4. bölüm / 8
Zıtlığın Adı Aşk(3) FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK
Bölümler 8Şu an: (3) FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK
- 1 GİRİŞ1.666 kelime
- 2 (1) İTİNAYLA BAŞINIZ BELAYA SOKULUR1.124 kelime
- 3 (2) YAĞMURDAN KAÇARKEN GÖK GÜRÜLTÜSÜNE TUTULMUŞUZ...1.208 kelime
- 4 (3) FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK1.754 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 (4) AŞK CİDDİ BİR İŞTİR1.980 kelime
- 6 (5) BİR ŞEY YOK AMA ÇOK ŞEY VAR1.323 kelime
- 7 (6) HOŞÇA KAL YAKIŞIKLI BEY1.286 kelime
- 8 (7) Bir Kar Topu Kaç Belaya Sebep Olabilir?2.715 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
3.BÖLÜM
“Fırtına Öncesi Sessizlik.”
Yaşama hevesi neydi? Bende hiç kalmamıştı da…
Defne ve Rüya’nın gelmesini beklerken oturduğumuz koltuğa iyice sindik Merve ile. Rezillik diz boyunu da aşmıştı, boynumuza kadar geliyordu.
Merve ile yan yana oturuyorduk. Bela arkadaşımla yani. Karşımızda ise bize dik dik bakan dört asker vardı. Bu detay en korkunç olandı; askerler bizi fark etmişti.
Bize delici bakışlar atan kahverengi gözlü, esmer askerin sağ eli yumruk halindeydi. “Bir açıklama yapacak mısınız, hanımlar?” Sahi, neler olmuştu öyle? Aniden gelişen olaylar bizim elimizde olan şeyler değildi ama ne hikmetse herkes bizden hesap soruyordu. Tamam, bizde sütten çıkmış ak kaşık değildik ama yine de insan biraz alttan alırdı canım.
Merve boğazını temizledi. “Öncelikle… Nereden başlayayım?” Birkaç saniye sustuktan sonra, “Biz alışveriş yapmak için buraya gelmiştik,” dedi. Biraz fazla geriden olmadı mı sence de, Merve? Doğumundan başlasaydın ya kızım.
Baktım Merve’den fayda yok, ben devreye girdim. “Mağazada dolaşırken bir çocukla karşılaştık. Bizimle saklambaç oynamak istedi.” Birkaç pembe yalandan kimseye zarar gelmezdi. “Başta istemedik ama çok ısrar edince mecburen oynayalım, dedik. Bize siz saklanın, ben sizi bulacağım, dedi. Saklandık buraya.”
“Masanın altına mı?” diye sordu aralarında en az ürkütücü olanı. Hepsinin kaşları çatıkken o daha yumuşak bakıyordu. Bizi bu rezilliğe sürükleyen kişiydi o da.
Arda.
Başımı salladım. “Biraz öyle oldu,” diye mırıldandım mahcup bir edayla. Gözlerimi kırpıştırdım masum masum, hiçbir şey olmamış gibi. “Sizde haklısınız tabii. Daha erken çıkmamız gerekirdi ama siz bir anda oturunca kalkamadık.” Dudağımı ısırdım. “Yeniden özür dileriz.”
Merve yalan söylememi başta yadırgadı ama baktı yeterince çamura batmışız, bir şey söylemedi. “Arkadaşıma katılıyorum.” Sağ ol be kanka. Biraz geç oldu ama sorun değil, beklerim ben.
Onlar birbirlerine bakınca fırsattan istifade hepsinde gezdirdim bakışlarımı. Hepsi birbirinden yakışıklıydı, maşallah… Dünya üzerinde yakışıklı erkek kalmış mıydı be! Onlar aralarında sessiz bir iletişime geçmişken rahatça inceledim.
Arda en kısa olanlarıydı, kumral bir arkadaşımızdı. Onunla daha iyi bir tanışma yaşayabilirdik ama o, bizi arkadaşlarına rezil etmeyi seçmişti. Ona kırgındım.
Arda’nın yanında adının Doruk olduğunu öğrendiğim ciddi herif vardı. Adamın tek mimiği kaşlarını çatmak ve daha çok çatmaktı, diyebilirim. Bizi sorguya çeken oydu.
Doruk’un diğer tarafındaysa Kuzey vardı. O da ciddi görünüyordu ama Doruk’un aksine mimik yapabiliyordu. Bizi daha sakin karşılamış olması onu gözümde çok rahat biri yapmıştı. Bizi gördüğünde oturduğu sandalyeden bile kalkmaya tenezzül etmemişti. Hafif bir şaşkınlıkla bakmıştı.
