(2) YAĞMURDAN KAÇARKEN GÖK GÜRÜLTÜSÜNE TUTULMUŞUZ...

Vaveyla Yazarı: Elay .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: (2) YAĞMURDAN KAÇARKEN GÖK GÜRÜLTÜSÜNE TUTULMUŞUZ...

2.BÖLÜM

“Yağmurdan Kaçarken Gök Gürültüsüne Tutulmuşuz…”

Daha kötü ne olabilir, dediğim her şeyin daha kötüsü geliyordu. Defne bizi azarlamasın diye ondan kaçmıştık ama daha kötüsü bizi bulmuştu… Dört tane asker oturmuştu altında saklandığımız masaya! Benim rüyaların saçmalık seviyesi, denilecek cinstendi bugünüm.

Merve’ye baktım kirpiklerimi kırpıştırarak. Şimdi ne olacaktı? “Ne yapacağız, çok zeki Merve? Sıradaki planın ne?” dedim alayla.

Merve düşünceliydi. “Hiç bilmiyorum. Bir şeyler yapmalıyız, tek bildiğim bu.” Harika. Bizi bu yola sürükleyen o değilmiş gibi birde kendini geri çekmişti. “Onlar gidince çıkarız,” dedi birkaç saniye düşündükten sonra.

“Oldu,” dedim. “Onların gitmesi bir saati bulacak belki. Nereden biliyorsun hemen gideceklerini?” O zamana kadar saf saf bekleyecektik masanın altında. Şimdiden uyuşnuştu dizlerim. Fena haldeydim. Şu andan bir kurtulalım, Merve’yi Defne’den önce ben dövecektim.

Merve ofladı. “Bilmiyorum ki,” dedi dürüstçe. “Öyle olmasını ümit ediyorum.” Bu daha kötüydü.

Ağlamaklı bir tavırla, “Aklımı delireceğim,” dedim hıçkırarak. “Tepemizde dört adam var asker olanından. Sen geçmişsin karşıma ümit ediyorum, diyorsun.” Gözlerim doldu. “Günahım neydi, Allah’ım? Ben ne günah işledim de şeytanın planına uydum?”

“Şeytan ben mi oluyorum?” diyen Merve iğneleyici bir ses tonuyla konuşuyordu. “İyilik de yaramıyor. Ne yapsaydım? Defne bizi yakalasa daha mı iyiydi?”

“Valla bundan daha iyiydi.”

Merve dilini damağına vurdu. “Sana hiç yakıştıramadım, Güloş’um,” dedi dudağını küskün bir tavırla büzerek. “Herkesten beklerdim ama senden hiç beklemezdim.”

Üstüme alınmadım. Şu an alındığım şey kaderdi. Kaderime kırgındım. Yaşadığımız olayın absürtlüğüne mi ağlayayım, kendi bahtsızlığıma mı ağlayayım bilemiyordum. “Bir çözüm bul, Merve.”

Merve çok başka bir tarafından bakıyordu olaya. “Kız bana bak, bunlar asker ya…” Gülüşü hiç hayra alamet değildi.

“Eee?” dedim ne olmuş, der gibi.

Merve imayla beni süzdü. “Bunlarda ne karizma vardır şimdi…” Hafifçe sırtıma vurdu. “Hadi yine iyisin. Sayemde beyaz atlı prensini buldun. E tabii, bende bad boy erkeğimi buldum. Bir taşla iki kuş.”

“Salak salak konuşma,” dedim dişlerimi sıkarak. Çığlık atmak istiyordum. “Ne bad boyu, prensi? Delirdin iyice.”

Merve’nin gülümsemesi yavaşça soldu. Gözlerindeki ışık söndü. “Kurduğum hayallerinde içine etmeyi başardın ya, aferin sana Güloş.”

Koyun can derdinde, kasap et derdindeydi. “Boş ver sen adamı. Durumu nasıl toparlayacağız, onu düşün.” Sızlayan burun kemerimi sıktım. “Defne tüm bunları öğrendiğinde yapacağımız açıklamayı düşün.”

“Söylemeyelim. Haberi yok zaten.” Merve ile fikir alışverişi yapan bendeydi kabahat.

“Kızım sen aklını peynir ekmekle mi yedin? Defne salak değil herhalde. Öğrenecektir.” Şu durumda yaptığımız plana bak! Merve sizi kuyuya götürür, susuz getirirdi.

