördüğünüzde ertesi gün adını bile hatırlamazdınız.” Baran’ın bakışları sertleşti. Kuzey devam etti. “Ama nasıl oluyorsa bugün tanıştığınız kızın adı hâlâ aklınızda, yanılıyor muyum?”

Son derece tersti Baran. Kahretsin ki hatırlıyordu! “Evet.” Kendine bir güzel sövdü. Sabah ne yediğini unutan beyni, bir kadının adını ve göz rengini hafızasına kazımıştı. Sanki en başından beri oradaydı ama Baran yeni fark ediyordu. Eksik parça oymuş gibi bir his vardı içinde.

Kuzey arkasına yaslandı. “Bana hak vermeye başladınız,” dedi kendinden emin bir tavırla.

Baran arkasına yaslandı. Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Kuzey haklıydı. Bu, canını sıkıyordu. Çünkü Baran normalde böyle değildi. İnsanları incelerdi; işi gereği. Bir bakışın, bir el hareketinin, yüz kasındaki en küçük değişimin bile anlamını çözmek onun mesleğinin bir parçasıydı. Fakat Gülperi’yi incelerken bunun görevle hiçbir ilgisi yoktu.

Kızın korktuğunda kirpiklerini nasıl kırpıştırdığını hatırlıyordu. Yanındaki diğer kızla konuşurken sesinin nasıl değiştiğini. Masadan çıktığında yüzündeki mahcubiyeti. Ve en kötüsü… Kendisine baktığı o birkaç saniyeyi.

Kuzey’in sesi bu kez daha sakindi. “Ben sizi yıllardır tanıyorum.” Baran cevap vermedi. “Ne zaman sinirlendiğinizi, neyden hoşlanmadığınızı, neyi kafanıza taktığınızı bilirim.” Bir an durdu. “Siz bir şeyi bu kadar çok düşünüyorsanız, o şey sizin için önemsiz değildir.”

Baran dudaklarını birbirine bastırdı. “Ben âşık falan olmadım.” Aklından geçenleri kelimelere dökerken hiç bu kadar zorlandığını hatırlamıyordu.

Kuzey başını salladı. “Bende oldunuz, demedim zaten,” derken netti. Baran ona döndüğünde, “Merak ettiniz, dedim,” dedi.

Bu kez Baran’ın verebilecek bir cevabı yoktu. Bu ihtimali ilk kez düşünüyordu. Merak. Belki de mesele buydu.

Gülperi tuhaf bir şekilde aklında kalmıştı. Daha önce karşılaştığı yüzlerce insan gibi değildi. Ciddiyetsizdi, telaşlıydı. Bir an önce başından belayı savmak isterken bile etrafındaki herkesi güldürebilecek kadar garipti.

Üstelik Baran’ın alışık olduğu insanların tam tersiydi. Onun dünyasında insanlar genellikle ne yaptığını bilen, sözünü tartarak söyleyen, soğukkanlılığını koruyabilen kişilerdi.

Gülperi ise… Bir masanın altında dört askerin arasında yakalanmıştı. Ve bütün bunlara rağmen gözlerinin içinde hâlâ hayat vardı.

Baran’ın zihninde yine onun gözleri belirdi. Kaşlarını çattı. Kuzey bunu görünce yeniden sırıttı. “Yine düşündünüz.”

Baran başını çevirip ona baktı. “Bir daha konuşursan senin belanı sikerim.”

Kuzey ağzına hayali bir fermuar çekti. “Emredersiniz, komutanım!”

🪖🎀

“Ağlamama ramak kaldı!” diye böğürerek yumurtanın sarısını halıdan ayırmayı denedim. İğrenç görünüyordu. Kusmuk gibi vıcık vıcıktı ve elimin her yerine bulaşmıştı. Kek yapıyordum, daha doğrusu yapmaya çalışıyordum. Pek başarılı olduğum söylenemezdi. Zira kek kek değil, nükleer bomba olmuştu mübarek. İşin kötüsü, dağınıklığı toplarken yumurta düşürmüştüm.

