15. bölüm · ZİL SUSUNCA
-15. BÖLÜM- FOTORAFLARIN DUYGUSALLIĞI
Hepimiz soluksuz abimi izliyorduk. Bana zarar verir mi? diye düşündüm. Bunu bana düşündürmek zorunda bıraktı. Bunu bana düşündürmek zorunda bıraktı. Abimin acı çektiğini yere yavaşça çökmesiyle anladım. Onun acı çığlıklarını, içindeki çocuğun korkudan ağladığı sesleri duyabiliyorum. İçindeki sinir patlamasından dolayı kimsenin nasıl davranacağı konusunda en ufak fikri yoktu. Abim bize döndüğünde cama vurduğu elinin acısını fark ettim. Cam o kadar sert patlamıştı ki abimi elini kanamaya yol açtı. Küçük camlar derisine batmıştı. Hızlıca abimin yanına doğru yürüdüm. Bana karşı bir şey yapmamıştı. Ve bu durum beni şaşkınlık içerisinde bırakmıştı. "İlk yardım çantası getirin!" dedim elini kontrol etmeye çalışarak. Adrian, Dax ile sınıftan ayrıldı.
Abimin elini yukarıda tutması için ellerimle hafifçe tuttum. Aric,
Dorian ve Isolde oturduğumuz yerde, hemen başımızda bittiler."Acıyor mu?" diye sordu Isolde Lucian'ın eline bakıp, yüzüne bakarak. Abim korkuyla "Evet." diye yanıtladı. Adrian ve Dax çantayla içeri girdiler. Çanta yanıma ulaştığında titreyen ellerimle hızla açmaya çalıştım. Adrian açamadığımı fark ettiğinde eliyle beni durdurdu. "Elara sakin ol. Bekle açayım ben." dedi sakince.
Çantayı açtığında içinden gazlı bezler, cımbız, iğneler, pamuk, tentilyot, ilaç, yara bandılar, eldivenler vardı. Adrian eldiveni eline geçirerek cımbızı aldı. Abimin elini tutmaya devam ederek Adrian'ı izledim. Hareketleri o kadar dikkatliydi ki yanlış yapmamayı göze alıyordu. Abim acıdan dayanamıyordu bile. "Adrian hızlı ol." dedim sesimi normal halinden biraz yükselterek. "Tamam hazır mısın?" diye sordu abime bakarak. Abim yavaşça başıyla onayladı. Adrian pürdikkatle cımbız ile küçük camları yavaşça çıkardı. Abim acıdan fiziksel olarak çırpınmasada içinden ne kadar acı çektiği fark ediliyordu.
Adrian batan camları çekip diğer elinde biriktirdi. "Kap var mı?" diye sordu Adrian etrafına bakarak. "Kabı n'apacaksın?" diye sordu öne atılarak. "Elindeki kanları temizlememiz lazım. Bu şekilde kalkıp yürümesi mümkün değil." diye yanıtladı. "Bilmiyorum çekmecelere bak." dedim kendimden emin olamayarak.
Isolde ayağa kalkıp arkasındaki çekmeceleri karıştırdı. "Bir tane havlu buldum." dedi bize dönmeden havluyu başının hizasında kaldırarak. "Süper." dedi Adrian havluyu kaparak. Isolde bir çekmeceyi kapatıp onun yanındakini açtı. İçlerini iyice karıştırdı.
"Bu kutu olur mu?" dedi bize dönüp kutuyu Adrian'a uzatarak. Adrian plastikten yapılmış kutuyu alıp test etti. "Olur, teşekkür ederim." dedi gülümseyerek ona bakarak. "Rica ederim ne demek." Adrian havluyu üzerime doğru fırlattı. Tekte elimle kaptım.
Adrian kaba su doldurmak için sınıftan ayrıldı. "Bu da geçecek merak etme." dedim abime bakarak.Camlar elini en derininden yaralamıştı. Fark ettim ki elinden başka bir yere batmamıştı. Ellerindeki kanı görmeye bile cesaretli değildim. Neye cesaretliyim ki zaten. Abimin bacağının otururken bile titrediğini fark edebiliyordum. Ama bu üzüntüden değil acıdandı. Bu da geçecekti. Her şeyin olduğu gibi buda geçecek. Eminim. Adrian su dolu kutuyla içeri girdi. Yavaşça ve dökmeden yanımıza ulaştı. Yanımıza doğru eğildi. Bütün yetkiyi ona bırakıp havluyu uzattım.
Hızla elimden alıp suya batırdı. Birkaç kez daha daldırdı ve suyunu sıktı. Yavaşça kanı silmeye çalıştı. Abim ise dayanmaya çalıştı. Biz pes edenlerden değil ne olursa olsun pes etmeyen çocuklardık. Yaralansak da, düşsek de, yorulsak da. Ne olursa olsun...
Her şeye rağmen vazgeçmeyenlerdendik.
"Biraz daha silmem lazım anlaşılan." dedi Adrian elini kontrol ederek. Adrian bir kez daha kanın olduğu bölgeye havluyu dokundurdu. Yeterli olduğunda havluyu suyun içine fırlattı. "Daha acıyor mu?" diye sordu Aric abime. "Biraz." dedi abim. "Sen niye böyle bir şey yaptın oğlum ya. Acımadı mı?" diye sordu Dax dalga geçercesine. Adrian ise dalgayı ciddiye almadan güldü. "Başta hiçbir şey hissetmedim." dedi abim başını iki yana sallayarak. Ufak bir sessizlik sınıfın içine doldu. "Her şey için özür dilerim bu ara. En çokta senden." dedi abim, son sözü söylerken bana bakmıştı. Onun pişmanlığını anlayabiliyordum.