Ve Baran… Aralarında en dikkat çeken oydu benim için. Koyu kahve gözleri ve kemerli bir burnu vardı. Boyu Doruk ile hemen hemen aynıydı. Kumraldı. Teni hafif kavruk görünüyordu. Güneş altında kalmış olmalıydı. Kollarında yumurta kırabilirmiş gibi bir izlenim veriyordu. O kollarla bırak yumurtayı, direkt benim kafamı kırardı.
Baran ona baktığımı hissetmiş olacaktı ki gözleri beni buldu. Bakışlarımı ondan ayırmak istedim ama bana öyle bir bakıyordu ki gözlerimi ondan ayıramadım. Ona bakmamış gibi yapmam için yeterince geç olmuştu. Yakalanmıştım. Birkaç saniye süren göz temasının ardından ona bakmayı bıraktım. Sapık falan sanacaktı yoksa beni.
Baran önce bana, sonra Merve’ye baktı. “Yalnız mı geldiniz?” diye sordu. Sahiden, Defne ve Rüya ne alemdeydi? Bizi başka yerlerde aramaktan helak olmuşlardı kesin.
Merve ilk konuşan oldu. “Hayır, iki arkadaşımız daha var. Onlar muhtemelen şu an her yerde bizi-”
Merve’nin kolunu masanın altından kimseye belli etmeden çimdikledim. Batıracaktı tüm yalanımı! “Onlar bir mağazada bir şeyler alıyorlardı. Bizi orada bekliyorlar.”
Merve kolunu sıvazladı acıyla. Yüz ifadesi buradan gitmek istediğini haykırıyordu. Bende hemen gitmek istiyordum. Asker dolu masanın altından fare gibi çıkmıştık. Bundan daha kötü ne olabilirdi?
Baran anlayışla başını salladı. Arda’ya baktı. “Telefonunu ver,” dedi emredici bir ses tonuyla. Ben bile olmayan telefonumu çıkarıp ona verecektim. O nasıl sesti?
Arda anlayamadı. “Telefonumu mu vereyim?” Bizim planımızı batıran o olduğu için onun vermesi benimde işime gelirdi. Sessiz kalsaydı onlar gittiğinde çıkacaktık o çok dillendirdikleri masanın altından!
Baran’ın ikinci cümlesi gayet açıklayıcı ve bir o kadar da sertti. “Ver lan telefonunu!” İrkildim bu yükseliş karşısında. Merve ile birbirimize yakın durduk. Mazallah hayvan gibi cüsselerinin altında kalırdık falan… Bir aksiyonu daha kaldıramazdı narin bedenim.
Merve kulağıma eğildi ve, “Kız bunlar bizi eve kadar bırakır mı ki?” dedi. Evet, ciddi ciddi sordu bunu.
Merve’yi kendimden uzaklaştırdım hafifçe iterek. “Yürü git şuradan,” dedim terslikle. “Saçma saçma konuşma. Alırım ayağımın altına.” İçimdeki Defne boy göstermişti.
Merve bana söylenirken Baran’ın masadan kaydırarak bana telefon uzatmasıyla laf dalaşımız yarım kaldı. “Bununla arkadaşlarınızı arayın,” dedi ifadesizce.
Eyvallah paşam.
Telefonu denize düşmüşüm de can simidi görmüşüm gibi sımsıkı tuttum. Hiç vakit kaybetmeden ezberimde olan numarayı tuşladım, telefonu kulağıma yaklaştırdım.
Telefon tahmin ettiğimden hızlı açıldı. “Defne… Benim, Gülperi…” dedim cılız çıkan sesimle.
“Neredesiniz siz sabahtan beri? Rüya ile harap olduk burada AVM’yi gezmekten!” Sesi sabırsız çıkıyordu. Tahmin ettiğimden daha sinirliydi. Bittik…
“Özür dileriz, Defne. Beklemediğimiz bir şekilde gelişti olaylar. Bizde anlayamadık ne olduğunu.” Belki ona anlatırsam daha az kızardı. Fakirin ekmeği umuttur, diye düşünerek vicdanımı rahatlattım.
“Neredesiniz? Çabuk söyle, geliyoruz.” Eve gittiğimizde kök söktüreceğini biliyordum ve bu beni daha çok korkutuyordu.
Başta söylemeye çekinsem de, “Yıldız Restoran,” diye mırıldandım.
“Geliyoruz. Sakın yine kaçmaya çalışmayın.” Telefonu kapattı. Hayır sanki kaçacak yerimiz kalmıştı da! Ayrıca benim tüm enerjim sönmüştü.
Merve bana döndü. “Ne dedi? Geliyorlar mıymış? Asıl soru; çok kızdı mı?” Nasıl bakıyorsam, almıştı o cevabını. “Of! Kesin ağzımıza edecek. Aha buraya yazıyorum.”