Nasıl olduysa elimden fırlayan yumurta mutfak halısına dökülmüştü. Tezgaha dökülseydi şaşırırdım. Arabamız yok diye, değil mi? Ah ulan felek! Dibine vurayım be dibine. Halıdan akıta akıta çöpe attığım yumurta sarısına bakarken öğürdüm. “Iyy. Canım annem benim yerime kekimi de yapardı böreğimi de.” Efkarlı bir ifadeyle, “Feleğin…” diye mırıldandım. Devamı hayal gücümün yettiği kadardı.

“Burada bok gibi bir koku var. Öğğkk!”

Burnunu sıkarak mutfağa dalan Merve’ye boş boş baktım. “Senden güzel kokuyor,” dedim, çenem dik. Nasıl özgüvenli konuşuyorum, anlatamam.

Merve başparmağını sarı saçına doladı. Saç tutamını kıvırdı da kıvırdı. “Ne yemek yapıyorsun sen?” diye sordu tezgaha yaklaşarak.

Fırındaki keki kontrol ettim. Sanırım oluyordu. “Kek yapıyorum, tatlım. Boş boğaz olduğun için Defne’nin yaptığı çikolatalı keki bitirmişsin.”

Merve karnını ovuşturdu. “Sen deyince canım çekti.” Dili dudaklarında gezindi. “Bir dilim alsam sadece?”

Kaşlarımı çattım.“Hayatta olmaz! Kendime yaptım ben onu.”

Merve’nin tek kaşı havalandı. “Ne yani? Beş yıllık arkadaşına bir dilim kek veremeyecek kadar cimri misin?”

“Aynen öyle!”

“Başlarım senin keyfine! Vicdansız. Ben o keki yiyebilmek için kaç hafta bekliyorum bir bilsen.” Elinin tersini dramatik bir film sahnesindeymişiz gibi alınına attı. “İçimde ne savaşlar verdim hazır kek almamak için senin bunlardan haberin var mı, ukala?”

Alayla güldüm. “Aman ne büyük savaş. Sanırsın Üçüncü Dünya Savaşı.”

İki kaşıda havalandı bu kez. “İnanmıyor musun bana?”

Dilim ağzımın içinde gezindi. “Cık. Sana asla inanmam.” Kek verecekmişim, oldu! “Pışık! Git, annen yapsın sana kekini.”

Saçlarını çekiştirdi istediği oyuncak alınmayan şımarık çocuklar gibi. “Yemin ederim kafayı yiyeceğim! Bu gidişle yiyebileceğim tek şey de o gibi duruyor... Ay neler diyorum ben?” İşaretparmağını yüzüme salladı. “Kızım senin o uzatmaya çalıştığın saçlarını yolarım!”

Bende ona kafa tuttum. Yaklaştım ona. “Sıkıyorsa dene!”

Kafa kafaya vermiş, köprüden önce ben geçeceğim, diyen keçiler gibi göründüğümüzün farkındaydım ama geri adım atmaya da hiç niyetim yoktu. Giden kendi ellerimle yaptığım kekti. Tabii yapabildiysem…

Arkamızdan Rüya’nın kısık çıkan sesi yükseldi. “Kızlar bir koku var burada.”

Ona dönmeden, “Merve’nin kokusudur,” dedim sertçe. “Geldiği gibi ortama kötü bir koku yayıyor.” Kekime laf ettirmezdim. Kek namustur! diyecek kıvamdaydım şu an. Ciddi bir meseleydi.

Merve bana hayretle baktı gözleri irileşmiş şekilde. “Üstüme iyilik sağlık. Ben ne zaman kokuyordum be? Senin pis kokundur o!”

Dişlerimi sıktım. “Öyle mi?”

“Öyle!”

Arkamızdaki Rüya bu sefer korkuyla, “Kızlar kek yanıyor!” diye çığırmasın mı? Ödüm bokuma karıştı vallahi!

Ama o an Merve ile birbirimize laf sokarken algılayamamıştım olayı. “Sen iyice zıvanadan çıktın. Kim olduğumu unuttun herhalde. Dur, hatırlatayım.”

Merve de diklendi. “Hatırlat, bekliyorum!” Omzunun üstünde toz varmış gibi hayali tozu silkeledi. “Sıkıyorsa dene.”