Ama istediğim onun pişman olması değil, siniriyle beni yönetebilmesi. "Ben pişman olmanı istemiyorum. Belki bana kötü davranmış olabilirsin. Ama senden özür değil, sinirin sayesinde beni yönetip eğitmeni istiyorum. Beni bu kafayla yönlendirmeme izin verirseniz hayatım tehlikeye adım atar. Bana bunu izin vermeden yapmanız lazım. " dedim abime bakıp hafifçe gülümseyerek.
"Ama ne olursa olsun hayatta kalmamızı isteyen de sendin, ölmek isteyen de. Derdin varsa bunu bize paylaşman gerekirdi. Ölüm, her şeyin çözümü olmamalı. Hayat akıllı davrananların yanında." dedi abim açıklayarak. Adrian bir süre durduktan sonra çantadaki paketin içinden gazlı bezi açıp abimin elindeki kanları sildi. Sildikten sonra kenara ayırıp sargı beziyle sardı. Hepimiz sessizce onu izledik. Yorgunluktan camın alt kısmındaki duvara yaslandık. Adrian ise müdahaleye devam ediyordu.
Sınıfın içi bir anda karanlıklaştı. "Elektrikleri kapattılar sanırım." diye bir tahminde bulundum. O an içimize karanlıklar çöktü. İçimiz-deki sıkıntıların büyük bir düğüm haline geldiği o karanlık. Bu gece kana bulanmış bir şekilde kapanmıştı. Adrian sıkıntıdan elindeki camları ve yerdeki kanlı bezleri çöpe attı. Eldivenleri de ellerinden kurtarıp çöpün içine attı. Yanımıza doğru ilerlerken içinde her şeyden bıkmış gibi bir hayalet vardı. Gerçi hepimizin öyleydi. Hiçbir şey duymak istemiyorum. Bütün dış sesleri susturmak istiyorum. Bu gece sussun, sadece ay konuşsun istiyorum. Hayalet gibi olan bedenimin sessiz kalmasını istiyorum. Hayatın gerçeklerini susturmak istiyorum.
Ben ne kendimin ne de diğerlerinden konuşmasını istiyorum. Bu gecenin karanlığını aydınlatan şey Ay olmuştu. Yerdeki yansımalar açıklıyordu. Ve bu ay bir daha sönmeyecek üzere yanacaktı. Karanlığın gerçekliğini açıklayacaktı. Bugün bu ayı kimse susturmayacak. Kimin ne derdi varsa hepsini ya açıklayacak kimse de tek ses bile çıkarmayacaktı. Kalbim bunları düşünmekten zorlanırken bir sızı saplandı. Elimi kalbimi götürdüm ve kalp atışlarımı dinledim. Gerçeklere katlanamıyordu. Herkesi susturabilirdim ama kalbimin seslerini asla.
Adrian ağır adımlarıyla yanıma oturdu. Hepimiz yaslandığımız bu duvarda hayatı sorguluyorduk. Gözlerim sayesinde görüş alanım bula-nıklaşıyordu. Sabahın olmasını beklemek istemiyorum. Sadece bu hayatta daha rahat nefes almak istiyorum.
Camın kırık yerinden gelen hava sınıfın içini daha soğuk tutuyordu.
Perdenin hava sayesinde uçuşmasıyla yerde gölgesi beliriyordu.Bir kapı sesi koridorlardan sınıfa yankılandı. Müdürüm bu camı bu şekilde görmemeliydi. Görürse de ne yapacağına çok tahmin edebiliyorum. Elbette söyleyeceği şey 'Bu camı ne hakla kırıyorsunuz?' olurdu. Koridordaki hangi ışık oldu tespit edilmeyen kırmızı ışığın parlaklığı kısılıp artıyordu.
Adrian'a göz ucuyla baktığımda elleriyle boynundaki asılı olan aya dokunuyordu. Sanki ona hissetmeye çalışıyordu. Sevgimi hissetmeye çalışıyordu. Sağ tarafımızdaki duvarda asılı olan saate baktım. Saat gece 23.10 olmuştu.
Adrian'ın belki de bu en berbat doğum günlerinden biriydi. "Off." dedim huzursuzca. Çoğu kişi bana bakmıştı. Adrian'da dahil. "Bir şey mi oldu Pembe Gölge'm?" diye sordu dudaklarının bir kenarı hafifçe kıvrılmasıyla. "Yaşayamadığın bir doğum günün vardı onu da en berbat hale getirdim. Özür dilerim." Bunu dediğimde Adrian bana sadece bakakaldı. Bir süre daha öyle bakınca ne yapacağımı bilemeyip ne olduğunu sordum. "Ben sana bana bir daha hangi konuda olursa olsun özür dilemeyeceksin demedim mi?"
"Ama Adri-"
"Dedim mi, demedim mi?"
"Ya of tamam dedin. Ama ben dilemeyeceksem kim dileyecek? Bir yaşayamadığın doğum günün vardı onu da berbat hale getirdik. Bütün her şey karışmış düğüm halinde. Bu durumdayken bunu kim çözüp eski haline getirecek?" dedim sesimi biraz yükselterek. "Ben bunu dert etmiyorum. Dert ettiğim şey iyi olmaman. Ben senin ve hepimizin iyi olmasını istiyorum. Söz vermiştik birbirimize. Buradan çıkıp beraber yaşayacağımıza söz verdik. Sözümüzden dönmek yok." dedi sanki bir şeyin doğruluğunu test eder gibi.