O kadar korkuyordun madem, neden beni böyle bir şeye sürükledin, diyemedim o an. Askerlerle kuşatılmıştık, malum. Onun yerine derin bir nefes vererek, “Çok kızmaz herhalde,” dedim. Bağırmadı öyle düşündüğümüz gibi.
Fırtına öncesi sessizlik de olabilirdi bu sakinliğinin nedeni ama bunları düşünmek için daha erkendi. Eve gittiğimizde bir yolunu bulup cezamızı hafifletecektik artık.
Birkaç dakika sonra restoranın kapısı bildiğin günlerdir beklediğin Trendyol kargosu nihayet kapıya geldiğinde heyecanla yırtılan o naylon poşet gibi sert ve aniden açıldı. Defne burnundan soluyordu. İçeri girdiğinde bakındı. Bizi görünce göz göze geldik. Helvam fıstıklı ve bol tahinli olsun lütfen.
Defne bize yaklaştıkça adımları yerde bir çukur oluşturuyordu. O çukura gömülecek gibi tedirgindim. Göz ucuyla Merve’ye baktım, tedirginliğini çok belli etmemeye çaılşsa da onu tanıyan biri hemen anlardı.
Askerler bize baktı ve nereye baktığımızı görmek adına arkalarında kalan kapıya baktıklarında öfkeli bir adet Defne ile karşı karşıya geldiler. Doruk bize onları gösterdi. “Arkadaşlarınız mı?” diye sordu. Ne yazık ki evet.
Defne oturduğumuz, altına saklandığımız çok işlevli masanın yanında durdu, dik dik bize bakmaya başladı. Oturduğum koltuğa sinmedim bile, koltukla bütünleştim. “Yürüyün, gidiyoruz,” dedi otoriter sesiyle.
Gidelim tabii, canım Defne’m. Sen ne istersen o olsun. Uzaya bile giderdim bu hevesle, öyle bir heves.
Merve ile ağzımızı bile açmadık, açamadık yoksa lafı ağzımıza tıkardı. Uslu uslu Defne’nin yanına geçtik. Rüya da hemen arkasındaydı. Defne’nin gazabından o da payını almış gibi bakıyordu.
Süt dökmüş kedi gibi Merve ile başımızı öne eğdik, kurbanlık olacağını anlayan kurbanlıklar gibi. Ben diyeyim süt dökmüş kedi, siz deyin dut yemiş bülbül. İkisi de şu anki ruh halimize birebir uyuyordu.
Masa altına saklanmış kadınlar, diye bir tabir de bizden çıkmıştı hatta. Türkiye sayrmizde yeni bir söz bulmuştu.
Defne bize sizinle sonra görüşeceğiz, bakışı attı ve askerlere döndü. “Sizden çok özür dileriz,” dedi. “Söz veriyorum, tekrarı olmayacak.” Koskoca askerlerin gözünde düştüğümüz duruma bak! Resmen salak durumuna düşmüştük.
Baran, Defne’ye bakarak, “Sorun değil,” dedi sakinliğini koruyarak. Bana yoğunlaşan gözlerini hissettim ama başımı kaldırıp yüzüne bakamadım. “Bizi biraz uğraştırdılar ama olsun.” Sondaki cümleye kadar her şey iyiydi aslında. Neden böyle olmuştu ki?
“Ne birazı, komutanım? Bizi bildiğin-” dedi şom ağzılı Arda. Ağzını bantlayın şunun ya! O söylemese biz bilmiyorduk sanki ne haltlar karıştırdığımızı.
Doruk sağ olsun arkadaşının ense köküne iyi bir tokat atmıştı da susturmuştu onu. Doruk, büyük adamsın oğlum. “Kes sesini,” derken gülüyordu dişlerini sıkarak. Çenesi kasılmıştı ama bizden saklamaya çalıştı.
Defne ortamın cıvıklığını beğenmemişti. Başka bir şey söylemedi askerlere. Bize başıyla çıkışı gösterdi ağır ağabey edasıyla. “Hadi.”
Merve ile anne ördeği takip eden yavru ördekler misali Defne’yi takip ettik art arda ilerlerken. Rüya alık alık askerlere bakıyor, hareket etmiyordu. Dürttüm kolunu. “Rüya yürüsene,” diye sessizce yükseldim.
“Hı?” dedi Rüya masum masum. “Nereye yürüyeyim?” Normalden daha saf davranıyordu. Nedenini anlayamadım.
Evde sorardım. Defne’yi gözüne sokar gibi gösterdim. “Çıkışa yürüyebilirsin mesela.” Başımı küçük bir açıyla çevirdim ve onu gördüm. Kuzey, bizim Rüya’ya bakıyordu ama gülümseyerek. Alaycı bir gülümseme vardı dudaklarında.