İyice deliye döndüm. “Kız seni var ya…” diyerek Merve’nin sarı saçlarını yolma girişimine girdiğim esnada Merve ile beni bile susturacak güçte olan o atak geldi. Bakın abartmıyorum, eline megafon versen bu kadar sesi çıkaramazdı.

“Yeteeerr!” diye avazı çıktığı kadar bağıran Rüya, benden daha deliye dönmüştü. “Bir saattir size ne anlatmaya çalışıyorum ben? Kek yandı! Bildiğin buhar oldu, yakında gaz hale gelecek.”

Merve ile bakışlarımız aynı anda fırına döndüğünde ikimizin çığlığı bir Rüya’nın çığlığı ederdi anca. Hâlâ etkisinden çıkamadığım bir manevraydı. En çok da sessiz olandan korkacaksın, derlerdi de inanmazdım. Aha, en büyük kanıt tam karşımda duruyordu. Hemde en masum tavrını kuşanmışken… Gelde inandır şimdi insanlara az önce borazan sesiyle mahalleye konser verecek güçte bağıran kişinin o olduğunu. İmkansızdı.

Rüya masum bir yüz ifadesiyle süt dökmüş kedi misali gözümün içine bakıyordu. Elini saçlarına uzattı ve saçlarını geriye itti. “Şey, özür dilerim.” Bir işaretparmaklarının ucunu birbirine değdirmediği kalmıştı. “Biraz fazla bağırdım sanırım. Kusuruma bakmayın lütfen.” Ne kusuru, güzelim? Sen söyle kusurların içinden geçeyim.

“Kulak zarımızı biraz yırttın da neyse,” diye homurdandı Merve yanımdan, kısık çıkardığını sandığı karga sesiyle.

Rüya hassas kalpli olduğu için pişman olmuştu tabii kızcağız. “O kadar oldu mu ya? Çok özür dilerim.” Başı öne eğikti, eller önünde birleşmişti. Küsüyordu hemen de nazlı kız.

Yanağından makas aldım çapkın bir erkeği aratmayacak şekilde. “Sorun değil, gülüm,” dedim sesimi kalınlaştırarak. “Ben seni her halinle severim.” Eski sevgilisine atıfta bulunmuştum ama bulunmasam daha iyiydi sanırım.

Gözleri dolmuştu. Kirpiklerinin arasından kırılgan gözlerle baktı. Dudağı titredi. “Onu söyleme,” dedi iki defa. “Birini hatırlatıyor.” Keko eski sevgilisi Kerim’i tabii ki.

Rüya huzuru koklasam Ege de diyerek ağlayan kız gibi bir ağlamaklı ifadeye bürününce omuzuna elimi koydum. “Hayır. Ağlama bak bende ağlarım.” Yanımda biri ağlayınca ne yapayım? Onlarla beraber ağlıyordum.

“Asıl ben ağlayacağım burada. Güloş ne attın bu kekin içine? Fare zehri mi attın sen işteyken ben yerim diye? Hı?” Merve fırının kapağını eldiven takarak açmıştı. İçindeki keki kendisinden bir metre uzak tutarken başını geriye yatırdı. “Patlamaz, değil mi bu?”

Ağlamaklı ifadem anında dağıldı. Merve’ye yaklaştım. “Bom!” diye bağırdığımda çığlık attı, manyak. Kahkahalarla güldüm. Elimle karnımı tutup bir el de böyle güldüm. Güldüm de güldüm, maşallah bana. Allah neşemizi arttırsındı yani. Gerçi benden başka kimsenin mimik oynattığı da yoktu.

Merve bana sırtından vurulmuş bakışları atıyordu. “Salak mıdır nedir,” diye söylene söylene keki masaya koymayı uzun uğraşlar sonucu başardı.

Defne pazardan eve geldiğinde mutfaktaki dağınıklığın izlerini elbette fark etmişti. Tüm suçu Merve ile birbirimize atarken en son kime kızacağını bilemeyip, bizi tek ayak üzerinde yüzümüz duvara dönük biçimde iki ayrı tarafa yollamıştı. Kaç yıllık anaokulu öğretmeniydim ama ben böyle cezalar vermiyordum evlatlarıma.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.