"Arkadaşlar bölüyorum da, nasıl yani? Adrian'ın doğum günü bugün müydü?" diye sordu Isolde şaşkınlıktan gülerek. "26 Haziran." diye yanıtladım gülümseyerek Adrian'a bakmaya devam ederek. Adrian'ın gözleri dudaklarımdan gözlerime kaydı. "Sen nereden biliyor-sun?" diye sordu Aria. "Hani tanışma diye kavram varya. İnsanların birbirleri hakkında bilgi edindiği bir konuşma türü. Aria ne çabuk unuttun?" dedim, son cümleyi söylerkan dalga geçermişçesine gülerek. "Bilmiyordum Elara." dedi o da bana gülerek karşılık vererek. Tabii ki dalga amaçlı söylemişti.
"Bunun için özür dilemene gerek yok Elara. Sonuçta hâlâ hayattasın. Bu bana bile yeterli." dedi Adrian yüzündeki belli bir gülümsemeyle. Ona doğru gülümsedim. Gece gece tek ayakta olan biz olamazdık herhalde. Elbette bu kapıları açıp kapatan kişiler hayaletler olamazdı.
Umarım müdürün iyilik damarı tutup da yanımıza bakmaya geleceği tutmaz. Bir anda herkesin dikkatini koparacak bir ses çıktı. Personel-lerden biri bir şey düşürmüş olmalı. Ayağa hızla kalkıp kapıya doğru ilerledim. Koridorun sağ ve solunu kontrol ettim fakat kimse yoktu.
Bu ses bu kadar güçlü mü de buraya kadar duyuluyordu?
Hızla yerime doğru yürüdüm. Herkesin benden durum bekler gibi bir hâli vardı. "Kimse yok." dedim rahatlatmak amacıyla. Açıklamadan sonra herkesin yüzünde rahatlamış bir ifade belirdi. Yerimde yer aldım. "Of uykum kaçtı ya." dedi Isolde kafasını kontrol edemez bir şekilde. "Zaten bu halde nasıl uyuyabiliriz ki." dedi Aric ona doğru başını hafifçe
çevirerek. Görüş alanımı Adrian'a doğru çevirdim. Başını yukarı doğru duvara yaslamış, gözlerini kapatmıştı.
Bizde kısa zaman içinde uykuya daldık.
Sabah olduğunda Adrian'dan habersiz yukarı çıktık. Ona hayatında hiç yaşamamış olduğu şeyi yaşatacaktık. "Her şey hazır mı?" diye sordu Isolde etrafa bakarak. "Mum dışına hepsi hazır." dedim parmaklarımı esneterek. "Nereden bulabiliriz diye sordum düşünerek. "Herhangi bir sınıftan bulabiliriz bence, en kötü mum yerine kibrit kullanırız." dedi Aric. Bu halde bile doğum gününü kutlayacağımıza inanamıyorum.
"O zaman biz Dorian ile sınıfları kontrol edelim belki kibrit bulabiliriz." dedi Dax hızla. "Tamam ama dikkatli olun çekmeceleri falan her yeri arayın." dedim başımla onaylarak. İkiside yemekhaneden ayrıldı. "Umarım aşağıda tek başına bir şey gelmez." dedim bir an kötüyü çağırıştırarak. Belli bir zaman geçtikten sonra Dorian ve Dax yemekha‐neye doğru koştular. "Bulduk." dedi Dorian elindeki kutuyu bana uzatarak. Hızla kaptım.
Personellerden bir tanesi sayesinde kek bulabilmiştik. Dax öne gelerek şöyle dedi: "Şöyle bir şey bulduk bu ara." Elinde siyah bir kamera vardı. Hafifçe gülümseyerek kamerayı elime aldım. "İş görür." dedim. "Aric bi' bakar mısın çalışıyor mıu bu?" diye ona uzattım. Elleriyle yavaşça alarak kontrol etti. Birkaç tuşu elleyerek açmayı başardı. "Çalışıyor." dedi bize doğru gösterek. "İçinde dosya falan yok değil mi?" diye sordu Isolde. Aric kamerayı araştırmaya başladı. "Hayır herhangi bir şey yok, boş içi." dedi ekrana bakmaya devam ederek. Adrian dışında sekiz kişiydik.
Onun aşağıda yalnız kalıp kalbini çaresizlik hissiyle doldurduğu o anı, birkaç yıl önce kendimin nasıl yaşadığını o kadar iyi hatırlıyordum ki. Sahne gözlerimin önünde canlandı: görüş alanımda sadece annem ve babam oldu.
9 yıl önce...
Kapının arkasından, annem ile babamın konuşmalarına kulak kabarttım. Annem beni içerde öylece oturturup yalnız bırakamazlardı. Ne konuşuyorlarsa bende duyacaktım. "O kız bu evde daha fazla kalmadan göndereceğim onu. Burada acı çekmesin." diye konuştu o adam.
"Ona sen çektiriyorsun zaten." dedi annem işaret parmağıyla titreye titreye içeriyi işaret ederek. "Burada çekmesin işte bu acıları. Ben ona çok güzel bir yer bulacağım. Bekle sen." dedi başıyla onaylayarak. "Ona zarar veremezsin." dedi annem sanki ağlayan bir sesle. "Neden? Ne yapabilirsin? Kadınsın sen, susup öyle oturacaksın sesinide çıkarmayacaksın." dedi o adam anneme yaklaşarak. Annemin konuşamadığını anladığımda içim yanmaya başladı. O adam annemi kadın diye aşağılayamazdı. Hiçbir erkek yapamazdı.