Kız bunlar birbirine aşık olmuş olmasın? Yok canım! Olur muydu öyle şey? Rüya bir kere başkasını seviyordu. Ama belki de yeni biriyle tanışmak ona iyi gelirdi. Aklım çok karışıktı. Ne dediğimi bilmiyordum. Mala bağlamıştım.
Defne önde, Merve arkasında, Rüya ve ben onların arkasında otoparkta son hız ilerliyorduk. Defne’nin şimdiye kadar bize kızmamış olmasını da göz önünde bulundurursak, olacakların birazdan gerçekleşecekti. Eyvah eyvah! O arabaya binmemeliydik, can güvenliğimiz için.
Merve’nin bileğini tuttum. Durdu, omzunun üstünden başını bana çevirdi. “Ne var?” dedi dudaklarını yavaşça oynatarak. Yaptığı şeyin büyüklüğünü anlamaya başlıyordu.
Elinin körü var, demek isterdim ama fazla zamanımız kalmamıştı. Arabaya gittikçe daha çok yaklaşıyorduk. Onun gibi dudak hareketiyle, “Bir şeyler yapalım ve Defne’yi oyalayalım,” dedim.
Gözleri fal taşı gibi açıldı. “Yok yok,” dedi hızlıca. “Ben bir hatayı bir kere yaparım.” Diyene bak! En başında beni dinleseydi de Defne yanımıza gelirken kaçmasaydık, bunlar yaşanmamış olacaktı ve biz huzur içinde evimize dönecektik. Hafta sonunu uyuyarak geçirme fikrim, bir haftayı evden çıkmayarak geçirme fikrine evrilmişti.
Bizden başka kimsenin haberi yoktu ama her gördüğüm onlar mı, diye bakıyordum. İyice kafayı yemiştim. Bir ay AVM’ye gelemeyecektim. Tramva sebebiydi!
Aniden gelen bir düşünceyle sırıttım. Belki konuyu değiştirirsem unutturabilirdim. Gerçi unutalacak gibi değildi ama bazı küçük pürüzler olacaktı tabii. Kusursuz bir plan olmazdı herhalde. Yoksa olur muydu?
Defne’yi aşarak önüne bir duvar misali gerim gerim gerildim, kasıldıkça kasıldım. Gören maça çıkıyorum sanırdı. Sahneye çıkan Hadise bu kadar kasılmıyordur. “Defnoş ne haber?”
Senin o muhteşem şekilde hiçbir şeyi unutmayan zihnine nasıl unutturabiliriz yaşananları, ha canım?
Defne neye uğradığını şaşırdı. Kaşları usulca çatıldı, adımlarını durdurmak zorunda kaldı. “İyi olabilir miyim sence, onca şeyden sonra?” İlk görev başarılı. Sıradaki göreve geçebiliriz.
Gülüşüm yüzümde dondu. “Olamazsın,” diye mırıldandım umutsuzca, bakışlarımı yüzüne odaklarken. “Ama ne yapabiliriz biliyor musun?” Cevabı ben bilmiyordum.
“Ne yapabiliriz?” diye sordu konunun nereye varacağını merak ederek.
Etrafa bakıp sessiz yardım çığlıklarımı atarken yoldan geçen bir pamuk şeker satan ağabeyi gözüme kestirdim. “Sana pamuk şeker alayım mı?” Sevdiğini biliyordum. Bu benim elime geçen tek kozumdu. Elimizde patlamazsa iyiydi.
Defne gözlerini devirmemek için kendini tutarken sinirden güldü. “Gülperi siz benim sınavım mısınız?” A planı başarısız, B planına geçmeliydim. Hemde acilen.
Geniş geniş sırıttım. “Ne sınavı, canım yani? Ehliyetim de var, mesleğim de. Daha neyin sınavına gireceğim?” Uzaktan salak, yakından daha salak görünüyordum.
Defne şakaklarını ovuşturdu. Migreni tutmuş olabilirdi. Gözlerini yumdu. “Sinirlerim tepemde, Gülperi. Daha fazla beni oyalama istersen.” Yanımdan geçip gitti. “Üstüme gelmeyin.”
Arabaya binecektik. Gerginlikle dişledim dudağımı. Yks’ye girerken bu kadar hızlı atmamıştı kalbim. Defne, Rüya ve Merve bindiğinde benimde şoför koltuğuna oturmam gerekiyordu.
Yutkundum. “Bismillah.” Ellerimi semaya açtım. “Allah’ım biliyorum çok da iyi bir insan sayılmam ama… Sen bana yardım et. Amin.” Ve bindim. Arabayı çalıştırdıktan sonra araba asfaltın üstünden kayarcasına ilerledi yolda.
Bundan sonrası, Allahü Teâlâ’ya emanet.
Bölüm etkileşimi