Merve elini boş ver, dercesine salladı. “Onun nereden haberi olacak? Sen bir şey çaktırmazsan bir mağazaya girdik çıktık, diyeceğim.”

Merve ile kafalarımız uyuşuyor olabilirdi ama onun kadar gaddar değildim. “Olmaz öyle şey. Hem ben yalan söyleyemem.”

Merve derin bir nefes verdi. “Sen ne önerirsin, Güloş? Polise de gidelim mi masanın altına saklandık diye?”

“Abartma istersen.” Önüme döndüm. “Bir yolunu bulacağız ama önce sağ salim çıkalım şuradan. Havasızlıktan bayılmak üzereyim.” Kaç dakikadır buradaydık kim bilir. Defne ve Rüya her yerde bizi arıyor olmalıydı. “Telefonun yanında mı?”

Merve pantolonunun ceplerini yokladı. Olsaydı şimdiye kadar ararlardı diye düşünüyordum. “Şarjı daha dolmadığı için evde bıraktım,” dedi başını öne eğerek.

Gözlerimi yumdum ve ona kadar saydım. Sakin kalmalıydım. “Hatırlat, çıkışta seni evire çevire döveceğim.” Unutmak zordu ama neyse.

Merve yutkundu. “Sessiz ol.” Eliyle ağzımı kapatınca çırpınmaya başladım. Ne yapıyordu? Sudan çıkarılan balık misali çırpınırken nefessiz kalmıştım. Neden ağzımı kapattığını birkaç saniye geç anladım. Masada derin bir sessizlik vardı.

“Beyler, sesleri sizde duyuyor musunuz?” diye sordu aralarından birisi, diğerlerine.

Nefesim boğazımda kaldı. Gözlerim iri iri açılırken masanın altına bakmamaları için dualar ediyordum.

Masada süren sessizliğin sonunda bir kahkaha tufanı koptu. Bu iyiye işaretti. “Arda’yı en kısa zamanda bir psikoloğa götürelim,” dedi bir başkası.

“Güneş geçti başına, komutanım,” diyenin sesi daha kalındı. “Ondandır bu salak halleri.”

İlk konuşanın sesi kırgın çıkıyor, desem yeriydi. “Aşk olsun, komutanım. Beni deli gibi gösteriyorsunuz Doruk Komutan’ıma.”

Kalın sesli askerin, “Ben sizi destekliyorum,” dediğini duyduk. “Arda saftır ama salak değildir, komutanım.”

Başka bir ses yükseldi. “Oğlum askeriye de miyiz? Ne bu komutanım, deme merakı?” Dedi sivil kıyafetleriyle restorana giren kişi.

Arda dedikleri asker, “Emredersi-” dedi ve durdu. “Pardon. Siz nasıl isterseniz, Baran ağabey.” Bunlar nasıl askerdi? Hepsi birbirinden değişikti. Nereye düştüm ben?

“Baran ağabey ne lan?”

“Ne diyeyim komutanıma, komutanım?”

Baran derin bir nefes verdi. “Sen en iyisi komutanımdan devam et, koçum,” dedi bıkkınlıkla. Onların üstü olmalıydı. Sürekli ona soruyorlardı sorularını. Ve daha saygılı davranıyorlardı.

Birkaç dakika daha onların konuşmalarını dinledikten sonra sessiz kaldık. Az kalsın yakalanıyorduk! Rezillik diz boyuydu. Tam minik bir hareketlenmeyle uyuşan dizimi hareket ettirerek pozisyon değiştiriyordum ki, masaya çarpan diz kapağımla öylece kaldım olduğum yerde.

Merve hayretle, “Güloş’um ne yaptın?” diye sordu nefesini tutarak. Ağlamaklı bir ifadeyle beni kendine çekti. “Hareket etme sakın.”

Fakat her şey için çok geçti.

Sesler yine sustu, kahkahalar dindi. “Siz de duydunuz mu?” dedi Arda salağı. Allah senin belanı vermesin, Arda! Komutanın sana bin şınav çektirsin inşallah. Amin.

“Bu sefer bende duydum,” dedi onu destekleyen tek asker olan adam.