O an içimden karşına geçip bir şeyler söylemek istedi ama yapamadım. Belindeki silah onun kalkanıydı. O silahın tetiğini çektiği an evin kanlı şelaleri akacaktı. Sessiz kalmak için nefesimi tutmak zorundaydım ama buna dayanmak istemiyordum. Daha fazla dayanamayacağımı anlayıp kapı ile duvar arasından çıkmaya çalıştım. Ancak kapının ufak oynaması ardından çıkan ses annem ve babamın bakışlarının bana dönmesini sağladı. Nefesimin kesik kesik atmasıyla ne yapacağımı bilemiyordum.
"Sen bizi mi dinliyorsun?" diye sordu o adam bana doğru hafifçe yaklaşarak. Geri geri çıkmaya karar verdim. Attığı her adımın hızı daha da artıyordu. Yanıma ulaştığında kolumdan tutup en küçük odaya kadar götürdü. Beni kendiyle birlikte o adanın içinde baş başa bıraktı. Kapıyı kilitledi, arkamdaki camın perdesini çekip, yanıp sönen ışık ile korkutmaya çalışıyordu. Ta ki cebinden bıçağı ve silahı aynı anda çıkarana kadar. "Ba-Baba dur lütfen özür dilerim." diye bağırdım etrafımda çaresizce. "Sen demek bizi dinlersin ha?" dedi sinirle başıyla onaylayarak. Yanımızdaki dolaptan birtakım ipler çıkardı. "Ellerini uzat." dedi yüzüme bakarak. "Ba-baba özür dile-"
"Ellerini uzat!" diye bağırdı. Çaresizce uzatmak mecburiyerinde kaldım. Ellerimi o sıkı iple bağladı. Canım o kadar yanıyordu ki çığlık atıp duruyordum. En sonunda çığlıklarıma dayanamayarak dolaptan koli bandını da çıkarıp ağzımı bantladı. Çırpınsam da başaramamıştım. Her çırpınmamda silahı ve bıçağı aynı anda bedenime yaklaştırıyordu. "Çıtını çıkarmayacaksın." dedi eliyle sessiz ol işareti yaparak. Kapının kilidini açıp anahtarı arkadan söküp odadan ayrıldı. Kapıyı kilitlemeyi de unutmamıştı.
• • •
Kaldığımız yerden...
Bizimkiler hazırlıklara devam ediyorlardı. Ben ayakta öylece dikilip bir yere odaklanarak bu hikâyeyi düşünmüştüm. "Elara dondun sanki iyi misin?" dedi Aric hazırlıkları ayarlayarak. "Yok yok sıkıntı yok." dedim ellerimi çırparak. "Her şey hazır mı?" diye sordum bizimkilere bakarak. "Evet sende yavaştan git Adrian'ı uyandır." dedi Dax masayı ayarlarken arkasına bakarak. "Peki gideyim madem." dedim kapıya doğru yaklaşarak. Yemekhaneden ayrıldım. Kim bilir içeride şu an ne yapıyor?
İçimdeki heyecan yüzünden hızlı aşıyordum merdivenleri. İki kat, dört merdiven inecektim. Aklımda fırtınalar uçup duruyordu.
Adrian'ı çok seviyordum. Sevmeyede devam edeceğim. Kötü bir şey olduğunda bile düşünmeden önüne atlardım. Gerekirse kendi kalbimi ona verirdim. Bana olan bakışlarını zihnimden silemiyordum. Onunla o kadar anımız olmuştu ki... İkinci sezonda merdivenlerde uyuya kaldığımızı... Bedenimi kolları arasına almasını... Dorian'ı aramaya çıktığımız gün... Beni dumanın içinden kurtardığı... Hiçbirini unutmamıştım. Ve atkısı hâlâ üzerimde sarılı. Ellerimle yavaşça kavrayıp okşadım. Anılarımızı hatırlaya hatırlaya gözlerimden yaşlar dökülüyordu.
Kata ulaştığımda sınıfa doğru yöneldim. Kapıdan baktığımda Adrian hâlâ uyuyordu. Yavaşça yanına doğru yaklaştım. Yanına eğilip ona baktım. Gözleri açıılır açılmaz bana doğru baktı. "Pembe Gölge?" dedi uyuşuk bir şekilde. "Günaydın." dedim gülerek elimle kıvırcık saçlarını düzelterek. "Günaydın da diğerleri nerede?" dedi şaşkınlıkla doğrularak.
"Yukarda işleri var." diye geçiştirdim onu. "Ne işi? Bizsiz mi?" dedi şaşkın bir şekilde. "Evet." diye yanıtladım. "Peki kalkalım o zaman." dedi beni kaldırmak için tam kalkacakken onu hızla durup ondan önce davrandım. Tebessüm bir şekilde gülümseyerek elleriyle karşılık verdi.
Yavaşça onu kendime doğru çektim. "Amma uyumuşsun." dedim kendini toparlarken yüzüne bakıp gülerek. "Yorgunuz artık." dedi gülümseyerek. Ellerini saçlarımın arasından geçirdim. "Ne kadar güzel gülüyorsun." dedim aşk dolu bakışlarımla. "Senden güzel değil Pembe Gölge'm."
"Yo, benden bile mükemellerler Gece Kıvılcımı'm." dedim kabullenmeyerek. "Kimse senden mükemmel olmaz Pembe Gölge'm." dedi gözlerime odaklanarak. "Olanlar var."
"Senin mükemmellik seviyenden düşük seviyedeler. Kimse sen olamaz." dedi sırıtarak. "O zaman yakışıklım, artık yukarıya çıkmaya ne dersiniz?" diye sordum gözlerimi kaçırarak. "İste yeter." dedi kolunu sağ omzuma
atarak. Beraber sınıftan çıktık. Hâlâ gözlerimden yaş aktığına inanamıyordum. Burnumdan yavaşça nefes almaya çalıştım. Adrian bana baktığında ağladığımı fark ettiğinde duraksadı. "Hâlâ ağlıyor musun Pembe Gölge'm?" diye sordu şaşkınlık ve üzüntü duygularını aynı anda kullanarak. Elimle yanaklarımdan aşağı süzülen yaşları sildim. "Hayır ağlamıyorum." dedim gülerek. "Fark edebiliyorum Elara'm. Ne kadar yorulduğunu. Ne kadar bittiğini. Ama buna rağmen dayanabiliyorsun. Güçlü olduğunu görebiliyoruz artık. Hepsini fark ediyoruz."
"Yok yok iyiyim." dedim onu ikna ettirmeye çalışarak. "İyi olsan görürdük Elara'm. Bize açıklamaktan korktuğun ne varsa açıklayabilirsin."
Biraz durup düşündüm. "Çıkarken anlatırım." dedim başımla onaylaya-rak. Merdivenleri çıkarken biraz sessiz kaldık. "Anlat bakalım. Travmalarından mı?" diye sordu bana bakarak. Başımla onayladım yavaşça. "Anlatmak ister misin?" diye sordu beş nefes kadar duraksamanın ardından. "Bir gün." diye başladım. Derin nefes alarak sözümü devam yorlardı. Bende onları dinlemek istedim kapının arkasından gizlice. Sonra o adam bunu fark edince beni küçük odaya kendiyle beraber kilitledi. Ellerimi acıdan kanayana kadar sıkı iple bağlamış, ağzımı da susturacak şekilde bantlamıştı. Yanımdaki camı nefes almamam için kapatıp kendini odadan çıkarıp kapıyı üzerime kilitledi." diyerek devam ettim. "Kim kurtardı?" diye sordu şaşkınlıkla. "Bayıldığım için hatırlamı-yorum." dedim çaresizce. "Bir daha bunun yaşanmasına izin vermeyece-ğiz Pembe Gölge'm." Sadece gülümsedim. "Ee yok mu senin travman?" diye sordum. Biraz düşündü ve ardından cevap verdi: "Var, sayısızca hemde." dedi durgun bir şekilde. "Sen anlat bakalım." dedim merdivenleri biraz daha yavaş çıkarak. "Bundan on sekiz yıl önce, bir gün annem evde Dorian ile yokken ben evde uyuyorken babam gelmiş. O gün beni sinirle uyandırıp içeri götürdü. Çekmecesinde para mı ne varmış beni yere oturtup nerede olduğunu sordu. Her bilmiyorum dediğimde, ta-ta sopayla sertçe bedenime vuruyordu. En sonunda annemler eve geldiğinde ona da bağırıp çağırdı. Onu da tehdit ederek odaya kilitleyip beni bayıltana kadar o sopayla vurduğunu hatırlıyorum." dedi yavaşça anlatarak. "Aynı kaderi yaşamışız demek ki. Peki paralar nereden çıktı?" diye sordum merakla. Bir süre duraksadığında bir şey olduğunu anladım. "Çekmecenin bir altında." diye yanıtladı çaresizce. "Ne?" dedim şaşkınlıkla. "Hiç mi bakamadı yani oraya?"
"Bakmış işte. Sırf bana zarar vermek için yok demiş." dedi sinirle. "Aptal." dedim şaşkınlıkla.
Yemekhane katına ulaştığımızda Adrian'ı durdurarak arkasına geçtim.
"Dur. Şimdi gözlerini kapatacağım." dedim omuzlarından tutarak. "Neden?" diye sordu şaşkınlıkla. "Öyle sorgulama." dedim ellerimle gözlerini kapatarak. Kapıya doğru yaklaştım. İçerdekilere sessizce sordum. Başlarını onayladıklarında onu içeriye doğru ilerlettim. Keki Dorian tutuyordu. Üstüne de birkaç tane mum dizmişlerdi. Dax ve Aric elindeki kamerayla birkaç fotoraf çekiyorlardı. Çıkan sesten dolayı Adrian garipsemişti. "O ses ne?" dedi şaşkınlıkla. "Sakin ol bir şey yok dedim." gülümseyerek. "Açabilir miyiz?" diye sordu heyecanla. Yavaşça gözünü açtım. Karşılaştığı manzara onu şok etmişti. "Arkadaşlar siz..." dedi ama sözünün devamını getirmedi. Dax ile Aric kenardan onu videoya almışlardı.
"Siz. Bunu nasıl yaptınız?" diye sordu şaşkınlıkla. "Senin için her şey." dedi Isolde Dorian'ın arkasında gülümseyerek. "Sönmeden üfle." dedi Dorian keki ona doğru yaklaştırarak. Adrian'ın yanına geçip iki omzundan da tuttum. "Dilek tutmayı unutma." dedim gülümseyerek. Adrian aklından bir şeyler düşündükten sonra nefesiyle mumları söndürdü. Hepimiz alkışlayarak onun doğum gününü kutladık. Bana doğru dönüp kollarını bedenime sardı. "Çok ama çok teşekkür ederim." dedi duygulu bir şekilde. Dorian keki bana uzattıktan sonra abisine sarıldı.
"Doğum günün kutlu olsun abim." dedi Dorian neşeyle. "Teşekkür ederim kardeşim." diye yanıtladı Adrian. Keki masaya bırak-tım. Adrian sırayla herkesle sarıldı. "Bu fikir kimden çıktı peki?" diye sordu Adrian merakla. "Abimden." diye yanıtladım gülümseye-rek.
Adrian bir kez daha abime sarıldı. "Teşekkür ederim." dedi Adrian. "Rica ederim." diye yanıtladı abim.