“Masanın altından geldi.” Derin bir sessizlik…

Duyulan tek ses kulaklarımdaki selanın sesiydi. Bismillahirrahmanirrahim. Bildiğin tüm duaları oku, kızım Gülperi. Seni ancak bu kurtarır.

Bir kafa uzandı masanın altına. Devekuşu misali aşağı uzanan kafayı görmek, ruhumu teslim etmekle aynı etkideydi. Birkaç saniye bakıştık adamla. Bu Arda olmalıydı.

Ulan Arda! Seni geberteceğim. Ne olurdu kulakların bu kadar keskin olmasaydı? İlla rezil olmam gerekiyorsa burada, bir sürü askerin önünde mi olmalıydı bu yani?

“Komutanım…” dedi Arda ne diyeceğini bilemeyerek. “Bulunduğumuz masanın altında iki kadın var.”

🪖🎀

“Nereye gitti bunlar ya?” dedi Defne etrafa korkuyla bakarak, yanındaki Rüya’ya. “Yer yarıldı da içine girdiler sanki.” Tedirgindi çünkü ona emanet edilen kızlar ortalıkta yoktu! Aklını kaçırmak üzereydi. Üstündeki siniri ve gerginliği atamadığından daha çok sinirleniyordu.

Rüya onunla kızları ararken yorgundu. “Burada da yoklar, Defne,” dedi söylemek istemediği şeyi mecburen söyleyerek. Kol saatine baktı. “Yarım saat geçti neredeyse. Bizimkiler hâlâ ortalarda yok.”

Defne elini alnına vurdu. “Telefonları da yanında değil. Merve de almamış yanına. Salak kız, illa yüzde yüz olacak şarjı. Ne olurdu bir kez iyiliğin dokunsaydı bana?”

Rüya dudaklarını birbirine bastırdı. Başka bir yere daha gireceklerdi. Son durakları köşedeki kitapçıydı. Defne’nin koluna girdi ve kitapçıyı eliyle gösterdi. “Şuraya da bir bakalım. Ne dersin?”

Defne ümitsizdi ama kırmadı Rüya’yı. “Bakalım ama orada da yoklarsa bu sefer gerçekten gideceğim o güvenliğe.” Kendini zor tutuyordu bağırmamak için. Öfkesini çıkaramazken kendini ağzına kadar dolu bir bidon gibi hissediyordu. Bir damla daha su konulursa içindeki su taşacaktı… Neler düşünüyordu? Saçmalıyordu.

Rüya kitapçıya götürdü onu. Orayı da iyice aradılar. Sonuç aynıydı; koca bir sıfır!

“Yok bu böyle olmayacak. Güvenliğe haber vermeye gidiyorum,” diyerek kitapçıdan çıktığında Rüya da hemen arkasından geliyordu aceleyle.

Rüya onu kalması ve biraz daha sabretmesi için ikna etmeye çalışırken Defne’nin telefonu çaldı. Defne bilinmeyen bir numaranın onu aradığını görünce hüsrana uğramış bir halde aramayı yanıtladı.

“Defne… Benim, Gülperi…”

Defne donakaldı. Derince çatıldı kaşları. “Neredesiniz siz sabahtan beri? Rüya ile harap olduk burada AVM’yi gezmekten!”

“Özür dileriz, Defne. Beklemediğimiz bir şekilde gelişti olaylar. Bizde anlayamadık ne olduğunu.”

Defne konuyu uzatmadı. Eve gittiklerinde ikisini de hırpalayacaktı! “Neredesiniz? Çabuk söyle, geliyoruz.” Şu an tek düşündüğü buydu.

Gülperi kısık çıkan sesiyle, “Yıldız Restoran,” dedi utana sıkıla.

Defne telefonu kapatmadan önce, “Geliyoruz,” dedi. “Sakın yine kaçmaya çalışmayın.”

Telefonu kabanının cebine koyduğunda Rüya’nın meraklı bakan gri gözleriyle karşılaştı. “Neredelermiş? İyiler miymiş?” diye sordu Rüya peş peşe.

Defne başını aşağı yukarı salladı. “İyiler. Ama ben yanlarına gittiğimde de iyi olurlar mı, orası meçhul.” Korkudan kalbi ağzında atıyordu, oradan oraya koşuşturmaktan terlemişti ve bitkindi. Bunların hesabını o iki yalancıya feci şekilde ödetecekti. Sabır denen şey, Defne’de kalmamıştı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.