"Hepinize çok teşekkür ederim." dedi Adrian duygulu bir şekilde. "Rica ederiz." diye yanıtladım. "O zaman masaya geçelim şunu keselim." dedim keki elime alarak. Hepimiz her zamanki masaya geçerken Aric hâlâ fotoraflarımızı çekiyordu. "Lann gelsene." dedim gülerek. Gülümseyerek yanımıza geldi.
Adrian masanın üstünde duran bıçağı eline alarak keki kesecekken Aric onu durdurdu. "Bekleyin." dedi. Hepimiz sorgulamadan hareketini bekledik. Yan masalardan bir sandalye çekerek masanın önüne sabitledi. Kameralardan bir şeyler ayarlayıp sandalyeye sabitledi. "Anı kalsın." dedi hafifçe sırıtarak. Kamerayı sabitledikten sonra yanımıza doğru hızlıca gülerek pozisyonunu aldı. "On saniye bekleyin." dedi. Dediğini uygulayarak beklemeye koyulduk. On saniyenin ardından fotoraf makinasından çekilen fotoraf yukarı doğru çıktı. Kameranın yanına doğru hızlıca ilerleyerek fotorafı çıkarttı. "Mükemmel olmuş." dedi fotorafı uzun uzun inceleyerek.
Fotorafı bize çevirdi. Gerçektende mükemmel bir manzaraydı. "Şimdi yavaşça keki kesebilirsin." dedi Adrian'a bakarak. Adrian bıçak ile keki yavaşça keserken Aric bir kaç fotoraf daha çekti. Bir ona bir Adrian'a baktım. Ardından videoya başladığına dair bir ses çıktı kameradan. "Bugün canımızdan daha değerli kardeşimizin özel günü. Daha doğrusu bugün değildi. Geciktirdiğimiz için özür dileriz." diye açıklamalara koyuldu Aric kameraya bakıp Adrian'ı çekerek. "Ne özürü canım elbette geçerli sebeplerden dolayı yapadık. Ayrıca ben böyle bir şey sizden asla istemem. Sadece yanımda olmanız bile benim hayatımın en büyük şansı.
Keki birkaç dilimlere ayırdı. Kameraya bakarak birkaç bir şey söylemeyi tercih ettim: "Bu arada kendisi bayağı uykucu biri diyebilirim çünkü aşağı indiğimde hâlâ uyuyordu." dedim ona arkasından sarılarak. "Ben uykucu biri değilim." dedi kabullenmeyip gülerek. "Valla öyle ama. Uykucu kıvırcık." dedim kameraya bakarak. "Öyle valla." dedi Dorian gülerek. "Sende mi Dorian?" dedi şaşkınlıkla Adrian. "Şaka şaka sakin uykucu prens." dedim yanaklarını sıkarak.
"Sende çocuk mu seviyorsun?" dedi Adrian kahkaha atarak. "Gelecekteki çocuğumuzu da bu şekilde seveceğim." diye fısıldadım kulağına. Gözleri şaşkınlıkla bana kaydı.
"Elara ciddi düşünüyor." dedi Dorian benim duyamayacağım şekilde söylemeye çalışarak. "Ne ne?" dedik şaşkınlıkla Adrian'la aynı anda. "Ciddi düşünüyorsunuz sanki biraz." dedi muzip bir gülümsemeyle. "Düşünebilirizde." dedim Adrian'ın gözlerine bakarak. Herkesin ağzı açık kaldı. Livia bize gülümseyerek bakıyordu. Ona bakınca aklıma Aric geldiğinden dolayı Aric'e baktım. Aşk dolu bakışlarıyla ona bakıyordu. "Aric sende ciddi düşünüyorsun sanırım." dedim gülerek. Bana dönerek bir şey demeden yüzüme baktı. "Sende mi ciddi düşünüyorsun?" dedim tekrarlayarak. "Yok şey dalmışım öyle." dedi geçiştirerek. "Oturalım o zaman." dedi Aric. Gülümseyerek Adrian'ın yanındaki sandalyeyi çektim.
"Ne anımız vardı burada ya." dedim ağlamamak için zor durarak. "Cidden ya." dedi Dax hafifçe gülümseyerek. "O günleri mumla arayacağız." dedi Adrian umutsuzlukla. "Burada olmak da güzel olmamak da." dedi Dorian yanağından aşağı süzülen yaşı belli etmeden eliyle silerek.
"Ama en azından şöyle düşün; bizi 'biz senin aileniz' diye kandıran varlıklarla mı yaşamak daha huzurlu yoksa burada tutulup onlardan altı yıl boyunca uzakta kalıp onları hayatımızdan çıkarmak mı?" diye sordum gülümseyerek. "Son seçeneğin daha huzur verici olduğunu herkes biliyor bence." dedi abim. "Özleyeceğiz ama burayı." dedi Aria. "Her şeyin bir sonu var. Bizde bu sonu ya iyi ya da kötü bitireceğiz. Kadere yazıldı." dedi Livia iç çekerek.
"İyi olacağız. En azından şu ana kadar hayatta kalmayı başardık. Başımıza neler neler geldi." dedim. "Cidden neler neler geldi?" diye sordu Adrian bize bakarak.
"Başta Dorian halusinasyon gördü birkaç kez. Hatta bayılmıştı bile. Sonra zaten deprem oldu, onun ardından," diye açıklarken Aric Livia'ya korkuyla baktı. İkisi bakıştıklarında anlamıştım o cümleyi bitirmeyi korktuklarını.
"Livia'ya yaşananlar... Sonrasında bu kayıpların başlangıcı. Bayağı şeyler oldu." diye devam etti. "İkinci sezonun başını hatırlıyor musun Adrian?" diye sordum gülümseyerek. "Hatırlıyorum Pembe Gölge'm."
Anılar kafamda canlanmaya başladı: Cam kenarında ağaçlarının hareketlerini izleyerek yalnız bir şekilde ayakta duruyordum. Ta ki Adrian gelene kadar. Yüzündeki endişeden ne olduğunu anlayabiliyordum. Dorian'ı arıyordu.
O anı o kadar iyi hatırlıyordum ki bazen kötü anılarımızı bile özlü-yordum. Hayat insana neler neler çekmiş diye düşündürüyor. Ama demesinin sebebi hiçbir zaman acımasından kaynaklı değildi. Hepsi dahasını da çek olmuştu. Hayat, bu dünyada çektiğimiz acılarla nasıl dayanıp başa çıktığımıza da bakmıyordu. Tek baktığı şey, onca yaşanmış-lığın ardından hayatı bu şekilde daha ne kadar sürdürebileceğimizdi. Livia'ya baktığımda kendini rahat etmediğini anlayabiliyordum. Hepimizin kalbi yanıyordu. Alevler içerisinde mücadele veriyordu. Anlaşılan iki bacağıda ağrıyordu çünkü bıçak saplanmıştı.
Neden böyle şeyler çekti ki bu kız? Hak etmemişti. Onunla ne kadar kavga etsemde canına zarar gelmesine göz yumamazdım.
Acısını çok iyi anlıyordum. O bıçağın arasından dökülen kanın akmasına izin vermişti. Düşünmeden onaylamıştı. Bu kız bunu yapmazdı. Elbet beni yenmenin yolunu bulurdu ama artık pes etmişti. Bunu nasıl kendine yaşatmıştı acaba.
Gerçi bir insan kendini sevemezse hayatın anlamı kalmazdı. Nedense onunla tartıştığımız anlar aklıma geldikçe içim daralır, kalbim sıkışırdı.
Onu bir daha üzmek istemiyorum. "Özür dilerim Livia." Herkes bana şaşkınlıkla baktı. "Anlamadım?" diye sordu bana bakarak huzursuzca. "Eskiden seninle kavga edip bu hallere düştüğün için özür dilerim. Benim yüzümden ne haldesin." dedim.
"Elara ben hiçbir zaman senin yüzünden kendimi kötü hissetmedim. Zaten beni bir aralar abim ve annemde sevmezdi." diye yanıtladı yüzüme odaklanarak. "Sana ne yaptılar?" diye sordu Aric ona bakarak. Biraz geçmişlerine dalarak olaylarını gözden geçirdi. "Abimin beni yastıkla boğduğunu hatırlıyorum. O zaman altı yaşımdaydım büyük ihtimalle. Ne yapacağımı bilemiyordum, beni sadece havasız bir odada boğuyordu." diye yanıtladı kendini huzursuz hissederek. "Kim kurtardı?" diye sordu Dorian. "Olay yerinde annemde vardı aslında. O sadece beni abimin arkasında izliyordu. Kurtaran değil durduran o olmuştu. Abim beni yeterli kadar nefessiz bıraktığında annem onu durdurup nefes almamı sağlattı." diye yanıtladı. Dünyaya bak ya. Biz annemiz öldü diye kendimizi yiyoruz, diğer çocuklar anneleriyle ömür boyu yüz yüze gelmemek için her şeyi göze alıyor.
Toplumda sana iyi gelmeyen birinin, diğerlerinede iyi gelemeyeceğini bilmelisin. Bu da toplumun yapısını çok farklı bir boyuta taşıyor.
"Bayağı kötüymüş." dedi Aria üzüntüyle. "Dünya neden bu kadar kötü ya? Biz annemiz öldü diye canımızı yiyoruz. Bazıları ise annesiyle yüz yüze gelmek istemiyor." dedim haykırarak. "Hayatın en acı gerçeğide bu.
Onlar bizim sınırlarımızla oynar ve bizim dayanışımızı karşılarına koyup izlerler. Dayanıyorsak dahasını çektirirler, dayanamıyorsak gönder Allah'ın yanına derler." dedi Adrian.
"Çünkü hayat bunu anlamayacak kadar aptal ve acımasız." dedi Dorian. Aklıma sürekli ikinci sezon gelip gelip durduğu için düşün-mekte zorluk çekiyordum. Nefesimin daraldığını hissediyordum.
İlk darbe uyandırır, ikincisi ise sadece hissizleştirir. Tek bir kutlama bile yapamıyoruz. Kafamız dağılsın diye bulduğumuz her yöntem hiçbir işe yaramıyor. Her biri çalışmayan bir şarj kablosu gibi.
Dene dene daha nereye kadar? "Peki size bir soru sorabilir miyim? Hepinize yani." dedim dikleşerek. "Sor, ne soracaksın?" dedi Dax merakla. "Eğer böyle bir hayatta olmasaydık istediğiniz meslek ne olurdu?" diye sordum gülümseyerek. Herkes sessiz kalıp kendi cevabını düşündü.
"Benimki psikolog olabilir." dedi Aric düşünerek. "Neden peki?" diye sordum gülümseyerek. "İnsanları dinlemeyi seviyorum. Hoşuma gidiyor. Onların dertlerini dinlemeyi çok seviyorum." dedi sebep ararken. Ne kadar masum bir hayal. En azından insanların yararına dokunuyor.
"Peki sen." dedim Aric'in yanında oturan Dax'a bakarak. Biraz düşünüp durdu.
"Avukat olmak isterdim. İnsanları haklı çıkartmak için dosyaları inceler onları haklı olduğunu çıkartırdım." Hayaline gülümseyerek karşılık verdim. "Ne kadar da güzel ve kaliteli..." dedim düşünceli bir şekilde. Bakışımı Isolde'ye çevirdim. Derin bir nefes alıp heyecanla konuştu.
"Ben polis olmak istiyorum. Haksızları içeri sokup diğerlerini rahat bir hayatta yaşatmak istiyorum." dedi çaresizce. Hayale bak be! Kız polis olmak istiyormuş. O belki de o adamları hapse atacaktı ve rahat bir hayat yaşatacaktık. Hepsi hayatımızı karatanlar yüzünden.
Abime döndüm. "Bende hakim olmak isterdim büyük ihtimalle." dedi kısaca. "Ne kadar güzel hayaller..." dedim başımı hafifçe eğerek.
Aria'ya baktım. "Ben oyuncu olmak istiyordum. Dizilerde oynamayı, kamera karşısına çıkmayı istiyorum." dedi hemen açıklayarak. Gülümsemeyle yanıt verdim. Dorian'a döndüm. "Ben doktor olmak istiyorum. İnsanların yaralarını iyileştirmeyi çok isterim." dedi son cümleyi söylerken Livia'ya gülümsemeyle bakarak. "Sen ne olmak istiyorsun Livia?" dedim heyecanla. "Şarkıcı olmak isterdim. Şarkı söylemeyi çok seviyorum ancak bunları yıkan bazı varlıklar var..." dedi, kelimeleri söylerken bir şey söylemesine engel oluyordu.
Sıra bana gelince boğazımı temizledim. "Bende Aric gibi psikolog olmak istiyorum. İnsanların ne derdi var duymak istiyorum." dedim düşünmeden cevap vererek.
"Ne kadar da güzel hayallerimiz varmış... Sen ne olmak istiyorsun Adrian?" dedi Isolde Adrian'a bakarak. Gülümseyerek her zaman yanımda duran Adrian'a baktım. O da gülümsemeyle bize yanıt verdi. "Bende kardeşim gibi doktor olmak istiyorum. İnsanların yaralarının ne kadar derin olduğunu görmek istiyorum." dedi hepimize birden bakarak. "Merak etmeyin çıkınca hepsini gerçekleştireceğiz." dedim moral vermeye çalışarak.
"Umarım." dedi Isolde. Adrian'ın üzerinde ağır bir yük olduğunu hissedebiliyordum. "Adrian bi' benimle gelir misin?" diye sordum ona bakarak. "Bir şey mi oldu?" diye sordu Aric şaşkınlıkla bana bakarak. "Hayır hayır sakin olun." dedim hızlıca. "Bir şey konuşacağım sadece." dedim ona bakarak. Aynı anda ayağa kalktık ve çıkışa doğru ilerledik. "N'oldu?" diye sordu.
"Ya Adrian. Belki yanlış hissettim bilmiyorum ama..." Konuşmamın bitmesini bekledi. "Belki de yanlıştır ama üzerinde bir yük varmış gibi hissediyorum. Yani hissetmeye çalıştım. Yanlışta olabilir ama gene sorayım dedim. Bir şey mi oldu?" diye sordum gözlerimi gözlerinde, burnunda ve ağzında gezdirdim. "Bilmiyorum Elara'm. İçimde bir şey var. Göğsüm sıkışıyor gibi hissediyorum."
"Bir şey açıklamak istiyor ama açıklayamıyor gibi mi hissediyorsun?" diye sordum elimi kalbine götürerek. Başıyla onayladı. "Peki." dedim duraksayarak. "Açıklayamadığın bir şey var mı? Bize her şeyini anlata-bilirsin." dedim rahatlamak amaçlı.
"Nasıl anlatacağımı bilmiyorum." dedi zar zor. "Sakin ol önce. Seni bir şey mi rahatsız ediyor? Ya da derin nefes al sadece." dedim stresle. "Tamam anlatacağım." Konuşmasını bekledim. "Elara benim." dedi ancak devamını getiremedi. "Tamam bekle. Sakin sakin anlat. Sakince yavaş yavaş anlat." dedim. "Benim aylardır içimde bir his var." dedi yavaş yavaş anlatarak. "Tamam peki nasıl bir şey anlatmayı dene yavaş yavaş." dedim sakinleştirmeye çalışarak. "Elara." dedi kendinden geçmiş bir şekilde. "Ne oldu iyi misin?" diye sordum. "Gel şu kenara oturalım sakin ol." dedim onu kollarından tutarak. "Tamam sakin ol içindekini sonra atarsın sağlığın daha önemli." dedim korkuyla. "Nefes al." dedim kalp ritimlerini dinleyerek. Çok hızlı atıyordu. Ona korkuyla baktım.
"İyi misin biraz daha? Yemek yemediğin için de olmuş olabilir."
"Bilmiyorum ama bir an önce açıklayıp rahatlamak istiyorum."
Anlatmalı bence. Daha fazla bekleterek içinde yük oluşturmasına izin veremem. "Tamam anlat. Yavaşça ama." dedim uyarıcı bir tonda.
"Ben aylardır hatta yıllardır içimde bir his var." dedi yavaşça. "Nasıl bir his?" diye sordum derin bir nefes alarak. "Uzun zamandır içimdeki his senin içindi." diye devam etti. Düşündüğüm şey mi acaba. Saçmalama Elara. Kim seni sever ki...
"Bana mı? Ne bu his peki?" diye sordum kalbimin çarpıntısıyla. "Elara ben senden hoşlanıyorum." Duyduklarıma şok oldum. "Ciddi misin?" diye sordum şaşkınlıkla.
